11. bölüm · AY SAVAŞI

-11. BÖLÜM-

Rabianur

"Karanlığı karanlıkla defedemezsiniz; bunu ancak ışık yapabilir. Nefreti nefretle defedemezsiniz; bunu ancak sevgi yapabilir."
— Martin Luther King Jr.

🌙

Sargun Göksel'den...

Geçmişi düzeltemeyeceğimiz barizdi; ama artık içimde geleceğe dair bir umut vardı.

Yıllarca arkamızda bıraktığımız o yıkıntılara bakarak yürümüştük. Her adımda eski bir yaranın sızısı, söylenmemiş bir sözün ağırlığı çekip durmuştu bizi geriye. İnsan karanlıkta o kadar uzun süre kaldığında, dünyanın sadece o dar, rutubetli odadan ibaret olduğunu sanıyor. Gözlerini kapattığında duyduğun tek şey pastan, kandan ve kayıplardan ibaret olunca, güneşin yeniden doğabileceği fikri bile çocukça bir masal gibi geliyordu.

Ama dünya böyledir; tam her şeyin bittiğini, hikayenin sonuna geldiğini düşündüğün an bir kapı aralanır. O kapıdan içeri giren ışık geçmişteki yangınları söndürmez belki ama en azından önünü görmeni sağlar.

Ben o ışığı gördüm. Sırtımı yasladığım ekibin o saçma ama sımsıcak gürültüsünde, masanın etrafındaki o içten kahkahalarda ve yanımda yürüyen insanların sarsılmaz iradesinde gördüm. Biz geçmişi silip atamazdık; sokaklarda kaybettiğimiz çocukluğumuzu, verdiğimiz kayıpları ya da ödediğimiz acı bedelleri geri getiremezdik. Ancak o kayıpların bizi tanımlamasına da izin vermek zorunda değildik.

İçimdeki o sönük yangın ilk kez yakmak için değil, aydınlatmak için parlıyordu. Gelecek, geçmişin gölgesinde kalmak zorunda değildi. Kuralları başkalarının yazdığı o eski oyun bitmişti; kalemi eline alma sırası bizdeydi.

Ofisteki masif ahşap masamın arkasında oturmuş, kollarımı göğsümde birleştirmiş duvardaki pirinç saatin sarkacına bakıyordum. Yelkovan ağır ağır, tembelce ilerliyordu. Pencerelerden içeri süzülen puslu gün ışığı masadaki krokileri ve telsizleri aydınlatırken, oda fırtına öncesi sessizliğe bürünmüştü.

Tam o sırada kapı çalınmadan, adeta menteşelerinden sökülecekmiş gibi pat diye açıldı. İçeriye Merter, Ergun ve Vural daldı.

Ama ne dalış... Sanki arkalarından koskoca bir ordu kovalıyordu.

Merter her zamanki gibi salaş deri ceketinin önü açık, siyah tişörtü hafif kırışmış, en öndeydi. Ergun belindeki silah kılıfının fermuarını takıla takıla çekmeye çalışıyor, Vural ise o devasa gövdesiyle çelik yeleğin cırt cırtlarını yanlış yere yapıştırdığı için bir yandan koşup bir yandan yelekle boğuşuyordu.

Merter masanın önüne kadar gelip iki elini birden masanın üzerine bocalarcasına dayadı. Soluk soluğaydı. Masadaki sakin duruşuma bakıp gözlerini fal taşı gibi açtı. "Sargun!" dedi Merter, sesindeki o net panik tonuyla. "Sen hâlâ burada böyle kurulmuş oturuyor musun?! Zaman kalmadı diyorum sana, kalk artık! Hazal'ı almaya gideceksin daha!"

Sandalyemde rahatça geriye yaslandım. "Anlamadım Merter," dedim gayet sakin bir tonla. "İki saat önceden hazırda bekleyip masanın üzerine çıkıp amuda mı kalkmam gerekiyor?"

Merter kaşlarını çattı, ellerini iki yana açtı. "Ne iki saati Sargun! Çıkış saatine zaman kalmadı! Oradan limana geçeceksiniz, aşağıda herkes teyakkuzda seni bekliyor! Sen burada dünyadan habersiz oturuyorsun! Kız köşkte ağaç oldu, seni bekliyor!"

Ergun da masanın kenarına kadar gelip panikle atıldı. "Oğlum valla bak, aşağıda zırhlı aracın kapıları açık! Jale gaza basıp duruyor, motoru bağırtıyor, egzozdan simsiyah dumanlar çıkıyor! Kaçıracağız operasyonu, vallahi geç kaldık! Mirhan Sancak'la görüşmeye geç kalacaksınız, adamı biliyorsun bekletilmeye gelmez!"

Vural da yeleğin cırt cırtıyla boğuşurken araya girdi. "Ben hayatımda böyle disiplinsizlik görmedim! Biz aşağıda helak olduk, sen burada sefa sürüyorsun!"

Merter’in o alev alev yanan gözlerinin tam içime baktım.

"Merter..." dedim sakince.

"Ne var?!" dedi Merter sabırsızca.

"Çıkış saatine..." dedim, kelimelerin üzerine basa basa. "...daha iki saat var. Şu an saat tam on iki."

O an odadaki zaman sanki aniden durdu. Süper ses hızında koşan üç adam bir anda mermer heykellere dönüştü. Merter’in masaya dayalı elleri öylece kaldı. Gözleri yavaşça benden kayıp duvardaki pirinç saate doğru yöneldi. Akrebe baktı. Yelkovana baktı. Tekrar akrebe baktı. Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı, sanki saatin sayıları yer değiştirecekmiş gibi kafasını hafifçe yana eğdi.

Ergun da arkadan kafasını uzatıp duvardaki saate baktı. Sonra da kendi kolundaki saate baktı. "Harbiden lan..." dedi fısıltıyla. "Saat daha on ikiymiş."

Vural'ın yeleğin cırt cırtını düzeltmeye çalışan elleri havada kaldı. O devasa adamın omuzları bir anda çöktü. "Ben sizin kafanıza tüküreyim ya..." diye mırıldandı Vural, sesi odanın yüksek tavanında ezik bir yankı yaptı.

Merter yavaşça doğruldu. Ceketinin önünü tuttu, boğazını temizledi. Az önceki o hararetli operasyon kurmayı havası bir saniyede buharlaşmıştı. "Peki..." dedi Merter, arkasına dönüp Ergun’a dik dik bakarak. "Aşağıdaki o hengame neydi o zaman? Ergun, sen demedin mi bana Salonda herkes bağrışıyor, Sargun odasında kaldı çabuk yukarı çık diye?"

Ergun ellerini hemen havaya kaldırdı. "Bana niye bakıyorsun! Ben aşağı indiğimde Çilen bilgisayarının başında saçını başını yoluyor, Yetişmeyecek, zaman kalmadı! diye çığlık atıyordu! Aysar da yanında durmuş kızın bu panikli haline anlam vermeye çalışıyordu. Ben Çilen’in o halini görünce herhalde saat iki oldu, biz uyuya kaldık, Hazal'ı Kanlı Ay Köşkü'nde unuttuk dedim!"

Gözlerimi devirip koltuğumda hafifçe öne doğru eğildim. "Aklınızı peynir ekmekle mi yediniz siz?" dedim tane tane konuşarak. "Çilen iki gündür ajansın yeni güvenlik altyapısıyla boğuşuyor. Bugün saat tam on ikide sistem yenilemesi vardı, yazılım güncellemesini yetiştirmeye çalışıyordu. Aysar da kodlar çökmesin diye başında durup kızı yatıştırıyordu. Kendi kafanızda senaryo kurup kızın yazılım stresini operasyon alarmı sanmışsınız!"

Üçü de odanın ortasında öylece kalakaldı. Merter elini yüzüne götürüp derin bir nefes aldı. "Sargun... Kızlar bize tek bir kelime bile söylemedi ki."

"E ben size ne anlatıyorum?" dedim gülmemek için kendimi zor tutarak. "Yani siz üçünüz, Çilen’in kodlama paniği yüzünden kendi kendinize gaza gelip erkenden odamı bastınız? Kızlar tek kelime etmediği halde kendi kafanıza göre senaryo yazdınız?"

Merter kenardan bir sandalye çekip oturdu ve gözlerini tavana dikti. "Ben bu ekiple operasyona gidiyorum ya, düşmanlar bana bir şey yapamaz. Ben zaten bunlarla her gün ölüp ölüp diriliyorum."

Vural, masanın önündeki deri koltuklardn birine kendini bıraktı. "Madem saat daha on iki... Madem boşu boşuna o kadar merdiveni depar atarak çıktık, ben buradan bir yere gitmem arkadaş. İki saat boyunca buradayım."

Ergun da fırlayıp öbür koltuğa kuruldu, sırıtmaya başladı. "Harbi ya, madem vaktimiz var, iki laklak edelim. Hazal'ı Kanlı Ay Köşkü'nden almaya gittiğinde ne yapacaksın? Kapıda kornaya mı basacaksın yoksa içeri girip Hazal'ın çayını mı içeceksin? Bize haber ver de ona göre gelelim."

