3. bölüm · AY SAVAŞI

-3. BÖLÜM-

Rabianur

"İnsanlar ya sevilmeli ya da ezilmelidir; çünkü hafif zararların öcünü alabilirler, ama ağır zararların almasına imkân yoktur."
— Niccolò Machiavelli

🌙

Hazal Ember'den...

Yanımda, "Bakın kahvaltı yapmadan çıktık zaten, açlıktan ölüyorum. Eğer menüde sadece konserve mühimmat veya Gürcan’ın o her gün yediği bisküvilerinden varsa olay çıkarırım, haberiniz olsun!" diye yükselen Berenay'a bıkkın bakışlar attım. Sadece ben değil. Karşı koltuklarda oturan Pusat ve Kılıç da aynı şekilde.

"Kendi adına konuş," dedi ön yolcu koltuğundaki Gürcan. Güneşten dolayı yine o asla vazgeçemediği siyah gözlüklerini takmıştı. "Sen açsan biz neyiz? Sanki tüm işi sen yaptın. Ecel terleri döktüm ben o dosyaları kopyalayana kadar. Sen anca kuleden militan avla."

Gözlerini devirdi Berenay. "Yeni Ay örgütünün kütüphaneye geldiğini haber eden bendim yalnız. Eğer ben olmasaydım haberiniz dahi olmayacaktı, her şey çöp olacaktı. Ayrıca şu gözlüğünü de takma artık yeter be! Yaz kış demeden her mevsim takıyorsun, usandım."

Gürcan yavaşça arkaya dönüp, gözlüklerinin üzerinden Berenay'a baktı. "Sana soran olmadı lazer göz. Ayrıca çok açsan Kılıç'ı yiyebilirsin. Anca doyarsın sen."

Kılıç, Gürcan'ın ensesine sağlam bir sille çakınca, gözlerini devirip önüne döndü Gürcan.

Pusat en sonunda dayanamayıp araya girdi. "Arkadaşlar lütfen sakin ya. Hepimiz bitik vaziyetteyiz, hepimiz açız. Eğer çok fazla kavga etmek istiyorsanız atalım sizi arabadan, artık köşke gidene kadar yersiniz birbirinizi."

Parmağımı şıklatıp, işaret parmağımı Pusat'a doğrulttum. "Katılıyorum. Biraz daha devam ederseniz hiç çekinmeden yaparız bu arada."

Bu lafımdan sonra herkes sustu. Bakışlarımı cama çevirdim. Yolun kenarında devasa bir ayçiçeği tarlası vardı. Çocukluğumdan beri en sevdiğim çiçek türüydü ayçiçeği. O kadar çok seviyordum ki, ofisim gündüzleri iyi güneş ışığı aldığı için, camın önüne bile ufak bir tane koymuştum. Hatta küçükken ayçiçeği kokarmış saçlarım. Babam öyle söylerdi hep.

Yüzümde huzurlu bir tebessüm oluştu. Bir anı belirdi zihnimde;

Henüz dünyanın acımasız gerçekleriyle, mermi sesleriyle ve "Kanlı Ay’ın Lideri Hazal Ember" ünvanıyla tanışmadığım o eski günler... Dört ya da beş yaşlarındaydım.

Babamın o geniş, nasırlı ve güven veren eli elimi sımsıkı tutmuştu. Evimizin hemen arkasındaki sonsuz gibi görünen ayçiçeği tarlasının arasında yürüyorduk. Güneş tam tepedeydi ve sapsarı ayçiçekleri yüzlerini güneşe dönmüş, adeta devasa bir altın deniz gibi dalgalanıyordu.

Elimi babamın avucundan çekip koca bir ayçiçeğinin çanağına dokunmuş, sonra merakla başımı yukarı kaldırıp ona bakmıştım.

"Baba..." demiştim incecik sesimle. "Bu çiçekler bütün gün sadece güneşe bakıyor, yüzlerini bir saniye bile güneşten ayırmıyorlar. O zaman neden adları ayçiçeği?"

Babam sorum karşısında hafifçe kıkırdamış, yanıma diz çöküp devasa eliyle başımı okşamıştı. Gözlerinin kenarındaki çizgiler derinleşirken beni kucağına çekip saçlarımı kokladı.

"Çünkü güzel kızım," demişti o sıcacık, güven veren sesiyle. "Gündüz güneşe sevdalı olan şey, gece güneş gittiğinde ayın ışığıyla avunur. En karanlık gecede bile yönünü kaybetmez. Sen de böylesin... Bak, saçların bile ayçiçeği gibi kokuyor senin. Nereye gidersen git, ne yaşarsan yaşa, başını her zaman dik tut ve yüzünü tıpkı bu çiçekler gibi ışığa dön. Karanlık seni asla yutamasın."

Toprağın, güneşin ve babamın tişörtüne sinmiş o hafif barut kokusunun karıştığı o an, dünyadaki en güvenli yerdi benim için.

Otların üzerine bağdaş kurup oturduğumuzda babam cebinden çıkardığı ahşap çakıyla tarlanın en iri ayçiçeğini sapından kırıp bana uzatmıştı. "Bak bakalım," demişti parmağıyla çiçeğin tam ortasındaki o siyah tohumları göstererek. "Bunlar çiçeğin kalbidir. Etrafındaki o parlak sarı yapraklar ne kadar fırtına koparsa kopsun dökülür, solar gider. Ama kalbindeki bu siyah tohumlar yere düştü mü, seneye daha güçlü bir tarla doğurur. Dışarıdaki o dökülen yapraklara kanma Hazal. Önemli olan içinde sakladığın o kırılmaz çekirdektir."

Çiçeği göğsüme bastırıp koklamıştım. Güneş saçlarımı ısıtırken babamın dizine başımı yaslamış, gökyüzündeki süzülen bulutları izlemiştim.

Babamın elini saçlarımda hissederken, o tarlada saatlerce oturmuştuk. Ne o günün biteceğini biliyordum ne de bir gün o güvenli kucağın yerini buz gibi yetimhane duvarlarının alacağını. Ama babamın ruhuma ektiği o tohum, fırtınalara rağmen içimde hiç ölmemişti.

Birkaç saniye sonra ön taraftan Gürcan’ın paket açma hışırtısı ve arabaya yayılan muzlu bisküvi kokusu beni kafamdaki düşüncelerden çekip çıkardı. Dışarıdaki ayçiçekleri geride kalırken, yaprak kolyemi parmaklarımın arasında hafifçe sıktım.

Babam haklıydı. Karanlık beni yutamamıştı; çünkü gece çöktüğünde dökülen yaprakların derdine düşmek yerine, kalbimdeki o kırılmaz çekirdekle ayın ışığı olmayı ben seçmiştim.

"Gürcan," dedim gözlerimi camdan ayırmadan. "O bisküviyi kahvene banarken arabanın koltuğuna tek bir kırıntı dahi düşürürsen, Pusat’a gerek kalmadan seni çöp poşeti misali fırlatırım yolun kenarına."

Gürcan elindeki bisküviyle donakalırken, Kılıç hafifçe kıkırdadı.

En sonunda da güvenli yuvamıza varmıştık.

Köşkün yüksek ve heybetli taş kapıları iki yana doğru ağır ağır süzüldüğünde, bahçedeki fıskiyeli havuzun suyuna yansıyan sarı ışıklar iki zırhlı aracın ön camında kırıldı. Araçlar çakıl taşlarını ezerek geniş avluda yan yana durdu. Motorların o tok uğultusu nihayet sustuğunda, gecenin bütün o yorgunluğu, barut kokusu ve çatışmanın stresi arabanın kapıları açıldığı an avludaki serin havaya karışıp yok olmaya başladı.

