9. bölüm · AY SAVAŞI
-9. BÖLÜM-
"Bazı ateşler, dünyayı yakmak için değil, sadece karanlığı aydınlatmak için yakılır."
— Marcus Aurelius
🌙
Hazal Ember'den...
Kendi kırmızı arabamın direksiyonunu sıkıca kavramış, gecenin karanlığını yaran farların kuzey hattındaki ıslak asfaltı aydınlatmasını izliyordum. Yağmur hafif hafif çiseliyor, ön camda biriken damlalar sileceklerin ritmik sesiyle iki yana savruluyordu. Gece yarısına tam on beş dakika vardı. Karargâhı geride bırakalı çok olmamıştı ama orada bıraktığım fırtınanın gürültüsü hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
Ekip, asla gitmemi istememişti. Onların gözünde Dolunay Köşkü bir düşman karargâhıydı; Sargun ise ne zaman ne yapacağı kestirilemeyen, tehlikeli bir güçtü. Ama anlamadıkları bir şey vardı. Güç gösterisi yapmak istiyorsan, arkana elli tane silahlı adam alıp konvoyla caka satmazdın. Asıl güç, düşmanının inine tek bir koruma bile almadan, şoförünü bile kapıda bırakarak tek başına adım atabilmekti. Onlara namlu doğrultmaya değil, kural koymaya gidiyordum. Eğer arkamda bir orduyla gitseydim, bu bir pazarlık olurdu. Tek başıma gittiğimde ise bu bir gövde gösterisi ve boyun eğdirme hamlesine dönüşecekti.
Dikiz aynasına kısa bir göz attım. Aynadaki yansımam tam da hissettiğim kadar dimdik ve tavizsizdi. Kırmızı boğazlı kazağımın kumaşı boynumu sıkıca sarıyordu. Kazağın hemen üstünde, göğsüme doğru süzülen yaprak kolyem, arabanın gösterge panelinden sızan hafif ışıkta parıldıyordu. O kolye benim için sıradan bir takı değildi; köklerimi, yetimhanenin o soğuk duvarları arasında yeşertmeye çalıştığım umudumu ve kim olduğumu bana unutturmayan tek hafızamdı. Saçlarımı sıkı, yüksek bir at kuyruğu şeklinde toplamıştım. Altımdaki lacivert İspanyol paça pantolon ve üzerimdeki gri uzun trençkot ile tam anlamıyla bir lider gibi duruyordum. Ayağımdaki siyah topuklu botlar ise birazdan o köşke girdiğimde atacağım her adımın ne kadar tok yankılanacağının habercisiydi.
Direksiyondaki parmaklarımı hafifçe vurdum. Aklım sürekli kuzey hattının bu bitmek bilmeyen güç savaşlarına kayıyordu. Yıllardır Kanlı Ay’ın lideri olarak bu sokaklarda kan dökmüş, gücümüzü korumak için her şeyi yapmıştık. Dışarıdan bakan herkes beni koltuğuna sevdalı, daha fazla bölge, daha fazla para ve daha fazla güç isteyen gözü dönmüş bir lider sanıyordu. Ama yanılıyorlardı. Bu gece o masaya oturduğumda hepsinin ezberini darmadağın edecektim.
Yeni Ay tehlikesi her geçen gün büyüyordu. Sokaklarımız, mahallelerimiz, kuzey hattının tüm dengesi tehdit altındaydı. Dolunay ve Kanlı Ay’ın tek çatı altında birleşmesi bir tercih değil, zorunluluktu. Ancak ben bu birleşmeyi normal bir ittifak antlaşması gibi imzalamayacaktım. Ben bu masaya ruhumu koyacaktım.
Araba, Dolunay Köşkü’nün heybetli, devasa demir kapılarına yaklaştığında hızımı düşürdüm. Nöbetçiler arabamı gördükleri an ağır demir kapıları iki yana doğru açtılar. Bahçeye girdiğim an, yolun iki yanına sıralanmış onlarca korumayı fark ettim. Hepsi siyah takımları içinde, dimdik duruyorlardı. Ancak Sargun verdiğim mesajı almıştı; korumaların hiçbirinin elinde görünen bir silah yoktu, elleri önlerinde bağlıydı ve namlular yere bakıyordu. Sargun benim şartıma uymuş, ortamı germemişti.
Kırmızı arabayı tam köşkün önündeki devasa avlunun ortasında, geniş merdivenlerin hemen dibinde durdurdum. Motoru kapattım. Saliseler içinde etrafa ağır bir sessizlik çöktü. Yağmur damlalarının arabanın tavanında çıkardığı tıpırtılar dışında hiçbir ses yoktu. Yan koltuktaki torpido gözüne baktım. Silahım oradaydı. Şoförümü almamıştım, korumalarımı karargâhta bırakmıştım ve şimdi silahımı da arabada bırakacaktım. Torpidoyu açmadım bile. İhtiyacım olan tek silah, zihnim ve irademdi.
Arabanın kapısını açtım ve siyah topuklu botlarımı ıslak asfalta bastım.
Ayağa kalkıp trençkotumun yakalarını düzelttim. Kapıyı sertçe kapattım. Çıkan tok ses, avludaki korumaların irkilmesine yetti. Sıkı yüksek at kuyruğum rüzgârda hafifçe sallandı. Başımı dikleştirdim ve merdivenlere doğru tırmanmaya başladım. Her adımımda topuklu botlarımın taş merdivenlerde çıkardığı sesler, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi kesiyordu.
Merdivenlerin başında devasa bir kalabalık beni bekliyordu. Dolunay Köşkü’nün tam kadrosu oradaydı.
En önde Ziya Baba ve Sargun duruyordu. Sargun’un hemen yanında kendi ekibi dizilmişti. Onların bir adım gerisinde ise üst kadro yer alıyordu.
Yüzlerindeki ifadeleri okumak benim için çocuk oyuncağıydı. Üst kadro ve genç ekip adeta felç kalmış gibiydi. Beni arkamda en az otuz araçlık bir konvoyla, elli tane ağır silahlı adamla bekledikleri her hallerinden belliydi. Tek başıma gelişim, sürücü koltuğundan yalnız başıma inip, son derece rahat bir tavırla merdivenleri çıkmam hepsi için devasa bir şok dalgasına neden olmuştu. Korhan’ın elindeki gümüş çakmağı nasıl bir refleksle sıktığını, Veda’nın şaşkınlıkla açılan gözlerini ve Vural’ın kaşlarını çatarak arkamdaki yola bakıp başka araba arayışını net bir şekilde görebiliyordum. İçlerinden Bu kız çıldırdı mı?, Buranın Dolunay Köşkü olduğunu unuttu mu?, Tek başına buraya adım atacak kadar zır deli mi? diye geçirdiklerine emindim.
Şaşırmayan sadece iki kişi vardı.
Ziya Baba, o heybetli duruşuyla elindeki tespihi ağır ağır çekiyor, gözlerindeki derin onaylamayla bana bakıyordu. Sargun ise siyah kabanının ceplerine ellerini sokmuş, dudaklarında beliren hafif, gizli bir tebessümle beni izliyordu. Bakışlarında ne bir küçümseme ne de bir kibir vardı; sadece derin bir takdir seziliyordu.
Merdivenlerin son basamağına geldiğimde, topuklu botlarımın sesini son kez hissettirerek Sargun’un tam üç adım karşısında durdum.
Sargun gözlerimin içine bakarak, sesi gecenin soğuk rüzgârına karışacak bir tonla konuştu. "Şoför bile almamışsın."
Gözlerimi bir milim bile kaçırmadan, hafifçe başımı yana eğdim. "Çayı sıcak tutun demiştim Sargun," dedim, sesimdeki buz gibi özgüvenle. "Soğutmadınız umarım."
Ziya Baba öne doğru bir adım attı. Ekip üyeleri ise birer adım geri çekildiler. "Hoş geldin Hazal," dedi Ziya Baba. Sesi bir kayanın yerine oturması kadar tok, derin ve heybetliydi. "Dolunay Köşkü, tek başına buraya adım atacak kadar cesur ve gözü pek bir lideri ağırlamaktan şeref duyar."
"Hoş bulduk Ziya Baba," dedim, duruşumdan ve asaletimden ödün vermeden.