"Ergun," dedim arkama yaslanarak. "Hazal'ın kapısında kornaya basacak kadar aklımı yitirmedim. Köşkün kapısına yanaşacağım, arayacağım, inecek ve binecek."

Ergun sırıtarak Vural'a döndü. "Bak bak bak... Nasıl da resmi takılıyor! Ulan Sargun, sen o kızın karşısında hiç mi gevşeyemiyorsun? Arayacağım, inecek ve binecek 'miş! Sanırsın taksi durağını arıyor! Ayrıca telefon numarası var mı ki sende?!"

Vural gülümsedi. "Sargun hayatta kornaya basmaz. Hazal onu köşkün kapısında öyle bekletirse adama kriz geçirtir. Baksana, Sargun gitme saatini bile dakikası dakikasına hesaplamış, bizim gibi bodoslama dalmıyor."

"Çünkü siz bodoslama dalmaktan başka bir şey bilmiyorsunuz," dedim masadaki kalemi parmaklarımın arasında çevirerek. "Siz kızı almaya gitseniz saatler önceden kapısına dayanır, Biz geldik Hazal, çabuk çık diye bağırırdınız."

Merter sandalyesini ters çevirip oturdu, kollarını ahşap arkalığa dayadı. "Sargun, Mirhan Sancak'la görüşmede Hazal’la ikiniz adamı baştan kilitlersiniz artık. Biz zaten gelmiyoruz, ajans masasından telsizle dinleyeceğiz sizi. Tek başınıza o masaya oturacaksınız."

Vural, yeleğin yan tarafındaki kayışları çözerken söze girdi. "Merter haklı. Mirhan Sancak masaya oturduğunda adamın gözlerinden alev çıkıyor. Ama Hazal yanındayken o alevler buz tutar. Kızın tek bir bakışı Mirhan'ın bütün pazarlık gücünü elinden alır valla."

Ergun sırıtarak arkasına yaslandı. "Aynen patron, biz masada yokuz. Ekip olarak arkada kalıp sizi izleyeceğiz. Mirhan’a raconu sen koyarsın, Hazal da yanından o soğuk bakışlarıyla adamı kilitler."

"Siz üçünüz birleşip beni sorguya çekmek için mi plan yaptınız?" dedim ellerimi masaya vurup kaşlarımı kaldırarak. "Ajansı birbirine kattığınız yetmedi, şimdi de limandaki görüşmeye mi takıldınız?"

Vural ellerini teslim oluyormuş gibi havaya kaldırdı ama sırıtması yüzünden silinmedi. "Biz senin iyiliğini düşünüyoruz patron! Mirhan Sancak kolay lokma değil. Adam limandaki bütün sevkiyat hatlarını elinde tutuyor. Hazal’ın o toplantı anında masadaki ağırlığı olmasa Mirhan bizi masada evirir çevirir valla."

Merter başını sallayarak onayladı. "O konuda haklı. Mirhan’ın adamları liman girişini tamamen tutmuş durumda. Biz ajanstaki telsiz başında her an bir aksilik çıkacakmış gibi pusuda bekleyeceğiz. Sargun, Hazal’la içeri girdiğinizde adama limanın şartlarını sizin dikte etmeniz lazım."

Ergun koltuğunda doğrulup neşeyle parmağını salladı. "Benim kafama takılan ne biliyor musunuz? Sargun masada raconu keserken Hazal oradan tek bir sözüyle Mirhan’ı köşeye sıkıştıracak ya, adamın yüzünün alacağı şekli aşırı merak ediyorum. Mirhan Sancak ömründe kimseden geri adım atmamış adam, siz ikinizin soğukkanlılığı karşısında ne yapacak acaba?"

Vural rahat bir tavırla arkasına yaslandı. "Boşverin ya. Nasıl olsa bizi yıllardır tanıyorlar, seviyorlar. Ama yine de temkinli olalım, tersi pistir çünkü."

"Mirhan’ı düşünmekten ziyade siz önce ajansın haline odaklanın," dedim ayağa kalkıp masanın etrafında dolanarak. "Aşağıda Çilen’in güvenlik duvarı güncellemesi ne durumda, gidin ona bakın. Sizin yüzünüzden kız panik yapıp sistemde açık bırakacak."

Merter derin bir iç çekip başını sallayarak gülmeye başladı. "Valla doğru söze ne denir... Biz kendi kendimizi yaktık. Harbiden rezil olduk patron. Saat daha on iki... Biz burada çelik yelek giymişiz, sanki iki dakika sonra limanda çatışmaya gireceğiz."

"Zamanı gelince gireceğiz Merter," dedim tebessüm ederek. Masanın üzerindeki siyah ceketimi elime aldım. "Ama şimdi değil. Şimdi gidin, o aşağıda gaza basan Jale’yi sakinleştirin."

Ergun koltuktan kalkarken üzerini düzeltti. "Patron ben gidiyorum ama son sözüm şu: Kanlı Ay Köşkü'ne vardığında Hazal'a benden selam söyle. Ama Ergun seni çok seviyor deme, Ergun senin disiplinine hayran de. Lafları zaten zehir gibi, yumruğunu düşünemiyorum."

"Tamam Ergun, söylerim," dedim gülerek.

Üçü birbirine söylenerek, kızararak ve gülüşerek odadan çıkarken odadaki o gergin ama komik hava yerini tatlı bir tebessüme bıraktı. Kapı arkalarından kapandığında odada yine o saatin ritmik tıkırtıları kaldı. Sırtımı yasladığım bu adamlar, aşağıda kodlarla boğuşan Çilen, yanında sakin kalmaya çalışan Aysar... Biz ne olursa olsun devasa bir aile olarak kalacaktık.

🍂

Hazal Ember'den...

Odamın penceresinden dışarıdaki gri, puslu gökyüzüne bakıyordum. İçimde korkuya dair bir belirti aradım. Lakin hiçbir şey bulamadım. Bugün o limana adım attığımızda, sadece bir anlaşma masasına oturmayacaktık; yeraltı dünyasının dengelerini yeniden kuracaktık. Bu yüzden korkuya da, tereddüde de yer yoktu zihnimde.

Derin bir nefes aldım. Tam masamın üzerindeki siyah güneş gözlüğüne yönelecektim ki kapının çalmasıyla duraksadım.

"Hazal, gelebilir miyiz?"

Nevin Abla'nın sesiydi.

Korumacı ve tanıdık ritmi tanıdığım için kapıya doğru yürüyüp kilidi çevirdim. Kapıyı araladığımda Nevin Abla karşımdaydı; arkasında ise her zamanki heybetli duruşuyla Cevat Amca bekliyordu. Nevin Abla gözleriyle beni baştan aşağı süzdü, endişesi bakışlarından okunuyordu.

"Kızım, hazırlıklar tamam ama içim hiç rahat değil," dedi Nevin Abla endişeli sesiyle. "Cevat da söylüyor, Mirhan Sancak'ın masasında oyun büyük olur. Kendini tehlikeye atma sakın."

"Merak etme Nevin Abla," dedim kendimden emin bir ses tonuyla. "Masadaki kuralları kimin koyacağını onlara göstereceğiz."

Cevat Amca başıyla onaylayıp hafifçe öne adımladı. "Sargun'un zırhlı aracı nizamiye kapısından içeri girdi Hazal. Aşağıda seni bekliyorlar, hazırsan inelim."

"İnelim," diyerek masanın üzerindeki siyah güneş gözlüğünü aldım ve yüzüme yerleştirdim.

Aynadaki yansımama son kez baktım. Üzerimde omuzlarıma tam oturan siyah, keskin hatlı bir blazer elbise vardı. Kumaşın asil ve soğuk dokusu bana her zaman ihtiyacım olan o zırhı verirdi. Siyah topuklu ayakkabılarım ve siyah el çantamla beraber tam bir iş kadını gibi gözüküyordum. Omuzlarımı dikleştirdim, koyu renk kumaşın üzerindeki gümüş düğmelerin pürüzsüz yüzeyinde parmaklarımı gezdirdim. Saçlarımı tek bir hareketle omuzlarımdan geriye saldım. Hafifçe yaprak kolyeme dokundum.

Kendi yansımamın gözlerinin içine baktım ve içimdeki o yetim kız çocuğuna bir kez daha fısıldadım: Bugün o masada kimin kuralları yazacağını herkese göstereceksiniz. Ne Kaan Vardarlı'nın tehditleri ne de bu şehrin karanlığı... Hiç kimse seni adımlarından geri döndüremez. Hazır ol Hazal, fırtına başlıyor.

Derin bir nefes çekip yüzümdeki o ifadesiz, buz gibi maskeyi takındım. Odadan çıktım. Arkamda Nevin Abla ve hemen sağ çaprazımda Cevat Amca ile köşkün geniş koridorlarına adım attık. Her adımımda topuklu ayakkabılarımın mermer zeminde çıkardığı o ritmik, sert sesler koridorda yankılanıyordu.

Sallanan devasa kristal avizenin altından geçerek geniş kavisli merdivenlerden ağır ağır aşağı salona inmeye başladım.

