2. bölüm · AY SAVAŞI

-2. BÖLÜM-

Rabianur

"Savaş, zayıfların merhamet aradığı yer değil; güçlünün kuralları yeniden yazdığı bir satranç tahtasıdır."
— Sun Tzu

🌙

Hazal Ember'den...

Geniş aracın içindeki ahşap kaplama ve deri kokusu, dışarıdaki soğuk havayla tezat oluşturuyordu. Aracın özel şoförü direksiyonda hazır beklerken, ön yolcu koltuğuna yerleşen Gürcan dizüstü bilgisayarını kucağına almış, yeşil kod dizinlerini izliyordu. Arka kısımdaki karşılıklı deri koltuklarda ise düzenimiz netti: Bir tarafta ben ve Akın yan yana oturuyorduk; tam karşımızdaki koltuklarda ise Soner ve Zuhal vardı. Zuhal elindeki kilit açma setini parmaklarının arasında sessizce çeviriyor, Soner ise belindeki susturuculu tabancasını kontrol ediyordu.

Hemen arkamızda bizi takip eden diğer zırhlı araçta ise ikizler Kılıç ile Pusat, Feryal ve Berenay vardı.

Telsizimden hafif bir cızırtı yükseldi. Arkadaki araçtan Berenay’ın buz gibi, pürüzsüz sesi duyuldu. "Hazal, saat kulesinin dibine yanaştık. Ben kulenin tepesine tırmanmak üzere ayrılıyorum. Görüş açısını yakaladığım an hazır olacağım."

"Sinyal gelene kadar tetiğe basmak yok Berenay," dedim kulaklığımın mikrofonuna doğru fısıldayarak. "Her an her şey değişebilir."

Derin bir nefes alıp boynumdaki yaprak kolyeyi tişörtümün içine sakladım. Ela gözlerimi karşımdaki Zuhal ve Soner’e, ardından yanımda oturan Akın’a çevirdim. Bir yetimhanenin soğuk bahçesinde tek başına kalan o küçük kız çocuğu çoktan geride kalmıştı. Bugün burada Kanlı Ay’ın lideriydim. Ve kimse, hangi örgüt olursa olsun, bizim kontrol alanımızın iki sokak ötesine gizlice kütük kuramazdı.

"Süreç başlıyor," dedim araçtakilere dönerek. Sesimdeki netlik tartışmaya kapalıydı. "Girişte ya da çıkışta bir aksilik olursa şoförlerimiz araçları sıcak tutacak. Pusat ve Akın dışarıda bir pürüz çıkarsa bu sokağı cehenneme çevirip koridor açacak."

"Merak etme lider, buralar bizde," dedi Akın belindeki zırh delicinin şarjörünü kontrol ederek.

Araçtan inip gölgelerin arasına süzüldük. Diğer araçtan inen Kılıç ve Feryal de bize katıldı. Gürcan, Soner, Zuhal, Kılıç, Feryal ve ben tarihi kütüphanenin arka kapısına doğru adımladık. Dev paslı demir kapının üzerinde kalın bir zincir ve kilit vardı. Zuhal öne atıldı; parmakları adeta bir piyanist edasıyla maymuncuğu kilide soktu ve sadece beş saniye sonra tok bir tık sesiyle kapı aralandı.

"İçerideyiz," dedi Zuhal.

Kütüphanenin içi toza, yüzyıllık eski kağıtlara ve yoğun bir rutubete kesmişti. Yüksek ahşap kitaplıkların arasından sessizce süzülerek binanın altındaki kapalı mahzene giden taş merdivenlere yöneldik. En önde ben ve Kılıç vardık. Mahzenin girişine vardığımızda karşımıza ahşap bir kapı değil, son teknoloji dijital çelik bir kapı çıktı.

"Gürcan, sende," dedim kenara çekilerek.

Gürcan hemen çantasından mobil hack tabletini çıkarıp kapının altındaki veri girişine bağladı. Derya Abla’nın şifreli kanaldan gelen sesi kulağımda çınladı. "Gürcan, bağlantı geldi. Şifrelemeyi kırıyorum, kırk beş saniye hattı tutun."

Saniyeler bir ömür gibi geçerken dev çelik kapı yana kaydı. İçerisi devasa sunucu rafları, mavi ve kırmızı LED ışıkları ve ortada büyük bir kontrol masasıyla kaplıydı.

"Vay be," dedi Soner fısıltıyla. "Kütüphanenin altına uzay üssü kurmuşlar."

"Gürcan, diski tak," dedim.

Gürcan masaya koşup şifreli sürücüyü sunucuya bağladığı an dev ekranda sekiz yüz sekiz dosya listelendi. Ancak dosya isimlerini gördüğümüz an odadaki havanın buz kestiğini hissettim.

[DOSYA 001] Kanlı Ay - Liderlik Kadrosu & Mahalle Ağları
[DOSYA 002] Dolunay - Operasyonel Güçler & Silah Rotaları
[DOSYA 003] Kanlı Ay & Dolunay Saha Ekipleri Profil Analizleri

"N-ne?" diye kekeledi Gürcan. "Hazal... Bunlar bizim dosyalarımız. Sadece bizim değil, Dolunay adındaki o örgütün de bütün haritasını çıkarmışlar."

Feryal öne bir adım attı. "Yeni Ay bizi izliyordu... Bütün hareketlerimizi kaydetmişler."

"Verileri hemen kopyala Gürcan." dedim. "Tek bir bayt bile kalmasın!"

Gürcan hemen klavyeye çöktü. Ekranda yükleme çubuğu belirdi: %1... %5... %12...

Tam o sırada telsizimden Berenay’ın panik dolu sesi yükseldi. "Hazal! Dışarıda hareketlilik var! Sokağa iki tane siyah zırhlı araç girdi! Ön kapıya yöneliyorlar!"

"Kim bunlar? Yeni Ay mı?" diye sordum silahımı çekerek.

"Hayır!" dedi Berenay, nefes nefese. "Üzerlerinde dolunay simgesi var, Dolunay örgütünden bunlar! Dışarıdaki ekibi atlatıp arka kapıya doğru sızıyorlar!"

"Dolunay mı?" diye fısıldadı Soner. "Bizim operasyon yaptığımız yere mi dalıyorlar?"

Kılıç ve Soner hemen mahzen merdivenlerinin tepesine doğru fırladı. Ben de hemen arkalarından ilerledim. Merdivenlerin tepesindeki karanlıktan tok, kararlı bot sesleri geliyordu.

Saniyeler sonra merdivenlerin başında beliren o üç kişi, doğrudan bakış açımıza girdi.

En öndeki adam, deri ceketinin altındaki geniş omuzları, buz gibi duruşu ve okyanus mavisi gözlerindeki tekinsiz kararlılıkla tam karşımızda dikildi. Aramızda on adımlık bir mesafe vardı. Yüzünde buraya baskına gelmiş birinin şaşkınlığı yoktu; aksine, aradığını bulmuş bir liderin soğuk özgüveni okunuyordu. Sağındaki iri yarı, yeşil gözlü adam makineli tüfeğini yarım asır aşağıda tutuyor, solundaki simsiyah saçlı kadın ise susturuculu tabancasına hakim bir duruşla etrafı süzüyordu.

