10. bölüm · AY SAVAŞI

-10. BÖLÜM-

Rabianur

"Cesaret hiç korkmamak değil, korkuya rağmen adalet yolunda yürümektir."
— Platon

🌙

Sabah saat sekizdi.

Dolunay Köşkü’nün üst katındaki ofisimin penceresinden dışarıya, puslu şehir silüetine bakıyordum. Şehir henüz tam uyanmamıştı; kentin üzerine çöken o gri sis tabakası, yaklaşan fırtınanın sessiz habercisi gibiydi. Üzerimde gri balıkçı yaka kazağım, siyah kargo pantolorum ve ayağımda sahanın tüm ağır koşullarına dayanıklı postal botlarım vardı. Aynadaki yansımama baktım bir an. Bakışlarımdaki o sert, tavizsiz ifade... Yıllardır sahalarda, yeraltının kanlı hesaplaşmalarında inşa ettiğim bir zırhtı bu. Uzun siyah paltoyu omuzlarıma geçirirken bileğimdeki mat siyah saate baktım. Zaman daralıyordu.

Dün gece Hazal'ın bizim masaya koyduğu o şart zihnimde dönüp duruyordu. Birçok adam bunu bir geri adım, masada verilmiş bir taviz veya bir zayıflık olarak görebilirdi. Ama ben o ela gözlerin ardındaki kararlılığı okumuştum. Masum tek bir insana zarar gelmeyecekti. O şart benim için de sadece kâğıt üzerinde kalacak bir formalite değildi; yeraltının bu çürümüş, kanlı dünyasında insan kalabilmenin tek yoluydu. Bugün o yemini resmiyete dökecek, Kanlı Ay ile ittifakı kâğıt üzerinde de mühürleyecektik.

Merdivenleri ağır ve kararlı adımlarla inip ana salona geçtiğimde evdeki hareketlilik göze çarpıyordu. Odadaki hava adeta elektriklenmişti. Merter masaya serilmiş haritaları inceliyor, parmaklarıyla kritik kavşakları işaretliyordu. Aysar ise hemen yanında, elindeki askerî sınıf tabletle sinyal haritalarını ve bölgedeki frekans akışlarını kontrol ediyordu. Arka taraftaki dinlenme alanında Çilen ve Vural sinyal kesici cihazların bataryalarını test ediyor, Jale ve Ergun ise silah şarjörlerini tek tek söküp mühimmat kontrollerini yapıyordu. Herkes görev bilinciyle hareket ediyordu; tek bir hata, hepimizin sonu olabilirdi.

Henüz yola çıkmadan önce salondaki son hazırlıkları denetlemek amacıyla Merter ve Aysar'ın durduğu ana masaya doğru adımladım. Postallarımın ahşap zeminde çıkardığı tok sesler salonda yankılandı. İkisinin arasındaki o söylenmemiş çekim ve Merter’in Aysar’a olan ilgisi ortamdaki havadan bile net bir şekilde hissediliyordu. Merter haritaya bakıyor gibi görünse de göz ucuyla sürekli Aysar'ın hareketlerini süzüyor, Aysar ise tamamen tabletine odaklanmış gibi dursa da bu dikkatli bakışların farkında olduğunu hafifçe gerilen omuzlarıyla belli ediyordu. Onların bu haline asla müdahale etmezdim. Sahada profesyonelce odaklandıkları sürece, birbirlerine duydukları bu bağlılık bir zayıflık değil; aksine birbirlerinin arkasını kollarken hayatlarını tereddütsüz ortaya koymalarını sağlayan en büyük güçtü.

Masanın başında durup kollarımı göğsümde birleştirdim. "Aysar, Kanlı Ay Köşkü çevresindeki frekans hatları ne durumda? Güvenlik duvarlarımız tam mı?" diye sordum tok ve otoriter bir sesle.

Aysar bakışlarını tabletten kaldırıp anında dik bir askeri duruş sergiledi. "Frekanslar tamamen temiz. Sinyal kesicilerimiz çift kademeli olarak ayarlandı. Çevredeki hiçbir sivil ya da düşman dinleme istasyonu o bölgedeki veri trafiğine sızamaz. Her ihtimale karşı arka plan frekanslarını da şifreledik."

