8. bölüm · AY SAVAŞI

-8. BÖLÜM-

Rabianur

"Düşmanımın düşmanı, benim dostumdur."
— Kautilya - Arthashastra

🌙

9 YIL ÖNCE...

Yağmur suları, binaların çatısına ve araba camlarına şiddetle çarpıyor, sesler boş sokakta yankılanıyordu. Hava çoktan kararmıştı. Arada bir şimşek çakıp gökyüzünü aydınlatıyor, dolunay ise ışıl ışıl parlıyordu. İnsanlar evlerine dağılıp, bir köşeye çekilmişlerdi; Kılıç dışında...

Montunun kapişonunu kafasına geçirmişti, yüzü gözükmüyordu. Yağmurlu ve soğuk havada sokakta öylece yürüyordu. Kaşları hafif çatıktı ve kehribar gözleri de kısılmıştı.

Sokağın sonuna geldiğinde, uğultu rüzgarın arasında duyduğu sesle duraksadı. Yırtıcı, çaresiz ve iliklerine kadar korku dolu bir kız çığlığı.

Kılıç, hiç düşünmeden adımlarını o tarafa yöneltti. Ara sokağa saptığı an, gördüğü manzara kanını dondurdu. Üç adam, henüz altı yaşlarında bir çocuğu aratmayacak kadar zayıf, on altı yaşlarında bir kızı zorla sürüklüyordu. Adamlardan biri kızın kafasına soğuk bir silah dayamıştı. Kız direnmeye çalıştıkça diğer adam sert bir tokat indiriyor, kızı dizlerinin üzerine düşürüyordu.

"Yürü ulan!" diye bağırdı adamlardan biri, yağmurun sesini bastıran bir nefretle. "Babanın bize olan borcunu senin canınla ödeteceğiz!"

Ailesinin düşmanlarıydı. Kızın kurtuluşu yoktu; o ıslak sokakta, bir köşebaşında infaz edilmek üzereydi. Kız çırpındı, bir çığlık daha attı ama adam silahın kabzasıyla omzuna vurunca, bir kez daha düştü.

Kılıç’ın o an gözü karardı.

O zamanlar ne bir örgütü vardı ne de sığınacak bir ekibi. Henüz Kanlı Ay’ın adı bile hayatında yoktu. Ancak o dövüşmeyi, darbe alıp vurmayı çok iyi biliyordu. Öz babalarının acımasız yumruklarından hayatta kalabilmek için, ikizi Pusat'la kendi kendilerine öğrendikleri o vahşi, kuralsız dövüş tarzı, şimdi bedeninde bir refleks gibi uyandı.

Doğruca o yöne koştu. Adamlar daha ne olduğunu anlayamadan Kılıç, bir fırtına gibi aralarına daldı. Kızın kafasına silah dayayan adamın kolunu tuttuğu gibi, dirseğine sert ve acımasız bir diz darbesi indirerek kolunu kırdı. Kemik sesinin ve adamın acı dolu haykırışının binaların arasında yankılanmasına fırsat tanımadan, adamı çamura doğru sertçe savurdu.

Diğer adamlardan biri kızı tutarak geriye doğru korkuyla adımlarken öteki, "İşimize karıştığına pişman olacaksın delikanlı," diyerek üzerine doğru yürümeye başladı. Kılıç, tehlikeli bir şekilde gülümserken, adam ona sert bir yumruk savurdu. Lakin Kılıç çok rahat, çok profesyonel bir şekilde kafasını sağ eğip, kolayca sıyrıldı.

Adamın yumruğu boşluğa savrulup dengesini öne doğru bozarken, Kılıç bir salise bile duraksamadı. İki eliyle birden adamın ceketinin yakasını kavradı, onu kendine doğru sertçe çekerken kendi alnını bütün gücüyle adamın burnunun tam ortasına gömdü.

Kırılan kemik sesi, yağmurun uğultusunu ikiye böldü.

Adam acı dolu boğuk bir çığlıkla geriye doğru savruldu, elleriyle yüzünü kapatıp çamurun üzerine kapaklandı. Burnundan fışkıran kan, yağmur suyuyla karışıp sokağın kirli asfaltına yayılırken adam bir daha kalkamadı. İlk silah dayayan adam zaten dirseğine yediği o acımasız diz darbesiyle yerde acıyla kıvranıyordu.

Geriye sadece kızı tutup korkuyla geriye doğru adımlayan son adam kalmıştı.

Adam, arkadaşlarının saniyeler içinde nasıl yerle bir olduğunu görünce neye uğradığını şaşırdı. Titreyen elleriyle kızı kendine siper etmeye çalıştı ama korkudan bacakları birbirine dolanıyordu. Kılıç, kehribar gözlerini yavaşça ona çevirdi. Yüzünde beliren o karanlık, yırtıcı gülümseme, sokağın loş ışığında adeta bir ölüm fermanı gibiydi.

Kılıç, adamın üzerine doğru ağır ve kendinden emin adımlarla yürüdü.

"Y-yaklaşma!" diye kekeledi adam, kızı daha da sıkı kavrayarak. Ama Kılıç’ın gözlerindeki o saf tehlikeyi gördüğünde panik katlandı. Adam kızı bir anda öne doğru itip arkasına bile bakmadan sokağın karanlığına doğru kaçmaya başladı.

Kılıç kaçan adamın peşinden gitmedi. Zaten amaca ulaşılmıştı.

Sokak birdenbire derin bir sessizliğe büründü. Şimşeklerin ardı arkası kesilmiş, şiddetli yağan yağmur hafifçe çiselemeye başlamıştı. Kılıç, ellerindeki çamuru ve kanı pantolonuna silerek, öne doğru itildiği için çamurun üzerine düşen kıza doğru yürüdü.

Kız gencecikti ve lise çağındaydı; bedeni o kadar zayıftı ki az önce yaşadığı dehşetin ağırlığı altında ezilmiş gibi duruyordu. Kılıç, kızın önünde diz çöktü. Kız, her yaklaşmada biraz daha geriye çekilmek istiyor ama kaçacak yeri olmadığını anlayınca olduğu yerde titreyerek büzülüyordu.

"İyi misin?" diye sordu Kılıç. Sesi, az önceki yırtıcı tondan sıyrılmış, daha durgun bir hale gelmişti.

Kız cevap veremedi. Sadece başını hafifçe salladı. Dudakları soğuktan mosmor olmuştu ve dişleri birbirine vuruyordu. Kılıç'ın yüzüne bakmaya bile çekiniyordu. Kılıç, kızı daha fazla korkutmamak için geri çekilmek istedi ama tam o sırada kızın bakışları, Kılıç’ın montunun aralığından sarkan kolyeye takıldı.

Kılıç’ın boynunda, siyah bir iple asılı duran, siyah mat çelikten yapılma çift başlı kurt figürü...

O kolye, yağmurun altında karanlığa inat mat bir parlaklıkla duruyordu. Kız kolyeye o kadar uzun ve öyle derin baktı ki, Kılıç onun kolyenin üzerindeki en ufak çentiğe kadar her ayrıntıyı zihnine kazıdığını hissetti. Bu sadece bir takı değildi; bir gücün, bir soyun, gelecekteki büyük bir karanlığın ilk sembolüydü.

Kızın gözleri kolyeden ayrılıp tekrar Kılıç’ın kehribar gözleriyle buluştuğunda, Kılıç o bakışlarda korkunun yerini alan garip bir şey fark etti: Değişmez bir sadakat ve kabulleniş.