Onları ilk defa görüyordum. Kim olduklarına dair en ufak bir fikrim yoktu ama üzerlerindeki Dolunay simgesini Berenay zaten haber vermişti.

Çifte tabancamın namlusunu bir milim bile saptırmadan, sesimdeki o sarsılmaz ve soğuk otoriteyle ilk adımı attım. "Mekânıma davetsiz misafir kabul etmem. Kimsiniz siz?"

Adamın dudaklarının kenarı hafifçe, alaycı bir saygıyla kıvrıldı. Masmavi gözleri Kılıç’ın tüfeğinin ucundan kayıp doğrudan benim gözlerime oturdu. Yüzünde tüy kadar hafif bir tebessüm vardı.

"Sargun Göksel," dedi. Sesi alçak, tok ve kendinden son derece emindi. "Dolunay’ın lideriyim. Bizi tanımaman normal Hazal Ember. Biz gölgelerde kalmayı, işlerimizi gürültüsüz halletmeyi severiz. Ama biz seni ve ekibini çok iyi tanırız."

Bakışları kısa bir salise ekibimin üzerinde gezindi. "Sağındaki Kılıç, solundaki Soner. Arkada, Zuhal ve Feryal. Aşağıda verileri çeken çocuk da Gürcan olmalı."

İsimlerimizi ve ekibimi tek tek bu kadar pürüzsüzce sayması, odadaki havanın buz kesmesine yetti. Zuhal’in parmakları arasındaki maymuncuk seti duraksadı, Soner belindeki tabancasının kabzasını biraz daha sıktı. Bizi ezbere biliyorlardı. Ama ben, onların bu bilgi üstünlüğünü bir tehdit olarak kabul edecek biri değildim. Yüzümdeki soğukkanlı maskeyi bozmadan, hafif ve meydan okuyan bir tebessüm gönderdim.

"Güzel ezber yapmışsın Sargun Göksel," dedim, tane tane ve son derece sakin bir tonla. "İstihbaratınız iyi çalışıyor olabilir. Ama bu, benim operasyonumun ortasına paldır küldür dalabileceğiniz anlamına gelmez. Silahlarınızı indirin."

Sargun belindeki çifte silah kılıfına parmak uçlarıyla sakince dokundu ama silahına davranmadı. "Paldır küldür dalmadık Hazal. Biz de buradaki sinyali fark ettik. Ve az önce Gürcan’ın ekranda gördüğü o iki numaralı dosyayı almaya geldik."

Ekranda az önce beliren dosya isimleri zihnimde çaktı.

Yeni Ay’ın ikimizi de takibe aldığını, Dolunay’ın bütün mahremiyetini ve haritasını bu sunucuya depoladığını zaten kendi gözlerimle görmüştüm. Sargun’un buraya neden geldiği netleşmişti. Ama kontrol yetkisi bendeydi.

"Dosyaları gördüm Sargun," dedim çenemi hafifçe yukarı kaldırarak. "Yeni Ay sizin de bütün operasyon rotalarınızı buraya istiflemiş. Ancak küçük bir detay var: Bu sunucuyu bulan, kapısını kıran ve diski takan biziz. Veriler şu an Kanlı Ay’ın mülküdür."

Sargun’un yanındaki yeşil gözlü adam hafifçe öne çıkıp makineli tüfeğini doğrultacak gibi oldu. "Bizim haritamız sizin mülkünüz olamaz. Ağzından çıkanı kulağın duysun."

"Vural, sakin," dedi Sargun. Sesini bile yükseltmeden tek bir el hareketiyle adamını durdurdu. Bakışlarını benden bir an olsun ayırmıyordu. "Hazal haklı. Kapıyı onlar kırdı."

Sonra doğrudan bana doğru ağır, kendinden emin bir adım attı. Araya giren o iki adımlık mesafe, aramızdaki gerilimi daha da tırmandırdı. "Ama aynı fikirde olmadığımız bir nokta var Hazal. Dolunay’ın bütün varlığını, güvenliğini ve operasyon ağını senin ya da ekibinin insafına bırakmamı bekleyemezsin. O verileri buradan tek başınıza alıp çıkmanıza izin veremem."

"İzin mi?" dedim. Sesimdeki soğukluk mahzenin taş duvarlarında yankılandı. "Kanlı Ay kimseden izin almaz Sargun."

"Bu bir izin isteme meselesi değil, gerçekçilik meselesi," dedi Sargun. Sesi bir diplomat kadar mesafeli ama bir kurşun kadar ağırdı. "O diskte sadece bizim verilerimiz yok. Sizin de bütün mahalle ağlarınız, liderlik kadronuz var. Yeni Ay ikimizin de boynuna ilmeği dolamış. Şimdi ben o sunucuyu patlatırsam, ikimiz de buradan eli boş çıkarız. Sen kendi haritanı kaybedersin, ben kendi haritamı."

"Blöf yapıyorsun," dedi Soner arkadan, sesini hiç yükseltmeden ve soğukkanlılığını koruyarak. "O sunucuyu patlatmak sizin de işinize gelmez."

Sargun, Soner’e dönmeden, gözlerini benden ayırmadan yanıtladı. "Ben blöf yapmam Soner. İki yıl önceki liman operasyonunu hatırla. Kimin blöf yapıp kimin oradaki bütün sevkiyatı havaya uçurduğunu araştırdıysanız bilirsiniz."

Soner kısa bir an duraksadı. Gerçekten de bizi, geçmiş operasyonlarımızı ve tarzımızı çok iyi analiz etmişlerdi. Kılıç ve Feryal tüfeklerinin emniyetini açmadan, sessizce komutumu bekliyorlardı. Ekibimin bu sakinliği, Kanlı Ay’ın nasıl bir disipline sahip olduğunun en büyük kanıtıydı.

"Liman operasyonunu biliyor olman bana sökmez Sargun," dedim, çifte tabancamın namlusunu yavaşça onun göğsünden yukarı kaydırıp tam çenesinin hizasına getirerek. "Burada şartları sen koymuyorsun. Burası bizim bölgemizin iki sokak ötesi. Buranın kuralını biz yazarız."

Sargun, çenesine doğrulduğunu hissettiği silaha rağmen kılını bile kıpırdatmadı. Mavi gözlerinde ne bir korku ne de bir panik kırıntısı vardı. Sadece derin, karanlık bir karizma...

"Kural yazmak kolaydır Hazal Ember," dedi, sesini alçak bir fısıltıya düşürerek. Yüzü yüzüme birkaç santim yaklaştı. "Ama yazdığın kuralın arkasında durabilmek önemli. Şu an elindeki tetiğe basabilirsin. Beni vurabilirsin. Ama Vural ve Jale arkandaki ekibi indirir. Gürcan aşağıda veriyi kopyalayamadan bu mahzenden tek bir kişi bile sağ çıkamaz."

"Biz o riskleri çoktan aldık Göksel," dedim gözlerimi bir milim bile kırpmadan. "Bizi ölümle korkutamazsın. Ekibim de ben de buraya çıkış garantisiyle gelmedik."

"Biliyorum," dedi Sargun. "Gözünü ne kadar karartabileceğini biliyorum. Ama burada anlamsız bir kıyım yapmanın kime faydası var? Yeni Ay’ın bizi birbirimize kırdırma planına hizmet etmekten başka neye yarar?"