"Güzel," diyerek başımı salladım. Bakışlarımı Merter’e çevirdim. "Merter, araç lojistiği ve kaçış rotaları hazır mı?"

Merter haritadan gözlerini çekip bana döndü, gözlerinde o ciddi saha adamı ifadesi belirdi. "Zırhlı iki siyah araç kapıda motorları çalışır vaziyette bekliyor Sargun. Olası bir pusu ya da takip durumunda kullanabileceğimiz üç alternatif rota belirledim. Ayrıca her ihtimale karşı silah aksı, çelik yelekler ve yedek mühimmatlar bagajlardaki gizli bölmelere yüklendi. Sahaya adım attığımız an tam koruma altındayız."

Duruşumu bozmadan hafifçe gülümsedim. Bakışlarımı ikisinin arasında yavaşça gezdirip sesimdeki o ince imayı gizlemeden konuştum. "Güzel. Sahada gözünüz sadece düşmanda veya haritalarda olmasın. Birbirinizde de olsun. Güven öyle kâğıt üzerine imza atmakla ya da iki tatlı sözle hemen oluşan bir şey değildir. Yaşanmışlıkla, tehlikenin ortasında birbirinin arkasını kollamakla inşa edilir. Değil mi Merter?"

Sözlerimdeki ince imayı Merter anında yakaladı. Sahada gözünü kırpmadan ateşe atlayan adamın yanaklarına hafif bir renk geldi. Boğazını temizleyerek duruşunu dikleştirdi. "Evet, öyle. Arkamızı sağlam tutacağız."

Hemen yanındaki Aysar’ın da bakışlarını hafifçe kaçırarak dudaklarının kenarıyla tebessüm ettiğini gördüm. Salondaki o kısa süreli gerginlik yerini sarsılmaz bir bağa bırakmıştı.

"Çıkıyoruz," dedim ekibin tamamına dönerek. Sesim salonda yankılandı. "Kanlı Ay Köşkü’ne gidiyoruz. Dolunay’ın şanına, disiplinine ve duruşuna yakışır şekilde hareket edilecek. Tek bir hata veya saygısızlık istemiyorum."

Ekip hızla hareketlendi. Kapının önünde bekleyen zırhlı araçlara geçtik. Araçlar çalıştı ve Dolunay Köşkü’nün ana kapısından çıkarak şehrin puslu, nemli sokaklarına doğru süzüldü. Yol boyunca kimseden ses çıkmadı; herkes zihninde yapacağı hamleleri, yaşanabilecek senaryoları tartıyordu. Şehrin yüksek binalarını, dar sokaklarını geçtikten sonra Kanlı Ay Köşkü’nün devasa, kasvetli demir kapılarına ulaştığımızda saat tam dokuzdu.

Zırhlı araçlar bahçedeki ince çakılları ezerek büyük bir sessizlik içinde durdu. Araçtan adımımı attığım an, yılların kazandırdığı o saha refleksiyle masmavi gözlerim otomatik olarak tüm köşkü ve çevreyi taramaya başladı. Pencerelerde konumlanmış korumalar, çatının stratejik noktalarındaki keskin nişancı açıları, duvarlardaki hareketli termal kameralar... Hazal ekibini gerçekten harika eğitmişti. Girişte kuş uçurtmuyorlardı ve her bir adamı sahayı çok iyi okuyordu.

Taş merdivenlerin tam başında Hazal duruyordu. Sabahın soğuk rüzgârı saçlarını hafifçe savuruyordu. Üzerinde vücuduna tam oturan siyah boğazlı bir kazak, şık bir deri ceket ve siyah kotu vardı. Göğsündeki o yaprak kolye, puslu havanın kırılan ışığında belli belirsiz parıldıyordu. Saçlarını arkada sıkı bir at kuyruğu yapmıştı. O ela gözlerindeki soğuk ama sarsılmaz güç, duruşundaki o kendine güvenen, meydan okuyan tavır... Karşımda sadece bir müttefik değil, gerçek bir lider duruyordu.