Sargun eliyle köşkün devasa ahşap kapılarını işaret etti. "İçeride konuşalım. Masamız hazır."
Sargun’un önderliğinde, üst kadronun ve ekibin şaşkın bakışları eşliğinde içeriye adım attık. Köşkün içi, dışarısı kadar görkemli, ağır ve tarih kokuyordu. Yüksek tavanlar, duvarlarda asılı duran tarihi tablolar, koyu renk ahşap kaplamalar... Bizi doğrudan köşkün ikinci en büyük toplantı salonuna götürdüler. Salonun ortasında devasa, dairesel bir masa ve etrafında yüksek arkalıklı deri sandalyeler duruyordu.
Sargun masanın baş köşesine, hak ettiği yere geçti. Ziya Baba onun hemen sağındaki koltuğa oturdu. Ekip üyeleri masanın kenarlarına dağıldılar ama gözlerini bir an olsun üzerimden ayıramıyorlardı. Jale ve Çilen’in yüzündeki şaşkınlık hâlâ tazeydi. Üst kadro ise sessizce yerlerini aldılar. Reha sandalyesinde dikleşmiş beni süzüyor, Korhan hâlâ bu durumu hazmetmeye çalışır gibi derin derin nefes alıyor, Veda ise ellerini kenetlemiş, beni tahlil eden gözlerle izliyordu.
Ben ise hiçbir tereddüt göstermeden, Sargun’un tam karşısındaki sandalyeyi geriye çekip oturdum. Trençkotumu çıkarıp sandalyenin arkasına astım. Kırmızı boğazlı kazağım ve göğsümdeki yaprak kolye salonun loş ışığında daha da belirginleşti. Bacak bacak üstüne atıp ellerimi masanın üzerinde birleştirdim.
Salona ağır, nefes kesici, adeta insanı boğan bir sessizlik çöktü. Şamdanlardaki mumların hafif cızırtısı bile duyuluyordu. Herkes ilk hamleyi kimin yapacağını, bu sessizliği kimin bozacağını bekliyordu.
Sargun arkasına yaslandı. Masmavi gözlerini doğrudan benim gözlerime dikti. "Tek çatı altında birleşme teklifini kabul ettiğini bildirdin Hazal," dedi, sesi salonda yankılanarak. "Ve buraya tek başına, silahsız ve korumasız geldin. Seni dinliyoruz."
Salondaki tüm gözler bir anda bana çevrildi. Reha, Veda ve Korhan öne doğru eğildiler. Vural ve Merter ise nefeslerini tuttular.
Sandalyemi hafifçe geriye kaydırarak ayağa kalktım. Yüksek at kuyruğum omzumdan geriye doğru süzüldü. Siyah topuklu botlarımın çıkardığı tok sesle masanın etrafında ağır ağır yürümeye başladım.
"Siz beni yıllardır sadece dışarıdan gördünüz," diye başladım konuşmaya. Sesim salonun yüksek tavanlarında çınlıyordu. "Kanlı Ay’ın başına geçmiş, güce ve hırsa doymayan, masada daha fazla alan kaplamak isteyen, gözü dönmüş bir lider olarak gördünüz. Belki de şu an bile öyle sanıyorsunuz. O kız koltuğunu korumak için, gücünü ikiye katlamak için, kuzey hattında tek hâkim olmak için birleşmeyi kabul etti, diyorsunuz içinizden."
Reha ve Veda hafifçe kıpırdandı. Korhan elindeki çakmağı sıktı. Yüzlerindeki ifadeden tam olarak bunu düşündükleri anlaşılıyordu. İçlerinden geçen tüm şüpheleri yüzlerine vuruyordum.
"Ama yanılıyorsunuz," dedim. Durdum. Doğrudan Sargun’un, Ziya Baba’nın, üst kadronun ve ekibin her bir üyesinin gözlerinin içine tek tek baktım. "Benim güçle, koltukla ya da sizin o çok değer verdiğiniz unvanlarınızla işim yok. Beni bu gece bu masaya oturtan şey hırsım değil."
Sargun tek bir kelime bile etmeden, adeta büyülenmiş gibi beni dinliyordu.
"Bir söz," dedim. Sesimdeki ton bir an içinde sarsılmaz bir kararlılığa ve derin bir duyguya büründü. "Bir yemin. Ben bu hayatta bir liderden, bir organizasyon yöneticisinden önce bir insanım. Ve hepsinden önemlisi... ben yetimhanelerde büyümüş bir kadınım."
O an salonda sanki havadaki tüm oksijen bir anda çekildi.
Ekip üyelerinden Aysar ve Ergun şokla birbirlerine baktılar. Merter oturduğu yerde donakaldı. Jale’nin ve Çilen’in dudakları hafifçe aralandı. Üst kadro adeta büyük bir darbe almış gibi sandalyelerinde kilitlenip kaldılar. Yıllardır Kanlı Ay’ın soğuk, ulaşılmaz, acımasız lideri olarak bildikleri, adından çekindikleri o kadının ağzından çıkan bu yalın ve acı gerçek, salondaki tüm ezberleri darmadağın etmişti.
Elimi göğsümdeki yaprak kolyeye götürdüm.
"Annesiz, babasız kalmanın ne demek olduğunu ben çok iyi bilirim," diye devam ettim. Adımlarım masanın başına, Ziya Baba ve Sargun’un tam ortasına doğru ilerledi. "Gecenin bir yarısı soğuk bir ranzada, üstün açıkken kimsenin seni örtmeyeceğini bilerek uyanmanın ne demek olduğunu bilirim. Başın sıkıştığında anne diye bağırıp arkanda kimseyi bulamamanın ne demek olduğunu çok iyi bilirim. O yüzden buraya ilan etmeye geldiğim şartım bir güç paylaşımı, bir bölge talebi ya da para değildir. Benim şartım bir yaşam kuralıdır."
Masaya iki elimi sertçe bastırıp öne doğru eğildim.
"Bu birlik kurulacak. Dolunay ve Kanlı Ay tek bir çatı altında, tek bir yumruk olacak. Yeni Ay’ı bu kuzey hattından söküp atacağız, kilitlerini tek tek kıracağız. Ama tek bir şartla: Tek bir çocuk bile yetim kalmayacak."
Salona o kadar derin, o kadar ağır bir sessizlik çöktü ki, kimse nefes almaya bile cesaret edemiyordu. Üst kadrodakiler, adeta taş kesilmiş halde bana bakıyorlardı.
"Ben hayatımı buna adadım," dedim. Gözlerimden adeta kıvılcımlar saçılıyordu. "Bir tek çocuğun bile o yetimhanenin kapısından içeri girmemesi için elinden gelen her şeyi yapmaya yemin etmiş bir liderim ben. Kuzey hattında açtığımız bu savaşta, operasyonlarımızda, sokaklardaki çatışmalarımızda siviller, masumlar ve en önemlisi çocuklar hedef alınmayacak. Bir çocuğun babasını, annesini ellerinden alacak hiçbir kirli hamleye ne Dolunay ne de Kanlı Ay imza atacak. Siz intikam için çıktığınız bu yolda vidanınızı kaybetmiş olabilirsiniz ama ben kaybetmem, kaybedemem. Eğer tek bir çocuğun gözyaşına sebep olacaksak, eğer bir çocuğu yetim bırakacak kalleşçe bir işe gireceksek... ben o masayı da bu birleşmeyi de ateşe verir, yalnız yürürüm."
Konuşmam bittiğinde salonda yankılanan tek şey benim derin nefeslerimdi.
Üst kadro ve ekip tamamen kitlenmişti. Şaşkınlıkları o kadar büyüktü ki, tek bir kelime bile edemiyorlardı. Beni buraya güç pazarlığı yapmaya gelen hırslı bir canavar sanırken, karşılarında yetim kalmış masumların koruyucu meleğine dönüşmüş, vicdanı ve ruhuyla devleşen bir lider bulmuşlardı. Reha başını öne eğmişti. Korhan elindeki çakmağı masaya bıraktı, gözlerindeki o kuşkucu ifade yerini derin bir saygıya bıraktı. Veda ise yutkunmakta bile zorlanıyordu.