"Ne öneriyorsun peki?" diye sordum, sesimdeki iğneleyici tonu koruyarak. "Silahları indirip kahve mi içelim?"

Sargun hafifçe gülümsedi. Gülüşü soğuk ama karizmatikti. "Önerim net. Gürcan kopyalamayı tamamlayacak. İki ayrı harici disk çıkaracak. Dolunay’a ait olan dosyalar ve analizlerin bir kopyası bana verilecek. Kanlı Ay’a ait olanlar ve diğer analizler sende kalacak. Herkes kendi yoluna gidecek."

"Ortak analizleri veremem," dedim kararlı bir tonla. "Yeni Ay’ın hakkımızda ne bildiğini bizzat incelemem gerekiyor. Sana sadece kendi örgütüne ait olan dosyaları veririm. Gerisine dokunamazsın."

"Ortak analizler ikimizi de ilgilendiriyor Hazal," dedi Sargun, gözlerini hafifçe kısarak. "Yarı yarıya paylaşacağız. Pazarlığa kapalı."

"Pazarlık yapmıyorum Sargun," dedim, silahımın soğuk metalini ceketine biraz daha bastırarak. "Şartlarımı açıklıyorum. Kabul ediyorsan adamlarına söyle bir adım geri çekilsinler. Etmiyorsan, tetiğe basmak için harika bir gün."

Sargun’un arkasındaki siyah saçlı kız susturuculu tabancasını Zuhal’in şakak kemiğine biraz daha yaklaştırdı. "Liderimizle düzgün konuş. Tetiğe basmak konusunda tek istekli olan sen değilsin."

Zuhal istifini hiç bozmadan, alaycı bir fısıltıyla araya girdi. "Dene de gör süslü. O susturucu bir yerinde patlamadan önce kaç salisen var say bakalım."

"Herkes dursun," dedi Sargun, sesindeki o ağır otoriteyle. Siyah saçlı kız anında duraksadı. Sargun tekrar bana döndü. "Hazal, inatçı olduğunu biliyordum ama bu kadarı senin gibi akıllı bir lidere yakışmıyor. Zaman kaybediyoruz. Gürcan aşağıda yüzde kaçta?"

Gözlerimi Sargun’dan ayırmadan arkama, mahzenin derinliklerine doğru seslendim. "Gürcan! Yükleme ne durumda?"

Aşağıdan, devasa sunucu masasının arkasından Gürcan’ın sesi yükseldi. "Yüzde otuz beş! Sistemdeki güvenlik duvarları katman katman ağırlaşıyor, en az üç-dört dakika daha lazım!"

Sargun başını hafifçe salladı. "Üç-dört dakika... Görüyorsun, burada heykeller gibi dikilip birbirimize silah doğrultmanın bir anlamı yok."

"Anlamı var Sargun," dedim, sesimdeki karizmatik duruşu bir an bile bozmadan. "Burası benim masam. Sen bu masaya davetsiz oturdun. Benim kurallarımla oynamak zorundasın."

"Senin masan olabilir Hazal Ember," dedi Sargun, tehlikeli bir tebessümle. "Ama oyunu kimin yöneteceğine henüz karar vermedik."

İki lider arasındaki gerilim, mahzenin soğuk beton duvarlarını donduracak bir raddeye ulaşmıştı. Ne o geri adım atıyordu ne de ben. Sargun’un bizi ve stratejilerimizi ezbere bilmesi onun en büyük kozuydu; benim ise bu gizemli rakip karşında sergilediğim sarsılmaz soğukkanlılık ve tetiğin üzerindeki parmağım onun önündeki tek duvardı.

İki ekip de nefeslerini tutmuş, liderlerinin gözlerindeki o soğuk savaşın nasıl sonuçlanacağını bekliyordu.

Sargun, çenesinin hemen altındaki tabancamın varlığını tamamen yok sayıyormuş gibi rahat bir edayla gözlerini kırptı. Okyanus mavisi gözleri, loş ışıkta bir bıçak kadar keskin parıldıyordu.

"Soru şu Hazal," dedi Sargun. Sesi o kadar alçak ve sakindi ki, sadece ikimizin arasındaki beş adımlık mesafede yankılanıyordu. "Benden Dolunay'ın dosyaları dışında hiçbir şey alamayacağını söylerken, kendi güvenlik açığını da benim insafıma bıraktığının farkında mısın?"

"Ne güvenliği, ne insafı Göksel?" dedim. Sesimdeki pürüzsüz ve karanlık karizma tek bir milim bile sarsılmadı. "Bizim güvenliğimiz sokaktadır. Bilgisayar ekranlarındaki yeşil kod dizinlerinde değil."

"Yanılıyorsun," dedi Sargun. "Yeni Ay’ın hazırladığı o ortak analiz dosyasında, sizin mahalle ağlarınızın hangi noktadan izlendiği, Derya Soykan'ın şifreli kanallarını nasıl dinledikleri yazıyor. Eğer o dosyayı tek başına alıp beni buradan eli boş gönderirsen, benim o analizlerden haberim olmayacak. Ama tam tersi durumda, ben o analizleri incelemeden buradan çıkarsam, Dolunay’ın sızma ağları Yeni Ay’ın elinde kalmaya devam edecek. Yani ortak analiz, iki taraf için de hayati."

Bu tespiti alaycı bir tebessümle karşıladım. Adam gerçekten dersini iyi çalışmıştı; neyi nerede kullanacağını son derece iyi biliyordu.

"Anlaşma yapmaya çok meraklısın," dedim, çifte tabancamın namlusunu bir milim bile düşürmeden. "Ama benim kitabımda doğru düzgün tanımadığım bir örgütle ortaklık yazmaz. Gürcan veriyi çeker. Analizi ben okurum. Eğer içinde Dolunay’ı doğrudan ilgilendiren, Yeni Ay’ın sizin üzerinize kurduğu bir tuzak görürsem... Belki bir kopyasını kapına bıraktırırım."

"Belki?" dedi Sargun, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılarak. "Garantisi belki olan bir söze koskoca Dolunay’ın geleceğini yatırmamı mı bekliyorsun?"

"Sana garanti borcum yok Sargun," dedim tane tane. "Burası benim operasyon saham. Hak istenmez, alınır. Sen şu an talep eden taraftasın, kararı veren taraf ben."

Vural, hafifçe makineli tüfeğinin askısını omzunda düzeltti. "Liderim, bu Kanlı Ay'ın lideri çok uzatıyor. Gürcan denen çocuk aşağıda diskleri dolduruyor, vakit kaybediyoruz."

Kılıç, Vural’ın sesini duyar duymaz tüfeğinin dürbününden bir salise bile ayrılmadan araya girdi. "Sesini ayarla. Liderim bir karar vermeden önce o çeneni bir daha açarsan, nefes borunu yerinden sökerim."

Vural sırttı, ama gözlerindeki ölümcül odaklanma zerre azalmadı. "Dene bakayım Kanlı Ay’ın iri kıyımı. Kim kimin neyini söküyor görelim."

"Kılıç, Vural, ikiniz de susun," dedim, bakışlarımı Sargun’dan bir salise bile kaydırmadan. Sesimdeki otorite bir bıçak gibi ikisinin arasındaki atışmayı kesti.