Daha merdivenlerin yarısındayken aşağıdan buram buram gelen kıymalı börek kokusu burnuma çalındı. Adım gibi emindim; bizimkiler yine Nevin Abla'nın o meşhur böreklerine operasyon düzenlemişlerdi.

Ancak salona adım attığım an ortama bir anda devasa bir sessizlik çöktü. Bütün gözler aynı anda bana döndü. Salondakilerin gözleri fal taşı gibi açıldı.

Feryal, elindeki yarım börekle kalakaldı. Gürcan elini ovuşturmayı unuttu. Berenay’ın elindeki spatula havada asılı kaldı. Koltukta bacağını uzatmış yatan Akın bile koltuk değneğine tutunarak doğruldu.

Pusat dayanamayıp gözlerini belerterek bir adım öne çıktı. "Ooo Hazal Hanım! Lider gibi olmuşsunuz valla, bu ne karizma böyle?"

Gözlerimi güneş gözlüğünün ardından hafifçe kısıp ona buz gibi bir bakış fırlattım. "Liderim ya zaten Pusat."

Salonda bir anlık sessizlik oldu, ardından Pusat ensesini kaşıyarak hemen çark etti. "Doğru... Zaten liderimizsin de lafın gelişi söyledim ben öyle."

O an salondaki gerilim patlayan kahkahalarla dağıldı. Akın gülmekten az kalsın koltuktan düşüyordu, Kılıç ise çekirdek paketini masaya bırakıp gülerek başını salladı.

Nevin Abla arkamdan gelip masadaki tepsiyi ve halimizi görünce ellerini beline koydu. "Yahu siz akıllanmazsınız! Kız yukarıda kriz haritası inceliyor, siz burada börekleri gömüyorsunuz! Kıymalıları da önden bitirmişsiniz tabi..."

Berenay mahcup bir tebessümle araya girdi. "Valla Nevin Abla sıcaktı, dayanamadık..."

Nevin Abla daha fazla dayanamayıp yüzündeki o sert ifadeyi gevşetti, kıyamayan bir tebessümle başını salladı. "İyi hadi, tamam. Bu seferlik yiyin bakalım, enerji depolayın. Ama tepsiyi tamamen bitirmeyin!"

Gülüşmeler hafiflerken yüzümdeki ciddi ifadeyi tekrar takındım. "Eğlence bittiyse liman haritasını son kez gözden geçirelim. Barlas Abi, durumlar nasıl?"

Barlas Abi masanın başından başını kaldırdı. "Mirhan Sancak limandaki depoları kilit noktaya çekti Hazal. Masaya oturduğunuzda ilk hamleyi senin yapman gerekecek."

"Mirhan Sancak o masayı kendi yönetebileceğini sanıyor," dedim keskin bir dille. "Ama o masaya oturunca sadece bizim kurallarımız geçerli olacak. Derya Abla, telsiz kanallarını zırhlı aracın sistemine bağladın mı?"

Derya Abla gözlüklerini parlatıp ekranı gösterdi. "Tüm frekanslar açık Hazal. Araca bindiğin andan itibaren her fısıltı anında ekranlarımıza düşecek."

Tam o sırada dış kapı açıldı ve koruma Turgut içeri girdi. "Hazal Hanım, Sargun Bey'in aracı avluya yanaştı."

"Zamanlama kusursuz," dedim. Ekibe dönüp son emri verdim. "Herkes görev başına. Limandan çıkana kadar tek bir hata kabul etmem."

Ağır ve kararlı adımlarla devasa çıkış kapısına yürüdüm. Kapılar açıldığında yüzüme çarpan soğuk rüzgarı umursamadan avlunun ortasındaki siyah, zırhlı araca ulaştım. Kapısı açıktı ve iki tane koruma kapının iki yanında duruyordu. Başımla selam verip içeri süzüldüm.

Zırhlı aracın ağır çelik kapısı kapandığında dış dünyanın tüm gürültüsü bir anda bıçak gibi kesilmişti. Motorun derinden gelen tok, ritmik gurultusu haricinde içeride tam anlamıyla kesif bir sessizlik hakimdi. Siyah film kaplı camlar dışarıdaki kasvetli gökyüzünü ve geçip giden binaları adeta siliyordu.

Doğrudan Sargun’un karşısındaki geniş, siyah deri koltuğa yerleştim. Elbisemin eteklerini düzeltip gözlüğümü çıkarttım. Sargun, koyu renk takımı içinde her zamanki gibi kusursuz, jilet gibi ve fazlasıyla soğukkanlı görünüyordu. Gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmadan bana bakıyordu. O keskin bakışlarda, hem birazdan gireceğimiz tehlikeli liman operasyonunun ağırlığı hem de aramızdaki o yazılmamış, tekinsiz çekim vardı.

Sessizliği ilk kıran o oldu. Bakışları üzerimdeki blazer elbiseye kaydı, ardından gözlerimin içine sabitlendi. Yüzünün bir kenarında beliren çok hafif, neredeyse belirsiz bir tebessümle geriye yaslandı.

"Hoş geldin Hazal Ember," dedi sakin bir ses tonuyla. "Saatli bomba gibisin yine."

Hafifçe gülümsedim. "Saatli bombanın ne zaman patlayacağını iyi bildiğin sürece sorun yok demektir, Sargun," dedim. Sesimdeki soğukkanlılık, içinde bulunduğumuz bu çelik zırhlı aracın gövdesi kadar sert, net ve sarsılmazdı.

Siyah güneş gözlüğümü kucağımdan alıp deri el çantamın içine yavaşça yerleştirdim. Bacak bacak üstüne atarken elbisemin eteklerini düzelttim. Sargun'un gözlerindeki o koyu, derin ve ne zaman ne yapacağı belli olmayan tekinsiz bakışlar doğrudan üzerimdeydi. Bakışlarımı bir an bile ondan kaçırmadım. Zırhlı araç, yağmurun tamamen ıslattığı geniş bulvar boyunca ağır ağır süzülüyor, siyah film kaplı camlara çarpan damlalar dışarıdaki kasvetli şehir manzarasını bulanık bir sulu boya tablosuna çeviriyordu. Dışarıda akan hayatın bizim dünyamızla hiçbir teması yoktu; biz kendi kurallarımızın geçerli olduğu izolasyonlu bir kaledeydik.

Sargun, derin bir nefes alarak siyah deri koltuğunda geriye doğru yaslandı. Tavırlarında dışarıya yansıyan o doğal yetke, yılların getirdiği tecrübenin ve gücün bir yansımasıydı. Belli belirsiz tebessümü derinleşti ama gözlerindeki keskin ciddiyet en ufak bir gevşeme göstermedi.

"Patlamasından korktuğum için söylemedim Hazal," dedi sesi aracı dolduran tok, derinden gelen ve güven veren o frekansta çıkarken. "Aksine, o patlamada kimlerin küller altında kalacağını, kimin o enkazdan zaferle çıkacağını çok iyi bildiğim için söylüyorum. Ama o masaya adım atmadan önce, yeraltı dünyasının bu tarafındaki dengeleri ve aktörleri bir kez daha hafızamızda tazelemekte fayda var. Mirhan Sancak bu piyasada karşılaştığın ya da karşılaşacağın sıradan adamlardan biri değildir."

"Nasıl bir farklılıktan bahsediyorsun?" diye sordum, kollarımı göğsümde birleştirerek. Bakışlarımı yüzünden ayırmıyordum. "Öfkesine yenik düşmeye meyilli hırslı bir adamdan daha fazlası mı yani?"

Sargun öne doğru hafifçe eğildi. Ellerini kenetleyip dirseklerini dizlerine dayadı. Bakışları doğrudan göz bebeklerimin içine kilitlendi.

"Mirhan beni sever Hazal," dedi Sargun, kelimelerin üzerini basarak. "Gerçekten sever. Aramızda geçmişe dayanan garip bir saygı, yazılmamış bir bağ vardır. Birbirimizin çapını da biliriz, sınırı aştığımızda nelerin yaşanacağını da. Fakat bu durum onun ne kadar tehlikeli, ne kadar öngörülemez bir adam olduğu gerçeğini en ufak bir şekilde değiştirmez. Hatta tam aksine... Bu piyasada bir adam seni seviyorsa ve saygı duyuyorsa, masada çıkarlarınız çakıştığında vicdanını bastırmak için çok daha sertleşebilir. Beni sevmesi, masada kendi payını korumak ya da artırmak için gözünü kırpmadan silah çekmeyeceği veya seni hedef almayacağı anlamına gelmiyor. Bilakis, yakın gördüğü adama karşı sınırları korumak adına çok daha acımasız davranabilir. Sevgisi, silahını kılıfında tutmaya yetmez."

Sargun haklıydı; bu dünyada duygular sadece birer zaaf göstergesiydi ve profesyonellik her zaman öncelikliydi.