Postallarımı taş basamaklara vura vura tırmandım ve tam karşısında, aramızda bir adımlık mesafe kalacak şekilde durdum.

"Tam saatinde," dedi Hazal. Sesi dingin, mesafeli ama bir o kadar da güçlüydü. "Hoş geldiniz."

Başımı hafifçe eğerek selamını aldım. "Aksatmak bize yakışmazdı Hazal. Zaman bizim en değerli sermayemiz. Bu tarihi imzayı atmaya, Kanlı Ay’ın kalbini ve o meşhur misafirperverliğini yakından görmeye geldik."

"O zaman içeri geçelim," diyerek arkasını döndü ve devasa ahşap kapıdan içeri adım attı.

Köşkün içi dışı kadar heybetliydi. Yüksek tavanlar, koyu ahşap kaplamalar ve duvarda asılı tarihi tablolar ortama ağır bir hava katıyordu. Geniş toplantı salonuna geçtik. Ortada duran uzun, cilalı meşe masanın bir ucuna ben, diğer ucuna da Hazal oturdu. Diğer herkeste sırayla sandalyelere dizildi. Paltomu çıkarıp sandalyenin arkasına astım. Kazağımın kollarını dirseklerime doğru hafifçe sıvayaral kollarımı masanın üzerinde kenetledim. Bakışlarımı bir milim bile Hazal'ın ela gözlerinden ayırmıyordum.

"Gelelim asıl meseleye Hazal," dedim, sesimdeki ciddiyet salondaki tüm fısıltıları kesti. "Dün gece Dolunay Köşkü’nde konuştuğumuz o kritik şartı hazırladığımız metne aynen eklettik. Masum tek bir insana, bu şehrin sivil halkına zarar gelmeyecek. Şehrin düzeni ve dengesi korunacak. Yeni Ay denilen o lağım oluşumu tek bir vücut halinde yok edilecek. Şimdi bu ittifakı kâğıt üzerinde de resmiyete dökme vakti."

İşaretimle Merter deri kılıftan iki nüsha halinde hazırlanmış kalın antlaşma metinlerini çıkardı ve saygıyla Hazal'ın önüne bıraktı. Hazal’ın yanındaki Berenay ise cebinden şık, siyah bir dolma kalem çıkarıp masaya yerleştirdi. Hazal maddeleri tek tek, acele etmeden, her kelimeyi zihninde tartarak okudu. Gözleri kâğıdın üzerinde gezinirken salonda sadece nefes sesleri vardı. İncelemesini bitirince kapağını çıkardığı kalemle, kâğıda sertçe bastırarak cızırtılı sesler eşliğinde imzasını attı.

İmzayı attıktan sonra başını kaldırıp, gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Dudaklarında soğuk, meydan okuyan ama bir o kadar da saygı dolu bir tebessüm belirdi. Kalemi parmaklarının arasında hafifçe çevirdi ve önündeki evraklarla birlikte masanın ahşap yüzeyinde sertçe bana doğru yuvarladı. Kalem ve kâğıtlar masada tıkırdayarak önüme doğru kaydı.

Bakışlarımı gözlerinden bir an bile kaçırmadım. Masada kayan kalemi, sahada bilenmiş reflekslerimle tam önümde, tek bir hamlede parmaklarımın arasında yakalayıp durdurdum. Diğer elimle kâğıtları hizaladım. Yüzümde çabasız, kendinden emin bir tebessüm belirdi.

"Teşekkür ederim," dedim alçak bir sesle.

Kalemle imzamı iki nüshaya da bastım. Kalemin sivri ucu kâğıdı kazıdı adeta. İttifak artık kâğıt üzerinde de sarsılmaz bir resmiyet kazanmıştı.

O andaki kararlı duruşumu bozmadan öne doğru hafifçe eğildim. "İmzalar atıldı," dedim sesimdeki tonu daha da sertleştirerek. "Şimdi sahadaki gerçek savaşı konuşabiliriz."

Hazal rahat bir tavırla bacak bacak üstüne attı ve kollarını göğsünde birleştirdi. Gözlerindeki soğuk ama meydan okuyan ışıkla bana baktı. "Yeni Ay'ı yok etmek için ilk hamlemiz ne olacak Sargun? Dinliyorum."