Sargun da hafifçe başını sallayarak Vural’ı bakışlarıyla uyardı. Sonra bana doğru bir yarım adım daha attı.

"Bak Hazal," dedi Sargun, gözlerimin en derinine bakarak. "Bizi tanımıyorsun, kabul. Hakkımızda bildiğin tek şey Berenay’ın kuledeki gözlerinden gelen birkaç kelime ve neye çalıştığımız. Ama biz seni, nasıl kararlar aldığını, kriz anında nasıl soğukkanlı kaldığını çok iyi biliyoruz. O yüzden buraya çatışmaya gelmedik. Çatışsaydık, kütüphanenin kapısına iki araçla değil, bütün saha timiyle dayanırdık."

"Bunu bir tehdit olarak mı alayım, yoksa acizlik olarak mı?" diye sordum, iğneleyici tebessümümü koruyarak.

"Görüş açısı olarak al," dedi Sargun. "Bizi karşında bir düşman olarak görmek şu an senin için en kolayı. Ama Yeni Ay’ın ikimizi birden hedef aldığı bir denklemde, birbirimizin kanını dökmek sadece o üçüncü tarafa yarar."

"Yeni Ay’ı halletmek benim sorunum," dedim sakince. "Seninle bir masa etrafında oturup harita paylaşımı yapmam için bana bir sebep vermedin."

"Sebep şu Hazal," dedi Sargun, elini cebine doğru yavaşça götürerek.

Kılıç ve Feryal anında silahlarının emniyetini kontrol etti. Ama Sargun son derece yavaş, şüphe çekmeyecek bir hareketle cebinden küçük, şifreli bir çip çıkardı. Çipi iki parmağının arasında tutarak bana gösterdi.

"Bu çipte, Yeni Ay’ın bu kütüphanedeki ana sunucuya koyduğu, otomatik imha protokolünün kodları var," dedi Sargun, sesi tamamen profesyonel ve pürüzsüz bir tona bürünerek. "Gürcan yüzde elliye ulaştığı an, sunucu arka planda kopyalama yapıldığını anlayacak ve kendini kilitleyip verileri silecek."

Dudaklarımı hafifçe büktüm. İstifimi bozmadım ama zihnimde hızlı bir hesap yaptım. Derya Abla gerçekten de telsizden hattın çok yüklü ve katmanlı olduğunu söylemişti. Sargun’un elindeki bu kart, masadaki dengeleri değiştirebilecek kadar somut bir hamleydi.

"Çip sende," dedim, silahımın namlusunu göğsünden bir milim bile uzaklaştırmadan. "Ama sunucu bizim altımızda. Gürcan!"

Aşağıdan Gürcan’ın panik dolu ama alçak fısıltısı geldi. "Hazal, ekranda kırmızı bir ikaz belirdi! 'Yetkisiz Veri Çekimi algılandı, Sistem Temizliği Başlatılıyor' diyor! Kilitleniyor Hazal!"

Zuhal ve Soner birbirine baktı. Sargun’un yüzünde en ufak bir böbürlenme, zafer çığlığı ya da ukalalık belirmedi. Sadece mavi gözlerindeki o sakin ve soğuk tebessüm derinleşti.

"Gördün mü?" dedi Sargun sakince. "Zamanımız doluyor. O çip olmasa, Gürcan o diskten tek bir dosya bile çıkaramaz. Şimdi soruyorum Hazal Ember: Şartları hâlâ tek başına sen mi koyuyorsun, yoksa masayı eşitliyor muyuz?"

Gözlerim kısıldı. Karşımdaki adam gerçekten de her hamlesini önceden hesaplayan, satranç tahtasını önceden kuran bir tipti. Bizi ve ekibimizi ezbere bilmesinin yanında, operasyonel olarak da eli boş gelmemişti. Ancak bir lider olarak kontrolü tamamen ona teslim etmek benim kitabımda yazmazdı.

"Çipi ver," dedim son derece net bir sesle.

"Bedelsiz verilmez Hazal," dedi Sargun, çipi iki parmağının arasında tutmaya devam ederek. "Anlaşma netleşecek. Gürcan veriyi çekecek. Dolunay'ın dosyaları ve ortak analizler ikiye bölünüp benim harici diskime aktarılacak. Sen de Kanlı Ay'ın dosyalarını ve kendi analizlerini alacaksın. Kabul ediyor musun?"

"Ortak analizleri Gürcan kopyaladıktan sonra ben inceleyeceğim," dedim geri adım atmayarak. "İçindeki verilerin doğruluğunu teyit etmeden sana tek bir dosya bile teslim etmem. Çipi takarsın, veriler kopyalanır. Diskler masada kalır. Herkes kendi payını alır ve kütüphaneyi terk eder."

Sargun, teklifimin üzerindeki kararlılığı tarttı. Gözlerindeki o derin analiz süreci birkaç saniye sürdü. Ardından hafifçe başını salladı.

"Pekala," dedi. "Çipi Gürcan’a ulaştırıyorum."

Sargun çipi sol eline aldı ve aşağıya, Gürcan’ın durduğu sunucu masasına doğru sakince fırlattı. Plastik ve metal parça, Gürcan’ın önündeki klavyenin hemen yanına düştü.

"Gürcan! Çipi kırmızı sokete tak!" diye talimat verdi Sargun, sesini yükseltmeden.

Saniyeler sonra ekranın ortasındaki kırmızı uyarı yazısı kayboldu ve yeşil yükleme çubuğu yeniden hareket etmeye başladı: %52... %58... %64...

"Sistem açıldı!" diye bağırdı Gürcan aşağıdan, rahat bir nefes alarak. "Yükleme devam ediyor Hazal!"

"Güzel," dedim. Silahımın namlusunu yavaşça Sargun’un göğsünden çekip belimdeki kılıfına yerleştirdim. Duruşumdan ve liderlik otoritemden tek bir zerre bile kaybetmemiştim. "Sözünü tuttun Göksel. Çip işe yaradı."

"Sözüm sözdür Hazal," dedi Sargun da belindeki tabancaların kılıflarını düzelterek. Yüzündeki o soğuk ve karizmatik tebessüm geri gelmişti. "Dolunay bir söz verirse tutar. Ama aynı dürüstlüğü senden de bekliyorum."

"Bizim sözümüz tetik kadar keskindir," dedim, ellerimi kot ceketimin ceplerine sokarak. "Gürcan diskleri tamamlasın, herkes payını alsın."

O an, kütüphanenin altındaki o buz gibi mahzen odasında geçici bir ateşkes ilan edilmiş gibiydi. Kanlı Ay ve Dolunay ekipleri, silahlarını tamamen indirmeseler de namlularını yere doğru eğmişlerdi. Kılıç ile Vural hâlâ birbirlerini süzüyor, Zuhal ile Jale göz hapsini sürdürüyordu. İki büyük örgütün lideri masada şartları eşitlemiş, soğukkanlılıklarıyla büyük bir kıyımın önüne geçmişti.

Gürcan’ın ekranındaki yükleme çubuğu hızla ilerliyordu: %78... %84... %91...

"Son birkaç saniye liderim!" dedi Gürcan, keyifle. "Veri transferi tamamlanmak üzere!"