Ziya Baba, masanın başındaki o heybetli duruşuyla elindeki tespihi tutmayı bıraktı. Yüzündeki o sert ve donuk ifade yerini gurur dolu, babacan ve derin bir tebessüme bıraktı. Başını ağır ağır, takdirle aşağı yukarı salladı.
Sargun ise oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Masanın iki yanından birbirimize baktık. Sargun’un gözlerinde ne bir şüphe kalmıştı, ne bir sorgulama ne de bir stratejik hesap. Sadece sonsuz bir saygı, sarsılmaz bir güven ve derin bir hayranlık vardı.
"Şartın kabul edilmiştir Hazal," dedi Sargun. Sesi salondaki herkesin omurgasını titretecek kadar net, gür ve kesindi. "Bu çatının altında tek bir masum çocuğun ahı alınmayacak. Tek bir çocuk bile yetim kalmayacak. Dolunay da bu yemine başıyla, namusuyla imza atar."
Ziya Baba elini masaya vurdu. Tok ses salonda yankılandı. "Sargun doğru söyler," dedi Ziya Baba, masadakilere tek tek bakarak. "Biz bu yola sadece gücümüzü birleştirmeye çıkmadık. Karakterimizi ve namusumuzu da koyduk. Hazal’ın şartı, bu birleşmenin en kutsal, en sarsılmaz yasasıdır. Buna uymayan, karşısında önce beni bulur!"
Reha, Korhan ve Veda tek bir kelime konuşmadılar ama hepsi saygıyla başlarını eğerek bu yemine ve karara ortak oldular.
Sargun masanın etrafında adımlarını ağır ağır atarak yanıma geldi. Elini bana doğru uzattı. "Hoş geldin ortak."
Uzanıp Sargun’un elini sıktım. İki güçlü liderin, iki sarsılmaz iradenin elleri birleşti. Kuzey hattının en büyük iki dev gücü, o gece bir daha asla yıkılmamak üzere birleşmişti. Ve ben, o kapıdan tek başına giren o yetim kız, masadan bütün bir ordunun ve geleceğin kaderini çizen bir lider olarak kalkmıştım.
"Yarın sizi bizim köşke davet ediyorum," dedim, Sargun'un elini sıkarken. "Sabah saat dokuzda. Saha organizasyonu ve operasyon planının detaylarını konuşmak için."
Hafifçe tebessüm etti. "Elbette."
Elimi çekerken tekrar masaya döndüm. "Hepinize iyi akşamlar," diyerek salondan çıktım.
🍂
Sargun Göksel'den...
Dolunay Köşkü’nün devasa ahşap kapısı Hazal’ın arkasından kapandığı an, salondaki o büyüleyici atmosfer yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Tek bir kelimesiyle salondaki bütün havayı değiştiren o kadın gitmişti. Ama bıraktığı etki, masanın üzerinde asılı duruyordu.
Arkamı dönüp masadaki kadroya baktım. Ziya Baba elindeki tespihi yavaşça masaya bıraktı. Herkes şaşkındı.
"Evet," dedim, sesim salondaki sessizliği bozarak. "Herkes buradaydı. Herkes gözleriyle gördü. Şimdi dinliyorum. Düşünceleriniz neler?"
Korhan Abi, elindeki gümüş çakmağı masaya bıraktı. "Ben buraya, kuzey hattının dengelerini tartışmaya, basit bir stratejik ortaklık konuşmaya geleceğini sanıyordum Sargun. Ama Hazal Ember geldi... Tek başına, silahsız ve önümüze bir şart değil, bir yaşam kuralı koydu. Ne diyeceğimi bilemiyorum ben açıkçası."
Vural, sandalyesinde öne doğru eğildi. "Kesinlikle haklısın Korhan Abi," dedi. "Ben sadece bir liderin masaya oturup iş konuşmasını bekliyordum. Ama Hazal bambaşka bir şey yaptı. Bu şartı reddetmek bizim karakterimize yakışmazdı."
Reha Abi ellerini masada birleştirdi. Sakin ve analitik bir tonda konuştu. "Sargun, Hazal Ember güç pazarlığını tamamen devre dışı bıraktı. Bizi, en insani yerimizden, vicdanımızdan vurdu. Çok zekice ve bir o kadar da samimi bir hamleydi. Ben bu birleşmenin bu kadar pürüzsüz ve anlamlı olacağını tahmin etmemiştim."
Veda Abla başını sallayarak Reha Abi'yi onayladı. "Katılıyorum," dedi etkilenmiş bir sesle. "Dolunay Köşkü’ne giren bir misafir gibi değil, buranın sahibiymiş gibi rahattı. Şoförünü bile almamış olması tamamen bir özgüven göstergesi. Benim bu karara hiçbir itirazım yok."
Çilen ve Jale heyecanlarını gizleyemediler. Çilen, Veda Abla’ya dönerek, "Veda Abla, gerçekten hayran kaldım," dedi. "Kadın lider olarak bu kadar net ve asil bir duruş beklemiyordum."
Jale de ekledi "Kesinlikle Çilen haklı. Resmen salona damgasını vurdu. Buraya silahsız girip kural koymak..." Dudaklarını etkilenmiş gibi büktü. "Gerçekten helal olsun."
Aysar, Merter ve Ergun da başlarıyla onaylıyorlardı.
"Ben dışarıdaki durumu kontrol ediyordum," dedi Aysar. "Kapıdaki korumalar bile arabadan tek başına indiğini görünce şaşkına döndüler. Kimsede bir taşkınlık olmadı. İnsan gibi geldi, sözünü söyledi ve gitti."
"Racon kesmedi, yaşam kuralı koydu," dedi Merter. "İkisi çok farklı şeyler. Bence bizi Yeni Ay’dan ayıracak olan şey de bu olacak."
"Doğru söylüyorsunuz," diye ekledi Ergun. "Yeni Ay acımasızca saldırıyor. Ama biz Hazal'ın bu şartıyla masumları koruyarak savaşacağız. Bu bize güç verir."
Herkesin tek tek konuşmasını, Hazal’ın etkileyici varlığını nasıl sakin ve olgun bir şekilde kabul ettiklerini izledim. Kimse öfkelenmemişti; çünkü Hazal Ember, Dolunay Köşkü’ndeki her bir adama kendi duruşuyla saygı duymayı öğretmişti.
Gözlerimi Ziya Baba’ya çevirdim. Yüzünde derin, babacan bir tebessüm belirdi. Bastonunu hafifçe yere vurdu.
"Gördünüz değil mi?" dedi Ziya Baba. "Gerçek güç nedir gördünüz mü? Gerçek güç, kalbindeki hakikati hiç korkmadan bu masaya koyabilmektir. Hazal buraya geldi, yüreğini koydu ve gitti. Hepiniz de o yüreğin büyüklüğünü kabul ettiniz."
"Ettik Ziya Baba," dedi Reha Abi başını eğerek.
"O zaman bu mesele kapanmıştır," dedi Ziya Baba. "Sargun’un el sıkıştığı o yemin, artık Dolunay Köşkü’nün de namusudur. Şart kabul edilmiştir."
Ayağa kalktım. "Güzel..." dedim. "Herkesin durumu bu kadar net anlamış olmasına sevindim. Hazal üzerine düşeni yaptı, kendi duruşunu gösterdi. Şimdilik bu kadar. Herkes işinin başına dönebilir."
Salondakiler tek tek, saygıyla selam vererek çıkmaya başladılar. Korhan Abi geçerken omzuma hafifçe vurdu. "İyi iş çıkardın," dedi sakince. Reha Abi ve Veda Abla da gülümseyerek salondan ayrıldılar. Ekip de kendi arasında Hazal’ın duruşunu konuşarak koridorda ilerledi.
Salonda sadece Ziya Baba ve ben kaldık.
Ziya Baba yanıma yaklaştı. Elini omzuma koydu. "Akıllı bir kadın, güçlü bir lider," dedi Ziya Baba. "Kuzey hattı uzun zamandır böyle bir dengelenme görmemişti Sargun."
"Öyle Ziya Baba," dedim.
"Çayı da soğutmamışsın hani," dedi Ziya Baba bıyık altından hafifçe gülerek.
Gülümsedim. "Sıcak tutacağız dedik Ziya Baba, lafımızın arkasındayız."