"Duygularla iş yapılmayacağını ben de çok iyi biliyorum Sargun," dedim soğukkanlılığımı bir an bile bozmadan. "Beni ilgilendiren de aranızdaki o eski dostluk, geçmişteki anılar ya da kişisel sevgi bağı değil. Ben o masaya oturduğumda karşımdaki adamın bana veya sana duyduğu sempatiye bakmam. Masadaki güç dengelerine, elimizdeki kartlara ve arkamızdaki güce bakarım. Mirhan beni tecrübesiz sanıp tartmaya kalkarsa, sevgisinin de saygısının da bu denklemde en ufak bir hükmü kalmaz. Masadaki duruşum net olacak."

Sargun’un dudaklarında yine kısa, takdir eden hafif bir tebessüm belirdi. Gözlerinde beliren o tehlikeli, memnun parıltıyla başını salladı.

"İşte bu duruşunu takdir ediyorum," dedi sesi gururlu bir tonda yükselerek. "Kendi gücünün farkında olman en büyük avantajımız. Ama o masada sadece ikimizin varlığıyla hareket etmeyeceğimizi, arkamızdaki yapının ne kadar sağlam ve organize olduğunu da unutma. Vira Dinçer ve Atahan Karst ile durumu limana gelmeden önce tamamen netleştirdim."

Vira ve Atahan isimleri geçince içimdeki o stratejik rahatlama biraz daha arttı. Gözlerimi Sargun’a dikip dinlemeye devam ettim. Sargun tekrar geriye doğru yaslandı.

"İkisiyle de aramın gayet iyi olduğunu söylemiştim zaten," diye devam etti. Bakışları pencereden dışarıya kaysa da anlatımı oldukça kararlıydı. "Vira ve Atahan sadece birer iş ortağı ya da müttefik değil. Bu piyasadaki o karanlık ve kirli ilişkilerin ortasında, adaletine, duruşuna ve iyi niyetine gözü kapalı güvenebileceğin ender insanlardandır ikisi de. Vira’nın o zeki, soğukkanlı ve analitik yaklaşımı ile Atahan’ın sarsılmaz adalet duygusu masadaki konumumuzu katbekat güçlü kılıyor. Onların varlığı arka planda bize ciddi bir esneklik ve devasa bir manevra alanı kazandırıyor. Mirhan masada ne kadar kalabalık bir koruma ordusuyla görünürse görünsün, vicdanı, adaleti ve gerçek gücü temsil eden hat bizim arkamızda duruyor."

"Atahan’ın adalet anlayışı ve Vira’nın o katıksız iyi niyeti masada elimizi güçlendirir tabii," dedim başımla onaylayarak. "Duruşları sağlam, omurgalı insanlarla aynı hizada durmak, Kaan gibi açgözlü adamlara karşı her zaman en büyük kozumuzdur. Arkamızda kimin durduğunu bildiğimiz sürece masadaki pazarlıkta geri adım atmayız."

Zırhlı aracın içinde kısa bir sessizlik oldu. Motorun derinden gelen tok, ritmik çalışması ve dışarıdaki rüzgarın uğultusu bu sessizliği doldurdu. Zihnimde bir yandan da Nevin Abla'nın endişeli yüzünü, Pusat'ın salondaki o patavatsız ama neşeli hallerini, Akın'ın sakat bacağıyla börek tepsisine uzanışını hatırladım. O köşk, o insanlar benim sığınağımdı; ama şimdi buradaki mücadele tamamen yeraltı dünyasının sert kurallarıyla yönetiliyordu. İçimdeki yetim kız çocuğuna verdiğim sözü düşündüm. Kaan Vardarlı'nın tehditleri de Mirhan'ın güç gösterileri de beni yolumdan çeviremezdi.

"Peki masaya oturduğumuzda ilk olarak hangi kartı açacak dersin?" diye sordum, konuyu tekrar yaklaşan yüzleşmeye getirerek. "Liman kullanım hakkının çoğunluğunu mu talep edecek?"

"Kesinlikle," dedi Sargun hiç duraksamadan. "Gümrük muafiyetini ve güney depolardaki konteyner kontrolünü tamamen kendi üzerine geçirmek isteyecektir. Sana dönüp piyasa kurallarını, eski dengeleri ve bu işlerin yıllardır nasıl yürüdüğünü hatırlatmaya kalkacaktır. Seni psikolojik olarak tartmak, geri adım attırmak isteyecektir Hazal."

Hafifçe gülümsedim. Yüzümdeki o kendinden emin ifade Sargun’un gözünden kaçmadı. "Piyasa kurallarını koyanların değiştiğini ona hatırlatmak çok zor olmayacak. Eskinin kuralları eskide kaldı."

Sargun da hafifçe kıkırdadı. "İşte bundan en ufak bir şüphem yok. Ancak Kaan Vardarlı’nın piyasada sebep olduğu o son dalgalanmayı da göz ardı etmemek gerek. Kaan ile Mirhan’ın bir geçmişi veya ortaklığı yok, bunu biliyoruz; ama Kaan’ın çıkardığı o finansal boşluk Mirhan’ın iştahını kabartıyor. Mirhan masada kendi adına konuşurken Kaan’ın hamlelerinin piyasada açtığı alanı kullanmak isteyecektir."

"Mirhan piyasadaki o boşluğu kendi lehine çevirmeye çalışacak yani," dedim sesimi bir ton daha soğuklaştırarak. "Ama Kaan ile bir geçmişi olmaması işimize yarar. Mirhan kendini masanın tek hakimi zannettiği an onun en zayıf anıdır. Ne zaman ki gümrük paylarında köşeye sıkışıp hamlesiz kalır, işte o zaman Kaan’ın piyasayı ne kadar kırılgan hale getirdiğini masaya koyarız. Mirhan’ın tek başına bu yükü kaldıramayacağını yüzüne vurup manevra alanını tamamen kapatırız."

"Strateji kusursuz," dedi Sargun. Yüzündeki ciddiyet yeniden derinleşti. "Ve o masada ne söylenirse söylensin, ne tür bir kışkırtma yapılırsa yapılsın kararları ortak vereceğiz. Karşılarında bölünmüş, tereddüt eden ya da birbirine düşen bir yapı görmeyecekler."

"Elbette görmeyecekler," dedim net bir ifadeyle.

Zırhlı araç ağır ağır ilerlemeye devam ediyordu. Ancak bir süre sonra yolun gereğinden fazla uzadığını, çevredeki binaların ve tabelaların değiştiğini hissettim. Camdan dışarı baktığımda, aracımızın limana giden doğrudan ana sapağı pas geçtiğini, çevre yolundaki geniş kavşaktan dönerek turlamaya devam ettiğini fark ettim. Sargun’a doğru döndüm.

"Şehir turumuz biraz uzun sürdü sanki Sargun?" dedim imalı bir tonla. "Limana sürmüyor muyuz?"

Kolundaki saate baktı, ardından dudaklarında kısa, kendine has, kendinden emin bir tebessüm belirdi.

"Hemen limana girmiyoruz Hazal," dedi gayet rahat ve ciddi bir sesle. "Mirhan’ın adamları şu an sağanak yağmurun altında, liman nizamiyesinde elleri tetikte biz geliyoruz diye bekliyorlar. Mirhan da deponun içindeki o masada oturmuş, bize yapacağı gövde gösterisinin zamanlamasını ve konuşacağı cümleleri hesaplıyordur. Biraz daha beklesinler. Bekledikçe odakları dağılır, stresi yönetemez hale gelirler, adamların direnci kırılır. Zamanı biz yönettiğimiz sürece, masaya henüz oturmadan ilk psikolojik raundu biz kazanmış oluruz."

"Adamları bekletip psikolojik dirençlerini kıralım diyorsun," dedim başımla onaylayarak. "Mantıklı bir taktik. Bırak beklesinler. Zamanı ve ortamı biz kontrol ettiğimiz sürece masadaki ilk hamleyi de biz yapmış oluruz."

Sargun geriye yaslandı. "Zaman yönetimi yeraltı dünyasındaki en temiz, en kansız silahtır. Bekleyen taraf her zaman hata yapmaya daha meyillidir. Mirhan ne kadar soğukkanlı görünmeye çalışırsa çalışsın, bekletilmek onun gibi kibirli bir adamın sinir katsayısını yükseltir."

"O masaya oturduğumuzda sinirlerine hakim olamayan taraf kaybedecek," diye ekledim. "Bizim acelemiz yok."

"Kesinlikle," dedi Sargun. "Atahan ve Vira da zaten liman etrafındaki emniyet şeridini ve dış hatları kontrol altında tutuyor. Biz girmemiz gereken en doğru anda içeri adım atacağız."

İkimiz de bir süre daha sessizce dışarıdaki yağmurun camlardan süzülüşünü izledik. Aracın içindeki o ağır ama uyumlu hava, ikimizin de aynı hedefe odaklandığını gösteriyordu. Çevre yolundaki son tur tamamlandı ve araç nihayet devasa liman tabelasının bulunduğu sapağa doğru yöneldi. Sargun öne doğru hafifçe seslendi.

"Ahmet, nizamiyeye dön. Yanaşalım."

"Elbette efendim," yanıtı geldi şoförden.

Islak asfaltın üzerinde tekerleklerin çıkardığı hışırtı sesleri arttı. Liman bölgesinin devasa çelik vinçleri, paslı konteyner dağları ve yağmurun altındaki kasvetli siluetler belirmeye başladı.