Tam o sırada, fırtına öncesi sessizlik paramparça oldu.

Kulağımdaki şifreli telsiz kanalı öyle şiddetli bir cızırtı ve gürültüyle patladı ki kulak zarım sızladı. Kulenin tepesindeki Berenay’ın o her zaman pürüzsüz ve sakin çıkan sesi bu kez rüzgârın ve dışarıdan gelen ani motor gürültülerinin arasında bağırarak yükseldi.

"Hazal! Sokak patladı! Sokağın iki başından birden altı tane siyah zırhlı araç girdi! Ana kapıyı ve arka bahçeyi aynı anda kuşatıyorlar!"

Berenay’ın cümlesi bitmeden Sargun’un kulaklığından da yüksek sesli bir ikaz sinyali gürledi. "Liderim! Dış barikattaki adamlarımız baskı altında! Gelenler ne bizden ne Kanlı Ay’dan! Araçların üzerinde yeni ay simgesi var! Mekânı bastılar!"

Sargun ile göz göze geldik. Yüzlerimizdeki o soğuk tebessümler aynı salisede yok oldu. Pazarlığımız, hesaplarımız ve masa üzerindeki dengeler, dışarıdan gelen devasa bir tehdit dalgasıyla darmadağın olmuştu.

Yeni Ay, iki örgütü de aynı kapanda avlamak için gelmişti.

Tarihi kütüphanenin yüksek tavanlarında yankılanan telsiz cızırtıları henüz tamamen kesilmemişti ki, binanın üst katlarından betonu ve taş duvarları sarsan devasa bir patlama gürledi. Tavandaki asırlık ahşap oymalardan dökülen toz ve moloz taneleri loş ışıkta süzülürken, az önce mahzende hâkim olan o ağır, diplomatik gerilim tek bir salisede yerini kusursuz bir profesyonelliğe ve katı bir savaş refleksine bıraktı.

Sargun ile bakışlarımız bir salise bile sürmeyen sessiz bir anlaşmayla birleşti. Didişme, güç gösterisi, masa başı pazarlığı ya da geçmiş hesaplaşmalar şu an için bitmişti. Bölgemize, çöplüğümüze destursuz giren üçüncü bir taraf varsa, o taraf buraya bastığına pişman edilmeliydi.

"Gürcan! Diskleri çek, çantaya at!" diye emrettim. Sesimdeki soğuk otorite, yukarıdan gelen ikinci patlama sesini yararak mahzenin her köşesini kapladı. "Tek bir bayt bile bırakmıyorsun!"

"Tamam Hazal, bitti! Kopyalama bitti, ikisi de bende!" Gürcan hızla iki harici diski çantasına fırlatıp fermuarını çekti, çantasını göğsüne bastırdı.

Sargun tek bir seri el hareketiyle ekibini pozisyona geçirdi. "Jale, merdiven başını tut. Vural, arka çıkışın emniyetini al. Beraber çıkıyoruz."

"Kılıç, Soner, önde çapraz koridor oluşturun," dedim belimdeki çifte tabancayı aynı anda kılıfından sıyırarak. Kılıç zırh delicisini omuzladı, Soner susturuculu tabancasını kilitledi. Akın ve Pusat dışarıdaki zırhlı araçlardaydı ama kütüphanenin içi tamamen bizim kontrolümüzde olmalıydı. "Feryal, Gürcan’ın gölgesi olacaksın. Sırtını duvardan ayırma."

Merdivenlerden yukarı, ana kütüphane salonuna doğru fırladık. Yüzyıllık ahşap kitaplıkların devrildiği, tarihi vitrin camlarının patlayıp yere saçıldığı devasa salona adım attığımız an, binanın devasa ahşap ve demir kapısı büyük bir patlayıcıyla içeri doğru çöktü. Duman ve alev hüzmesinin arasından içeriye zırhlı hücum yelekleri giymiş, yüzleri balaklavalı ve göğüslerinde gri Yeni Ay simgesi taşıyan onlarca eğitimli asker doluşmaya başladı.

"Sol kanat benim!" diye bağırdı Sargun. Belinden çıkardığı çifte tabancasıyla üst üste dört el ateş etti. Her bir kurşun, kapıdan giren Yeni Ay militanlarının göğüs plakalarını delip geçti. Hareketleri bir makine kadar keskin, soğukkanlı ve ritmikti.

Sağ taraftan, devasa meşe kitaplıkların gölgesinden üzerimize doğru sızmaya çalışan beş kişilik ağır silahlı timi fark ettiğim an bir saniye bile beklemedim.

"Zuhal, ışıklar!"

Zuhal parmağının ucundaki maymuncukla duvardaki ana şalter kutusuna tek bir darbe indirdi. Salondaki devasa avizeler patlayarak söndü; kütüphane sadece silahların namlu parlamaları ve dışarıdaki devriye araçlarının süzülen soluk ışıklarıyla aydınlanan karanlık bir arenaya dönüştü.

Karanlık benim alanımdı. Ben bu sokakların karanlığında büyümüş, gölgeleri yönetmeyi öğrenmiştim.

Sağ taraftaki devasa ahşap kitaplığın tepesine tek bir esnek sıçrayışla tırmandım. Yeni Ay militanları karanlıkta bocalarken ve gözleri gece görüşe adapte olmaya çalışırken, ben yukarıdan bir gölge gibi tepelerine çöktüm. İlk militanın omzuna basıp adamı taş zemine çakarken, sol elimdeki tabancamla arkasındaki adamın çenesinin altından iki el ateş ettim. Düşerken adamın tüfeğini havada yakalayıp şarjörünü tek hareketle boşa çıkardım ve tüfeği üçüncünün suratına sertçe fırlattım.

Sargun, hemen yan koridorda iki militanı etkisiz hale getirirken bakışları bir anlığına sağ kanada kaydı. Yerde kayarak dördüncü militanın bacaklarının arasına sızışımı, adamın dengesini bozarak üstüne tırmanışımı ve adam henüz yere düşmeden çifte tabancamla arkasından gelen iki kişiyi daha nokta atışıyla indirişimi izledi.

O an Sargun'un masmavi gözlerinde açık, derin ve gizlenemez bir takdir parıltısı çaktı. Yüzündeki o mesafe ve aşırı özgüven gitmiş, yerini katı bir hayranlığa bırakmıştı. Kanlı Ay’ın liderinin sadece masada kural koymadığını, mermi sağanağının tam ortasında da nasıl ölümcül bir zarafete ve yıkıcı bir güce sahip olduğunu bizzat izliyordu. Hareketlerimde tek bir gereksiz hamle, tek bir panik belirtisi yoktu. Bir dansçı kadar zarif, bir cellat kadar soğuk ve kusursuzdum.

"Geri çekilme koridoru açık!" diye haykırdı Kılıç, tüfeğiyle kapı eşiğindeki baskıyı bastırırken. Vural da hemen yanında devasa mühimmatıyla Kılıç'ın açtığı boşluğu siper ateşiyle besliyordu. İki iri kıyım, az önce birbirini vurmaya hazırken şimdi omuz omuza bir çelik barikat kurmuştu.