Kılıç, kolyenin fark edildiğini anlayınca, hızla kolyeyi tişörtünün içine gizledi.

Yavaşça ayağa kalktı, tam arkasını dönüp gidecekken, sert esen rüzgârın ve durmayan yağmurun altında kızın titremesinin şiddetlendiğini fark etti. Kızın o incecik bedenine sarılıp soğuktan büzüşmesi, dudaklarının morarmış hali Kılıç'ın adımlarını durdurdu.

Hiç beklemeden, tek bir kelime bile etmeden üzerindeki ağır, ıslak ama hâlâ vücut ısısını taşıyan siyah montunu çıkardı.

Kızın şaşkın bakışları arasında diz çöküp montu kızın titreyen omuzlarına bıraktı. Mont, kızın zayıf bedenine oldukça büyük gelmiş, onu adeta bir kalkan gibi sarmalamıştı. Kız, üzerinden yükselen o yabancı sıcaklığa ve montun kumaşına sinmiş yağmur kokusuna sığınarak montun yakalarını göğsüne doğru sıkıca çekti.

Kılıç, sadece ince tişörtüyle buz gibi yağmurun altında kalmıştı ama umursamadı. Kehribar gözleriyle kızın yüzüne son kez baktı.

"Seni bir daha bu saatte buralarda görmeyeceğim," dedi alçak, sert ama korumacı bir sesle. "Dışarısı it kopuk dolu, temkinli ol."

Tekrar ayağa kalktı. Şiddetlenen rüzgâr tişörtünü bedenine yapıştırırken, Kılıç arkasını dönüp sokağın sonuna doğru yürümeye başladı. Karanlık ve yağmur perdesi onu yavaş yavaş yutarken adımları hiç tereddüt etmedi.

Kız ise dizlerinin üzerinde, omuzlarında o devasa montla kalakalmıştı. Montun sıcaklığı bedenine yayılırken, gözleri Kılıç'ın karanlıkta kaybolduğu o noktaya kilitlenmişti. Elini montun yakasından içeri kaydırıp kendi göğsüne bastırdı; sanki az önce o montun altından süzülen çift başlı kurt kolyesini kendi teninde hissedebilmek ister gibi...

Kılıç, o gün o yemyeşil gözleri hafızasına kazımıştı. Bir daha asla unutamamıştı hayatını kurtardığı ve montunu bıraktığı o kızı; Çilen'i.

O kız da Kılıç'ın çift başlı kurt kolyesini ve o gece omuzlarına bırakılan sıcaklığı hafızasına kazımış, nereye gitse daima onu aramıştı. O gece bir daha asla zayıf kalmayacağına, kendini koruyacağına yemin etmiş; bir süre sonra da Dolunay örgütünün bir parçası olmuştu.

🍂

Kılıç Tansel'den...

Acı, savaş ve karanlık. Bu üç kelimeden ibaretti benim hayatım. Bu kadardı. Dahası yoktu. Ya da... Belki de vardı.

Acı dolu haykırışlar, savaşarak geçilmeye çalışılan günler, bizi zorla kapattıkları karanlık odalar... Beş yaşımızdan beri bu böyleydi. Bizi bir insan gibi değil, hayatta kalmak için tek çaresi birbirinin kanını dökmek olan birer avcı gibi büyüttüler. Öz babamızın yumrukları altında ezilmeyi değil, o yumruklara karşı ayakta kalmayı öğrendik Pusat'la. Sırt sırta verdik; moraran gözlerimizi, kırılan kemiklerimizi bir fener gibi karanlığımıza rehber yaptık.

O zamanlar ne Kanlı Ay vardı ne de sığınabileceğimiz bir güç. Sadece biz vardık. Kendi vahşi kuralını kendi koyan, merhameti zayıflık sayan iki çocuk...

Yıllar geçti, yumrukların yerini kurşunlar, karanlık odaların yerini soğuk sokaklar aldı. Ruhumdaki o açlık hiç bitmedi ama. Çünkü ben bir kurtarıcı olmak için doğmamıştım; ben sadece o karanlığın içinde yok olmamak için savaşan biriydim. Ta ki o yağmurlu gecede, çamurun ortasında yemyeşil gözleriyle bana bakan o kızı görene kadar... O gece, sırtımdaki yükün sadece nefretten ibaret olmadığını anladım.

Dokuz yıl önce tir tir titreyen o kız, şimdi tam karşımda dimdik duruyordu. Büyümüştü, güçlenmişti, kendini korumayı öğrenmişti. İçim buruk olsa da, bir yandan bu durum beni rahatlatmıştı. Sürekli yanında onu koruyacak birinin olmasındansa, o kendini korumayı tercih etmişti. Çünkü zaten aradan geçen bu dokuz sene boyunca ben, onun yanında olamamıştım. Bunca yıl onu koruyamamıştım. Lakin o kendini korumuştu, kendisine zarar gelmesine izin vermemişti. İşte bu yüzden sıkışan kalbim gevşemişti.

Dolunay Köşkü'ne gittiğimizde bakışları arada bir boynuma ve göğsüme kayıyordu. Çünkü biliyordum; yeşilleri, bana dair hatırladığı tek şey olan, çift başlı kurt figürünü arıyordu. Şuan ise o kolyeyi tişörtümün dışına çıkarmış, parmaklarımın arasında çeviriyordum. Beni hatırlamasını istiyordum ama bu savaşın ortasında olmazdı. Zaafını belli edemezdi. Eğer ederse, zayıf düşerdi.

Yüzümde buruk bir gülümseme oluştu. Herşeye rağmen onu yıllar sonra böyle görmek beni mutlu etmişti. Artık o yağmurlu gecedeki korkak ve çekingen bir genç kız değildi. Artık güçlü, kendi ayakları üzerinde durabilen, yetişkin bir kadındı. Her ne kadar yaşadıkları onu bir canavara dönüştürmüş olsa da...

Tam yine derin düşüncelere dalmıştım ki, koluma inen dirsek darbesi yüzünden acıyla bağırdım. Yan tarafımda oturan Soner, hayvan gibi bir güçle doğrudan sargılı koluma vurmuştu. Bu ekip arkadaşları yüzünden iki dakika huzura bile müsaade yoktu.

"Ne vuruyorsun, öküz?! Yeni ameliyattan çıkmışım, kolum sargılı, görmüyor musun?!" diye kükredim Soner'in suratına doğru.

Duruşu rahattı ama bakışları oldukça tersti. "Lan oğlum, felaket günler geçiriyoruz, Sargun Göksel daha yeni birlik olmayı teklif etti bize, Hazal'ın kafası zaten karma karışık olduğu için kız kendini odaya kapattı, sen ise gelmiş burada pişkin pişkin sırıtıyor musun? Sence ben miyim öküz?!"

Kolumu ovuşturarak gözlerimi devirdiğimde, kehribar gözlerimiz Pusat'la kesişti. Deri berjere yayılmış, imalı imalı bana bakıyordu. Çilen'le olan geçmişimizden onun bile haberi yoktu ama ne düşündüğümü az çok tahmin ediyor gibiydi. Ne var? der gibi bir baş hareketi yaptığımda dudağının kenarı kıvrıldı. "Sen harbi neye gülüyorsun kardeşim?"

Gözlerimi kaçırdım. "Ne gülmesi?" dedim kaçar gibi. "Gülmüyorum ben, sallamayın."