Sargun kapının koluna uzandı. Yüzündeki o sakin ifade tamamen silinmiş, yerini yeraltı dünyasının en soğukkanlı liderlerinden birine bırakmıştı.

"Limanın kapısındayız Hazal. Araçtan indiğimiz an hiçbirine bakma. Doğrudan depoya yürü."

Siyah güneş gözlüğümü çantamdan çıkarıp yüzüme yerleştirmeden önce son kez Sargun’un gözlerinin içine baktım.

"Nereye yürüyeceğimi ve masayı nasıl yöneteceğimi çok iyi biliyorum Sargun."

Gözlüğü taktım. Elbisemin düğmelerini ve yakasını düzelttim. Omuzlarımı dikleştirdim. Yüzümdeki o buz gibi maskeyi tamamen takındım.

Zırhlı araç, liman nizamiyesinin demir kapılarından içeri girdi. Yağmurun altında elleri silahlarında bekleyen siyah takımlı onlarca koruma, aracın etrafını sarar gibi sıralanmıştı. Araç, limanın tam ortasındaki o devasa hangar binasının önünde yavaşladı ve durdu.

Motorun sesi kesildi. Dışarıdaki soğuk rüzgarın uğultusu camların ardından duyuluyordu.

Kapı ağır ağır yana doğru açıldı. Limanın tuzlu, buz gibi deniz kokusu ve sağanak yağmurun sesi araca doldu. İki yandaki korumalar hemen şemsiyeleri açtı. Sargun araçtan ilk adımı atıp dışarı çıktı. Ardından arkasına dönüp deri koltukta hareketlenen bana doğru elini uzattı. Uzattığı o güçlü el, hem dışarıdaki koruma ordusunun gözü önünde sarsılmaz bir ittifakın gövde gösterisi hem de bana açtığı güvenli bir alandı.

Elini tutarak destek aldım ve araçtan indim.

Yağmur, limanın paslı çatılarına, devasa çelik konstrüksiyonlarına ve gökyüzüne doğru birer kaleyi andıran üst üste yığılmış konteyner dağlarına adeta bir kurşun sağanağı gibi hırsla vuruyordu. Gecenin karanlığını yırtan rüzgâr, denizin hırçın sularından söktüğü buz gibi havayı liman zeminine sürüklüyor; etrafa yayılan tuzlu deniz kokusunu, küf ve ağır kömür dumanıyla karıştırıp yüzümüze adeta sert bir tokat gibi çarpıyordu.

Sancak ailesinin korumalarının etrafımızda oluşturduğu etten duvarın üzerinden tutulan devasa siyah şemsiyelerin altında, yağmur damlalarının germe kumaşa vuran ritmik, tok tıpırtıları eşliğinde Sargun ile yan yana devasa hangara doğru ilerlemeye başladık.

Etrafımızı saran, elleri her an bir çatışmaya hazır şekilde tetikte bekleyen koruma ordusunun keskin bakışları üzerimizdeydi. Her adımımızda limanın ıslak betonunda yankılanan ayak seslerimiz, yağmurun uğultusuna karışıyordu. Sargun, adımlarını benimle tam bir uyum içinde tutarak temposunu korudu. Başını hafifçe bana doğru eğdi; sadece benim duyabileceğim o tok, derinden gelen sesiyle fısıldadı.

"Hazal, o devasa kapıdan içeri adım attığımız an tüm gözler senin üzerinde kilitlenecek," dedi. Bakışları tam karşıdaki paslı demir kanatlara kilitlenmişti. "Mirhan masada seni tartmak, meşruiyetini sınamak ve dizlerini titretmek için ilk hamlesini ses tonuyla, o ezici kibriyle yapacak. Yalnızca o da değil; Atahan ve Vira da masada. Onlar Mirhan’ın adamı değil Hazal, bu limanı Sancak ailesiyle birlikte yıllardır baş başa yöneten yeraltının diğer iki büyük kurucu ayağı. Ancak içini ferah tut; Atahan ve Vira masumların kanının dökülmesinden nefret eden, kuralları olan adil insanlardır. Dolunay'a ve benim ismime derin bir saygı duyarlar. Yine de masada tek bir blok gibi duracaklar. Arabada sana anlattıklarımı sakın unutma: Mirhan beni sever, Dolunay ile geçmişteki ortaklıklarımıza saygı duyar ama çıkarı ve hiyerarşisi söz konusu olduğunda gözünü bile kırpmadan acımasızlaşır. Gözlerinin içine bakarken en ufak bir tereddüt gösterip geri adım atma. Karşısında Kanlı Ay’ın baştan beri arkasında duran o mutlak lideri görsünler. Hazır mısın, Kızılcık?"

Duyduğum kelimeyle olduğum yerde bir anlığına kaldım. Başımı yavaşça ona doğru çevirdim. Gözlüklerimin ardından Sargun’un o ciddi, sert ve keskin profiline bakarken gözlerim şaşkınlıkla hafifçe açıldı. Dudaklarımdan istemsizce kısa, hafif ve şaşkın bir kıkırtı döküldü.

"Kızılcık mı?" dedim, kaşlarımı hafifçe kaldırıp gözlüklerimin üstünden ona bakarak. Yüzümdeki şaşkın tebessümü gizleme gereği duymamıştım. "Gerçekten bu fırtınanın, bu silahlı korumaların ve yeraltı dünyasının en tehlikeli masasının eşiğinde bana bulduğun lakap bu mu Sargun?"

"Ekşi, sert ama bir o kadar da göz alıcı ve tehlikeli..." dedi. Dudaklarının kenarında nadiren görülen o hafif, muzip tebessüm kıvrıldı. "Tam olarak sensin."

Gözlerimi devirip hafifçe güldüm. Bakışlarımı yeniden önümüzdeki devasa demir kapılara çevirirken dik duruşumu bozmadım ve sesimi sadece onun duyabileceği bir fısıltıya düşürdüm.

"Madem öyle... O zaman sen de arkamda dur ve o simsiyah, karanlık kanatlarını üzerime germeye devam et, Kuzgun."

Bu kez gülümseme sırası Sargun’a geçmişti. O sert, eğilmez adamın yüzünde beliren hafif gülümseme ve gözlerindeki katıksız gurur, dondurucu soğuklukta içimi ısıttı. Yüzümdeki tebessümü çelikten bir soğukkanlılığa dönüştürüp yürümeye devam ettim.

"Saatli bombanın ne zaman patlayacağını bildiğin sürece sorun yok demiştim," diye fısıldadım, lider edasıyla. "Mirhan ve yanındakiler Kanlı Ay’ın başında ben olmama rağmen beni hâlâ yönlendirilebilir sanabilir. Bu onların hayatındaki en büyük hata olur. Sen sadece yanımda dur, derin bir nefes al ve Kızıl Fırtına’nın masayı nasıl tek başına domine ettiğini izle."

Sargun’un bakışları gururla parıldadı. "İşte duymak istediğim cevap tam da buydu. İçeride yalnız değilsin. Başlıyoruz."

İkimiz de yüzümüzdeki o kısa süreli gülümsemenin izlerini silip kararlı bir ifadeyle yürümeye devam ettik ve devasa hangar kapılarından içeri adımımızı attık. Hangarın devasa demir kanatları, iki yanda duran kalıplı Sancak ailesi korumalarının ağır ve senkronize hamleleriyle dışarıya doğru gürültüyle açılmaya başladı. Metalin metale sürtünmesinden çıkan o tiz, paslı ses, limanın üzerindeki rüzgâr uğultusuna karışarak gecenin karanlığında çınladı. İçeriye adım attığımız an, arkamızdan kapanan devasa demir kapıların çıkardığı o tok, sarsıcı gürültüyle dışarıdaki bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun ve rüzgârın sesi bir anda bıçak gibi kesildi.

Mekânda aniden yükselen o ağır, derin sessizlik içerisinde geriye sadece geniş hangar binasının yüksek tavanında yankılanan topuklarımın sert, tok ve ritmik sesleri kaldı.

Geniş hangar, dışarıdan bakıldığında sıradan, kasvetli ve terk edilmiş bir liman deposunu andırsa da içeride bambaşka, ihtişamlı ve tehlikeli bir dünya vardı. Yüksek tavanlı mekânın tam ortasına, limanın soğuk ve çıplak beton zeminine inat, devasa ve özel el işçiliği koyu abanoz ağacından son derece şık, ağır bir müzakere masası kurulmuştu. Masanın üzerine dizilmiş yüksek gümüş kadehlerden yayılan sarı, titrek mum ışıkları, etraftaki çelik konstrüksiyonların, yüksek vinçlerin ve paslı konteynerlerin gölgelerini devasa duvarlarda adeta canlı birer siluet gibi yürütüyordu. Mekâna, pahalı tütün, taze demlenmiş kafeinli çay, kurutulmuş meşe odunları ve yağmurun kapı aralıklarından içeri sızdırdığı o keskin deniz tuzu kokusu hâkimdi.