Tam o sırada, kütüphanenin yüksek ahşap galerisinin tepesinden bir Yeni Ay nişancısı belirdi. Lazer noktası doğrudan Sargun’un sırtına, kürek kemiklerinin tam ortasına kilitlendi. Sargun önündeki iki kişiyle çatıştığı ve siper değiştirdiği için yukarıdaki o sessiz ve ölümcül tehdidi fark edememişti.

"Sargun! Yat!"

Hiç düşünmeden öne fırladım. Sargun sesimdeki o yakıcı uyarıyla refleks olarak kenara devrilirken, yukarıdan gelen zırh delici mermi Sargun’un az önce durduğu yerdeki mermer zemini patlattı. Aynı salise içinde sırtımı devrilmiş ağır bir masaya yaslayıp çifte tabancamın namlusunu dik bir açıyla galeriye diktim.

İki kurşun da yukarıdaki nişancının göğüs korumasını deldi. Adam devasa galeri parmaklıklarını aşarak kütüphanenin zeminine gürültüyle çakıldı.

Sargun yerden hafifçe doğrulurken gözlerimiz bir saniye boyunca kenetlendi. Yüzündeki o buz gibi tebessüm ve soğukkanlı maske kırılmış, yerini derin bir saygıya bırakmıştı. Sesini yükseltmeden, sadece benim duyabileceğim o alçak ve etkilenmiş tonla konuştu. "Borçlandım Hazal."

"Hesabı sonra keseriz Sargun," dedim tabancamın şarjörünü saliseler içinde yenileyerek. "Arkanı kolla, arkadaki kapıya doğru gidiyoruz!"

İki ekip, sanki yıllardır birlikte operasyona çıkıyormuşçasına muazzam bir uyum içindeydi. Soner ve Jale yan yana durmuş, çapraz ateşle ana kapıdan giren takviye ekipleri bastırıyordu. Zuhal ve Feryal ise arkadan gelen sızma girişimlerini nokta atışlarıyla temizliyordu.

"Pusat! Akın! Arka kapıdayız, sokağı temizleyin!" diye bağırdım kulaklığıma.

Dışarıdan Akın’ın o tanıdık, gür sesi patladı. "Liderim! Zırhlı araçla barikatı yardık, sokağın arka çıkışını temizledik! Araçlar çalışıyor, çıkabilirsiniz!"

Tarihi kütüphanenin devasa arka kapısını Kılıç ve Vural birlikte omuzlayarak açtı. Dışarıdaki soğuk gece havası ve hafif yağmur, kütüphanenin barut kokan sıcak atmosferiyle buluştu. Sokağa döküldüğümüzde, arkamızdan gelen Yeni Ay militanları kapıda belirdi ama Berenay’ın saat kulesinden attığı tek bir keskin nişancı mermisi kapının eşiğini patlatarak onları içeri hapsetti.

Sokağın iki yanında Kanlı Ay ve Dolunay’ın zırhlı araçları motorları çalışır vaziyette bekliyordu.

"Ayrılma vakti," dedi Sargun, kendi aracının kapısının önünde durarak. Üzerindeki deri ceket barut isiyle kaplanmıştı ama duruşundaki o sarsılmaz karizma ve liderlik edası tek bir zerre bile eksilmemişti. Okyanus mavisi gözleri doğrudan benim üzerimdeydi.

Gürcan hızla çantasından çıkardığı harici disklerden birini Sargun’a uzattı. Sargun diski alıp cebine koydu ama bakışlarını bir saniye bile benden ayırmadı.

"Sadece iyi bir stratejist değilmişsin Hazal Ember," dedi Sargun. Sesi gecenin soğuk rüzgarında son derece net ve derin bir etkiyle yankılandı. "Savaş alanında bir fırtınasın."

Dudaklarımın kenarı hafifçe, soğuk ve kendinden emin bir tebessümle kıvrıldı. Çifte tabancamı kılıfına yerleştirirken gözlerinin içine baktım.

"Kanlı Ay’ın bölgesine bir daha davetsiz girersen, o fırtınanın tam ortasında kalırsın Sargun Göksel. Bu gece arka arkaya durduk çünkü hedef ortaktı. Ama kurallarımı unutma."

Sargun hafifçe başını salladı. Gülüşü bu kez alaycı değil, tamamen takdir ve saygı doluydu. "Kurallarını unutmam. Ve bu gece sırtımı koruduğun o iki saniyeyi de unutmam. Tekrar karşılaşacağız."

"Aksini temenni etmem," dedim.

Sargun kendi zırhlı aracına bindi, ben de kendi aracımın arka koltuğuna yerleştim, o sıralarda da Berenay saat kulesinden inmişti. İki büyük örgütün zırhlı araçları, gecenin karanlığında ve yağmurun altında farklı yönlere doğru hızla gözden kaybolurken, köşke dönüyorduk.

Araç hızlanırken koltuğuma yaslandım. Boynumdaki yaprak kolyeyi tişörtümün içinden çıkarıp parmaklarımın arasında sıktım. Sargun Göksel güçlü ve tehlikeli bir liderdi, evet. Ama bu sokakların hakimi kimdi, bu gece Yeni Ay da Dolunay da bir kez daha öğrenmişti.

🍂

Yeni Ay Köşkü

Görkemli ve heybetli köşkü çevreleyen yüksek taş duvarlar, üzerlerindeki sarmaşıklar ve gece görüş kameralarıyla şehirden tamamen izole edilmişti. Şehrin en tepesinde, sisin ve çam ağaçlarının arasına gizlenmiş bu devasa Yeni Ay Köşkü, dışarıdan bakıldığında tarihi bir malikâneyi andırsa da aslında yer altı dünyasının en karanlık istihbarat ağını barındıran modern bir kale gibiydi.

Yeni Ay’ın arkasındaki güç sadece silah mühimmatı ya da saha elemanları değildi. Uluslararası istihbarat servislerinin üst düzey isimleri, bürokrasiye sızmış bürokratlar, finans devleri ve yargı organlarındaki kilit adamlar... Yeni Ay, bu devasa gölge konsorsiyumunun sahaya yansıyan keskin kılıcıydı. Kaan Vardarlı, arkasındaki bu devasa güç ağı sayesinde yıllardır hem Kanlı Ay’ın hem de Dolunay’ın adımlarını milim milim takip etmiş, iki örgütün de kılcal damarlarına sızmayı başarmıştı.

Köşkün üst katında bulunan devasa ana salonda, ahşap işlemeli geniş bir operasyon masası uzanıyordu. Masanın üzeri dijital haritalar, şifreli tabletler ve yüksek çözünürlüklü ekranlarla kaplıydı. Duvardaki devasa monitörlerde şehrin kilit noktaları, Kanlı Ay’ın kontrolündeki mahalleler ve Dolunay’ın gizli sevkiyat rotaları canlı uydu görüntüleriyle izleniyordu.

Masanın başında Yeni Ay’ın altı kişilik ana ekibi yerini almıştı.

Kaan, masanın en başındaki deri koltukta dimdik oturuyordu. Üzerindeki kusursuz kesim lacivert takım elbisesi, taranmış saçları ve pürüzsüz duruşuyla dev bir holdingin yönetim kurulu başkanını andırıyordu. Ancak o karanlık gözlerindeki katı, acımasız ve hesapçı bakışlar, onun altında yatan askeri zekâyı açık ediyordu. Önündeki kristal kadehteki buzların erimesini izlerken tek bir kelime bile etmiyordu. Karşı tarafındaki mutlak sessizlik, salondaki havayı bir bıçak kadar keskinleştiriyordu.