"Sallamayalım öyle mi?" dedi Gürcan, tek kaşını kaldırarak. Akın ile karşımızdaki kanepeye yayılmışlardı. "Biz ne zamandan beri gördüğümüz şeyi sallar olduk, kardeş?"

Dolunay Köşkü'nden döndüğümüzden beri ağzına tek bir tane bile o meşhur muzlu bisküvilerinden atmamıştı. Canının sıkkın olduğu her halinden belliydi. "Yanlış görmüşsünüzdür o zaman," dedim diklenerek.

"Kılıç, bu salonda beş kişiyiz farkında mısın?" dedi Soner, bana umutsuz bir vakaymışım gibi bakarken. Etraftaki korumaları işaret etti. "Onu da geçtim bir sürü koruma var burada, hiç inkar etmeye çalışma bir sürü şahidimiz var." En yakındaki, adı Yavuz olan korumaya döndü. Elini ona doğru uzattı. "Oğlum Yavuz, gördün değil mi sende?" Uzattığı elini tekrar bana çevirdi. "Gülüyordu bu kemik torbası."

Yavuz, ne diyeceğini bilemezken Gürcan lafa atladı. "Soner, sen de bıkmadın mı, olayın önemli-önemsiz olması fark etmeksizin şahit veya kanıt falan aramaktan?"

Soner'in ters bakışları Gürcan'a döndü. "Sen git o muzlu bisküvi stoklarını kontrol et birader. Hem senin elinde niye yok şuan o bisküvi paketlerinden? Hayret."

"Tadı mı kaldı sanki? Tadı olsa yerdim," dedi Gürcan, elini yasladığı başından ayırırken.

Akın en sonunda dayanamamış olacak ki bir anda araya girdi. "Oğlum ne değişik adamlarsınız ya! Bir kesin artık, yemin ederim başım ağrıdan patlayacak zaten, bir de sizinle uğraşamam!"

Akın’ın patlamasıyla salondaki o laf kalabalığı bıçak gibi kesildi.

Az önce birbirine laf yetiştiren, korumalardan şahit aramaya çalışan adamların hepsi bir anda sus pus olmuştu. Çünkü hepimiz Akın'ın öyle kolay kolay tepki gösterecek veya patlayacak bir adam olmadığını biliyorduk. Akın, şakaklarını parmak uçlarıyla ovarken gözlerini sıkıca kapatmış, dişlerini sıkıyordu. Bacağındaki ağır sargının zonkladığına adım gibi emindim ama onu asıl bitiren şey, başımızdaki bu belirsizlik ve salonun ortasında dönen bu çocukça şakalamalardı.

Sargılı kolumu yavaşça göğsüme doğru çektim. Soner’in indirdiği o ayı kuvvetindeki darbenin acısı hâlâ derimin altında bir alev gibi yanıyordu ama o duygusal karmaşadan tamamen sıyrılmayı başarmıştım. Bakışlarımdaki gevşeklik gitti, yerini yıllardır taşıdığım o soğuk, katı ifadeye bıraktı.

"Akın haklı," dedim, sesimi salonun her köşesine duyuracak kadar net ve sert tutarak. "Salak salak atışmayı kesin artık."

Pusat deri berjerde geriye doğru yaslanmış, kehribar gözlerini üzerimde gezdiriyordu. İkizim olduğu için sesimdeki ton değişimini milisaniyesinde yakalamıştı. Oturuşunu dikleştirdi.

"Kılıç doğru söylüyor," dedi Pusat, derin ve pürüzsüz sesiyle. Soner’e baktı önce, sonra da gözlerini Gürcan’a dikti. "Sargun Göksel bize birlik olmayı teklif etti diye kriz çözüldü mü sanıyorsunuz? Aksine, tehlike iki katına çıktı. Kanlı Ay ile Dolunay’ın aynı çatı altında, aynı masa etrafında oturması ne demek biliyor musunuz siz? Barutla ateşin aynı odaya kilitlenmesi demek. En ufak bir kıvılcımda dışarıdaki düşmana gerek kalmadan biz birbirimizi yok ederiz."

Soner, Pusat’ın bu uyarısıyla duraksadı. Yüzündeki o umursamaz, laf ebesi ifade yavaşça eriyip gitti. Ceketinin yakasını düzeltti, sırtını oturduğu koltuğa yasladı. Bana attığı o ters bakışların yerini ciddi bir sorgulama almıştı. "Tamam, uzatmıyoruz," diye mırıldandı Soner. "Ama durumun saçmalığını siz de görüyorsunuz. Karşı tarafta Yeni Ay var, bir tarafta Dolunay, biz de Kanlı Ay’ız... Ve her şeyin merkezinde Hazal duruyor. Kız kendini odaya kapattı diyorum size. Saatlerdir gıkı çıkmıyor."

"Korkusundan kapatmadı kendini odaya," dedim ters bir sesle. "Hazal’ı biraz olsun tanıdıysam, şu an strateji yapıyordur. İçerideki o karmaşayı bastırmadan dışarı adım atmayacak kadar akıllı bir kadın."

"Akıllı olmasına akıllı da..." Gürcan dirseğini dayadığı koltuktan doğruldu. Derin bir iç çekip ellerini ensesinde birleştirdi. Yüzündeki can sıkıntısı hâlâ silinmemişti. "Biz gerçekten Sargun’a güvenecek miyiz? Yani... O adama sırtımızı emanet edebilecek miyiz Kılıç? Bugün bizimle masaya oturur, yarın arkamızdan ilk kurşunu o sıkar. İtibar edilecek adam değil."

"Kimse kimseden güven beklemiyor Gürcan," dedim gözlerimi onun üzerine dikerek. Sağ elim sabırsızca tişörtümün içine kaydı. Az önce parmaklarımın arasında çevirdiğim, göğsümün üzerinde duran çift başlı kurt kolyeme dokundum. O soğuk metal tenime değdikçe zihnim daha da berraklaşıyordu. "Sargun’a güvenmeyeceğiz. Dolunay’a da güvenmeyeceğiz. İttifak demek birbirine sarılmak demek değildir. Sadece aynı hedefe, aynı anda ateş etmek demektir. Düşman düşmanlığı bırakmıyor, sadece daha büyük bir tehdit için silahlarımızı aynı yöne doğrultuyoruz. Bu kadar basit."

Kimseden gık çıkmıyordu. Soner’in az önceki gıcıklığından eser kalmamıştı ama kafasının arkasında bir şeylerin döndüğünü biliyordum. Bana doğru hafifçe eğildi.

"Peki kolyeyi niye çıkardın?" diye sordu Soner, sesini biraz düşürerek.

Kaşlarımı çattım. "Ne?"

"Diyorum ki... Dolunay Köşkü’nden döndüğümüzden beri elin o kolyede. Yıllardır tişörtünün altında sakladığın kolyeyi bugün dışarı çıkardın, üstüne bir de durup dururken sırıttın. Bize anlatmadığın bir şey mi var Kılıç?"