Öndeki araçtan ben, Gürcan, Kılıç, Berenay ve Pusat indik. Hemen arkamızdaki ikinci zırhlı aracın kapıları da aynı anda açıldı. Akın belini doğrultarak araçtan çıkarken, Soner susturuculu tabancasını kılıfına oturtup kapıyı Zuhal’e tuttu. Zuhal, parmakları arasındaki o meşhur maymuncuk setini cebine kaydırıp dışarı adım attı. Feryal ise deri ceketinin üzerindeki barut tozlarını eliyle silkeleyerek arkalarından indi. Bütün ekip, kütüphanedeki o cehennem sıcağından ve Yeni Ay'ın kıskacından sağ salim çıkmanın verdiği o derin ama hak edilmiş gururla avluda buluştu.

Köşkün devasa ahşap giriş kapısı ardına kadar açıldığında, bizi karşılamak üzere basamaklara dizilmiş ekibin yüzlerindeki rahatlama ve gurur okunmaya değerdi.

En önde, yılların tecrübesiyle dimdik duran, saçlarındaki aklar loş ışıkta parıldayan Cevat Amca vardı. Hemen yanında, operasyon stratejilerimizin mimarı Ferhan Abi, kollarını göğsünde birleştirmiş, dudaklarında o alışıldık mağrur tebessümle bize bakıyordu. Derya Abla, kulaklığını boynuna indirmiş, yüzündeki o gergin analist ifadesini tatlı bir tebessüme bırakmıştı. Sahadaki her adamın emniyetinden sorumlu olan Barlas Abi, Kılıç ve Pusat’ı gördüğünde omuzlarını dikleştirdi. En arkada ise elinde tuttuğu devasa tahta kaşıkla, üzerindeki mutfak önlüğüyle duran Nevin Abla vardı; gözleri her birimizin üzerinde tek tek gezinirken dudaklarından şükür duaları dökülüyordu.

"Çok şükür..." dedi Nevin Abla, tahta kaşığını bir zafer bayrağı gibi havaya kaldırarak. "Sağ salim geldiniz ya, gerisi teferruat! Kızım Hazal... İyi misiniz, bir şeyiniz var mı?"

"Eksiksiziz Nevin Abla," dedim, basamakları tırmanıp ona hafifçe sarılarak. "Tek bir çizik bile yok."

Cevat Amca öne doğru ağır ve kendinden emin bir adım attı. Ağır adımları merdivenlerde yankılandı. Bakışları önce benim üzerimde, ardından arkamdaki ekibin üzerinde gezindi. Yüzündeki o sert, disiplinli hatlar yavaşça yumuşadı.

"Kütüphane operasyonunu Derya’nın ekranından anlık izledik Hazal," dedi Cevat Amca, sesi bir baba gibi şefkatli ama bir komutan gibi gururlu çıkarak. "Yeni Ay’ın kurduğu o tuzağı, Dolunay liderinin hamlelerini ve kütüphaneden tek bir zayiat vermeden çıkışınızı... Kanlı Ay’a yakışan bir liderlik ve kusursuz bir ekip çalışmasıydı. Hepinizle gurur duyuyorum."

"Özellikle o harici disk kopyalama anı," diye söze girdi Ferhan Abi, gözlüğünü düzelterek. "Yeni Ay’ın kendi tuzağına düşmesi ve bizim onların bütün veri haritasını cebimize koyup çıkmamız tam bir strateji dersiydi. Harika iş çıkardınız çocuklar."

"Çocuklar mı?" dedi Gürcan, gözlüklerini havalı bir şekilde yukarı kaydırarak. "Ferhan Abi çocuklar derken sanırım siber operasyonun mimarı, sistem duvarlarını tek eliyle yıkan bu dehadan bahsediyorsun? Rica ederim, sadece görevimizi yaptık."

Berenay gözlerini devirerek Gürcan’ın yanından geçti. "Cevat Amca, bu deha dediğimiz arkadaş kütüphanenin altında oturduğu yerden iş yaparken, biz yukarıda kurşun yağmurunun altında barikat kuruyorduk ama kendisi birazdan bu başarının heykeli dikilsin diye talepte bulunacak, haberiniz olsun."

"Kule sakini yine konuşuyor," diye mırıldandı Gürcan kısık sesle. "Senin kafana fazla rüzgâr vurmuş yukarıda, oksijen çarpmış seni."

Derya Abla gülümseyerek araya girdi. "Gürcan'ın hakkını yemeyelim Berenay. İyi iş çıkardı o da. Bütün ekip mükemmeldi. Veriler elimizde ve sistem tamamen temiz."

Barlas Abi, Kılıç ve Akın’ın omuzlarına sertçe vurdu. "Aferin lan size. Dışarıdaki zırhlı araçları yararak koridor açışınızı telsizden dinlerken ciğerim soğudu. Pusat, sen nasılsın?"

Pusat sırıtarak elini karnına koydu. "İyiyim Barlas Abi de... Benim ciğerim soğumadı, tam aksine şu an açlıktan yanıyor. Arabada birbirimizi yememize ramak kalmıştı."

"Açlık mı dedin?" Nevin Abla’nın gözleri anında bir fener gibi parladı. "Hemen, derhal içeri! Masayı kurdum, yemekler soğuyacak! Yaprak sarması yaptım, fırında kuzu kaburga var, süzme yoğurtlu mezeler var... Siz orada kurşun sıkarken ben burada sizin için tencereleri devirdim! Yürüyün, çabuk!"

Nevin Abla’nın kuzu kaburga ve yaprak sarması kelimelerini sarf ettiği an, az önce kütüphanede gözünü kırpmadan adam indiren o sert, profesyonel Kanlı Ay kadrosunun gözlerinde bir çocuk sevinci belirdi.

Pusat ve Gürcan, sanki arkalarından Yeni Ay timi kovalıyormuşçasına içeriye ilk fırlayanlar oldu. Gürcan çantasını Derya Abla’ya teslim ederken, "Derya Abla diske gözün gibi bak, benim ikinci çocuğum o!" diye bağırmayı da ihmal etmedi.

Büyük yemek salonuna geçtiğimizde, köşkün ortasındaki devasa masa adeta bir ziyafet alanı gibi donatılmıştı. Devasa şamdanların sıcak ışığı, gümüş tepsilerin üzerindeki buharı tüten yemeklere vuruyordu. Herkes yerleşince masanın bir ucuna ben, diğer ucuna da Cevat Amca oturdu.

"Evet," dedi Cevat Amca, gözlerini hepimizin üzerinde gezdirerek. "Bu gece sadece bir operasyondan sağ çıkmadık. Bu gece, Kanlı Ay’ın bu sokaklardaki otoritesini, Yeni Ay’ın ve Dolunay’ın yüzüne mermi gibi çarptık. Hazal’ın önderliğinde gösterdiğiniz bu cesaret için hepinizi tebrik ediyorum. Adalet için!"

"Adalet için!" sesleri duvarlarda yankılandı.

Çatallar ve bıçaklar tabağa değmeye başladığı an, salondaki o resmi hava tamamen dağıldı ve yerini katıksız bir neşeye bıraktı.

Nevin Abla devasa sarmalarla dolu tepsiyi masanın ortasına bırakırken doğrudan Gürcan’ın tepesine dikildi. "Al bakalım çifte kavrulmuş hacker! Arabada bisküvi çiğnemeye benzemez bu! Ye de biraz yanaklarına kan gelsin, kemiklerin sayılıyor bilgisayar başında!"

Gürcan tabağına aynı anda dört tane sarma birden alırken zafer kazanmış bir komutan edasıyla Berenay’a baktı. "Nevin Abla’m benim be! Görüyorsun değil mi Berenay? Değere bak, ilgiye bak! Sana kule tepesinde soğuk rüzgârda sarma veren oldu mu? Olmadı. Harikasın Nevin Abla!"