Ve masanın etrafında, yeraltı dünyasının bu limandaki tüm hükümranlığını ellerinde tutan üç büyük lider ve Sancak ailesi oturuyordu.

Masanın başındaki ana koltukta omuzları geniş, şakaklarına gri kırlar düşmüş ama gözlerindeki keskin zekâ ve tehditkâr parıltı ilk bakışta insanı etkisi altına alan adam oturuyordu: Mirhan Sancak. Sağ tarafında şık ve vakur duruşlu bir kadın, hemen yanında meraklı gözlerle bana bakan, on yedi-on sekiz yaşlarında bir kız ve o kızdan daha büyük gözüken sert bakışlı genç bir adam duruyordu.

Ancak masadaki tek güç Sancak ailesi değildi. Mirhan’ın sol tarafında, limanın saha güvenliğini, silahlı güçlerini ve karadaki geçiş hatlarını bizzat yöneten, esmer, askeri disiplinli lider olan tahminen Atahan Karst duruyordu. Atahan’ın yanında ise limanın tüm finansal akışını, gümrük stratejilerini ve uluslararası istihbarat ağını elinde tutan sarışın, zeki bakışlı lider Vira Dinçer oturuyordu. Üçü; Mirhan, Atahan ve Vira, bu limanın tek sahibi değil, yeraltı dünyasında limanı paylaşan ve yöneten triumvirlik, yani üçlü liderlik konseyiydi.

Sargun’un arabada dakikalarca turlayarak dışarıdaki nöbetçileri yağmurun altında bekletmesindem ötürü o tedirginlik ve içerideki adamların saatlerdir artan sinir katsayısı, mekânın gergin atmosferinden açıkça okunuyordu. Masadaki liderlerin duruşundaki o sabırsız, omuzları kasılmış hal, zaman yönetimini en başından beri bizim elimizde tutmamızın ilk psikolojik zaferine işaret ediyordu. Bekleyen taraf her zaman hata yapmaya daha meyillidir; Sargun’un taktiği tam olarak işlemişti.

Bizi gördükleri an, Mirhan Sancak ağır ağır ayağa kalktı. Yüzünde içten gibi görünen ama altında derin bir hesapçılık barındıran alaycı bir tebessüm belirdi. Geniş adımlarla masanın başından kalkıp bize doğru yürüdü. Atahan ve Vira ise oturdukları yerden Sargun’a dostane ve saygı dolu bakışlarla başlarını hafifçe sallayarak adımlarımızı takip ediyorlardı. İçlerindeki o yapıcı ve sakin mizaç, mekândaki gereksiz gerilimi bastıran en büyük etkendi.

"Ooo, Kanlı Ay Ajans Lideri Hazal Ember ve sevgili dostumuz Sargun Göksel!" dedi Mirhan gür, tok ve hangar sütunlarında yankılanarak çoğalan sesiyle. "Kanlı Ay ve Dolunay masamızda... Tanışmak bugüne kısmetmiş Hazal Hanım. Ben Mirhan Sancak. Hoş geldiniz, masamıza şeref verdiniz."

Gözlerindeki o tartıcı, tereddüdümü veya açığımı arayan keskin bakışları doğrudan üzerimde hissettim. Hiç acele etmeden, soğukkanlılığımı koruyarak gözlüklerimi yavaşça çıkardım ve deri el çantamın içine yerleştirdim. Bakışlarımı bir milim bile kaçırmadan, doğrudan onun derin göz bebeklerinin içine kilitledim. Yüzümdeki o buz gibi soğukkanlılığı bir an bile bozmadan hafifçe tebessüm ettim.

"Hoş bulduk Mirhan Bey," dedim. Sesimdeki netlik ve otorite hangardaki tüm konuşma fısıltılarını anında kesecek kadar berraktı. "Sargun yolda sizden, bu yeraltı dünyasındaki eğilmez duruşunuzdan ve limandaki sarsılmaz disiplininizden bahsetti. Adamlarınızın dışarıdaki tufana rağmen nöbeti aksatmaması takdire şayan. Tanışmak gerçekten bugüne kısmetmiş."

Mirhan'ın gözlerinde kısa, tehlikeli bir şimşek çaktı. Ancak çabucak bunu maskeledi ve gür bir kahkaha attı. Ardından Sargun’a döndü.

"Sargun dostum her zaman zamanlamayı, psikolojik baskıyı ve oyunu nasıl oynayacağını çok iyi bilir," dedi Mirhan. Sargun ile sırtlarını patlatırcasına vuran o garip yeraltı saygısıyla kucaklaştılar.

Sargun, Mirhan’ın gözlerinin içine bakarak tebessüm etti. "Zaman kıymetlidir Mirhan. Hele ki dışarıda Kaan Vardarlı gibi bir tehdit gezinirken, Kanlı Ay ve Dolunay olarak doğru zamanda doğru masada olmak her şeydir."

Mirhan eliyle abanoz masayı işaret etti. "Gel Hazal, seni limanın diğer sahipleriyle ve ailemle tanıştırayım."

Masanın sağ tarafındaki kadın öne çıktı. "Meltem Sancak ben, Mirhan'ın eşiyim. Hazal Hanım, sizinle nihayet tanıştığıma memnun oldum. Kanlı Ay’ın başında duran güçlü kadını Mirhan uzun zamandır anlatırdı."

"Çok teşekkür ederim Meltem Hanım. Sancak ailesinin ağırlığı duruşunuzdan okunuyor," dedim nazikçe.

Genç kız heyecanla öne atıldı. "Ben Deniz Sancak! Babam Kanlı Ay'ın Kızıl Fırtınası geliyor deyip duruyordu. Çok merak ediyordum sizi! Duruşunuz, adımlarınız... Gerçekten çok tehlikeli görünüyorsunuz!"

Dudaklarımda hafif bir tebessüm belirdi. "Tanıştığıma memnun oldum Deniz."

Sert bakışlı genç adam da öne çıktı. "Ben Kayser Sancak. Bu küçük baş belasının abisiyim. Limanımıza hoş geldiniz Hazal Hanım."

"Hoş bulduk Kayser," diyerek elini kısa bir an sıktım.

Sıra masanın sol kanadındaki asıl devlere gelmişti. Esmer, sert hatlı adam ayağa kalktı. Duruşundaki askeri heybet ve sakinlik, masumlara zarar vermeyen o adil yapısını gözler önüne seriyordu. Sargun’a bakarak içtenlikle gülümsedi.

"Atahan Karst," dedi adam, gür ama oldukça babacan ve sakin bir tonla. "Limandaki kara güvenliği ve sevkiyat hatları benden sorulur Hazal Hanım. Sargun ve Dolunay ile yıllarca omuz omuza durduk, dürüstlüklerini ve ilkelerini en iyi ben bilirim. Masum insanların canına ve çocuklara dokunulmaması bizim kırmızı çizgimizdir. Kanlı Ay'ın da aynı ilkeleri taşıdığına şüphem yok. Kanlı Ay ve Dolunay ittifakının bu masada oturması buraya büyük bir güç katar."

Bakışlarımı Atahan’ın gözlerine diktim. "O ilkeler ve denge hiçbir zaman bozulmayacak Atahan Bey. Masadaki çelik her geçen gün daha da sertleşiyor. Sizin gibi adil ve disiplinli bir komutanla aynı masada oturmak benim için de memnuniyet verici."

Atahan hafifçe başını eğdi, sözlerimdeki özgüven ve saygı hoşuna gitmişti. Onun yanındaki sarışın, zeki duruşlu kadın oturduğu yerden doğruldu. Sargun’a bakıp samimi bir tebessümle başını salladıktan sonra derin mavi gözlerini bana çevirdi.

"Vira Dinçer," dedi kadın, son derece nazik, tane tane ve olgun bir tonla. "Finansal akışlar ve uluslararası istihbarat ağı bende. Sargun'un ve Dolunay'ın yeraltındaki duruşuna, sivillere ve masumlara olan hassasiyetine her zaman büyük saygı duymuşumdur. Kanlı Ay’ın ilk kez bu masaya Dolunay ile yan yana oturması önemli bir adım Hazal Hanım. Yeraltı dünyasındaki büyük krizleri çözerken masum kanı dökülmeden, akılla ilerlemek esastır. Bu noktada sizinle de çok iyi anlaşacağımıza inanıyorum."

"Vira Hanım," dedim, sesime güven veren bir soğukkanlılık ekleyerek. "Masumların korunması ve krizlerin akılla yönetilmesi benim de temel ilkemdir. Masadaki rakamlardan veya istihbarat açıklarından bahsedeceksek, emin olun tamamen aynı dilden konuşuyoruz."

Vira tebessüm edip zarafetle yerine oturdu. Atahan da Vira da üzerime gelmek yerine masada son derece yapıcı, sakin ve dengeli bir duruş sergiliyorlardı.

Herkes masadaki yerini aldı. Çaylar servis edildikten sonra hangar içindeki atmosfer ciddileşti. Üç liman lideri de, masanın karşısında yerlerini almışlardı. Sargun ve ben ise masanın diğer ucunda, Kanlı Ay ve Dolunay’ın sarsılmaz ittifakını temsil ediyorduk.