Ziya Baba bastonuna dayanarak salondan çıktı. Yalnız kalmıştım. Devasa pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda serin bir rüzgâr esiyor, yağmur damlaları cama vuruyordu.
"Seninle gerçekten tanışmak güzeldi Hazal Ember..." diye mırıldandım. "Bakalım bu ortaklık bizi nerelere götürecek."
🍂
Hazal Ember'den...
Dolunay Köşkü’nün devasa ahşap kapıları arkamdan ağır ağır kapanırken, göğsümün ortasında tuttuğum o nefesi ancak direksiyonun başına geçince bırakabildim.
Sokaklar sakindi. Arabayı çalıştırıp o yüksek bahçe duvarlarının arasından süzülürken içimde garip bir hafiflik, ama bir o kadar da omuzlarıma çöken yeni bir sorumluluk vardı. İçeride bıraktığım o ağır atmosferi düşündüm.
Direksiyondaki parmaklarımı hafifçe gevşettim. Torpidonun üzerindeki telefonu alıp araç kitine bağladım ve Akın’ı aradım. Daha ikinci çalışta açtı telefonu.
"Alo, Hazal? Çıktın mı oradan, durum ne? İyi misin?" Akın’ın sesi endişeliydi. Köşkte kapının dibinde, diken üstünde beklediği her halinden belliydi.
"Akın, Dolunay Köşkü’nden çıktım, gelince konuşuruz ne olduğunu. Benim bir işim var, yarım saate dönerim," dedim. Sesim olabildiğince düz ve sakindi.
"Hazal, eminsin değil bir sorun olmadığına? Bir terslik çıktıysa adamları toplayıp—"
"Sorun yok Akın," diye kestim sözünü, gözlerimi yoldan ayırmadan. "Dediğim gibi, gelince anlatacağım her şeyi. Görüşürüz."
Cevap vermesini beklemeden tek bir dokunuşla aramayı kapattım. Telefonu yan koltuğa bıraktım.
Şehrin gürültüsünden uzaklaşan o virajlı yola girdiğimde sağ tarafımda uzayıp giden o sarı deniz belirdi. Yol boyunca uzanan, o devasa ayçiçek tarlası... Ne zaman içimde bir fırtına kopsa, ne zaman o büyük kararların eşiğine gelsem adımlarımı veya direksiyonu kırdığım tek yerdi burası. Tıpkı çocukken evimizin arkasındaki devasa ayçiçek tarlası gibi.
Arabayı yolun kenarına, toprak zemine çektim.
Motorun sesi sustuğunda etrafı derin bir sessizlik kapladı. Arabadan indim. Gri trençkotumun yakalarını hafifçe düzeltip tarlanın kenarına doğru yürüdüm. Rüzgâr hafifçe esiyor, kuruyan yaprakların hışırtısı kulağıma çalınıyordu. Sarı yaprakları dimdik duran ayçiçeklerinin arasında gezindi gözlerim. İçlerinden en diri, en güzel duran bir tanesini seçtim. Sapından dikkatlice koparıp parmaklarımın arasına aldım.
O çiçeğe bakarken göğsümdeki yaprak kolyeye dokundum. Bir zamanlar bu tarlaların kenarında koştuğum, elimden tutan bir anne ve babanın olduğu o eski, masum hayatımı düşündüm.
Tekrar arabaya bindim. Ayçiçeğini yan koltuğa, fırtınadan korur gibi özenle bıraktım.
On dakika sonra tepeye, tepesindeki çam ağaçlarının gölgesinde uzanan o sessiz mezarlığa varmıştım. Arabayı kapıda bıraktım. Buraya her geldiğimde üzerimdeki o Kanlı Ay’ın Lideri Hazal Ember zırhı dökülür, geriye sadece anne babasını özleyen o küçük kız çocuğu kalırdı.
Elimde tek bir ayçiçeğiyle ezbere bildiğim o iki yan yana duran mermer taşın önüne yürüdüm.
Hazar Ember...
Hilal Ember...
Taşların üzerindeki isimleri parmak uçlarımla okşadım. Nemli toprağın üzerine diz çöktüm. Elimdeki ayçiçeğini iki mezarın tam ortasına, toprağın tam birleştiği yere yavaşça bıraktım.
"Annem, babam..." diye fısıldadım, hafif bir tebessümle. "Ben geldim."
Dizlerimi göğsüme doğru çekip oturdum. Rüzgâr saçlarımı yüzüme vururken anne babamın mezar taşlarına bakarak uzun uzun anlatmaya başladım.
"Bugün çok büyük bir adım attım... Baba, senin hep korktuğun, Seni bu dünyada yalnız bırakırlar mı? dediğin o masalara oturdum bugün. Dolunay Köşkü’ne gittim tek başıma. Silahsız, korumasız... Karşılarında öylece durdum. Hepsinin gözlerinin içine baktım. Biliyorum, görseydin kızardın bana. Tek başına nasıl girersin o adamların inine derdin. Ama girmem gerekiyordu. Korkmadan, geri adım atmadan..."
Göğsümdeki kolyeyi kavradım, gözlerim doldu ama damlamasına izin vermedim.
"Tek bir çocuk bile yetim kalmayacak dedim baba. Bu şehirde bir savaş yürütülecekse, benim olduğum hiçbir yerde bir çocuğun annesi babası elinden alınmayacak dedim. Ziya Baba bastonunu vurdu yere, Sargun gözlerimin içine bakıp yemin etti. Kabullendiler. O koskoca adamlar, tek bir lafımla masumların canına dokunmayacaklarına namus sözü verdiler."
Derin bir nefes çektim içime.
"Kızınız başını hiç eğmedi," diye mırıldandım. "Ama buraya gelip şu toprağa dokunana kadar ne kadar yorulduğumu bilmiyordum. Sizi çok özledim... Bazen sadece başımı kucağına koyup uyumak istiyorum anne. Hiçbir liderlik, hiçbir güç o sıcaklığın yerini tutmuyor."
Sessizce oturdum bir süre. Rüzgârın sesini dinledim. Onların varlığını yanımda hissetmek içimdeki o derin boşluğu biraz olsun sarmıştı.
Ayağa kalkmak için üzerimdeki toprağı sildim. Trençkotumun düğmelerini iliklerken, mezarların biraz daha arka tarafına, çam ağacının hemen altına doğru gözüm kaydı. Buraya defalarca gelmiştim ama o köşeye daha önce hiç dikkat etmemiştim. Ya da belki de o küçük mermer parçası çalılıkların arasında kaldığı için hiç gözüme çarpmamıştı.
Merakıma yenik düşerek adımlarımı o tarafa doğru attım.
Otların ve kurumuş sarmaşıkların arasında kalmış, diğer mezarlara kıyasla küçücük, neredeyse bir karışlık bembeyaz bir mermer taş duruyordu. Yaklaştım. Üzerindeki kurumuş yaprakları elimle yavaşça kenara ittim.
Küçücük bir bebek mezarıydı bu.
Tarihlere baktı gözlerim. Doğum tarihi ve ölüm tarihi aynı gündü. Tek bir gün... Sadece bir gün yaşayabilmiş, bu dünyanın havasını tek bir gün soluyabilmiş küçücük bir beden yatıyordu orada.
Dizlerim kendiliğinden büküldü. Taşın üzerine kazınmış olan o yazıyı okuduğumda boğazımda devasa bir düğüm oluştu: Bir tomurcuk çiçektim, açmadan soldum.
Parmağımı o yazının üzerinde gezdirdim.
Gözümden bir damla yaş süzüldü ve o minik mermer taşın üzerine düştü. İçim öyle bir çekildi, kalbim öyle bir sıkıştı ki... Bir gün... Sadece bir gün sürer miydi bir insanın bu dünyadaki hikâyesi? Anne kucağını tam koklayamadan, babasının sesini tam tanıyamadan, bir ayçiçeğinin güneşe döndüğünü göremeden gitmişti bu bebek.
"Korkma..." diye fısıldadım o minik taşa bakarak. "Buradasın. Annemin ve babamın hemen yanı başındasın. Onlar seni yalnız bırakmazlar orada..."