Berenay tabağındaki salatayı karıştırırken alaycı bir şekilde gülümsedi. "Gürcan, o tabağındakileri çiğnemeden yutmaya devam edersen birazdan siber operasyon değil, acil tıbbi müdahale operasyonu yapacağız sana. Yavaş ye, yemek kaçmıyor."

"Kaçar," dedi Pusat, ağzındaki kaburgayı çiğnerken. "Kılıç’ın yanında oturuyorsan o masadaki hiçbir yemek güvende değildir. Adamın tabağı karadelik gibi, ne koysan yutuyor!"

Kılıç, Pusat’a dik dik baktı. "Laf edeceğine tabağındaki eti bitir kardeşim. Arabada yemek için ağlayan sensin, şimdi tabağınla bakışıyorsun."

"Ağlayan ben değildim, Berenay’dı!" dedi Pusat hemen suçu atarak.

"Ben ağlamadım!" dedi Berenay kaşlarını çatarak. "Ben sadece stratejik bir beslenme talebinde bulundum. Kahvaltı yapmadan operasyona çıktık, insanız neticede!"

Akın araya girerek hafifçe kıkırdadı. "Berenay haklı bu arada. Saat kulesinin tepesinde operasyon bitene kadar yatıp sıfır açıyla beklemek kolay değil. Arabaya indiğinde gözleri dönmüştü zaten. Gürcan’ın muzlu bisküvilerini gasp etmesine az kalmıştı."

"Lütfen o bisküvilere dokunmasın kimse," dedi Gürcan parmağını sallayarak. "Onlar benim zihinsel yakıtım. Bir bisküvi, iki yudum soğuk kahve. İşte Gürcan’ın kod yazma algoritması bu! Sorabilirsiniz Derya Abla’ya."

Derya Abla kahkahasını tutamadı. "Doğruya doğru. Gürcan ne zaman o muzlu bisküvileri açsa sistemdeki kilitler çözülüyor. Belki de Yeni Ay’ın şifresini kıran şey kodlar değil, o bisküvinin kokusudur."

Masa bir anda kahkahalarla çınladı. Zuhal, tabağındaki eti sakince keserken Soner’e döndü. "Ee Soner Efendi... Dolunay'ın lideri liman operasyonundan bahsettiğinde senin bir an rengin attı sanki? Ne iş?"

Soner çatalını masaya bırakıp arkasına yaslandı. Yüzünde o her zamanki soğukkanlı, karanlık karizma vardı ama gözlerindeki tebessüm gizlenemiyordu. "Rengim atmadı benim. Sadece adamın bizim istihbarat ağımıza ne kadar derin sızdığını düşündüm. Sargun’un bunu bilmesi şans değil, adam dersini iyi çalışmış."

"İyi çalışmış ama Hazal’ın çifte tabancasını çenesinin altında görünce o karizmatik adamın mavi gözleri bir milim kaydı, ben gördüm," dedi Feryal, portakal suyundan bir yudum alarak. "Hazal adama Burası benim masam, dediğinde Sargun resmen Tamam, haklısın, demek zorunda kaldı bildiğin."

"Adamın da hakkını yemeyelim şimdi," dedim, tabağımdaki yaprak sarmasından bir parça alarak. Sesimdeki rahatlık ve keyif masadaki herkesi sarmıştı. "Sargun Göksel acemi değil. Adam oraya çatışmaya değil, masayı eşitlemeye gelmiş. Ve eşitledi de."

Ferhan Abi öne doğru eğildi. "Çipi vermesi büyük hamleydi Hazal. Ama daha büyük hamle, sizin Yeni Ay baskınında omuz omuza çarpışmanızdı. Kanlı Ay ve Dolunay... Daha önce hiç yüz yüze bile konuşmamış olan iki dev örgüt, kütüphanenin içinde tek bir tim gibi hareket etti."

"Mecburiyetten Ferhan Abi," dedi Kılıç. "Yeni Ay militanları ana kapıyı patlatıp içeri doluşunca Sargun’un yanındaki o yeşil gözlü adam adı Vural'dı galiba, bana baktı, ben ona baktım. Dedim Önce şunları indirelim, sonra birbirimizi vururuz. Adam da Kabul dedi. Sol kanadı ben tuttum, sağ kanadı o."

"Vural mı?" dedi Zuhal alaycı bir sesle. "Kılıç, adam senin kopyandı resmen. İki tane iri kıyım yan yana geçince kütüphanenin koridoru kapandı zaten, Yeni Ay militanları ateş etmeye kıyamadı."

"Asıl bomba Jale denen kızın Zuhal’e tabanca doğrultmasıydı," dedi Feryal gülerek. "Zuhal kıza O susturucu bir yerinde patlamadan önce kaç salisen var, falan dedi. Kızın elindeki silah titredi resmen."

Zuhal saçlarını geriye attı. "Ne yapayım? Kız elinde susturucuyla podyumda yürür gibi geziyordu. Biz bu sokaklarda büyüdük, elinde silah tutmayı yeni öğrenmiş tiplere pabuç bırakacak halimiz yok."

"Ya ben?" dedi Gürcan, ellerini iki yana açarak. "Aşağıda Sistem kilitleniyor, diye bağırırken arkamdan kurşunlar vızır vızır geçiyordu! Şans eseri hayatta kaldım ben orada! Eğer bir gün bir heykel dikilecekse, o bilgisayar masasının başında çipi takan elin heykeli dikilmeli!"

"Sana bisküviden heykel yaptıracağım Gürcan," dedi Barlas Abi takılarak. "Üzerine de Muz Aromalı Hacker yazdıracağım, köşkün girişine koyacağız."

Masadaki kahkahalar öyle bir raddeye ulaştı ki, Cevat Amca bile dayanamayıp başını sallayarak gülümsedi. Bütün o tehlike, ölümle burun buruna gelinen o dakikalar, bu masanın etrafında, bu sıcak ortamda birer eğlenceli anıya dönüşüyordu. Kanlı Ay’ı güçlü kılan şey sadece belimizdeki silahlar ya da sokaktaki gücümüz değildi; tam olarak bu masadaki o kopmaz, sarsılmaz aile bağıydı.

Nevin Abla mutfaktan bu kez elinde devasa bir fırın tepsisiyle çıktı. Üzerinde buram buram tereyağı ve şerbet kokan sıcacık bir ev baklavası vardı.

"Baklava mı?" dedi Pusat gözleri parlayarak. "Nevin Abla, sen bu dünyada bir tanesin!"

"Durun, tatlıya geçmeden önce bir dakika," dedi Ferhan Abi masaya hafifçe vurarak. "Ekranda çözülen verilere göre Yeni Ay’ın ana kumanda merkezinin koordinatlarını aldık. Şehir dışındaki dökümhane."

Masadaki neşeli hava bir saliseliğine duraksadı. Bütün gözler bana döndü.

İçeçeğimden bir yudum alıp arkama yaslandım. Yüzümde soğuk, kendinden emin ve karanlık bir tebessüm belirdi.

"Dökümhane..." dedim, sesimdeki otorite salondaki herkesi anında odakladı. "Yeni Ay bu gece bizi o kütüphaneye gömmek istedi. Sargun ile beni aynı kefene koyup üzerimize toprak atmaya kalktılar. Ama unuttukları bir şey var."

"Nedir o lider?" diye sordu Akın, gözlerinde o tehlikeli parıltıyla.

"Biz toprağa gömüldüğümüzde ölmeyiz," dedim tane tane, masadaki her bir dostumun gözlerinin içine bakarak. "Biz toprağa gömüldüğümüzde tohum oluruz. Daha güçlü, daha kalabalık ve daha ölümcül doğarız."