Arkama yaslandım, kollarımı meşe masanın üzerine koydum. "Takdir edersin ki, iki ajansın gücünü birleştirmesi harika bir hamle olsa da yeraltındaki dengeleri tamamen yanımıza çekmeden operasyonları genişletemeyiz. Onların kökünü kazımak istiyorsak, yeraltının raconunu kesen, sözü geçen bazı isimleri arkamıza almak zorundayız. Onlar bizden tarafa olursa, Yeni Ay ortada çırılçıplak kalır."

Masada oturan Barlas Abi çayından bir yudum aldı. Kaşlarını çatarak ve tecrübeli gözlerini üzerime dikerek söze girdi. "Yeraltında herkes kendi çıkarına bakar Sargun. O insanları aynı masaya oturtmak ya da ikna etmek öyle kolay değildir."

Hafifçe gülümsedim. "Sıradan adamlardan bahsetmiyorum. Benim yıllardır bizzat tanıdığım, masalarında oturduğum, sahada omuz omuza durduğum insanlar onlar."

Öne doğru eğildim.

"İlki Mirhan Sancak... Sancak ailesinin başı. Yeraltındaki lojistik, sevkiyat ve silah hattının tek hakimidir. Sert adamdır ama benimle iyi anlaşır. Bizim ekibin tamamını tanır. Onu bu savaşa dahil edersek, Yeni Ay’a giden tek bir mermi bile bu şehirden geçemez. Lojistiği sıfırlanır."

Ferhan Abi başıyla beni onaylayarak lafa girdi. "İkinci isim kim?"

Arkama yaslanıp gözlerimi bir anlığına tavanın ahşap oymalarına çevirdim; zihnimde yapılacak hamleleri tarttıktan sonra tekrar masadaki eline döndüm. "Vira Dinçer. İstihbarat borsasının kraliçesi. Tüm bilgi akışını, şifreli haberleşmeleri ve dinlemeleri elinde tutar. Bizi evladı gibi sever. Onunla masaya oturduğumuz an, Yeni Ay’ın tüm gizli hücrelerinin koordinatları elimize geçer."

Son ismi söylerken sesim daha da ağırlaştı.

"Ve üçüncüsü... Atahan Karst. Yeraltının yaşayan son efsanesi. İnzivada gibi görünür ama piyasada onun izni olmadan kuş uçmaz. Sivillere dokunulmasına ve masumların canının yakılmasına asla tahammül edemez. Ona gidip durumu anlattığımız an, yeraltının tüm kapılarını Yeni Ay’ın yüzüne kapatır."

Sözlerimi bitirdikten sonra doğrudan Hazal’a doğru öne eğildim. "Ben de diyorum ki; öğleden sonra saat iki de beraber onların yanına gidip konuşalım. Seni de az çok tanırlar, şanını bilirler."

Hazal bakışlarını bir milim bile kaçırmadan, "Kabul," dedi net bir sesle. "Öğleden sonra Mirhan Sancak’ın yanındayız."

Masadan kalkarken ekibime döndüm. "Aşağıda araçlar beklesin. Çilen, Merter, ekibi toplayın. Hazal ile gitmeden önce baş başa biraz konuşmam gerek." Hazal'ın yanındaki Cevat Amca'ya döndüm. "Tabii sizin için de müsaade varsa."

Cevat Amca ağır ağır başını sallayarak beni onayladı. Salondaki herkes teker teker çıktıktan sonra, devasa salonda bir tek Hazal ve ben kaltık. Bakışları bana döndü. Eliyle kapıyı işaret etti.

"Ofisime geçelim istersen."

Başımı sallayıp tebessüm ettim. "Önden buyur."

Yan yana merdivenleri çıktık ve koridorun sonundaki odaya girdiğimizde yüksek pencerelerden içeri süzülen gri, puslu sabah ışığı bizi karşıladı. Hazal masasının arkasındaki yüksek deri koltuğa geçti. Önündeki boş koltuğu eliyle işaret etti.

"Buyur," dedi, sesi biraz daha sakindi. "Ayakta kalma."