Elimi taşın üzerinden çekerken içimdeki o yangın daha da büyüdü. Dolunay Köşkü’nde koyduğum o kuralın ne kadar hayati olduğunu bir kez daha anladım. Bu dünyada açmadan solan tek bir tomurcuk bile fazlaydı artık.
Yavaşça ayağa kalktım. Yüzümdeki gözyaşını sildim. Arkamı dönüp anne ve babamın mezarına son bir kez baktım, sonra da o küçük bebek mezarına...
Rüzgâr trençkotumu savururken adımlarımı güçlü bir şekilde arabaya doğru attım. Artık sadece anne babasının özlemiyle yanan bir kız çocuğu değildim; o minik bebeklerin, yetim kalan çocukların ve masumların hakkını korumak için ant içmiş Hazal Ember’dim.
Arabaya bindim. Çalıştırıp köşke, beni bekleyenlerin yanına doğru sürdüm.
🍂
Arabayı, Kanlı Ay Köşkü’nün devasa bahçe kapısına doğru kırdığımda, kapıdaki korumaların bir an bile duraksamadan ağır demir kanatları iki yana açtığını gördüm.
Her zamanki yere park edip, üzerinde Hazal Ember yazan silahımı torpidodan aldım. Arabadan indiğim an gecenin ayazı yüzüme çarptı. Korumalar bana ufak bir baş selamı verdiğinde hafifçe tebessüm ettim. Köşkün kapısını açtıklarında dik bir duruşla devasa salona doğru ilerledim.
Salonun otomatik kapıları iki yana doğru açıldığı an ekibin tam kadro orada olduğunu gördüm. Üst kadro masanın başında sabitlenmiş gibi duruyorlardı. Soner ve Zuhal, karşılıklı berjerlerde oturmuş bir şeyler konuşuyorlardı. Berenay her zamanki gibi tüfeğinin merceğini temizliyordu, Feryal ise bir köşede duvara yaslanmış, sessizce etrafı süzüyordu. Akın, koltuk değneğine tutunarak ayakta durmaya çalışıyor, Gürcan ise ona destek oluyordu.
Ben içeri girdiğim an tüm bakışlar bana döndü. Oturan herkes ayağa fırladı. Nevin Abla hızla yanıma koşup, yüzümü avuçlarının arasına aldı.
"Hazal kızım, iyi misin? Bir şey yaptılar mı sana, bir şey oldu mu, anlat çabuk?!"
Tebessüm ettim. Kendimi işaret ettim. "Onlar bana bir şey yapacak ha? Bu saçma senaryoyu hanginiz uydurdu?" dedim yarı alaylı, yarı samimi bir şekilde.
Nevin Abla gülümseyip gözlerini devirdi ve beni kendine çekip sıkıca sarıldı. Hafifçe sırtıma vurdu. "Sen gelene kadar aklımızı yitirdik, sen gelmiş burada bizimle dalga geçiyorsun."
Ben de ona sımsıkı sarıldım. "Hadi ama, onların bana bir şey yapamayacağını hepiniz gayet iyi biliyordunuz."
Yavaşça geri çekildi ve bileğime yapıştığı gibi beni sürüklemeye başladı. "Yürü bakayım, anlat herşeyi çabuk!"
Küçük bir kahkaha attım onun bu haline. Gözlerim ekipte gezindi. Herkes beni sapa sağlam görünce rahatlamıştı. Öyle ki Kılıç ve Pusat'ın yüzünde bile gururlu bir tebessüm oluşmuştu. Hepimiz masaya doluştuk. Başka köşelere her zamanki gibi ben ve Cevat Amca oturduk.
Masanın başına geçtiğimde salonda esen o gergin, heyecanlı rüzgâr bir anda bıçak gibi kesildi. Trençkotumu çıkartıp sandalyenin arkalığına astım. Çay bardağını elinde tutan Ferhan Abi bardağı yavaşça masaya bıraktı, Barlas Abi koltukta dikleşti, Derya Abla ise gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadı. Cevat Amca, o her zamanki vakur duruşuyla dirseklerini masaya dayayıp öne doğru eğildi. Nasır tutmuş ellerini birbirine kenetledi.
"Anlat bakalım Hazal," dedi Cevat Amca. Sesi, köşkün yüksek tavanlarında yankılanan tok bir yankı bıraktı. "O kapıdan tek başına adım attığında neyle karşılaştın? Dolunay'ın tayfası ne yaptı?"
Kazağımın yakasını hafifçe düzelttim. Göğsümdeki yaprak kolye, salondaki loş ışıkta bir anlığına parıldadı. Ekipteki herkes, ağzımdan çıkacak tek bir kelimeyi yakalamak ister gibi nefesini tutmuştu.
"Sargun mesajı almıştı," diye başladım söze. Sesimdeki rahatlık ve sarsılmaz güven, salondaki son endişe kırıntılarını da süpürüp götürdü. "Bahçeye girdiğimde dizilen korumaların hiçbirinin elinde görünen tek bir silah yoktu. Silahlar kılıfındaydı, elleri önlerinde bağlıydı."
Gözlerim masadakilerin üzerinde gezindi. Zuhal nefesini tutup dudaklarını ısırdı, Berenay elindeki temizleme bezini parmaklarına doladı.
"Merdivenleri tırmandığımda tam kadro karşımdaydılar," diye devam ettim, hafifçe tebessüm ederek. "Ziya Baba, Sargun, üst kadro, genç ekip... Hepsi oradaydı. Beni arkamda en az otuz araçlık konvoyla, elli hatta yüz adamla beklediklerine yemin edebilirim ama kanıtlayamam."
Pusat dayanamayıp hafif bir kahkaha attı. "Yüz ifadelerini görmeyi çok isterdim," dedi, kollarını göğsünde kavuşturarak. "Sargun ne yaptı peki? O kibirli duruşunu koruyabildi mi?"
"Sargun şaşırmadı," dedim Pusat’a dönerek. "Ya da şaşkınlığını o buz gibi profesyonelliğinin arkasına çok iyi gizledi. Şoför bile almamışsın dedi ilk başta."
"Sen ne dedin?" diye sordu Soner, merakla öne atılarak.
Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. "Ne diyeceğim? Çayı sıcak tutun demiştim Sargun, soğutmadınız umarım dedim."
Salondan hafif, rahatlamış bir kıkırdama dalgası yükseldi. Nevin Abla başını iki yana sallayıp gülümserken, Gürcan Akın’ın omzuna pat pat vurdu. Kılıç’ın yüzündeki o katı ifade bir anlığına gevşedi, gözlerinde derin bir takdir ışığı yandı.
"Ziya Baba da oradaydı dedin..." dedi Cevat Amca, gözlerini hafifçe kısarak. "Ne reaksiyon verdi senin bu hamlene?"
"Ziya Baba işini bilir Cevat Amca," dedim ciddiyetle. "Beni doğrudan saygıyla karşıladı. Beni içeri buyur ettiler. Köşkün en büyük ikinci salonundaki dairesel masaya oturduk."
"Görüşme nasıldı peki Hazal?" diye sordu Barlas Abi. Sesi bir stratejiste yakışır şekilde sakindi. "Masaya oturduğunuzda, haritaları açtıklarında üstünlük kurmaya çalıştılar mı?"
"Aksine," dedim, oturduğum sandalyede hafifçe geriye yaslanarak. "Masa başında beni yıllardır bildikleri o ezberle tahlil etmeye çalıştılar önce. Sanıyorlardı ki ben Kanlı Ay'ın alanını genişletmek, gücüme güç katmak, masada daha fazla sandalyeyi kapmak için bu ittifakı kabul ettim. Yüzlerindeki o şüpheci, görünürde ortak ama altta pazarlıkçı ifadesini net bir şekilde okudum."
"Ee, nasıl dağıttın o ezberleri?" diye sordu Feryal. Sesi mermer kadar sert ama merak doluydu.
"Kalktım ayağa," dedim. "Masada etraflarında yürümeye başladım. Onlara hırsla, unvanla, koltukla işimin olmadığını net bir dille ifade ettim. Birleşmeyi kabul etme sebebimin ne güç ne bölge olduğunu, sadece ve sadece bir insanlık kuralı, bir namus meselesi olduğunu yüzlerine vurdum."