Cevat Amca başını takdirle salladı. "Plan nedir Hazal?"

"Plan net Cevat Amca," dedim tabağıma koyulan baklavaya hafifçe dokunarak. "Bugün yemeğimizi yiyeceğiz, güleceğiz, dinleneceğiz. Gürcan dökümhanenin bütün dijital haritasını Derya Abla ile birlikte çıkaracak. Barlas Abi silah depolarını tamamen yenileyecek. Ve yarın gece... Yeni Ay’ın o dökümhanesini kendi başlarına yıkacağız."

"Sargun Göksel ne yapacak peki?" diye sordu Derya Abla. "O harici diski aldı. O da boş durmaz."

"Durmasın," dedim hafifçe gülümseyerek. "Sargun kendi hesabını kessin, biz kendi hesabımızı. Ama dökümhaneye ilk giren biz olacağız. Kanlı Ay’ın imzası o duvarlara atılacak."

"O zaman..." dedi Gürcan baklavasından dev bir ısırık alarak. "Yarınki katliamdan önce bu tepsiyi bitirmemize kimse engel olamaz!"

Masa yeniden neşeyle, esprilerle ve birbirine takılan seslerle dolup taştı. Nevin Abla Gürcan’ın tabağına iki dilim daha baklava eklerken, Berenay ile Pusat bir dilim baklava için şaka yollu kavga etmeye başlamıştı bile. Kılıç ile Barlas Abi eski operasyonların hikayelerini anlatıyor, Soner ile Zuhal ise masanın köşesinde sakin ama keyifli bir şekilde sohbet ediyordu.

Dışarıdaki karanlığa, yağan yağmura ve köşkün bahçesindeki ayçiçeği motifli taşlara baktım. Babamın o tarladaki sesi zihnimde bir kez daha çınladı: Karanlık seni asla yutamasın...

Yutamamıştı. Ve bu masadaki her bir can yanımda olduğu sürece, hiçbir fırtına Kanlı Ay’ı yıkamayacaktı.

🍂

Soner Karanalp'ten...

Yemek salonundaki o coşkulu gürültü yavaş yavaş durulmaya başlarken tabağımdaki son lokmayı da bitirip arkama yaslandım. Masada tam bir ziyafet sonrası sersemliği ve neşesi hâkimdi. Gürcan, Nevin Abla’nın getirdiği baklava tepsisinin dibini sıyırmakla meşguldü, Berenay ile Pusat ise köşkteki antrenman salonunun yarınki kullanım sırası üzerine ufak bir iddiaya tutuşmuşlardı. Cevat Amca ve Hazal baş başa vermiş, yarınki dökümhane hamlesinin ilk ayrıntılarını konuşuyorlardı.

Her şey dışarıdan bakıldığında kusursuz görünüyordu. Güvenli bir çatı altındaydık, karnımız doydu, ekibimiz kütüphane cehenneminden tek bir kayıp vermeden çıktı. Ama benim zihnimin içinde, her operasyon sonrası çöken o tanıdık, ağır karanlık yine baş göstermeye başlamıştı.

Sessizce masadan kalktım. Kimseye görünmeden, köşkteki o kalabalık neşeyi bölmeden salondan süzüldüm.

Köşkün üst katındaki arka balkona çıkan geniş, loş koridora yürüdüm. Burası binanın kalanına kıyasla buz gibiydi ve sadece rüzgârın ahşap panjurlara vurma sesi duyuluyordu. Balkon kapısını aralayınca, serin sonbahar havası yüzüme çarptı.

Ahşap korkuluklara yaslanıp derin bir nefes aldım. Islak toprağın ve çam ağaçlarının o keskin kokusu ciğerlerime doldu.

Bazen bu hayatın temposu, sırtımızdaki o ağır yük insanı boğacak raddeye geliyordu. Çocukluğumdan beri bu sokakların, mermi seslerinin, kumpasların ve kanlı hesaplaşmaların ortasındaydım. Normal bir insanın hayat dediği şey; sabah uyanmak, sakin bir kahve içmek, geleceğe dair kaygısız planlar yapmaktı. Benim hayatım ise sadece bir sonraki şarjörü ne zaman değiştireceğimi, bir sonraki pusuya nereden düşeceğimizi hesaplamaktan ibaretti.

Kendi hayatıma baktığımda, bazen durup kendime soruyordum: Biz gerçekten yaşıyor muyduk, yoksa sadece hayatta kalma mücadelesi veren birer gölge miydik?

Sargun Göksel’in gözlerindeki o hırsı görüyordum, Yeni Ay’ın acımasızlığını biliyordum. Bir gün bir kurşun gelecekti ve bütün bu hikâye bir gazete haberi bile olamadan bitecekti. Bu düşünce bana korku vermiyordu, alıştığım bir gerçeklikti. Ama insanın ruhunu yıpratan bir yanı da vardı işte. Sadece yorgun hissediyordum. Ruhumun derinliklerinde bir yerlerde birikmiş, hiç geçmeyen bir yorgunluk.

Ellerimle yüzümü sıvazlayıp gözlerimi karanlığa diktiğimde arkamdaki ahşap kapı hafifçe aralandı.

Gelenin kim olduğunu anlamak için arkama dönmeme gerek yoktu. O hafif, zarif ve ritmik adım sesleri... Üzerine sinmiş olan o hafif vanilya ve yağmur kokusu. Zihnimdeki bütün o karanlık bulutlar, sadece onun varlığını hissettiğim o ilk saliseyle birlikte dağılmaya başladı.

Zuhal arkamdan yanaşıp kollarını belime doladı. Başını sırtıma, tam iki kürek kemiğimin arasına yasladı. Derin bir nefes aldığını hissettim. Bütün o operasyon stresi, kütüphanedeki o çatışmanın sıcaklığı ve maskelerin arkasına gizlenmiş yorgunluğu bir anda onun da bedeninden akıp gidiyor gibiydi.

Elimi kaldırıp belimdeki ellerinin üzerine koydum. Narin ama kilitlerin, silahların ve kılık değiştirme silikonlarının arasında pişmiş o güçlü parmaklarını kenetledim.

"Yine çok derinlerdesin," dedi fısıltıyla. Sesi masadaki o meydan okuyan, sert kılık değiştirme uzmanından çok uzaktı. Sadece bana özel olan, o yumuşacık ve tatlı tonundaydı. "Seni yalnız bırakırsam o karanlık düşüncelerin seni yutacağını biliyorsun, değil mi?"

Kollarının arasında yavaşça arkamı döndüm. Balkonun cılız sarı ışığı yüzüne vuruyordu.

Gözlerinin altına çöken hafif yorgunluk gölgelerine baktım. Bu kadın, bu şehrin en tehlikeli sızma ve kılık değiştirme ustasıydı. Bir saat içinde 50 yaşında bir hizmetçiye, bir diplomatın eşine ya da güvenlik görevlisine dönüşebilirdi. İnsanların mimiklerini, ses tonlarını, yürüyüşlerini bir bukalemun gibi taklit eder; giremeyeceği hiçbir bina, sızamayacağı hiçbir organizasyon kalmazdı. Ayrıca en karmaşık kilitleri bile saniyeler içinde tereyağından kıl çeker gibi açardı.

Ama şu an kollarımın arasında, sığınacak bir liman arar gibi gözlerimin içine bakan kadın sadece benim Zuhal’imdi.

"Düşünmüyordum," dedim, elimi kaldırıp yanağına düşen bir saç telini nazikçe kulağının arkasına iterken. Sesimdeki o sertlik tamamen erimişti. "Sadece bugünün bitmesini bekliyordum."

"Yalan söylüyorsun," dedi tatlı bir gülümsemeyle. Başını hafifçe yukarı kaldırıp dudaklarını çeneme bastırdı. "Gözlerindeki o ifadeyi biliyorum. Yine Biz ne yapıyoruz, bu hayat nereye gidiyor sorgulamasındaydın. Değil mi?"