Masanın sağ tarafında ekibin siber savaş uzmanı Ediz Sonkar oturuyordu. Gözlüklerini burnunun üzerine çekmiş, sarı saçlarını ensesinde toplamış bir şekilde, önündeki üç farklı dizüstü bilgisayarın ekranındaki kod akışlarını parmaklarını bir piyano klavyesinde gezdirircesine yönetiyordu. Yanında, istihbarat ve sızma uzmanı Melis Artuk vardı. Şık siyah ceketi, kusursuz fönlü saçları ve elindeki şifreli tabletle bir diplomat kadar soğukkanlı görünüyordu.

Masanın solunda ise saha komutanı Utku Deran oturuyordu. Asker kökenli geniş omuzları, yüzündeki hafif dikiş izi ve kollarını göğsünde birleştirmiş katı duruşuyla patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Utku’nun yanında, belinde çift bıçağıyla sandalyesinde hafifçe geriye yaslanmış duran, saha tetikçisi Bora Atlas ve bakışlarını bir milim bile kırpmadan pencereden dışarıdaki sisli çam ormanına diken keskin nişancı İris Talay duruyordu.

Devasa çift kanatlı otomatik kapı yavaşça açıldı.

Salona giren adam, kütüphane baskınını sahadan yöneten üst düzey operasyon sorumlusuydu. Üzerindeki mühimmat yeleği parçalanmış, yüzü barut isi ve kan içinde kalmıştı. Yanında, baskından sağ kurtulabilen üç asker daha vardı. Adamların adımları titriyor, vücutlarındaki adrenalin yerini derin bir korkuya bırakıyordu.

Kaan, gözlerini kadehindeki buzdan ayırmadı. Şifreli kadehi masaya bıraktığında çıkan tok cam sesi, dev salonda bir kütlem gibi yankılandı.

"Rapor," dedi Kaan. Sesi ürkütücü derecede sakindi. Ne bir bağırış ne bir öfke kırıntısı vardı. Sadece buz gibi bir sorgu.

Saha sorumlusu yutkundu. Boğazı kurumuştu, sesi titreyerek konuştu. "Efendim... Kütüphanedeki ana sunucu odasına zamanında girdik. Sayıca çok üstündük. Planladığımız gibi iki örgütü de aynı kapanda avlayacaktık. Ancak..."

"Ancak?" diye araya girdi Utku. Sesi bir gök gürültüsü gibi salonda çınladı. "Girdiniz ve ne oldu Faruk? Diski aldınız mı? Hazal Ember ile Sargun Göksel’i oraya mı gömdünüz?"

Faruk başını öne eğdi. "Maalesef efendim. İki örgüt... Kanlı Ay ve Dolunay, baskın başladığı an kavgayı kestiler. Birlikte hareket ettiler. Hazal Ember ve Sargun Göksel inanılmaz bir koordinasyon kurdu. İçerideki tüm birimlerimizi etkisiz hale getirdiler. Bütün verileri kopyalayıp disklerle birlikte kaçtılar."

Salondaki hava bir anda sıfırın altına düştü.

Bora, sandalyesinde öne doğru eğilip alaycı bir ıslık çaldı. "Vay be... Birbirinin boğazını kesmeye hazırlanan iki lider, bizim askerleri görünce omuz omuza verip ortalığı dağıtmış öyle mi? Faruk, sen bizimle dalga mı geçiyorsun?"

"Yalan söylemiyorum Bora Bey!" dedi Faruk panikle. "Görülmüş şey değildi! Hazal Ember... Kadın bir karanlıkta kayboluyor, bir yukarıdan tepemize çöküyordu. Sargun Göksel de onun arkasını kolladı. Kütüphanedeki otuz kişilik eğitimli timimizi beş dakikada biçtiler!"

Kaan yavaşça ayağa kalktı. Yüzündeki o sakin ifade bozulmamıştı ama gözlerindeki karanlık öyle devasa bir tehdit yayıyordu ki salondaki herkes nefesini tuttu. Kaan ağır adımlarla masanın etrafından dolandı, Faruk’un tam önünde durdu.

"Sana bu operasyon için arkamızdaki konsorsiyumdan ne kadar bütçe çıkardığımı biliyor musun Faruk?" diye sordu Kaan, Faruk’un omzundaki barut isini eliyle hafifçe silkelerken.

"E-efendim..."

"Devletin üst kademelerinden özel izinler aldım," dedi Kaan, sesi alçak ama bir kurşun kadar ağır. "Emniyetin o bölgedeki devriyelerini yarım saatliğine geri çektirdim. Şehrin en büyük istihbarat uydusunu o kütüphanenin üzerine kilitledim. Ve sen bana gelip iki mahalle çetesinin lideri birleşti ve bizi püskürttü mü diyorsun?"

"Çete değillerdi efendim! Çok eğitimlilerdi, özellikle Hazal Ember—"

Kaan ani ve dehşet verici bir hareketle Faruk’un boğazına yapıştı. Adamı tek eliyle dev ahşap masaya doğru savurdu. Masadaki kadehler devrilip yere saçılırken Kaan, Faruk’un yakasından tutup yüzüne yaklaştı. Yüzündeki o diplomatik maske tamamen düşmüş, yerini yırtıcı bir canavara bırakmıştı.

"Bana başarısızlığına kılıf uydurma!" diye kükredi Kaan. Sesi salonun yüksek tavanlarında yankılandı. "Hazal Ember dediğin kız bir yetimhane döküntüsü! Sargun Göksel dediğin adam sokaklarda büyümüş bir soytarı! Bizim arkamızda koca bir istihbarat var! Bizim arkamızda dünyayı yöneten finansörler var! Siz nasıl olur da o iki gevezenin karşısında diz çökersiniz?!"

Utku oturduğu yerden kalkıp Kaan’ın yanına geldi. "Kaan, sakin ol. Adamı öldürmek verileri geri getirmeyecek."

Kaan, Faruk’u nefessiz kalmış halde yere fırlattı. Tiksintiyle elini cebinden çıkardığı mendille sildi. Faruk ve yanındaki askerler yerlerde sürünerek salondan dışarı kaçışırken, kapılar arkalarından sertçe kapandı.

Kaan derin bir nefes alarak kravatını hafifçe gevşetti ve masanın başındaki yerine döndü. Ekibine baktı. Herkes ciddiyetle ona odaklanmıştı.

"Ediz," dedi Kaan, sesini tekrar profesyonel tona çekerek. "Sunucudaki durumu anlat. Ne kaybettik?"

Ediz, gözlüklerini düzelterek ekranını Kaan’a doğru çevirdi. "Kütüphanedeki ana sunucu patlatılmadan önce verilerin yüzde yüzü kopyalandı Kaan. Yani badireyi atlatamadık. Hazal Ember’in elinde şu an kendi örgütünün tüm detaylı haritası ve bizim hazırladığımız analizler var. Sargun Göksel’in elinde ise Dolunay’ın operasyonel güçleri var. En kötüsü de ne biliyor musun? Ortak analizleri ikiye bölüp paylaştılar."