Mirhan çayından bir yudum alıp fincanı tabağa tok bir sesle bıraktı. Gövdesini masaya doğru eğip ellerini kenetledi.

"Evet Hazal Hanım... Ve sevgili dostum Sargun," diye söze başladı Mirhan, tok bir tonla. "Kanlı Ay ve Dolunay’ın burada, tek bir güç olarak karşımızda durması ve birlik olması takdire şayan. Ama dışarıda Kaan Vardarlı adında acımasız, masum veya suçlu ayırmadan saldıran bir fırtına koparken bu limanın şartlarını yeniden konuşmalıyız. Burası köşklerdeki cam kaplı ofislerinize benzemez. Bu liman Atahan’ın disipliniyle, Vira’nın aklıyla ve Sancak ailesinin namıyla yönetilir."

Atahan sakin bir sesle söze girdi. "Mirhan doğru bir noktaya değiniyor. Kaan Vardarlı gözü dönmüş bir adam. Bizim bu limandaki amacımız hem ticaretimizi hem de buradaki masum çalışanlarımızı, ailelerimizi korumak. Dolunay ile geçmişten gelen sarsılmaz bir dostluğumuz var ama Kanlı Ay’ın bu limandaki ticari varlığı yeni bir denklem. Bu kriz ortamında ortaklığımızın şartlarını biraz daha güçlendirmemiz ve sınırları netleştirmemiz gerekebilir."

Vira öne doğru eğilip önündeki belgelere göz attı. "Atahan haklı. Kaan gibi kuralsız bir düşman varken, limandaki finansal yükü ve riskleri yeniden bölüşmeliyiz. Dolunay zaten masamızın tanıdığı bir güç ama Kanlı Ay’ın limana girişinde gümrük ve lojistik paylarını yeniden düzenlememiz gerekebilir. Sizin bu masaya getireceğiniz gücün oranına göre güvenlik ve finansal giderlerde sorumluluk dağılımı yapacağız."

Mirhan lafı devralarak teklifini sundu. "Açık konuşalım. Yeni dönemde bu masadaki gümrük payını Kanlı Ay için yüzde elliye çekmeyi düşünüyoruz. Güney depolardaki kontrolü tamamen Sancak ailesine ve Atahan'a devretmenizi bekliyoruz. Kanlı Ay ve Dolunay, Kaan Vardarlı ile gireceğimiz olası çatışmada lojistik ve finansal masraflara daha büyük katkı sağlamalı. Ancak bu şartlarla limanın kapılarını tam güvenlikle Kanlı Ay ve Dolunay ortaklığına açık tutabiliriz."

Sargun tam bu anda öne doğru eğildi. Masadaki o ağır varlığı, bir dağın gölgesi gibi üzerlerine çöktü. Sesi hangar duvarlarında yankılanan gür, tok ama dostane bir kararlılık taşıyordu.

"Bakın," diye söze girdi, gözlerindeki o sarsılmaz lider ışığıyla. "Yılların dostluğuna, Dolunay ile bu limandaki dökülen ortak terimize ve aramızdaki sarsılmaz saygıya dayanarak söylüyorum; bu şartlar adil değil. Kanlı Ay’ın payını yüzde elliye düşürmek ve güney depoları tamamen devralmak, Hazal’ın ve Kanlı Ay’ın bu masadaki gücünü yok saymak demektir. Biz buraya zayıf bir taraf olarak değil; Kanlı Ay ve Dolunay’ın sarsılmaz birleşimi olarak geldik. Karşınızda yalnız bir yapı yok; Kanlı Ay’ın mutlak lideri Hazal ve onunla omuz omuza duran Dolunay var. Şartları yeniden ve adilce konuşacağız."

Atahan derin bir nefes alarak elini kaldırdı. "Sargun dostum, senin ve Dolunay'ın duruşuna saygımız sonsuz. Hazal Hanım'ı da kıracak bir şey söylemiyoruz, sadece limanın güvenliğini garantiye almaya çalışıyoruz."

Vira da başını salladı. "Sargun haklı, sert şartlar süreci tıkar. Daha yapıcı bir noktada buluşabiliriz."

Masa tam bu noktada, geleceğe yön verecek o kritik dönüm noktasına ulaşmıştı. Herkes mantıklı ve stratejik bir hamle bekliyordu.

İstifimi hiç bozmadan yerimde oturmaya devam ettim. Çay tabağına porselen kaşıkla hafifçe vurdum. Çıkan ses, hangardaki tüm konuşmaları anında kesti.

"Beni çok iyi dinleyin..." dedim, bakışlarımı sırayla üçünün gözlerine dikerek. "Kaan Vardarlı ile tek başınıza savaşırsanız, ne kadar güçlü olursanız olun bu limanı da, adınızı da büyük riske atarsınız. Kanlı Ay için teklif ettiğiniz o yüzde ellilik payı ve güney depoların tamamen devrini kabul edemem. Ancak Atahan Bey ve Vira Hanım’ın masa başındaki o sakin, adil ve masumları gözeten duruşunu takdir ediyorum. Sargun’a ve Dolunay'a duyduğunuz saygı ve sergilediğiniz bu yapıcı tavır, bu masanın gerçek bir ittifak masası olduğunu gösteriyor."

Atahan hafifçe gülümsedi. "Bizim tek derdimiz adalet ve düzeni korumak Hazal Hanım."

"İşte tam da bu yüzden gerçeği görmelisiniz," diyerek devam ettim, sesimi bir ton kalınlaştırarak. "Kaan Vardarlı sadece dışarıdan saldırmıyor. Sizin o çok güvendiğiniz güvenlik duvarınızın delindiğinden haberiniz var mı? Kaan Vardarlı son iki haftada güney depolardaki üç ana amirinizi satın aldı. İki gün önce de limana giren üç konteynerin gümrük belgeleri üzerinde sahtecilik yaparak Sancak ailesini ve Vira Hanım'ın finans ağını devlet nezdinde köşeye sıkıştırmak üzere adımlar attı. Bunu biliyor muydunuz?"

Masada aniden dondurucu bir sessizlik oluştu. Kayser şaşkınlıkla babasına baktı. Vira'nın o sakin, kendinden emin yüzü bir anda donakaldı. Mirhan’ın yüzündeki hesapçı ifade derin bir şoka bıraktı yerini.

"B-Bu imkânsız," dedi Kayser kekeleyerek. "Bizim gümrük geçişlerimiz kurşun geçirmezdir."

Sargun cebinden çıkardığı siyah şifreli flaş belleği masanın ortasına, Mirhan ile Vira’nın tam arasına fırlattı. Flaş bellek abanoz masada kayarak durdu.

"İmkânsız değil Kayser," dedi Sargun tok ve ezici bir sesle. "Kaan Vardarlı'nın adamınız Hüseyin'e yaptığı altı yüz bin dolarlık transferin dekontları, gümrük memuruyla yaptığı ses kayıtları ve limana sokulan sahte evrakların kopyaları bu bellekte. Eğer Hazal biz gelmeden bir kaç saat önce Kanlı Ay ve Dolunay’ın ortak istihbarat ağını devreye sokup o operasyonu Kaan’ın boğazına tıkamasaydı, yarın sabah şafak vakti bu liman mühürleniyor, masum çalışanlarınız dâhil hepiniz büyük bir kumpasın ortasında kalıyordunuz."

Geri adım atmaya hiç niyetimiz yoktu, hazırlıklı gelmiştik.

Vira hemen belleği alıp önündeki cihaza taktı. Ekrandaki belgeleri, ses kayıtlarını ve banka dökümlerini inceledikçe gözleri büyüdü. Mirhan’a dönüp hafifçe başını salladı. "Doğru... Belgeler gerçek. Bizi içeriden vuruyorlarmış ve biz bunu fark edememişiz."

Atahan öfkeyle iç çekti. "Masum insanları bu kirli kumpasa alet edeceklerdi demek... İhaneti içimizde görememişiz."

Mirhan Sancak ise şakaklarındaki damarlar zonklayarak ayağa fırladı. Geniş omuzları gerilmiş, yüzü öfkeden simsiyah kesilmişti. Masaya dayadığı elleriyle üzerimize doğru eğildi; bakışlarındaki o kibirli, küçümseyici ifade bir anda yerini dizginlenemez bir hırs ve tehlikeli bir kabullenişe bırakmıştı. Ancak bu gerçeği kabullenmek, onun gibi bir liderin gururuna dokunuyordu.

"Beni içeriden vurmuşlar..." dedi Mirhan, dişlerinin arasından tıslar gibi çıkan boğuk ve gür sesiyle. Hangarın beton duvarlarında yankılanan bu ses, odadaki tüm havayı bir anda emmişti. "Kaan’ın köpekleri limanımın tepesine kadar tırmanmış ve benim ruhum bile duymamış. Yıllardır bu masada hüküm süren Mirhan Sancak, kendi evinde aptal yerine konulmuş!"

Mirhan sinirle başını iki yana salladı, ardından yavaş ama tehditkâr adımlarla masanın kenarında tur atmaya başladı. Bir yandan öfkesini yatıştırmaya çalışıyor, diğer yandan bu ihanetin altından nasıl kalkacağını hesaplıyordu.