Gözlerimi ondan kaçırıp salondaki devasa camdan dışarıya, köşkün kararmaya başlayan bahçesine baktım. Yağmur hafif hafif çiselemeye başlamıştı bile. Tıpkı dokuz yıl önceki o lanet gece gibi... Yağmur, soğuk ve çamur. Ama bu adamlara Çilen’i anlatamazdım. Çilen’in benim geçmişimdeki o tek ışık kırıntısı olduğunu, bu amansız savaşın ortasında onun yeşil gözlerini yeniden görmenin kalbimi nasıl sıkıştırdığını söyleyemezdim. Eğer bir zaafım olduğunu hissederlerse, bu ekibin dengesi bozulurdu. Kendi zaafımı kendi göğsümde taşımak zorundaydım. Pusat bile bilmezken bu adamlara tek bir kelime edemezdim.

"Aptal aptal konuşma Soner," dedim soğuk bir sesle. "Rahatsız etti, çıkardım. Gülme meselesine gelince... Sadece sizin bu çaresiz hallerinize acıdım, o kadar."

Pusat hafifçe öksürdü. İkizim olduğu için yalan söylediğimi, daha doğrusu gerçeğin etrafından dolandığımı anında anlamıştı. Çilen meselesini zerre bilmese de kafamda başka bir tilkinin dolandığını seziyordu. Dudağının kenarında o tanıdık, alaycı tebessüm belirdi ama Soner’in önünde beni ele vermedi. Pusat ile aramızdaki o sessiz dil her zaman işe yarardı.

"Her neyse," dedi Akın, derinden gelen boğuk bir sesle. Koltuk değneğine tutunarak hafifçe doğrulmaya çalıştı ama bacağındaki acı yüzünden yüzünü buruşturup tekrar geriye kaydı. "Aramızdaki kişisel meseleleri ya da kimin neye güldüğünü bir kenara bırakalım. Köşkün etrafındaki güvenlik çemberini iki katına çıkardım. Bacak bu halde olsa da kafamız çalışıyor çok şükür. Ama bir sorunumuz var."

Hepimizin bakışları Akın’a kilitlendi. "Ne sorunu?" diye sordu Gürcan.

"İstihbarat," dedi Akın. "Yeni Ay cephesinde garip bir hareketlilik var. Sadece Sargun’un teklifi değil, bizim de hamle yapmamız gerektiğini biliyorlar. Eğer Hazal bu ittifakı kabul ederse, Yeni Ay ilk saldırısını bu köşke yapmayacak."

"Nereye yapacak peki?" diye araya girdi Soner.

"Sargun’un bölgesine," dedi Akın net bir sesle. "Bizi birleşmeden vurmak isteyecekler. Sargun’u zayıf yakalayıp Dolunay’ı çökertirlerse, Kanlı Ay tek başına kalır."

Otuduğum yerden yavaşça ayağa kalktım. Sargılı kolum hafifçe sallandığında ameliyat dikişlerim çekildi ama çaktırmadım. Yüzümde tek bir mimik bile oynamadı.

"O zaman bu gece uyku yok," dedim salondakilere bakarak. "Pusat, sen dış güvenlikten sorumlusun. Korumaların nöbet saatlerini değiştir, kimse aynı noktada iki saatten fazla durmayacak. Gürcan, sen git o bisküvilerinden ye, karnını doyur ve mühimmat deposunu kontrol et, Soner sen ise ekipmanları hazır da tut. Akın, sen de o bacağını dinlendir, aramızda aklı çalışan bir tek sen varsın, bize lazımsın."

"Sen ne yapacaksın?" diye sordu Soner ayağa kalkarken.

Siyah ceketimi tek kolumla omuzlarıma attım.

"Ben de bu ittifakın kaderini belirleyeceğim," dedim. "Hazal ile konuşacağım."

Salondan çıkmak için ilk adımı attığımda, arkamdan Pusat’ın sesi yükseldi. "Dikkatli ol Kılıç. Kızın kafası zaten karma karışık, üstüne gitme."

Olduğum yerde kaldım. Pusat, Çilen ile aramızdaki o dokuz yıl önceki bağı, o yağmurlu geceyi bilmiyordu. O sadece Hazal’ın ve etrafındakilerin ne kadar tehlikeli birer canavara dönüştüğünü görüyordu. Benim ise zihnimde sadece o yeşil gözler vardı. Arkamı dönmedim. Sadece başımı hafifçe eğdim.

"Biliyorum," dedim fısıltı gibi bir sesle. "Zaten beni rahatlatan da bu."

Koridora doğru ilerlerken arkamda bıraktığım o karanlık salonda tek bir ses bile kalmamıştı. Yağmur dışarıda şiddetleniyor, camları dövüyordu. Ben ise adımlarımı, kaderimi ve sırtımdaki o ağır yükü Hazal’ın kapısına doğru taşıyordum.

🍂

Hazal Ember'den...

Odamın buz gibi havası ciğerlerime kadar işlerken, ellerimi çalışma masasının kenarlarına dayamış, önümdeki devasa haritaya bakıyordum. Dört duvar arasında geçirdiğim saatler boyunca zihnim bir an olsun durmamıştı. Köşktekiler benim içeride korkumdan veya kafa karışıklığımdan büzüldüğümü, çaresizce duvarlara baktığımı sanıyor olabilirdi. Ama gerçeği bilmiyorlardı. Ben bu odaya saklanmamıştım; ben bu odada ay savaşının satranç tahtasını kuruyor, taşların yerini değiştiriyordum.

Sargun Göksel’in o kendinden emin birlik teklifi, içimdeki tüm dengeleri altüst etmişti. Dolunay ve Kanlı Ay’ın aynı masaya oturması, barutla ateşin aynı odaya kilitlenip yanlarına bir de açık alev bırakılmasından farksızdı. Ama Yeni Ay tehdidi her geçen saniye kapımıza daha da yaklaşırken, gurur yapacak veya diklenecek lüksümüz yoktu. Kararımı zihnimde netleştirmiştim ancak bu kararı tek başıma bir diktatör gibi dayatmak istemiyordum. Bu köşkteki herkes canını ortaya koyuyordu. Bu yüzden hepsinin fikrini almalı, herkesin gözünün içine bakarak bu yola çıkmalıydım.

Derin bir nefes alıp masanın üzerindeki haritayı katladım ve kapıya doğru yürüdüm. Kolu aşağı indirdiğim an, kapı içeriye doğru süzüldü. Tam o sırada karşımdaki el, havada donup kaldı.

Kılıç.

Elini kapıyı tıklatmak üzere kaldırmış vaziyette, kapının hemen eşiğinde duruyordu. Üzerindeki siyah ceket tek omzundan sarkıyordu, ameliyattan yeni çıkmış sargılı kolunu hafifçe göğsüne doğru çekmişti. O kehribar gözleri tam gözlerimin içine çekildiğinde ikimiz de bir anlığına duraksadık. Koridorun loş ışığında yüzündeki o katı, soğuk ifadeye rağmen gözlerinin derininde bana ulaşmaya çalışan, adını koyamadığım bir şeyler vardı. Yılların biriktirdiği o ağır yük, ikimizin de omuzlarına çökmüş gibiydi.

"Tıklatmana gerek kalmadı Kılıç," dedim, sesimi olabildiğince düz, soğukkanlı ve otoriter tutmaya çalışarak. "Tam ben de çıkıyordum."

Kılıç havada duran elini yavaşça indirdi. Bakışları önce yüzümde, ardından omuzlarımın arkasındaki masaya ve odanın karanlık köşelerine kaydı. "Seninle konuşmaya gelmiştim," dedi boğuk, derinden gelen bir sesle. Sargılı kolunu hafifçe düzeltti. "Sargun’un teklifini ve içeride saatlerdir ne düşündüğünü soracaktım."