Melis araya girdi, elindeki tableti masanın ortasına kaydırdı. "Bu şu anlama geliyor Kaan: İkisi de artık bizim onları izlediğimizi, şifreli kanallarına sızdığımızı ve mahalle ağlarını çözdüğümüzü biliyor. Gizlilik avantajımızı tamamen kaybettik. Artık gölgede değiliz. Bizim varlığımızdan ve tehlikemizden tamamen haberdarlar."

İris, pencerenin kenarından dönüp soğuk bir sesle konuştu. "Kütüphanedeki nişancımızı indiren kişi Hazal Ember’di. Sargun’u vurmak üzereyken son salisede fark edip adamı galeriden aşağı attı. Kadın reaksiyon süresi olarak bir insan standartlarının çok üzerinde. Onu hafife almak yaptığımız en büyük hataydı."

Bora hafifçe güldü, belindeki bıçağın keskin yüzünü parmağında çevirdi. "Hafife alan Faruk ve onun beceriksiz timiydi İris. Bıraksalardı sahaya biz inseydik, o Hazal’ın da Sargun’un da kellelerini o kütüphanenin merdivenlerine dizerdik. Kaan, bana izin ver. Yarın gece Kanlı Ay’ın ana köşkünü basıp kızı bizzat getireyim sana."

"Saçmalama Bora!" dedi Melis sertçe. "Kanlı Ay’ın köşkü surlarla çevrili bir kale gibi. Hazal Ember kendi çöplüğünde bir karınca bile uçurtmaz. Ayrıca yanındaki adamlar... Kılıç adındaki o dev, Soner adındaki tetikçi... Hepsi saha kurdu. Tek başına girip yem mi olacaksın?"

"Kesin sesinizi!" diye bağırdı Utku. Masaya indirdiği yumrukla harita ekranlarını titretti. "Birbirinizle çene yarıştıracağına Kaan’ı dinleyin!"

Salonda yeniden derin bir sessizlik hâkim oldu. Kaan sandalyesinde geriye yaslandı, ellerini çenesinin altında birleştirdi. Gözleri devasa haritada, Kanlı Ay ile Dolunay’ın sınır bölgelerinin birleştiği kırmızı hatta kilitlenmişti.

"Başarısızlık, sadece stratejiyi değiştirmek için bir fırsattır," dedi Kaan sakince. "Faruk ve adamlarının kütüphanede eline yüzüne bulaştırdığı şey, bize çok önemli bir veri verdi."

"Ne verisi?" diye sordu Ediz.

"İki liderin de gerçek zırhını öğrendik," dedi Kaan. Dudaklarının kenarında tehlikeli, katı bir tebessüm belirdi. Masanın üzerindeki kırmızı kalemi alıp Kanlı Ay ve Dolunay kadrolarının yazılı olduğu şifreli belgenin üzerine getirdi. "Hazal Ember ile Sargun Göksel doğrudan saldırılarak ya da tek hamlede infaz edilerek indirilecek basit figürler değil. İkisi de lidere yakışır bir refleks ve soğukkanlılığa sahip. Kütüphanede onları tek bir kapanda avlamaya çalıştık ama ne oldu? Kendi hayatlarını hiçe sayıp müttefik oldular."

Utku masaya doğru eğildi, iri ellerini ahşap yüzeye dayadı. "Yani doğrudan liderleri hedef almayacağız. Aklındaki asıl hamle ne Kaan?"

"Bir ağacı tek bir balta darbesiyle deviremezsin Utku," dedi Kaan, kalemin sivri ucunu haritadaki isimlerin üzerine sertçe bastırarak. "Önce etrafındaki toprağı kazacaksın, köklerini tek tek keseceksin. Hazal Ember de, Sargun Göksel de kendi adamlarının kılına zarar gelmesin diye çatışmanın ortasına fırlıyor. İkisinin de zayıf noktası kendi göğüsleri ya da şakakları değil... Etraflarındaki insanlardan oluşan o sadık çelik çember."

Melis, planı kavramaya başlayarak şifreli tabletini kenara bıraktı. "Yani liderleri zihnen ve ruhen çökertmek için ekiplerini mi avlayacağız?"

"Aynen öyle Melis," dedi Kaan, gözlerinde katı bir kibirle. "Liderleri tek hamlede deviremezsin ama etraflarındaki insanları gölgelerin içinden teker teker avlarsan, o yıkılmaz dedikleri zırhı parçalarsın. Gürcan’ı, Kılıç’ı, Zuhal’i, Soner’i, Jale’yi, Vural’ı... Onları teker teker vuracağız. Her bir kayıpta Hazal ve Sargun biraz daha zayıflayacak. Arkadaşlarını kaybettikçe o sarsılmaz dedikleri soğukkanlılıklarını yitirecekler. Hata yapacaklar, panikleyecekler ve yalnızlaşacaklar."

Bora oturduğu yerde sırıttı, belindeki avcı bıçağının keskin yüzünü parmağının üzerinde hafifçe gezdirdi. "Yavaş yavaş, canlarını yaka yaka yani? Sevdiklerinin cesetlerini önlerine koyacağız."

"Kesinlikle," dedi Kaan. "Ve en güvendikleri adamlar yanlarında kalmadığında, o iki gururlu lider zayıflamış, çaresiz kalmış olacak. İşte o an işlerini bitirmek, fırtınada tek başına kalmış bir fidanı sökmek kadar kolaylaşacak."

Utku ağır başını sallayarak onayladı. "Taktiksel olarak kusursuz. Güçlerini ve morallerini ellerinden aldığımızda özgüvenleri kırılır. Saha hakimiyetlerini kaybederler."

İris pencerenin kenarındaki duruşunu bozmadan, omzundaki siyah tüfek kılıfının kayışını düzeltti. Sesi buz gibiydi. "İlk hedefi kime koyuyoruz? İşaret et, bu gece işini bitireyim."

"Acelemiz yok İris," dedi Kaan, koltuğuna tamamen yaslanarak. "Kurbanlarımızı seçerken aceleci davranmayacağız. Önce şifreli ağlardan hareketlerini izleyeceğiz. En savunmasız anlarını yakaladığımız an tetiğe basacağız. Ediz!"

"Dinliyorum Kaan," dedi Ediz, parmaklarını yeniden klavyenin üzerine koyarak.

"İki örgütün de ekiplerinin anlık konumlarını, kullandıkları rotaları yirmi dört saat boyunca canlı takibe al. En zayıf bulduğumuz halkanın üzerine çökeceğiz."

"Sistemler zaten aktif," dedi Ediz. "En ufak bir açık verdiklerinde ekranımda kırmızı sinyal yanacak."

Kaan, masanın üzerindeki kristal kadehini yeniden eline aldı. İçindeki erimiş buzlu suyu tek dikişte bitirdi. Arkasındaki uluslararası konsorsiyuma, devlet kademelerindeki gizli destekçilerine ve kendi kurguladığı bu acımasız yıpratma planına son derece güveniyordu. Ekipleri teker teker avlayıp iki lideri yalnızlaştıracak, sonra da onları tereyağından kıl çeker gibi yıkacaktı. Ya çökecekti, ya da çökertecekti...