Salondakiler donakaldı. Akın dayandığı koltuk değneğini unutup tamamen bana kilitlendi.
"Onlara yetimhanede büyüdüğümü, bir çocuğun annesiz kalmasının ne demek olduğunu bildiğimi hatırlattım," diye devam ettim, sesimdeki tonu o anki gibi sarsılmaz tutarak. "Bu savaşta, Yeni Ay’a karşı açacağımız bu amansız cephede sivillerin, masumların ve en önemlisi çocukların asla hedef alınamayacağını, tek bir çocuğun bile yetim kalmasına izin vermeyeceğimi falan anlattım. Eğer tek bir masumun ahı alınacaksa, o masayı da bu ittifakı da kendi ellerimle yakacağımı söyledim."
Nevin Abla’nın gözleri buğulandı, elini göğsüne bastırdı. Cevat Amca’nın yüzünde, sanki öz kızını izleyen bir babanın o tarifsiz, gururlu tebessümü belirdi.
"O an salonda tek bir nefes bile duyulmadı," dedim. "Beni hırslı bir canavar sanan o üst kadro, karşılarında vicdanıyla dağ gibi duran bir irade görünce kilitlendi kaldı. Ve Sargun..."
"Sargun ne yaptı?" diye sordu Kılıç. Sesi boğuk ama adeta salondaki havayı titretecek kadar derinden geliyordu.
"Sargun da ayağa kalktı," dedim gözlerimin içine bakan Kılıç’a odaklanarak. "Gözlerinde ne bir kibir ne de bir stratejik hesap kalmıştı. Şartın kabul edilmiştir Hazal dedi. Dolunay’ın da bu kutsal kurala namusu üzerine imza attığını söyledi. Ziya Baba da elini masaya vurup kararı mühürledi. Masadan el sıkışarak, eşit ve sarsılmaz iki ortak olarak kalktık."
Pusat derin bir nefes alıp başını ağır ağır salladı. "Vay be... Adamlara sadece diz çöktürmemişsin, ruhlarına kadar saygı uyandırmışsın."
"İşte Hazar Ember’in kızı!" dedi Cevat Amca, heybetli gövdesiyle masayı hafifçe sarsarak ayağa kalktı. "Sadece bileğinle değil, yüreğinle de o masaya imzanı attın Hazal. Bu şehir böyle bir liderlik görmedi!"
"Peki şimdi süreç nasıl işleyecek?" diye sordu Derya Abla, önündeki sistemleri kontrol ederek. "Saha organizasyonu için ne kararlaştırıldı?"
"Saha organizasyonu ve operasyon planının detayları için henüz bir şey kararlaştırılmadı," dedim net bir sesle. "Çünkü asıl detayları yarın sabah saat tam dokuzda, Sargun ve ekibi bu köşke geldiğinde masaya yatıracağız. İlk ortak operasyon toplantısı burada, bizim evimizde kurulacak. Derya Abla, Dolunay’ın istihbarat ağıyla hatlarımızı güvenli bir şekilde birleştirmek için altyapıyı hazırla. Barlas Abi, Ferhan Abi... Çevre güvenliğini üst seviyeye çıkarın. Düşmanımız Yeni Ay kapıda, ama artık karşısında iki ayrı aile değil, tek bir yumruk var."
Başlarını sallayarak onayladılar.
"Gençler," dedim ekibe dönerek. "Siz de dinlenin. Yarın bu kapıdan müttefikimiz girecek. Gardınızı düşürmeyin ama gereksiz bir husumet de sergilemeyin. Bu gece hepimiz için yeni bir dönemin başlangıcıdır."
Ekip üyeleri yavaş yavaş toparlanmaya, yarınki büyük toplantı için görev dağılımlarını konuşarak salondan çekilmeye başladılar. Akın, Gürcan’ın yardımıyla odasına geçerken yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. Nevin Abla yarınki misafirler ve ekip için mutfağa doğru yöneldi, Cevat Amca ise arkamda gurur dolu bir bakış bırakarak çalışma odasına geçti.
Masanın etrafı boşaldığında salonda yine sadece iki kişi kalmıştık: Ben ve Kılıç.
Ağır adımlarla yanıma yaklaştı. Sargılı kolunu hafifçe göğsüne yakın tutuyordu ama gözlerindeki o keskin ışık, her zamankinden daha parlaktı. Aramızda bir adımlık mesafe kaldığında durdu.
"Gittiğinde aklım buradaki haritalarda değildi Hazal," dedi Kılıç. Sesi fısıltı kadar kısık ama bir kayayı yerinden oynatacak kadar ağırlıktı. "O kapıdan içeri girdiğinde başın dik çıkacağını biliyordum ama yüreğimdeki o ağırlığı söküp atamadım."
Gülümsedim. Elimi hafifçe omzuna koydum. "Arkamda bu ekibin durduğunu bildiğim için o masada tek bir an bile tereddüt etmedim Kılıç. Biliyorsun."
Kılıç gözlerimin içine baktı, ardından hafifçe başını eğdi. "Şimdi git ve dinlen. Yarın Sargun Göksel bu kapıdan girdiğinde, ona sadece bir lider değil, eğilmeyen bir dağ göreceğini tekrar hatırlatacağız."
"İyi geceler Kılıç," dedim, trençkotumu omzuma alıp merdivenlere yönelerek.
"İyi geceler Hazal," dedi arkamdan.
Yukarıya, odama doğru çıkarken topuklarımın çıkardığı her seste, arkamda bıraktığım Kanlı Ay Ekibi'nin artık çok daha kenetlenmiş ve sarsılmaz olduğunu biliyordum. Birleşme sağlanmıştı. Ve yarın, kuzey hattının kaderi bu topraklarda yeniden yazılacaktı.
🍂
Sargun Göksel'den...
Bir insanı, kendi elleriyle kurduğu bir imparatorluğun ortasında en çok ne uykusuz bırakır?
Güç mü? Kaybetme korkusu mu? Yoksa tam karşında duran birinin, senin yıllardır zırh diye taşıdığın o buz gibi kibiri tek bir cümleyle tuzla buz etmesi mi?
Dolunay Köşkü’nün devasa ahşap kapıları kapandığından beri bu sorunun cevabını arıyordum.
Veya biri sana savaşın ortasında vicdanını hatırlatsa ne yapardın?
İşte Hazal bana intikam için çıktığım bu yolda, kaybettiğim vicdanımı bana hatırlatmış o kadındı. Ve eminim ki geri kazanmama da neden olacaktı.
Onunla ilk yüz yüze karşılaştığımız andan beri zihnimde oturtamadığım, çözemediğim bir şeyler vardı. Karşımda duran kadın, ellerinde tuttukları devasa yetkilerin ve yüksek rütbelerin getirdiği o tanıdık, kibirli, ulaşılmaz figürlerden biri kesinlikle değildi. Bunu dile getirmemiş olsam da gözlerinde ne bir mevki hırsı okudum ne de unvanların ardına sığınan o ucuz, yapmacık üstünlük çabasını. O gözlerde sadece sarsılmaz bir adanmışlık, bir de külleri altında yangını hiç sönmeyen bir yangın yeri vardı. Yıllardır herkesten, hatta kendimden bile sakladığım, ulaşılmaz sandığım zırhlarımın arkasına gömdüğüm o insani hissi tek bir bakışıyla, bir çırpıda yüzüme vurdu.
Bizim dünyamızda, bu masalarda ve teşkilatın o en kritik, en ağır karar mekanizmalarında ayakta kalabilmek için kalbini nasırlaştırmak yazısız bir kuraldır sanıyordum. Yıllardır bize öğretilen, bu çarkın içinde işleyen tek ve değişmez kanun buydu: En tepedeysen, en ağır kararları verirken duygularını bir kenara bırakacaksın. Acımasız olmazsan ezilirsin, en ufak bir zafiyet gösterirsen kaybettiğin tek şey kendi hayatın olmaz; sana bağlanan, senin ağzından çıkacak tek bir kelimeye bakan bütün bir yapıyı da yanında karanlığa sürüklersin. Ben kendimi buna inandırmıştım. İntikamımı alabilmek, bu amansız savaşta ayakta kalabilmek için ruhumdaki bütün incelikleri tek tek söküp atmıştım.