"Düşünecek zaman bitti Kılıç," dedim adımlarımı koridora doğru atarken. "Yeni Ay bizi parçalamadan önce önümüzdeki seçenekleri masaya yatırmamız gerekiyor. Şimdi bana laf anlatmayı bırak da herkesi topla."

Arkamdan gelen düzenli ve ağır adım seslerinden peşime takıldığını anladım. Koridorda ilerlerken başımı ona çevirmeden konuşmaya devam ettim. "Tüm ekibi ve üst kadroyu ana toplantı salonuna istiyorum. Hemen. Tek bir kişi bile eksik kalmayacak."

"Herkesi mi?" diye sordu Kılıç, sesi koridorun taş duvarlarında yankılanarak. "Üst kadro da dahil mi?"

"Herkes," dedim net ve tavizsiz bir tonla. "Kimse eksik kalmayacak. Bu karar sadece benim değil, hepimizin geleceğini ilgilendiriyor. Herkesin fikrini alacağım, sonra da son sözü söyleyeceğiz."

Kılıç tek bir kelime daha etmedi. Hızlı adımlarla yanımdan geçip salona haber vermek ve herkesi toplamak için öne geçti. Sargılı kolunun sızladığı adımlarındaki hafif aksamadan belli oluyordu ama yine de o dik duruşundan taviz vermiyordu.

Beş dakika sonra devasa strateji salonunun çift kanatlı otomatik kapısı açılınca içeri girdim.

Salondaki atmosfer adeta patlamaya hazır bir dinamit gibiydi. Gerilim o kadar yoğundu ki havadaki oksijeni bile zorlukla soluyordunuz. Masanın bir tarafında Kanlı Ay’ın yıllanmış, tecrübeli üst kadrosu oturuyordu. Cevat Amca o heybetli duruşuyla masanın başındaydı; ellerini masanın üzerinde birleştirmiş, gözlerindeki o derin tecrübeyle içeri giren herkesi süzüyordu. Yanında Nevin Abla, sert, sorgulayıcı ve tavizsiz bakışlarıyla duruyordu. Barlas Abi ve Ferhan Abi alçak sesle, hararetli bir şekilde fısıldaşıyor, Derya Abla ise elindeki tabletin ekranına dalmış görünse de gergince bacağını sallayıp duruyordu.

Masanın diğer tarafında ise bizim genç ekip toplanmıştı. Akın koltuk değneklerini sandalyesine yaslamış, bacağındaki dayanılmaz acıyı bastırmaya çalışarak dik oturmaya gayret ediyordu. Gürcan’ın elinde bu sefer o meşhur muzlu bisküvileri yoktu; ellerini ceplerine sokmuş, yüzü tamamen asılmıştı. Soner kolları bağlı şekilde duvara yaslanmış, huzursuzca gözlerini etrafta gezdiriyordu. Pusat ise kehribar gözlerini masanın ortasındaki boşluğa dikmiş, adeta kendi zihninde savaşıyordu. Zuhal, Berenay ve Feryal ise birbirlerine yakın duruyor, salonun ortasındaki bu ağır ve kasvetli havayı endişeyle izliyorlardı.

Ben içeri girdiğim an, salondaki tüm fısıltılar bıçak gibi kesildi. On dört çift göz birden bana döndü.

Masanın öteki başına, lider koltuğunun arkasına geçip durdum. Ellerimi masanın soğuk, cilalı yüzeyine bastırdım. Kılıç, ekibin hemen arkasında, kapıya yakın bir yerde durmuş, gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmıyordu.

"Saatlerdir odamda ne düşündüğümü, ne planladığımı merak ettiğinizi biliyorum," diyerek söze başladım. Sesim salonda yankılandı; buz gibi, pürüzsüz ve kararlıydı. "Dolunay Köşkü’nden döndüğümüzden beri hepinizin kafasında tek bir soru var: Sargun Göksel’in birlik teklifine ne cevap vereceğiz? Buraya tek başıma bir emir dikte etmeye gelmedim. Önce hepinizi dinleyeceğim. Bu masadaki herkes canını ortaya koyuyor, bu yüzden herkesin fikrini duymak istiyorum."

Salonda kısa bir sessizlik oldu. İlk olarak Cevat Amca derin bir iç çekerek öne doğru eğildi. O sert, babacan sesiyle konuştu. "Hazal kızım... Dolunay ile Kanlı Ay’ın geçmişi kanla yazılmıştır. O masaya oturmak sanıldığı kadar kolay değildir. Sargun Göksel zeki bir adamdır ama zeki olduğu kadar da tehlikelidir. O masada atılacak tek bir yanlış adım, Kanlı Ay’ın sonu olur."

Nevin Abla da başıyla Cevat Amca’yı destekledi. "Cevat Amca'n haklı Hazal. Düşmanımız Yeni Ay olabilir ama Dolunay’a güvenip sırtımızı onlara yaslamak ne kadar doğru? Sargun’un bizi kullanıp kenara atmayacağının bir garantisi var mı? Ben bu ittifaka şüpheyle bakıyorum."

"Garantisi yok Nevin Abla," dedim açıkça. "Ve zaten kimse sizden Sargun’a güvenmenizi beklemiyor."

Bu sırada Soner öne doğru bir adım attı, huzursuzluğu her halinden belliydi. "Hazal, ben anlamıyorum. Karşı tarafta Dolunay var, bir tarafta biz... Sargun gibi bir adamla aynı safta durmak benim içime kurt düşürüyor. Gerçekten o adamla aynı masada oturup operasyon mu planlayacağız? Bana kalırsa reddedelim, kendi başımıza savaşalım."

"Kendi başımıza savaşırsak ne olacağını biliyor musun Soner?" diye söze girdi Akın. Bacağındaki ağrıya rağmen sesi oldukça net çıkmıştı. "Yeni Ay bizi bölüp parçalar. Önce Dolunay’ı vururlar, sonra da zayıflamış olan bizi. Bence bu teklif bir tuzak olsa bile, stratejik olarak kabul etmek zorundayız. Düşmanımın düşmanı dostumdur mantığıyla bakmalıyız."

"Katılıyorum," dedi Derya Abla tabletinden başını kaldırarak. "Dijital altyapılarını inceledim. Dolunay’ın istihbarat ağı çok geniş. Eğer onların verileriyle bizim saha gücümüz birleşirse, Yeni Ay’ın hareket kabiliyetini tamamen kısıtlarız."

Gürcan elini masaya vurdu hafifçe. "Peki ya mühimmat? İki örgüt aynı karargâhta veya ortak operasyonda nasıl silah paylaşacak? Birbirimizin boğazına sarılmayacağımız ne malum?"

"Sarılmayacağız Gürcan, çünkü sınırlar net olacak," dedim sesimi biraz daha yükselterek.

Pusat o ana kadar sürdürdüğü sessizliği bozdu. Kehribar gözlerini kaldırıp doğrudan bana baktı.

"Pusat, sen ne düşünüyorsun?" diye sordum ona bakarak.

Pusat derin bir nefes aldı. "Birlik olmak tek seçeneğimiz bence Hazal. Ama bu bir dostluk antlaşması değil, bir ateşkes. Eğer Sargun ile masaya oturacaksak, şartları biz belirlemeliyiz. İpleri onun eline verirsek bizi kendi oyununda piyon yapar. İpleri sen tutacaksan, ben bu ittifaka varım."