"İstihbaratınız hayat kurtardı, evet," dedi Mirhan, durup doğrudan gözlerimin içine bakarak. Sesindeki o eski üstenci tonu tamamen silinmemişti; hâlâ masadaki üstünlüğünü bırakmamak için direnç gösteriyordu. "Beni ve Vira’yı büyük bir skandaldan, limanı da mühürlenmekten kurtardınız Hazal Hanım. Bunu inkâr edemem. Ama bu, Kanlı Ay ve Dolunay ortaklığının buraya gelip bir çırpıda şartları dikte edebileceği anlamına gelmez. Bu liman benim kanımla, Atahan’ın kurşunuyla, Vira’nın akıl atardamarlarıyla kuruldu. Sırf içerideki bir sızıntıyı yakaladınız diye masanın kurallarını baştan yazamayız."

Sargun, Mirhan’ın bu direnç hamlesine karşılık tek bir kas bile oynatmadı. Yüzündeki o buz gibi, alaycı tebessümle geriye yaslandı ve ceketinin yakalarını düzeltti.

"Hâlâ masayı ellerinde tutabileceğini sanıyorsun, değil mi Mirhan?" dedi Sargun, tok sesiyle odayı inleterek. "Hâlâ yüzde elli paydan, güney depoları tek başına yönetmekten bahsediyorsun. Kaan Vardarlı o planı uygulamaya koyduğunda ve savcılığın kapısını çaldığında, o çok övündüğün Sancak soyadı seni hapishane kapısından kurtarabilecek mi sanıyorsun? Sen burada gurur savaşı veriyorsun Mirhan, ama karşına dikilen adam senin limanını tabutun yapmaya geliyor. Biz buraya haraç vermeye değil, senin göremediğin kör noktalarını temizlemeye geldik. Ya bizimle bu masada eşit ve güçlü bir ortak olarak oturursun ya da o kumpas devreye girdiğinde bu limanın tabelasına kilit vuruluşunu izlemek zorunda kalırsın."

Mirhan’ın yüzündeki kaslar gerildi. Sargun’un söylediği her kelime, gerçeğin acı bir tokadı gibi yüzüne çarpıyordu. Atahan ve Vira sessizce masada oturmuş, Mirhan'ın yapacağı hamleyi bekliyorlardı. Mirhan, elini masaya dayayıp bir süre nefesini tuttu. İçindeki o kibirli baron ile mantıklı lider savaş halindeydi.

"Yüzde kırk beş pay..." dedi Mirhan, kelimeleri adeta tartarak. "Güney depolarda ortak kontrol... Ve Kaan’a karşı tam ittifak... Çok ağır bir bedel Sargun. Sancak ailesi bu masada hiçbir zaman ikinci adam konumunda oturmadı."

"İkinci adam değil, hayatta kalan ve kazanan taraf oluyorsun Mirhan," dedim, sesime en küçük bir tereddüt bile sızdırmadan. Yerimden kımıldamadan, doğrudan onun göz bebeklerinin içine bakarak öne doğru hafifçe eğildim. "Kaan Vardarlı senin tahtını yıkmak istiyor. Seni o masadan ayağının altına alıp geçmek istiyor. Benimle kuracağın bu ortaklık seni zayıflatmaz, aksine bu şehrin yeraltındaki tek ve mutlak hükümdarı yapar. Ya benimle bu masada kazanırsın ya da Kaan’ın ellerinde yok olursun. Seçim senin."

Odada çıt çıkmıyordu. Dışarıdaki yağmurun uğultusu bile bu sessizliğin karşısında kaybolmuştu. Eşi Meltem Hanım, kocasının omuzuna ellerini koyup yavaşça kulağına eğildi ve herkesin duyabileceği o net cümleleri fısıldadı.

"Mirhan, gururu bir kenara bırak. Kız haklı. Masayı yönetti, bizi kurtardı. Bu ittifak olmazsa biteriz."

Mirhan, eşinin sözleriyle birlikte derin bir soluk bıraktı. İçindeki o son direnç kırıntısı da tamamen silinmişti. Yüzündeki o sert, öfkeli hatlar yerini, nihayet hak ettiği saygıyı ve teslimiyeti barındıran derin bir kabullenişe bıraktı. Başını yavaşça salladı.

"Hazal Ember..." dedi Mirhan, adımı bu kez ilk defa tam bir ittifak ve hayranlık tonuyla anarak. "Seni hafife almak hayatımın en büyük hatası olurmuş. Baskı altında bile gözünü kırpmadın, Atahan’ı da Vira’yı da masada hizaya getirdin, beni bile köşeye sıkıştırdın. Oyununu kendi şartlarına mükemmel bir şekilde uyarladın. Eminim ki sevdiklerin seninle gurur duyuyordur."

Mirhan gümüş şamdanların ışığında devasa elini bana doğru uzattı.

"Yüzde kırk beş pay, güney depolarda eşit ortaklık ve Kaan Vardarlı’ya karşı tam ittifak. Sancak ailesi ve Liman Konseyi bu şartları kabul ediyor. El sıkışıyoruz Kızıl Fırtına!"

Yerimden ağır ve vakur adımlarla ayağa kalktım. Elbisemi düzelterek uzattığı elini kavradım ve güçlüce sıktım. "Anlaşma sağlanmıştır Mirhan Bey."

Anlaşmanın sağlandığı o an, Mirhan gözlerindeki o vizyoner ve tehlikeli parıltıyla öne doğru bir adım daha attı.

"Anlaşmamız tamam Hazal Hanım," dedi Mirhan gür sesiyle. "Ama Kaan Vardarlı gibi amansız bir düşmana karşı sadece limanda ittifak yapmak yetmez. Yeraltı dünyasının tüm dengelerini sarsacak ana hamleyi yapmalıyız. Ben, Atahan ve Vira... Liman Konseyi ve yeraltı dünyasının liderleri olarak kararımızdır: Şehrin en korunaklı, en stratejik noktasında, yeraltı dünyasının mutlak koruması altında olacak devasa bir Genel Merkez ayarlatıyoruz size. Bütün tapuları, güvenlik protokolleri ve yeraltı dokunulmazlığı bizim garantimizde olacak. Yeraltının tüm gücünü sizinle birleştiriyoruz. Bu Genel Merkez, sizin Kaan’a karşı savaşınızı yöneteceğiniz aşılmaz kaleniz olacak."

Mirhan gülümseyerek Sargun’a ve bana baktı. "Bu Genel Merkez tamamen yeraltının korumasında ve hizmetinde olacak. Ama adını koymak, onun ruhunu belirlemek tamamen sana ve Sargun’a ait Hazal Hanım. Bu kalenin ismini siz belirleyeceksiniz."

Bu teklif masadaki gerilimi tamamen büyük bir zafer havasına dönüştürdü.

Mirhan korumalara bağırdı. "Masaya en iyi şekilde donatın! Büyük ittifakımızın, birleşen yeraltı gücümüzün şerefine!"

Hangarın içindeki o ağır hava yerini büyük bir kutlamaya bırakırken Sargun yavaşça yanıma yaklaştı. Hafif deniz ve yağmur kokusu etrafımı sardı. Eğilip sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla, o kararlı ve güven veren ifadesiyle fısıldadı.

"Geri adım atmadın, masayı darmadağın olmaktan kurtardın, Atahan ve Vira'nın saygısını kazanıp Mirhan'ı direncinin sonunda mat ettin ve kendi şartlarını kabul ettirdin Kızılcık. Seninle gurur duyuyorum. Mirhan’ın bize sağladığı ve adını bize bıraktığı o yeraltı korumasındaki Genel Merkez hamlesi harika oldu. Yeraltı dünyasıyla tam anlamıyla kenetlendik. Şimdi Kaan Vardarlı gibi dev bir belaya karşı asıl kartımızı oynayacağız."

Sargun bakışlarını masadan ayırmadan sesini biraz daha düşürdü.

"Yeraltının bize sağladığı ve adını bizim koyacağımız o Genel Merkez'in çatısı altında Dolunay ve Kanlı Ay'ı tek bir güç olarak birleştireceğiz. Güçlerimizi tamamen kenetleyecek, hem Kanlı Ay Köşkü'nü hem de Dolunay Köşkü'nü sarsılmaz bir koruma altına alacağız. İki köşk de artık Kaan için geçilmeyen birer kale olacak."

Bakışlarındaki o mutlak kararlılık ve gurur içimdeki gücü perçinledi. Zafer dolu bir tebessümle ona baktım.

"İki köşkün de güvenliği tam olacak, o Genel Merkez kurulacak, ismini birlikte koyacağız ve Kaan’ı kendi kazdığı kuyuya gömeceğiz Kuzgun," dedim fısıltıyla. "Kaan Vardarlı ne Kanlı Ay'a ne de Dolunay'a tek bir adım bile atamayacak."

Gözlerimin arkasındaki yetim kız çocuğuna tebessümle bir kez daha fısıldadım: Sözümü tutuyorum. Bu dünyada kimse bizi ezemeyecek.