Hafifçe gülümsedim. Beni bu kadar iyi okuması bazen savunmasız hissettiriyordu ama bu dünyada beni gerçekten gören tek kişi olması da içimi ısıtıyordu.

"Belki biraz," dedim, onu belinden tutup kendime biraz daha çekerek. "Her operasyon sonrasında 'Acaba sonuncusu mu olacak' diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi Zuhal. Kendim için değil... Senin için."

Zuhal’in gözleri yumuşadı. Parmaklarını yanağıma koyup hafifçe okşadı. Teninin sıcaklığı gecenin serinliğini bir anda yok etti.

"Benim için endişelenmeyi bırakalı çok oldu sanıyordum," dedi tatlı bir sitemle. "Kütüphanede Jale denen o kız elinde susturucuyla tepeme dikildiğinde arkamda kim vardı Soner? Ben daha kilit teli elime almadan, kılığımı bozmadan adamların açısını kapatan kimdi? Sensin. Biliyorum, arkamda sen olduğun sürece o kurşunların hiçbiri bana değmez."

"Değmesin diye zaten buradayım," dedim, eğilip alnını uzunca öperek.

"Soner?" dedi kısık, yumuşak bir sesle.

"Efendim güzelim?"

"Farkında mısın bilmiyorum ama..." dedi, başını tekrar bana çevirip doğrudan gözlerimin içine bakarak. "Şu güneş tepedeyken, köşkün o karmaşası aşağıda kalmışken seninle böyle yan yana durmak dünyadaki tek gerçek şeymiş gibi geliyor bana. Geriye kalan her şey birer gölgeden ibaretmiş gibi."

Hafifçe gülümsedim. Elini tutup parmaklarımı parmaklarının arasına geçirdim. Güneşin ısıttığı teninin sıcaklığı içimi kapladı.

"Gölge değiller Zuhal," dedim yumuşak bir sesle. "Ama bu anın ve senin gerçek olduğun doğru. Sen yanımda olduğun sürece dışarıdaki hiçbir tehlike bizi yıkamaz."

Zuhal’in gözlerinde o tatlı, içten parıltı belirdi.

"Şehirdeki bütün o kilitleri, en imkânsız kapıları açmak için eğitildim ben," dedi fısıltıyla. "Ama senin yanındayken hiçbir kilide, hiçbir kılığa ya da maskeye ihtiyacım kalmıyor. Sadece Zuhal olabiliyorum."

"Ve benim en sevdiğim halin de o," dedim, parmaklarımızın arasındaki kavrayışı hafifçe sıkılaştırarak.

Zuhal hafifçe kıkırdadı. Başını tekrar omuzuma yaslayıp derin bir nefes aldı. İçerideki o gerginlik, yarınki operasyonun stresi yerini katıksız bir huzura bırakmıştı. Bir süre hiçbir şey konuşmadan, sadece bahçedeki kuş seslerini ve rüzgârın bahçedeki çiçeklerde bıraktığı hışırtıyı dinledik.

"Yarın arkanda olacağım Zuhal," dedim net ve kararlı bir sesle. "Sen o kılıkla içeri sızıp kapıları teker teker düşürürken, ben dışarıda sana yaklaşmaya çalışan tek bir canlı bile bırakmayacağım."

Zuhal başını kaldırıp bana baktı. Gözlerindeki o sarsılmaz güven her şeye değerdi. "Biliyorum," dedi. Hafifçe tebessüm ett. "Haydi bakalım Bay Soğukkanlı. Odalarımıza çekilme vakti. Akşamki hazırlıklardan önce o kılık değiştirme çantamı falan son bir kez kontrol etmem gerekiyor."

Birlikte balkondan çıkıp koridorun ışık alan geniş penceresine doğru yürüdük. Odalarımızın olduğu koridorun ayrımına geldiğimizde durduk.

Zuhal bana dönüp hafifçe gülümsedi. Parmağının ucuyla ceketimin yakasını düzeltti.

"Dinlen biraz canım," dedi tatlı bir fısıltıyla. "Zihnini boşalt."

"Sen yanımdayken zaten boşalıyor," dedim tebessüm ederek.

Zuhal tatlı bir kıkırdamayla odasına doğru süzüldü. Kapının eşiğinde durup bana son bir kez el salladı ve kapı sakince kapandı.

Kendi odama doğru yürürken zihnimdeki bütün o karanlık sorgulamalar güneş ışığıyla birlikte dağılmıştı. Yarın dökümhaneye gidecektik. Yeni Ay’ın o tuzağını başlarına yıkacaktık. Ve Zuhal’in tek bir saç teli bile zarar görmeden o köşke geri dönme sözünü tutacaktım.

🍂

Hazal Ember'den...

Köşkün yemek salonundaki o neşeli gürültü, tabak çanak sesleri ve baklava kapışmaları saatler ilerledikçe yavaş yavaş çekilmişti. Nevin Abla mutfağını toparlamak üzere tencereleri devirmeye devam ederken, ekibin geri kalanı köşkün farklı köşelerine dağılmıştı.

Ben ise geniş ofisime geçmiştim.

Sandalyeme kurulup yaprak kolyemi parmaklarımın arasında hafifçe sıktım. Zihnim hâlâ kütüphanedeki o anlardaydı. Sargun'un gözlerindeki soğuk zekâ, dışarıda Yeni Ay militanlarının yağdırdığı mermiler... Bu şehir artık iki büyük gücün çekiştiği basit bir alan değildi. Ortalık üçlü bir satranç tahtasına dönüşmüştü: Kanlı Ay, Dolunay ve Yeni Ay.

Gözlerimi ekrandaki veri haritalarına diktim. Gürcan’ın kütüphanedeki sunuculardan sızdırdığı o harici diskteki verileri çözmek için kendi özel şifreleme yazılımımı devreye sokmuştum. Ekrandaki yeşil kod satırları hızla akıyor, parçalanmış dosyalar birleştiriliyordu.

Kapı iki kere hafifçe vuruldu.

"Gir," dedim, gözlerimi ekrandan ayırmadan.

Kapı aralandı ve içeriye elindeki iki büyük kupa bardağıyla Berenay adım attı. Arkasından ise üzerindeki deri ceketi çıkarmış, siyah tişörtü ve rahat tavrıyla Feryal girdi.

"Yorucu bir gecenin üzerine biraz kafein takviyesi getirdik Hazal Hanım," dedi Berenay, dumanı tüten kupalardan birini masama bırakarak.

"Sağ ol Berenay," dedim, kupayı elime alıp sıcaklığını avuçlarımda hissederken. "Aşağıdakiler tamamen dağıldı mı?"

Feryal, masanın önündeki tekli berjerlerden birine kendini bıraktı ve bacak bacak üstüne attı. "Pusat ile Kılıç aşağıda hâlâ şınav iddiasına tutuşuyor. Gürcan ise odasında bisküvi stoklarını sayıyordur kesin. Cevat Amca ile Ferhan Abi alt kattaki strateji odasında dökümhanenin eski mimari planlarını inceliyor. Zuhal ve Soner de birlikteydi en son, şimdi dinleniyorlardır."

Berenay da diğer berjere oturup kupasından bir yudum aldı. Yüzündeki o kuledeki odaklanmış, soğukkanlı nişancı ifadesi yerini samimi bir yorgunluğa bırakmıştı. "Kütüphanedeki kule tepesi gerçekten buz gibiydi Hazal. Operasyon boyunca kıpırdamadan yatmak sırtımı mahveti.

"Ama atışların kusursuzdu Berenay," dedim ona bakıp hafifçe gülümseyerek. "Her zamanki gibi."