Zuhal, Berenay ve Feryal de Pusat’ın bu sözleri üzerine başlarıyla onayladılar. Feryal, "Pusat haklı Hazal. Eğer kontrol sende olacaksa, biz senin arkandayız. Ama Sargun’un üstünlük taslamasına izin veremeyiz," dedi.

Barlas Abi ve Ferhan Abi de kendi aralarında göz göze geldikten sonra Barlas Abi söze girdi. "Üst kadro olarak risklerin farkındayız Hazal. Ama şartlar zorlu. Eğer genç ekip de bu riskin farkındaysa ve senin liderliğinde bu yükü taşıyacaksa, biz de arkandayız."

Salondaki herkes tek tek fikrini söyledikten sonra bütün gözler yeniden bana, masanın başındaki duruşuma kilitlendi. Herkesin fikrini almıştım ve tablonun netleştiğini görebiliyordum.

"Hepinizi dinledim," dedim, ellerimi masadan kaldırıp salondakilerin üzerinde gözlerimi gezdirerek. "Ve gördüğüm şey şu: Hiçbirimiz saf değiliz. Kimse Sargun Göksel’e melek muamelesi yapmıyor. Hepimiz bu ittifakın bir zorunluluk olduğunun farkındayız."

Derin bir nefes alıp devam ettim. "Kararımı açıklıyorum. Dolunay’ın birlik teklifini kabul ediyoruz."

Salonda hafif bir kıpırdanma oldu ama kimse itiraz etmedi. Çünkü herkes mantığın bunu gerektirdiğini biliyordu.

"Ancak," dedim, sesimi bir ton daha sertleştirerek. "Bu ittifakı resmileştirmek ve şartları koymak için Dolunay Köşkü’ne ben gideceğim."

Kılıç bir anda öne doğru bir adım attı. "Tamam, ordunu toplarız. Tüm saha ekibiyle birlikte gideriz, gözdağı vererek otururuz o masaya."

"Hayır Kılıç," dedim gözlerinin içine bakarak. "Anlamadınız. Dolunay Köşkü’ne tek başıma gideceğim."

Salonda adeta bir bomba patladı.

"Ne?!" diye gürledi Pusat ayağa fırlayarak. Kehribar gözleri adeta alev saçıyordu. "Sen ne dediğinin farkında mısın Hazal?! O kurtlar sofrasına tek başına adım atmak ne demek?! Asla izin vermem! Vermeyiz!"

Kılıç’ın çenesi kenetlendi, sargılı koluna rağmen üzerime doğru yürüdü. Ses tonu sakindi ama bakışları sertti. "Hazal saçmalama. Sargun Göksel’in ne yapacağı belli olmaz. Seni oraya tek başına gönderip burada elimiz bağlı bekleyemeyiz. Ya hep birlikte gideriz ya da o masaya kimse oturmaz."

Nevin Abla da dehşetle elini göğsüne koydu. "Hazal kızım, bu bir intihar! Güvenlik ordusu olmadan Dolunay’ın sınırından bile geçemezsin!"

"Bana bakın!" diye bağırdım, sesim salondaki tüm bağrışmaları bir anda kesti. Lider koltuğunun yanına bir adım atıp hepsine tek tek baktım. "Biz oraya gövde gösterisine gitmiyoruz. Güven inşa etmeye gidiyoruz! Eğer arkamda elli tane silahlı adamla Dolunay Köşkü’ne dayanırsam, Sargun bana Bize hâlâ güvenmiyorsun der ve masayı baştan kurar. Ama ben tek başıma, kellem elimde o kapıdan içeri girersem, onlara en büyük gözdağını vermiş olurum. Sizin ininizden bile korkmuyorum, size meydan okuyorum demiş olurum."

"Bunu kabul edemeyiz Hazal," dedi Kılıç, sesi alçak ama tehditkârdı. "Seni o kapıdan tek başına çıkartamayız."

"Ben Kanlı Ay’ın lideriyim Kılıç!" dedim, onun tam karşısına dikilerek. "Ben ne dersem o olur! Bu bir rica değil, bir karardır. Ekip olarak arkamda duracaksınız. Barlas Abi... Karargâhın tüm savunma hatlarını iki katına çıkaracaksınız. Derya Abla, Dolunay ile kurulacak tüm ortak iletişim kanallarını şifreleyecek, sinyalimi bir saniye bile kaybetmeyeceksin."

Pusat yumruğunu masaya vurdu. "Bir şey olursa orayı başlarına yıkarız Hazal, bunu biliyorsun değil mi?"

"Bir şey olmayacak," dedim kendimden emin bir şekilde. "Çünkü Sargun Göksel salak bir adam değil. Tek başıma geleceğimi duyunca ilk başta şok olacak, ardından bana ve cesaretime saygı duymak zorunda kalacak. Eğer bana orada tek bir çizik bile atarsa, Kanlı Ay’ın Dolunay’ı haritadan sileceğini iyi biliyor."

Cevat Amca derin bir iç çekip başını salladı. "Hazal haklı..." dedi boğuk bir sesle. "Büyük bir risk... Çok büyük bir delilik. Ama bir liderin atması gereken o adımı atıyor. Güven ancak böyle söküp alınır."

Kılıç ve Pusat hâlâ öfkeden soluyordu. Kılıç gözlerini benden bir an bile ayırmadan dişlerinin arasından konuştu. "Eğer orada sana bir şey olursa... Şartlar ne olursa olsun o köşkü yakarız Hazal."

"Gerek kalmayacak," dedim ve başımla masanın gerisindeki Ferhan Abi’yi işaret ettim.

"Ferhan Abi," dedim, sesime son noktayı koyan o otoriter tonu vererek. "Senden bir şey istiyorum. Hemen Dolunay Köşkü’ne bir adamımızı göndereceksin. Sargun Göksel’e haber uçursun. Tekliflerini kabul ettiğimi, şartları konuşmak üzere bu gece saat on ikide tek başıma Dolunay Köşkü’ne geleceğimi iletsin. Ben varmadan önce geleceğimi, saati ve yalnız olacağımı öğrensinler. Çayı sıcak tutsunlar."

Ferhan Abi ağır ağır başını salladı. "Anlaşıldı Hazal. Adamı hemen çıkarıyorum yola, gece saat on ikide tek başına geleceğinin haberini doğrudan Sargun’a iletecek."

Başım dik bir şekilde, salondakilere son kez baktım.

"Toplantı bitmiştir. Herkes görev başına. Gece on ikiye kadar hazırlıklar tamamlansın."

Salondakilerin şaşkın, endişeli ve çaresiz bakışları arasında arkamı dönüp strateji salonundan çıktım. Koridordaki adımlarım yankılanırken, bu gece yazılacak kaderin geri dönüşü olmadığını biliyordum.

🍂

Sargun Göksel'den...

Dolunay Köşkü’nün devasa salonunda, pirinç şamdanların titrek ışığı duvarlardaki koyu ahşap kaplamalara cılız gölgeler düşürüyordu. Saatlerdir salonu esir alan o ağır, gerilimli hava bir an olsun dağılmamıştı. Masanın başındaki derin sessizlik, Reha Abi'nin önündeki haritaları hışımla kenara itmesiyle bölündü. Üst kadro, benim Kanlı Ay’a sunduğum ve iki organizasyonu tek bir çatı altında birleştirme kararımı öğrendiklerinden beri adeta kovanı çomaklanmış arı gibi çalkalanıyordu. Ziya Baba dışında salondaki herkes bu bağımsızlığı kaybetme riskinin, yönetim paylaşımının şokunu ve şaşkınlığını yaşıyordu.