Gösterdiği koltuğa rahat bir tavırla oturdum. Bakışlarımı odada gezdirip tekrar onun gözlerine sabitledim.

"Ezelden beri böyle misin Hazal?" diye sordum, merakımı gizlemeyen bir tonla. "Her adımı en ince ayrıntısına kadar hesaplayan, her kelimeyi süzgeçten geçirerek söyleyen ve herkese bir ajan gözüyle bakan..."

Parmakları göğsündeki yaprak kolyeye gitti. Kolyeyle hafifçe oynayarak yanıtladı. "Yaşadığımız bu acımasız hayat bana bunu öğretti Sargun. Masumiyetin ve saf güvenin ilk darbede yok olduğu bir dünyadayız. Sen Dolunay’ın başında farklı mısın sanki? Sen de her an bir saldırı bekler gibi tetikte değil misin?"

"Farklı değilim," dedim alçak sesle gülümseyerek. "Ama ben sahadan geldim Hazal. Tozun, toprağın, patlayan mermilerin arasından... Dürüst olalım; dün gece masaya koyduğun o sert, tavizsiz şart olmasaydı, bugün o imzayı atar mıydın?"

"Asla," dedi hiç duraksamadan, net bir sesle. "Benim için liderlik gücü elinde tutmak ya da silahların gölgesinde korku salmak değildir. Liderlik, o güçle kimi ve neyi koruduğundur."

Öne doğru hafifçe eğildim, kollarımı masaya dayadım. "O şartı tereddütsüz kabul ettim çünkü vicdanımı hatırladım Hazal. Bu bir formalite değildi."

Aramızda kısa ama derin bir sessizlik oldu. Dışarıdaki rüzgârın cama vuran sesi duyuluyordu sadece. Bakışlarımdaki o sert çelik katmanı biraz yumuşattım.

"Biliyor musun Hazal?" dedim, ses tonum derinleşti. "Ben de çok küçük yaşta yetim kaldım."

Bu beklenmedik itiraf karşısında Hazal'ın kolyeyi tutan parmakları duraksadı. O buz gibi ela gözlerinde ilk defa insani bir şaşkınlık ve derin bir anlayış dalgası gördüm. Gözlerimdeki o çelik zırhın ardındaki çatlağı, o eski yarayı fark etmişti.

"Yetimlik..." dedi yavaşça, sesi buğulanmıştı. "İnsanın kaç yaşına gelirse gelsin, ne kadar yükselirse yükselsin içinden söküp atamadığı tek kimliktir Sargun. Bir yanı hep eksik kalır insanın."

"Aynen öyle," dedim başımı sallayarak. "Aileni küçük yaşta kaybettiğinde, tutunacak bir dalın kalmadığında kendi kökünü toprağa kendin salmak zorunda kalırsın. Düştüğünde seni kaldıracak kimse yoktur, kendin kalkarsın. Dolunay benim için sadece bir örgüt ya da yapı değil; Dolunay benim ailem oldu. Oradaki her adamımı kendi kanımdan saydım."

"Kanlı Ay da benim için öyle," dedi Hazal, gözlerini pencereden dışarıya, bahçedeki yaşlı çınar ağaçlarına çevirerek. "Cevat Amca, Nevin Abla... Annemi ve babamı kaybettikten sonra beni evlatları gibi gördüler. Bu köşkün her taşında onların emeği var. Bu yüzden Kanlı Ay’ı korumak benim için bir sadakat borcu."

"İşte bu yüzden seni ve duruşunu çok iyi anlıyorum Hazal. Bizim gibi hayatın erken yaşta sınadığı insanlar kolay kolay kimseye güvenmez. Duvarları yüksektir. Ama bir kez güvendi mi de, o güvenin arkasında sonuna kadar durur. Asla yarı yolda bırakmaz."

O an gözlerim pencerenin hemen önünde duran saksıya takıldı. Saksıda taptaze, canlı, sapsarı bir ayçiçeği vardı. Odadaki o gri, puslu ışığın altında adeta kendi ışığını yayıyor gibiydi.

"Çok mu seviyorsun ayçiçeklerini?" diye sordum, gözlerimi çiçeklerden çekip ona dönerek.