"Benim işim bu," dedi Berenay gururla, sonra gözlerini masamdaki ekrana kaydırdı. "Ee, ne durumdayız? Gürcan’ın getirdiği o diskten bir şeyler çıkıyor mu?"

"Çıkıyor," dedim, klavyede birkaç komut girerek. "Gürcan sistem kilitlerini kırdı ama verilerin içindeki örgütsel şifreleri çözmek bana kaldı. Yeni Ay ve Dolunay’ın sadece bu operasyondaki rolleri değil, bütün ana kadroları, liderlik yapıları ve sığınak koordinatları bu diskte gizliymiş. Kütüphanedeki o sunucu meğerse şehrin yeraltı dünyasının ana veri bankasıymış."

Feryal öne doğru eğildi, gözlerinde o tehlikeli ve meraklı parıltı belirdi. "Sargun Göksel’in örgütü... Dolunay. Onlar hakkında ne var elimizde?"

"Dolunay, yıllardır göründüğünden çok daha köklü bir yapı," dedim, ekrandaki klasörlerden birini açarak. "Sargun Göksel masada soğukkanlı duruyor çünkü arkasında muazzam bir finansal güç ve disiplinli bir istihbarat ağı var. Adamlar sokak kavgasına girmiyor; nokta atışı suikastlar ve siber sabotajlarla ilerliyorlar. Blöf yapmadığını söylediğinde haklıydı."

"Ya Yeni Ay?" diye sordu Berenay, kaşlarını çatarak. "O gözü dönmüşler kim? Birbirilerinin arkasını bile kollamıyorlar."

"Yeni Ay daha tehlikeli," dedim, sesimdeki tonu ciddileştirerek. "Çünkü onlar kural tanımıyor. Bir nevi paralı asker konsorsiyumu gibi başlayıp, yeraltı dünyasında tamamen kontrolsüz bir güç odağına dönüşmüşler. Lider kadrosu gölgelerde duruyor ama saha komutanları tam birer kasap. Yarın gece gideceğimiz o eski dökümhane, onların ana mühimmat ve koordinasyon merkezi."

Tam o sırada bilgisayardan keskin ve tiz bir ses yükseldi.

Ekrandaki yükleme çubuğu yüzde yüze ulaştı ve kırmızı renkli güvenlik duvarı kırılarak yeşile döndü. Ekranda yüzlerce dosya, kitle örgüt haritaları, vesikalık fotoğraflar, telsiz frekansları ve gizli bina mimarileri teker teker açılmaya başladı.

Gözlerim ekranda beliren şemaların üzerinde hızla gezindi. Dolunay’ın kurucu kadrosu, Sargun Göksel’in sağ kolları, Yeni Ay’ın ana lideri ve dökümhanedeki savunma sistemlerinin detaylı şemaları... Her şey, tüm çıplaklığıyla önümüzde duruyordu.

"İşte bu," dedim, ayağa kalkarak. Yüzümdeki o yorgunluk bir anda silinmiş, yerini liderliğin getirdiği o sarsılmaz otoriteye bırakmıştı. "Aradığımız her şey burada."

Feryal ve Berenay da aynı anda ayağa kalktı.

"Feryal," dedim, gözlerinin içine bakarak. "Herkesi derhal büyük toplantı odasına topla. Tek bir kişi bile eksik kalmasın."

"Hemen hallediyorum," dedi Feryal ve bir saniye bile tereddüt etmeden odadan hızla çıktı.

Berenay bana döndü. "Ben de ana projeksiyonu ve kilitli hatları hazırlıyorum."

"Güzel," dedim saçlarımı sıkı bir atkuyruğu yaparken. "Gece bitmeden Yeni Ay’ın da Dolunay’ın da haritasını masaya yatırıyoruz. Yarınki operasyonun kaderi bu odada çizilecek."

Beş dakika sonra köşkün alt katındaki yüksek tavanlı, devasa masanın bulunduğu toplantı odasındaydık. Salonun ortasındaki uzun masanın etrafı tamamen dolmuştu.

Dev masanın bir ucunda ben oturuyordum. Masanın tam karşımdaki diğer ucunda ise, Kanlı Ay’ın sarsılmaz çınarı Cevat Amca oturuyordu. Karşılıklı duruşumuz, geçmişle geleceğin, tecrübe ile yeni liderliğin harika bir dengesiydi.

"Herkes burada mı?" diye sordum, masanın en başından salondaki herkese tek tek bakarak.

"Eksiksiziz Hazal," dedi Cevat Amca, masanın diğer ucundan sesi bir komutan gibi gür ve güven verici çıkararak. "Elimizde ne var kızım?"

Işıkları karartması için Derya Abla’ya başımla işaret verdim. Salonun loş ışıkları tamamen söndü ve dev beyaz perdeye bilgisayarımdan aktarılan yüksek çözünürlüklü veriler yansıdı. İlk slaytta iki devasa amblem belirdi: Sol tarafta Dolunay'ın simgesi, sağ tarafta ise Yeni Ay'ın simgesi.

"Arkadaşlar," diye başladım, sesim salondaki her köşede yankılanarak. "Kütüphane operasyonunda sadece sağ salim çıkmadık. Gürcan’ın kopyaladığı ve az önce şifresini tamamen kırdığım bu veri diski, bu şehrin geleceğini belirleyecek anahtarı bize verdi. Karşımızda sadece sokak çeteleri yok. Karşımızda iki devasa yeraltı imparatorluğu var."

Parmağımla ekrandaki klasörleri detaylandırmaya başladım. Projeksiyon perdesindeki şema genişledi ve Dolunay örgütünün en tepesindeki isimler, vesikalık fotoğrafları ve geçmişleriyle birlikte ekrana geldi.

"Dolunay, sadece Sargun Göksel’den ibaret değil arkadaşlar," dedim, ses tonuma profesyonel bir ağırlık vererek. "Sargun’un arkasında, bu imparatorluğu ayakta tutan iki temel yapı var. Üst Akıl Kadrosu ve Saha Ekibi. Önce üst akıldan başlayalım."

Ekranda orta yaşlı ama bir o kadar da otoriter görünen dört tane yüz belirdi.

"İlk isim Ziya Karahan, namı diğer Ziya Baba. Sargun’un babasının eski asker arkadaşı. Sargun Dolunay’ı kurduğunda, Ziya Baba’ya duyduğu derin saygıdan ötürü onu örgütün üst liderlerinden biri yapmış. Tecrübesiyle Sargun’a doğrudan rehberlik ediyor, stratejik kararların ardındaki asıl kişi."

Projeksiyon bir sonraki fotoğrafa kaydı. Keskin, soğuk bakışlı bir kadın resmi ekrana geldi.

"İkinci isim Veda Sezen. Eski bir saha ajanı ve suikastçı. Sargun’un annesine geçmişten gelen büyük bir vefa borcu var. Sargun’a baktığında o kadının emanetini görüyor. Örgüte üst düzey sızma, gölge operasyonları ve ajan eğitimi konusunda akıl hocalığı yapıyor."

Ferhan Abi fısıltıyla, "Veda Sezen mi? Onun yıllar önce piyasadan çekildiği söyleniyordu," dedi.

"Gölgedeydi Ferhan Abi," diye devam ettim. "Üçüncü isim Reha Karadağ. Ülkenin en büyük savunma sanayii ve lojistik şirketlerinden birinin sahibi. Sargun’un babasıyla geçmişten gelen ticari ve dostluk bağları var. Dolunay’ın o devasa finansmanını, askeri sınıf mühimmatını ve gizli sığınaklarını sağlayan ana damar bu adam."