"Akıl alır gibi değil!" diye gürledi Reha Abi, purosundan hırsla bir nefes çekip dumanını masaya doğru savurarak. Toplantının başından beri aynı şeyi tekrarlayıp duruyordu. "Biz saatlerdir burada neyi tartışıyoruz Sargun?! Sen git Kanlı Ay ile tamamen birleşme teklifi yap, bize de sadece tebliğ et! Dolunay bunca yıldır kendi ayakları üzerinde duran, bağımsız bir güç! Şimdi kalkıp güçlerimizi, kararlarımızı, yönetimimizi Kanlı Ay ile birleştirmek ne demek?! Sen hiç mi organizasyonun geleceğini düşünmüyorsun?!"

Veda Abla, pencerelerin kenarında bir ileri bir geri adımlıyordu. Yüzündeki o şok ifadesi yerini derin bir huzursuzluğa bırakmıştı. "Reha haklı," dedi Veda Abla, sesindeki titremeyi gizleyemeyerek. "Bunu bize toplantının başında söylediğinden beri sindiremiyorum. Dolunay’ın kendine ait bir düzeni, bir ağırlığı var. Kanlı Ay ile birleşmek demek, karar mekanizmasını ikiye bölmek demek. Yarın bir gün operasyonlarda kimin sözü geçecek? İki ayrı organizasyonu tek çatı altında toplamak yönetimi felç eder! Biz bugüne kadar kimseyle yönetim paylaşmadık."

Korhan Abi ise masanın diğer ucunda, elindeki gümüş çakmağın kapağını hırsla açıp kapatıyordu. Çıkan tıkırtı, salondaki öfkeyi ve şaşkınlığı daha da tırmandırıyordu. "Veda, haklısın. Ama olay sadece yönetim de değil," dedi Korhan Abi, masaya sert bir yumruk indirerek. "Ulan iki ayrı güç olarak koordineli çalışalım desen anlarım! Ama tamamen birleşmek, tek çatı olmak ne demek?! Sargun bu kararı tek başına nasıl alırsın, Ziya Baba sen buna nasıl göz yumarsın hâlâ aklım almıyor! Birleşmek demek komutayı paylaşmak demek. Kanlı Ay bizim emrimize girmeyeceği gibi biz de onların emrine girmeyiz. Nasıl yürüyecek bu iş?!"

Salonda toplantının başından beri bitmek bilmeyen bu bağrışmalar, itirazlar ve şaşkınlık çığlıkları duvarlarda yankılanırken ben kahve bardağımı parmaklarımın arasında çevirmeye devam ediyordum. Ziya Baba ise masanın başında, her zamanki heybetiyle oturuyordu. Elindeki tespihin tanelerini ağır ağır çekerken, salondakilerin bu dinmeyen tepkilerini donuk ama keskin gözlerle izliyordu. Bu karardan önceden haberdar olan tek kişi olduğu için, onların bu feveranına karşı sükunetini koruyordu.

"Yeter!" dedim en sonunda, bardağımı masaya sertçe bırakarak. Çıkan tok ses, Reha Abi’nin bağırmasını ve Korhan Abi'nin çakmak sesini bir anda kesti.

Bütün gözler öfkeyle ve sorgulayarak bana döndü.

"Saatlerdir aynı şeyleri söyleyip duruyorsunuz," dedim, sesimi salonda yankılanacak kadar net tutarak. "Şokunuzu da anlıyorum, organizasyonun bağımsızlığını koruma isteğinizi de. Ama haritaya bakmayı reddediyorsunuz! Yeni Ay kuzey hattını ablukaya aldı. İki tarafı da ayrı ayrı yıpratıyor. Eğer tek bir çatı altında birleşip tüm gücümüzü, istihbaratımızı ve ordumuzu tek bir yumruk yapmazsak, birkaç haftaya kalmadan ne Dolunay kalacak ne de Kanlı Ay! Ayrı ayrı durarak bağımsızlığımızı değil, sadece yok oluşumuzu garantiliyoruz!"

"Varsın zorlanalım!" diye kestirip attı Korhan Abi. "Ama kendi komutamızı elimizde tutarız! Birlik olmak ne demek Sargun? O kız... Hazal denilen o lider bu teklifi duyduğunda ne düşündü sanıyorsun? Kanlı Ay gibi bağımsızlığına düşkün bir yapı, gücü ve yönetimi bizimle paylaşmayı kabul eder mi sanıyorsunuz?"

"Hazal zeki bir kız," dedim gözlerimin içine bakan Korhan Ab'ye. "Gurur yapacak, biz ayrı güç kalacağız diyecek zaman olmadığını anlayacak kadar stratejik düşünüyor. Zaten o yüzden o birleşme teklifini köşklerine gönderdim."

"Çıldırmışsınız siz..." diye mırıldandı Veda Abla, ellerini yüzüne sürterek. "Gerçekten çıldırmışsınız. Kanlı Ay kendi kuralları olan bir yapı. Hazal'ın ekibindeki gibi adamlar başka bir organizasyonla tek çatı altında birleşmeyi hayatta kabul etmez. O masa kurulsa bile komuta krizinin çıkmayacağının garantisi var mı?!"

"Garantisi yok Veda Abla," dedim araya girerek. "Hiçbir şeyin garantisi yok. Ama iki ayrı koldan zayıf kalmaktansa, risk alıp tek çatı altında birleşerek Yeni Ay’ı ezmeyi tercih ederim."

Ziya Baba, masanın üzerindeki tespihini yavaşça kenara bıraktı. Oturduğu yerde dikleşti. Sadece hareketi bile salondaki tüm itirazları ve bağrışmaları bıçak gibi kesmeye yetti.

"Aptallık etmeyi kesin artık," dedi Ziya Baba, derin ve otoriter sesiyle. Salondaki herkes susup ona kilitlendi. "Sargun bu kararı benimle konuşarak aldı. Çünkü Yeni Ay kapımızda ateşi yaktı. Eğer biz Kanlı Ay ile ayrı kulvarlarda takılmaya devam edersek, Yeni Ay ikimizi de teker teker avlayacak. Yıllardır bağımsız yapımız varmış, komuta paylaşımı zormuş... Hepsi ikincil meseleler. Ayakta kalmayan bir organizasyonun bağımsızlığı da olmaz. Sargun mantıklı ve cesur olanı yaptı."

Reha Abi sandalyesine geri çöktü. Şaşkınlığını ve kabullenemeyişini hâlâ üzerinden atamamıştı. "Ama Ziya Baba..." dedi Reha Abi, sesi ilk defa bu kadar çaresiz çıkarak. "Kanlı Ay bu birleşme teklifini hayatta kabul etmez. O kız kendi organizasyonunun bağımsızlığını teslim etmez. Bize olumsuz yanıt döner, birlik falan kurulmaz."

"Kabul etmez tabii," dedi Korhan Abi sinirli bir gülüşle. "Arkasına ekibin alır, biz kendi yolumuzda gideriz der geçer. Kendini kanıtlama derdinde o çocuk. Teklifi kabul etmek demek, yönetimde ortaklık demek. O riske girmez."

"Göreceğiz," dedim kahvemden bir yudum daha alarak. "Cevabın gelmesi uzun sürmez."