Ama Hazal o masaya oturduğunda; elindeki sınırsız imkânlardan, yönettiği devasa operasyon ağından ya da cebindeki o yüksek yetkilerden bahsetmedi. Bir çocuğun annesiz kalışını anlatırken, yetimhanenin o buz gibi, kimsesiz duvarlarını hatırlatırken yüzündeki tek bir çizgi bile titremedi. Oysa söylediği her bir kelime, o odadaki her adamın ruhunu bir fırtına gibi sarstı. Yıllardır protokollerle, soğuk stratejilerle ördüğümüz o ağır havayı bir anda yırtıp geçti. Kimsenin konuşmaya cesaret edemediği o yalın gerçeği, bir bayrak gibi masanın tam ortasına dikti.
İşte o an anladım; onun gerçek gücü belindeki silahtan, emrindeki adamlardan ya da oturduğu o heybetli koltuktan gelmiyordu. Onun gücü, fırtınaların ortasında bile bükülmeyen o lekesiz vicdanından geliyordu. Benim yıllardır kaybettiğim, intikam hırsıyla, kan ve öfkeyle üzerini sıkı sıkıya örttüğüm o ilkeyi yüzüme sert, unutmama imkân olmayan bir gerçeklik gibi çarptı. Ben o masada sadece dengim olan bir meslektaşımla, bir ajans lideriyle karşı karşıya gelmemiştim; ben o gece, kendi içimde unuttuğum, hırslarıma feda ettiğim o eski benliğimin aynasıyla yüzleşmiştim.
Onun karşısında hâlâ kibir yapmak, soğuk mesafenin arkasına saklanmaya çalışmak sadece bir acizlik olurdu. Çünkü o kadın bana tek bir kelimeyle, bir insanın vicdanını ve insanlığını kaybetmeden de en tepede, en ağır sorumlulukların altında dimdik durabileceğini kanıtlamıştı. Bana kaybettiğim o doğruları, unutmaya yüz tuttuğum o insan tarafımı yeniden hatırlatmıştı. Ve o andan itibaren biliyordum; benim için, bizim için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Saat, gece üç sularıydı. Geniş yatakta kaçıncı kez sağa sola döndüğümü, çarşafları kaçıncı kez birbirine kattığımı saymayı çoktan bırakmıştım. Tavanı kaplayan ahşap işlemeler, karanlığın içinde zihnimi kurcalayan sorulara dönüşmüş, üzerime üzerime geliyordu. Dışarıda hafif bir rüzgâr esiyor, bahçedeki dev çam ağaçlarının dalları cama sürtünerek boğuk bir hışırtı çıkarıyordu. Normalde bir ajans lideri için gece, strateji kurma veya dinlenme vaktiydi. Ama bu gece zihnim bir türlü durulmuyordu.
Yataktan öfkeyle doğrulup oturdum. İpek çarşafı kenara itip ayaklarımı soğuk parkeye bastım. Dirseklerimi dizlerime dayayıp ellerimle yüzümü kapattım. Derin bir nefes aldım ama göğsümdeki o daralma geçmek bilmedi. Sargun Göksel’dim ben; krizleri yöneten, Dolunay’ı parmağında oynatan, en zor operasyonlarda bile kılını kıpırdatmayan adamdım. Şimdi ise tek bir kadının gözlerinde gördüğüm o amansız adanmışlık, o katıksız dürüstlük yüzünden uykusuzluk çekiyordum. Bütün o savunma mekanizmalarım, o yüksek duvarlarım bir gecede yerle bir olmuştu.
"Aptallık," diye mırıldandım kendi kendime, sesim odanın boşluğunda yankılandı. "Gece yarısı çocuk gibi masal kurmanın sırası değil."
Ayağa kalkıp üzerime siyah, bol bir hırka geçirdim. Odadaki ağır hava artık boğucu, nefes alınmaz bir hal almıştı. Biraz temiz hava almak, zihnimi o yangın yerinden uzaklaştırmak için bahçeye çıkmaya karar verdim. Kapıyı sessizce açıp koridora adım attım. Dolunay Köşkü geceleri tam bir sessizlik abidesine dönüşürdü. Taş koridorlarda kendi ayak seslerinin hafif yankısı dışında hiçbir şey duyulmazdı. Yüksek tavanlar, duvarlardaki antika apliklerin yaydığı loş sarı ışıklar ve ahşap zemin... Her şey büyük bir düzen ve askeri bir disiplin içindeydi.
Nöbetçilerin bahçe devriyesinde olduğunu biliyordum, bu yüzden köşkteki bu ıssızlık normaldi. Merdivenlerden ağır ağır aşağı inmeye başladım. Zihnim hâlâ Hazal’la sabah saat dokuzda yapacağımız o kritik dev ortaklık toplantısındaydı. Ateşle barut aynı masaya oturacaktı ve bu sefer konu sadece kağıt üzerindeki stratejiler olmayacaktı. Biliyordum ki aramızdaki o gerilim, masadaki herkesi yakacak kadar büyüktü.
Zemin kata inip geniş salondan bahçeye açılan verandaya doğru yürürken, mutfak koridorundan gelen hafif bir ışık sızıntısı gözüme çarptı.
Önce kaşlarımı çattım. Bu saatlerde genellikle kimse buralarda olmazdı. Elimi refleks olarak belimdeki tetiğe götürür gibi yapıp adımlarımı yavaşlattım. Hiç ses çıkarmadan, yılların kazandırdığı bir ajan sessizliğiyle mutfak kapısına doğru süzüldüm.
İçeriden hafif çatal bıçak sesleri ve fısıltılı ama son derece hararetli bir tartışma geliyordu.
"Ya bağırma diyorum sana abi! Sargun duyacak şimdi, sabahki dev toplantı öncesi ikimizin de derisini yüzecek!"
"Ben mi bağırıyorum Çilen? Sen domatesi doğramayı beceremiyorsun ki! Bıçak öyle mi tutulur, ajans eğitiminde sana mutfak dersi vermediler mi? O bıçağı tutuşun bile operasyon zayiatı!"
"Bana bak baş belası, o bıçağı elinden alır sana yediririm! Gece gece acıkan sensin, suçu niye bana atıyorsun? Bal gibi de acıktın, buğulanmış sucuk kokusuna dayanamayıp koşa koşa geldin!"
"Sucuk kokusu dediğin şeyin yarısını sen yedin zaten! Tavanın başından ayrılmadın ki! Bana bak, kaşarları biraz daha kalın kes, erimesin hemen, ekmeğin içine aksın."
Mutfak kapısının eşiğinde durup içeriye baktığımda gördüğüm manzara, az önce içimde fırtınalar kopan o kasvetli, ağır havayı bir anda darmadağın etti.
Devasa sanayi tipi mutfağın ortasındaki paslanmaz çelik tezgahta, neredeyse küçük bir ordunun karnını doyuracak büyüklükte bir ekmek arası sucuk ve kaşar operasyonu yürütülüyordu. Bir tarafta Dolunay’ın en tehlikeli, en gözü pek operasyon adamlarından biri olan Vural vardı. Üzerindeki gri tişört ve hafif kırışmış eşofmanla ocağın başında durmuş, elindeki devasa spatulayı sanki bir çatışmanın ortasındaymış gibi hırsla sallayarak tezgahtaki sucukları çeviriyordu. Diğer tarafta ise onun kız kardeşi Çilen, saçları tepesinde darmadağınık bir topuz yapılmış, uykulu gözlerle elindeki kocaman somun ekmeğin içini oyuyor ve bir yandan da tezgaha kaşar rendeliyordu.
Omzumu kapı pervazına yaslayıp kollarımı göğsümde birleştirdim. Yüzümdeki o ciddi, soğuk ve ulaşılmaz ajans lideri ifadesini takınmaya çalışarak boğazımı temizledim.
İkisi de aynı anda elektrik çarpmış gibi yerlerinde sıçradı. Vural’ın elindeki spatula fırlayıp tavanın kenarına çarptı, Çilen ise elindeki kaşar bloğunu son anda havada yakalayıp tezgaha düşmekten kurtardı. İkisinin de gözleri yuvalarından fırlamış bir halde kapıya döndü.
"Sargun?" dedi ikisi de aynı anda, gözlerini kırpıştırarak.