Son fotoğrafı işaret ettim. "Ve üst kadronun son parçası Korhan Ulu. Devletin derin istihbarat mekanizmalarından emekli olmuş bir deha. Örgütün karanlık bilgi kaynağı. Sargun’un uluslararası ajan ağlarına ve kapalı devlet arşivlerine ulaşmasını doğrudan o sağlıyor."

Gözlerimi masadakilerin üzerinde gezdirdim. Cevat Amca derin bir nefes alarak başını salladı. "Devasa bir kale kurmuşlar," dedi gür sesiyle.

"Ve o devasa kalenin surlarını koruyan ama ekip," diyerek slaytı değiştirdim. Ekrana yedi kişilik bir kadro geldi.

"Liderleri zaten bildiğiniz gibi Sargun Göksel. Gözü kara saha lideri, yüksek strateji ve yakın dövüş uzmanı. Onun hemen altında sağ kolu Merter var. Taktiksel baskın ve kriz yönetimi uzmanı. Sargun nereye giderse Merter onun emniyet subayıdır."

Diğer fotoğraflara geçtim. "Tıbbi destek ve saha analizinde Aysar var. Dalgalı saçlı olan kız. Saha tabibi olmasının yanında analitik zekası çok yüksek bir kadın. Sarı saçlı çocuğun adı da Ergun. Göğüs göğüse dövüş, infaz ve fiziki sorgu uzmanı. Tam bir işkence ve baskı makinesi."

Ekranda iri kıyım, yeşil gözlü bir adamın ve onun hemen yanında duran bir kadının fotoğrafları belirdi.

"Ağır silahlar, bina giriş patlayıcıları ve tahrip uzmanı Vural. Kütüphanede Kılıç ile karşı karşıya gelen adam."

Tam o sırada gözlerim masanın sol tarafına kaydı. Kılıç, ekrandaki diğer fotoğrafa adeta kilitlenmiş gibi bakıyordu.

Vural’ın hemen yanında duran kadının fotoğrafıydı bu. Vural'a biraz benzeyen, yeşil gözlü, omuz hizasında kat kat kesilmiş siyah saçlarıyla dikkat çeken Çilen.

"Çilen," dedim, Kılıç’ın dalgınlığını fark etsem de çaktırmadan anlatıma devam ederek. "Vural’ın kız kardeşi. Siber destek, sistem hackleme ve dijital sızma uzmanı. Dolunay’ın dijital kalkanı tamamen bu kızın elinde."

Kılıç’ın gözleri perdedeki Çilen’in fotoğrafında takılı kalmıştı. Parmakları masanın ahşap yüzeyinde hafifçe kasıldı. Pusat, Kılıç’ın bu dalgınlığını fark edip dirseğiyle hafifçe kolunu dürttü. Kılıç irkilerek bakışlarını perdeden çekip hızla bana döndü, boğazını temizleyerek duruşunu dikleştirdi.

Aldırış etmeyip son fotoğrafa geçtim. "Ve son olarak Jale. Gizleme, iz sürme, izcilik ve sessiz suikast uzmanı. Zuhal ile kütüphanede burun buruna gelen kız."

Bakışlarım Zuhal'e döndüğünde dikkatlice ekrana bakıyordu. "İstihbarat ayağını küçümsemeyelim ama yarın gece dökümhanede karşımıza çıkacak asıl güç Dolunay değil," diyerek slaytı tamamen gri ve siyah tonların hakim olduğu yeni bir sayfaya atlattım.

Ekranın tam ortasında Yeni Ay’ın amblemi ve altındaki altı kişilik ana kadro belirdi.

"Şimdi gelelim yarın gece gireceğimiz inin sahiplerine, Yeni Ay Ekibi."

Masadaki hava bir anda daha da ağırlaştı. Yeni Ay’ın acımasız reputasyonu odadaki herkesin malumuydu.

"Lider Kaan Vardarlı," dedim ekrandaki kenafir gözlü, siyah saçlı adamı göstererek. "Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir diplomat gibi görünür ama altında katı, acımasız bir askeri zekâ barındırır. Duygularıyla hareket etmez, her hamlesini aylar öncesinden kurgular. Kütüphane baskınının emrini veren ana beyin bu adam."

Slaytı kaydırdım. "Melis Arkun, istihbarat ve sızma uzmanı. Gölge saha ajanı. Mekânlara ve sistemlere fark edilmeden girmekte ustadır. Sessiz, sakin ve aşırı dikkatlidir. Bu kıza oldukça dikkat etmeliyiz."

Herkes gözlerini ekrana dikmişken devam ettim.

"Saha komutanı Utku Deran," diye devam ettim. "Operasyonel timlerin başındaki sert saha lideri. Görev odaklı, taktiksel disiplini yüksek bir komutan. Sıcak çatışma düzenlerini bizzat sahada yönetir."

Projeksiyonda soğuk bakışlı bir kadının resmi belirdi. "Bir diğer tehlikeli isim keskin nişancı İris Talay. Yüksek açı nişancısı ve suikastçı. Soğukkanlılığıyla bilinen, hedefine odaklandığında saatlerce kıpırdamadan sabredebilen, mesafeli bir nişancı. Berenay, yarınki opersayonda ilk avlayacağın kişi İris olabilir, gözünü dört aç."

Berenay, masanın kenarındaki kupasını sıkıca kavrayıp hafifçe gülümsedi. "Gözüm üzerinde olacak Hazal."

Slaytı kaydırdım. "Ediz Sonkar, siber savaş uzmanı, " dedim sarı saçlı, keskin bakışlı kadının resmini işaret ederek. "Sistem korsanı ve veri analisti. Kütüphanedeki o sekiz yüz sekiz dosyayı toplayan, dijital izleri süren ve sunucu ağlarını yöneten beyin işte bu kadın."

Gürcan bisküvi paketini masaya bırakıp ekrana yaklaştı. "Demek o şifreleri yazan sensin Ediz Hanım... Yarın gece senin o sunucularını öyle bir patlatacağım ki gör bakalım siber savaş nasıl oluyormuş."

"Ve son olarak yakın dövüş ve saha tetikçisi Bora Atlas," diyerek sunumu tamamladım. "Hızlı müdahale ve yakın mesafe operasyon uzmanı. Sıcak çatışmanın tam ortasına giren, son derece seri ve acımasız bir saha elemanı."

Projeksiyon perdesindeki verileri genel bir şehir haritasına aktarıp ışıkları hafifçe açtırdım.

"Düşmanlarımızı tanıdık," dedim, masanın en başından karşımdaki Cevat Amca’ya bakarak. Haritayı büyük ekrana yansıtıp odağı eski dökümhanenin detaylı kat planlarına ve çevresel radar verilerine çevirdim. Toplantı odasındaki sessizlik daha da derinleşmişti. Herkes gözlerini dev ekrandan akıp giden kırmızı güvenlik çizgilerine, kamera açılarına ve devriye rotalarına dikmişti.

"Şimdi gelelim asıl meseleye," dedim, masanın en başından sesime hakim olan o net liderlik tonuyla. Karşımda oturan Cevat Amca başıyla onaylayıp dinlemeye geçti. "Gideceğimiz yer sıradan bir sığınak değil. Eski dökümhane, şehrin doğu sanayi bölgesinde yer alıyor. Etrafı sekiz metrelik beton duvarlar, dikenli teller ve termal kameralarla sarılı. İçeride yaklaşık kırk beş ağır silahlı Yeni Ay militanı var. Ancak asıl engel bu militanlar değil."

Ekranda dökümhanenin ana girişini ve yeraltı sığınağına inen büyük çelik kapıyı kırmızı renkle vurguladım.