Salondakiler hâlâ bu tek çatı altında birleşme kararının sebep olduğu o büyük şoku hazmetmeye çalışıyor, birbirlerine bakıp söylenmeye devam ediyordu. Masadaki gerilim bir an olsun düşmüyordu.

Tam o sırada, salonun ağır ahşap kapısı açıldı. Salondaki gerilim zaten tavan yapmışken, bu kapı sesi herkesin omurgasından aşağı soğuk bir ürperti yaydı.

İçeriye Dolunay’ın dış güvenlik sorumlusu girdi. Yüzündeki ifade o kadar garip, o kadar donuktu ki bir an ters giden bir şeyler olduğunu düşündüm.

"Ne var?" dedim kaşlarımı çatarak. "Toplantının ortasındayız."

"Efendim..." dedi adam yutkunarak. "Bahçe kapısına Kanlı Ay’dan bir haberci geldi. Ferhan Hanzade bizzat görevlendirmiş. Hazal Hanım’ın mesajını getirdi."

Salondakiler adeta nefes almayı bıraktı. Reha Abi başını kaldırdı, Korhan Abi çakmağını sıktı, Veda Abla ise pür dikkat adama kilitlendi. Birlik kararına tepkili olan ekip, şimdi Kanlı Ay'ın vereceği yanıtı bekliyordu.

"Konuş," dedi Ziya Baba. "Ne diyormuş Kanlı Ay’ın lideri? Teklifimizi reddedip kendi yoluna mı gitmiş?"

Adam derin bir nefes aldı, kurumuş dudaklarını ıslattı. "Hayır efendim. Hazal Hanım birlik teklifini ve tek çatı altında toplanmayı kabul ettiğini bildirdi."

Salonda ikinci bir şok dalgası yaşandı. Korhan Abi inanmayarak bana baktı, Reha Abi ise Nasıl yani? der gibi başını salladı. Birleşme fikrine bile karşı çıkarken, Kanlı Ay'ın bu devasa ortaklığı kabul etmesi salonu tamamen buz kestirdi. Ama adamın devamındaki sözleri, salondaki havayı bir kez daha darmadağın etti.

"Ayrıca..." dedi koruma, gözlerini yere indirerek. "Şartları konuşmak, birleşme esaslarını ve ittifakı resmileştirmek üzere bu gece saat tam on ikide Dolunay Köşkü’ne geleceğini iletti."

"Ekibiyle mı geliyormuş?" diye sordu Reha Abi sertçe. "Yanındadırlar elbette. Masaya güçlü oturmak istiyorlar."

Adam yutkundu. "Hayır efendim... Ferhan Hanzade'nin gönderdiği haberci bizzat vurguladı. Hazal Hanım... bu gece saat on ikide buraya tek başına geleceğini söyledi. Yanında tek bir adam bile olmayacakmış."

Salona öyle bir sessizlik çöktü ki, hiç kimse ne diyeceğini, nasıl bir tepki vereceğini bilemedi. Birleşme teklifinin şoku bitmeden, Kanlı Ay liderinin tek başına Dolunay Köşkü'ne geleceği haberi üst kadronun zihnini adeta felç etmişti.

"Ne?!" diye gürledi Korhan Abi ayağa fırlayarak. "Tek başına mı?! Sen ne saçmalıyorsun be adam?! Yanlış duymuşsun sen! Başka bir organizasyonun merkezine tek başına adım atacak kadar çıldırdı mı o kız?!"

"Yanlış duymadım Korhan Bey," dedi koruma sesi titreyerek. "Haberci bizzat Hazal Hanım’ın sözlerini iletti: Bu gece saat 12.00’de tek başıma geleceğim, çayı sıcak tutsunlar dedi."

Veda Abla dehşetle elini ağzına kapattı. "Çıldırmış bu... Önce tek çatı altında birleşmeyi kabul ediyor, sonra tek başına ayağımıza geliyor. Bu cesaret değil, bu bildiğin delilik! Tek bir koruma almadan Dolunay’ın merkezine gelmek ne demek?!"

Reha Abi masadaki bardağını kenara itip bana döndü. "Sargun... Bu işte bir iş var. Hem birleşmeyi bu kadar kolay kabul etmesi hem de tek başına gelmesi... Bu bir oyun olmasın? Bizi rehavete sokup arka kapıdan kuşatacak olmasınlar?"

"Tuzak değil," dedim, ayağa kalkarak. Zihnim adeta patlama noktasına gelmişti. İçimdeki şaşkınlığı ve o kıza karşı aniden beliren o devasa saygıyı gizlemeye çalışıyordum. "Hazal bir oyun oynamıyor. Bize meydan okuyor."

"Nasıl bir meydan okuma bu Sargun?!" dedi Korhan Abi öfkeyle.

"Kız o masaya tek başına oturarak ipleri eline alıyor Korhan," dedi Ziya Baba. Sesi ilk defa bu kadar derin ve etkilenmiş çıkıyordu. Oturduğu yerden yavaşça kalktı. "Eğer ekibi ile gelseydi, onu sıradan bir güç gösterisi yapan biri gibi karşılardık. Ama teklifi kabul edip tek başına gelerek bize mesaj veriyor: Ben sizinle tek çatı altında birleşmeye de varım, merkezinize tek başıma girmeye de. Sizden de çekinmiyorum, geleceğe de güveniyorum diyor."

Ziya Baba gözlerini bana dikti. "Kız bize, onu korumaktan başka seçenek bırakmıyor Sargun. Tek başına bu kapıdan içeri girdiği an, ona zarar gelirse bu bizim şerefsizliğimiz olur. Hazal çok zekice bir hamle yaptı."

"Ekibi buna nasıl izin vermiş?" diye mırıldandı Veda Abla hâlâ şoktaydı. "O adamlar o kızın gölgesi gibidir."

"Vermemişlerdir zaten," dedim, pencereye doğru yürüyüp dışarıdaki karanlığa bakarak. "Köşkü birbirine kattıklarına eminim. Ama Hazal liderliğini koymuş masaya."

Saatime baktım: 23.15

Gece yarısına sadece kırk beş dakika vardı. Üst kadro hâlâ hem tek çatı altında birleşme kararının hem de Hazal'ın bu çılgın hamlesinin şaşkınlığını yaşıyordu.

"Dışarıdaki tüm korumalara haber verin," dedim arkamı dönüp üst kadroya bakarak. Sesimdeki otorite kesin ve tavizsizdi. "Nizamiyedeki silahlar indirilecek. Gece yarısı o kapıdan içeri tek bir kız girecek ve kimse ona tek bir namlu bile doğrultmayacak. Dolunay Köşkü’ne tek başına girme cesaretini gösteren bir lidersen, burada bir kraliçe gibi karşılanırsın."

Reha Abi ve Korhan Abi birbirlerine baktılar. İkisi de üst üste yaşadıkları bu büyük şokların karşısında susmak zorunda kalmıştı. Ziya Baba ise başını ağır ağır sallayarak kapıya doğru yürüdü.

"Hazal..." dedi Ziya Baba kapıdan çıkmadan önce kendi kendine mırıldanarak. "Beklediğimden çok daha tehlikeli, çok daha büyük bir lider çıktın."

Saat on ikiye doğru yaklaşıyordu. Ve ben, hayatımda ilk defa Kanlı Ay'ın liderinin kapıdan içeri girmesini bu kadar büyük bir merak, heyecan ve saygıyla bekliyordum.