Ağır adımlarla içeri girdim. Gözlerimi bir tezgahtaki devasa sucuklu ekmek kulesine, bir de ikisinin üzerindeki o ev hallerine çevirdim.
"Ne yapıyorsunuz siz burada gecenin üçünde, abi kardeş?" dedim buz gibi bir sesle. Ama gözlerimin derinindeki o hafif alaycı parıltıyı gizlemekte zorlanıyordum.
Vural hemen elindeki spatulayı arkasına saklamaya çalıştı, sanki devlet sırrı içeren bir belgeyi imha ediyordu. "Biz şey... Güvenlik kontrolü yapıyorduk Sargun. Mutfak sektöründe bir hareketlilik, bir ısı artışı hissettim de. Ajanlık içgüdüsü işte, hemen müdahale edelim dedik."
Çilen, öz abisi Vural’a Sen gerizekalı mısın? der gibi gözlerini devirerek baktı. "Abi, sucuk pişirerek mi güvenlik kontrolü yapıyordun? Yalan söyleme bari adam gibi acıktım de. Rezil ettin bizi!" Sonra bana döndü. "Valla Sargun, bu acıktı, beni de zorla aşağı indirdi. Yemin ederim ben odamda mışıl mışıl yatıyordum, geldi kapımı yumrukladı Çilen, sucuk krizim tuttu diye!"
Vural gözlerini iyice açarak kız kardeşine baktı. "Satıcı! Şaşırtmadın yine! Hemen sattın di mi öz abini ilk çapraz sorguda? Kim yedi o sucukların yarısını daha tavaya girmeden çiğ çiğ? Ben mi yedim?"
Tezgaha yaklaştım, buram buram kokan, kaşarları uzamış sucuklu ekmeğe baktım. "Dolunay'ın iki tepe istihbaratçısı... Gece üçte gizli operasyon yapar gibi ekmek arası yaparken yakalanıyor. Hazal bunları görse Dolunay’ın disiplinine ve ciddiyetine hayran kalırdı herhalde."
Çilen ekmeği tezgaha bırakıp kıkırdadı. "Hazal’ın adını duyunca bile senin gözlerinin rengi bir değişiyor zaten Sargun, bırak şimdi bizim ekmeği."
Kaşlarım anında çatıldı, sesim odadaki sıcaklığı beş derece düşürdü. "Çilen, sınırları zorlama."
"Tamam tamam, sustum. Askeri sır," dedi Çilen ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak. "Aman hemen ciddileş. Zaten uykusuzluktan gözlerinin altı morarmış, belli ki kafanda kırk tane tilki dönüyor."
Vural tezgahtaki ekmeği ikiye böldü, dumanı tüten sıcak parçalardan birini bir peçeteye sarıp bana uzattı. "Madem uyuyamadın, gel sen de otur şuraya Sargun. Zaten bu dert adamı uyutmaz, bilirim."
Ekmeğe baktım. Normalde gece bu saatte yemek yemek hiç bana göre değildi ama kokusu bütün mutfağı sarmıştı ve zihnimi dağıtmaya ihtiyacım vardı. Sandalye çekip tezgahın kenarına, yüksek tabureye oturdum. Ekmeği aldım. "Hangi dertmiş o Vural? Çok biliyorsun ya."
Vural elindeki spatulayla boşluğu işaret etti. "Hangi dert olacak? Sabah saat dokuzdaki o dev ortaklık masası... Ve o masanın tam karşısında oturacak olan o Kızıl Fırtına. Kadın geldi, tek bir cümle kurdu, senin bütün yazılımını çökertti gitti. Yalan mı?"
Ekmekten bir ısırık aldım, çiğnerken gözlerimi Vural’a diktim. "Yazılımımın çöktüğü falan yok. Sadece strateji değerlendirmesi yapıyorum."
"Tabii tabii, strateji," dedi Çilen kendi ekmeğini kemirirken. "Sargun, biz çocuk değiliz, yemeyiz. Hazal masada öyle bir konuştu ki, abim bile bir an bocaladı. Kadının fırtınası koca odayı kapladı."
Vural hemen itiraz etti. "Bana bak Çilen, benim vicdanım gayet yerinde tamam mı? Sadece kadın fazla dik duruyor. Yani nasıl desem? Dolunay’da alışık olduğumuz o soğuk, bürokratik tiplerden değil. Bizim gibileri cebinden çıkarır."
Sert bir bakış fırlattım. "Vural, kaşarların erimesini izlemek zekanı olumsuz etkilemiş gibi görünüyor."
"Yok Sargun, ciddiyim," dedi Vural yüzündeki komik ifadeyi bir kenara bırakıp biraz daha ciddi bir tona geçerek. "Hazal'ı ilk başta hiçbirimiz sevmemiştik. Özellikle de ben. Lakin kadın tehlikeli. Ama kötü anlamda değil. Sen yıllardır En tepedeysen acımasız olacaksın diye yırtındın durdun. Bize de bunu öğrettin. Ama Hazal geldi, İnsan kalarak da en tepede durulur mesajını verdi. Ve en kötüsü ne biliyor musun? Haklıydı."
Mutfakta kısa bir sessizlik oldu. Sadece ocağın üzerindeki tavanın hafif cızırtısı ve dışarıdaki rüzgârın sesi duyuluyordu. Elimdeki ekmeğe bakarken derin bir nefes aldım. Vural ve Çilen’in bu saptamayı yapmış olması, zihnimdeki o yangını daha da körüklüyordu.
"Evet, sonuna kadar haklıydı," dedim alçak ama son derece dürüst, kaçamaksız bir sesle. "Yıllardır intikam hırsıyla, güç kazanma sevdasıyla kalbimizi taşlaştırmayı bir erdem sanmışız. Ama Hazal akşam o masaya gelip tek bir şart koydu ve hepimize insan kalmadan, vicdanı korumadan en tepede durmanın hiçbir anlamı olmadığını gösterdi."
Çilen gülümsedi, gözlerindeki o alaycı ifade yerini derin bir saygıya bıraktı. "İlk defa birine karşı böyle konuştuğunu duyuyorum Sargun. Gözlerindeki o saygıyı akşam masadayken de gördüm."
"Saygı duyulmayacak gibi değildi çünkü," dedim, gözlerimi Çilen'e çevirerek. "O kapıdan tek başına girdi. Ne koruma getirdi ne şoför. Masaya oturdu ve güç pazarlığı yapmak yerine yetim kalan çocukları korumayı ve tek bir çocuğun daha yetim kalmaması için şart koştu. Buna saygı duymamak, kendi insanlığımdan vazgeçmek olurdu."
Vural ağzı dolu halde kafa salladı, yüzündeki o şakacı tavır gitmiş, yerini ciddiyete bırakmıştı. "Aynen öyle. Kadın akşam masadaki herkesin kimliğini yüzüne çarptı. Ziya Baba bile takdirle baktı. Sabah dokuzdaki toplantı bu yüzden çok daha farklı bir havada geçecek."
"Aynen öyle," dedim ayağa kalkarak. Mutfaktaki bu kısa, içten mola zihnimdeki o ağır baskıyı hafifletmiş, yerini net bir kararlılığa bırakmıştı. "O yüzden ikiniz de derhal odalarınıza geçin ve dinlenin. Yarın sabah saat dokuzda Kanlı Ay Köşkü’ne vardığımızda, o masaya sadece iki ajans olarak değil, aynı yemin altında birleşmiş iki dev güç olarak oturacağız."
"Mesaj alındı Sargun," dedi Vural tezgaha dökülen kırıntıları toplarken.
"Tezgahı da pırıl pırıl yapın," diye ekledim sert ama tatlı bir tonla. Mutfak kapısına doğru yürüdüm. Tam çıkacakken durup arkama döndüm. "Ekmek fena olmamıştı bu arada. Elinize sağlık."
Çilen ve Vural şaşkınlıkla arkamdan bakarken koridorun loş ışığına adım attım.
Merdivenleri çıkıp odama doğru yürürken zihnim artık tamamen berraktı. Hazal bana unuttuğum bir şeyi hatırlatmıştı ve ben o masada onun karşısında geri adım atmak için değil, o omuz omuza duruşu büyütmek için oturacaktım.