"Ana giriş ve sığınağa inen kapılar biyometrik ve yüz tanıma sistemli kilitlerle korunuyor," diye devam ettim. "Bırakın kapıyı patlatmayı, kapının sensörüne izinsiz bir temas bile olduğu an alt kattaki ana veri sunucuları otomatik olarak kendini imha ediyor ve dökümhanenin mühimmat deposundaki patlayıcılar devreye giriyor. Yani içeriye bodoslama giremeyiz."

"Peki nasıl gireceğiz?" diye sordu Akın, kollarını masanın üzerinde kavuşturarak.

Bakışlarımı masanın solunda oturan sızma uzmanımıza çevirdim. "İçeriye girmek için kapsamlı bir kılık değiştirme ve sızma operasyonu yapmamız gerekiyor."

Odadaki tüm gözler Zuhal’e döndü. Zuhal arkasına yaslanmış, dikkatle ekrandaki güvenlik personelinin listesini inceliyordu. Yüzünde, tehlikeli bir işi çözmek üzere olan bir profesyonelin o kendinden emin ifadesi vardı.

"Verilerden çıkardığıma göre," dedim ekrandaki bir başka vesikalık fotoğrafı büyüterek. "Yeni Ay dökümhaneye her gece tam üçte dışarıdan nöbetçi değişim ekibi alıyor. Güvenlik ve devriye şeflerinin başında Hakan Tan adında bir adam var. Adamın fiziği, boyu, omuz genişliği ve yüz yapısı Zuhal’in silikon kalıp ve maske standartlarına birebir uyuyor."

Zuhal ekrandaki adama birkaç saniye alıcı gözle baktı. "Adamın sol kıkırdağında hafif bir kırık var, yürürken sağ bacağına azıcık ağırlık veriyor. Problem değil Hazal. Bir saat içinde o adamın birebir ikizine dönüşebilirim. Ses değiştirici çip ve sahte kimlik kartı kartuşuyla birlikte dökümhanenin biyometrik tarayıcısını çocuk oyuncağı gibi geçerim."

"Güzel," dedim ve dev ekranın önüne geçtim. Elimi haritanın üzerinde gezdirerek planı adım adım, odadaki herkesin zihnine kazımaya başladım.

"Plan dört aşamadan oluşuyor arkadaşlar. Her bir saniye hayati önem taşıyor," diye başladım.

"Birinci aşama sızma ve kapıların açılması. Gece üçe çeyrek kala Zuhal, dökümhaneye yaklaşan nöbetçi değişim minibüsüne dışarıdan müdahale edecek. Hakan Tan’ı sessizce etkisiz hale getirip onun kılığına girecek. Tam saat üçte güvenlik şefi Hakan Tan olarak ana girişten içeri yürüyecek. Yüz tanıma ve biyometrik taramadan geçtikten sonra doğrudan kontrol odasına geçecek. Kontrol odasındaki ana güvenlik kilitlerini, dış kule kameralarını ve biyometrik alarm sistemini pasife alıp ana çelik kapıyı bize açacak."

Bakışlarımı Berenay ve Pusat’a çevirdim.

"İkinci aşama dış çevre temizliği. Zuhal içeri adım attığı an Berenay ve Pusat doğu tarafındaki yüksek su kulesine sızacak. Berenay, susturuculu keskin nişancı tüfeğiyle çatılardaki ve avludaki altı nöbetçiyi tek tek avlayacak. Yeni Ay’ın nişancısı İris Talay çatıda görünürse, Berenay onu ilk saniyede etkisiz hale getirmekle görevli. Pusat ise kule dibini ve Berenay’ın arkasını koruyacak."

Ela gözlerimi ekibimin üzerinde gezdirdim.

"Üçüncü aşama saha baskını ve ana sığınak. Kapı Zuhal tarafından açıldığı an; Ben, Akın, Kılıç, Soner ve Feryal içeri gireceğiz. Kılıç ve Akın öncü kuvvet olarak avluyu ve koridorları süpürecek. Soner doğrudan Zuhal’in korumalığını üstlenecek. Zuhal kontrol odasından sığınağa inen şifreleri çözerken, Soner onun arkasını tek bir militanın bile yaklaşamayacağı şekilde kollayacak. Feryal ve ben ise alt kattaki sekiz yüz sekiz gizli belgenin fiziksel sunucu disklerini ele geçireceğiz."

En son Gürcan ile göz göze gelip parmağımla onu işaret ettim.

"Dördüncü ve son aşama siber ağ sabotajı ve tahliye. Zuhal kontrol odasına ulaştığı an sinyal kesici Jammer cihazının fişini çekecek ve devreyi patlatacak. O patladığı saniyede Gürcan köşkteki siber sistemden devreye girip Ediz Sonkar’ın kurduğu Yeni Ay sunucularını tamamen çökertecek. Barlas Abi ve Ferhan Abi zırhlı araçları arka kaçış sokağına getirecek. Sunuculardan verileri aldıktan sonra dökümhanenin mühimmat deposunu ateşleyip alanı tamamen imha edeceğiz."

"Reis, yalnız bir detay var," diye söze girdi Gürcan bisküvisinden bir ısırık alarak. "Ediz Sonkar o sunuculara çift taraflı şifreleme koymuştur. Zuhal Jammer’ı kapattığı an bana tam dört dakika lazım. Dört dakika içinde o sekiz yüz sekiz dosyanın kopyasını çekip ana makineyi yakmazsam sistem kendini kilitler."

"Sana o dört dakikayı fazlasıyla kazandıracağız Gürcan," dedim net bir sesle.

Masanın diğer ucunda oturan Cevat Amca öne doğru eğildi. "Hazal... Dolunay örgütü bu dökümhaneden haberdardı. Ya biz içerideyken Sargun Göksel ve ekibi de dışarıdan baskın yapmaya kalkarsa?"

"Tam da bu ihtimali hesapladım Cevat Amca," dedim tebessüm ederek. "Sargun ve ekibi dökümhanenin hareketlendiğini anladığı an fırsatı kaçırmayıp Yeni Ay’ı vurmak isteyecektir. Bu durum bizim işimize gelir. Yeni Ay ve Dolunay dışarıda birbirini yerken, biz sığınaktaki işimizi bitirip arka kapıdan çıkmış olacağız. Kılıç ve Akın dış aralıkları sürekli kontrol edecek."

Kılıç başıyla onayladı. Gözleri bir an için masadaki ciddiyete döndü. "Alana yaklaşan olursa önlerini keseriz."

"Güzel," dedim masanın en başından herkese bakarak. Işıklar tekrar yandı, toplantı salonu aydınlandı. "Saat gece yarısı ikide köşkten çıkış yapıyoruz. Herkes ekipmanlarını, silahlarını, Zuhal kılık değiştirme çantasını, Gürcan siber cihazlarını hazırlasın. Son bir kez kontrollerinizi yapın ve güzelce dinlenin."

Salondakiler teker teker sandalyesini geriye çekip görev alanlarına doğru dağılmaya başladı. Pusat ile Kılıç mühimmat odasına geçerken, Berenay tüfeğinin optiklerini ayarlamak için yukarı çıktı. Zuhal ise Soner ile birlikte odasına, kılık değiştirme kalıplarını ve maske çantasını kontrol etmeye gitti.

Geriye kalan herkeste odalara dağılınca, toplantı odasında sadece masanın iki ucunda duran ben ve Cevat Amca kalmıştık.

Cevat Amca ağır adımlarla masanın uzun kenarını yürüyüp yanıma geldi. Elini omuzuma koyup babacan bir ifadeyle yüzüme baktı.

"Kusursuz bir plan Hazal," dedi. "Annen ve baban eğer yaşasaydı seninle gurur duyardı kızım."

Yaprak kolyemi parmaklarımın arasında hafifçe sıkarak gülümsedim. "Bu şehri o acımasız örgüte bırakmayacağız Cevat Amca. Kanlı Ay yarın gece o dökümhanede kendi adaletini yazacak."