Bu ani soruyu beklemiyor olacaktı ki bir anlık bocaladı. Derin bir nefes aldı. Sonra yüzünde hafif, silik bir tebessüm oluştu.

"Evet," dedi buruk bir ses tonuyla. Yüzündeki o sert lider ifadesi bir anlığına yerini çocuksu bir sıcaklığa bıraktı. "Küçükken ayçiçeği kokarmış saçlarım, babam öyle söylerdi hep. Evimizin arkasında da devasa bir ayçiçeği tarlası vardı. Her gün koştururduk orada. Çocukluğumdan beri bana hep farklı geliyorlar. Güneşi ararlar sürekli... Hava ne kadar kapalı olursa olsun yüzlerini ışığa dönmeye çalışırlar. Katı, karanlık ve kanlı bir dünyadayız Sargun. Bazen insanın, ruhunun karanlığa gömülmemesi için yüzünü döneceği bir ışığa ihtiyacı oluyor. Bu çiçekler bana her ne olursa olsun umudu ve ışığı hatırlatır."

"Yüzünü ışığa dönmek... Gerçekten güzel bir felsefe," dedim alçak ve etkileyici bir sesle.

Bileğimdeki mat siyah saate baktım. Saat 10:12’ydi.

"Zaman daralıyor Hazal," diyerek ayağa kalktım. Paltomu kolumun üzerine aldım. "Öğleden önce Mirhan Sancak'ı arar, geleceğimizi haber ederim. Pek kolay bir adam değildir. Kurnazdır, tehlikelidir ve adımlarını çok gizli atar. Saat tam ikide kapının önünde olacağım. Ne senin, ne de benim ekibimden kimse olmayacak. İki lider olarak gideceğiz oraya."

Tebessüm edip başını salladı. O da ayağa kalktı. Birlikte merdivenlerden inip köşkün devasa kapısına doğru yürüdük. Kapıdan dışarı adım attığımda bahçeden esen sert rüzgâr saçlarını savurdu. Taş merdivenlerden tam inecekken durdum. Arkama dönüp gözlerinin tam içine baktım.

"Bu arada..." dedim, sesimi biraz yumuşatarak. "Tehlike yaklaşıyor, ışığımız tükeniyor. Güneşimiz batıyor Hazal."

Dudaklarında kendinden emin, soğuk ama muazzam bir tebessüm belirdi. Ela gözleri kararlılıkla parladı.

"Bize ayın ışığı yeter Sargun. Güneşimiz batıyorsa, biz de yüzümüzü aya döneriz," dedi.

Gülümsemem derinleşti. Başımı hafifçe sallayıp merdivenleri indim ve bizi bekleyen zırhlı siyah araca bindim.

Araç çalışıp Kanlı Ay Köşkü'nün devasa demir kapılarından dışarı çıkarken, dikiz aynasından merdivenlerin başında tek başına duran Hazal'a baktım. Araç ana yola çıkıp gözden kaybolana kadar arkasını dönmedi, orada öylece durdu.

🍂

Hazal Ember'den...

Yeraltı dünyasında hayat, bir merminin namludan çıkma süresi kadar hızlı değişir. Dün geceye kadar Dolunay’ın lideri Sargun ile sadece aynı şehirde nefes alan iki yabancı hatta potansiyel iki düşmandık. Birbirimizin sınırlarını zorlayan, adımlarımızı kollayan iki ayrı güç... Ama bu sabah Kanlı Ay Köşkü'nün o kasvetli toplantı salonunda atılan o imzalar, sadece iki ajansı değil, kaderimizi de tek bir hatta bağladı.

Bir insanı tanımak için onunla yıllarca aynı havayı solumanıza gerek kalmaz bazen. Sargun’un gözlerimi bir an bile terk etmeyen o sert ve tavizsiz bakışlarında kendi yansımamı gördüm bugün. O da tıpkı benim gibi yetimliğin soğuk rüzgârıyla büyümüş, kendi zırhını kendi elleriyle dövmüş bir adamdı. Şehrin sivil halkını ve masumları koruma şartımı gözünü bile kırpmadan kabul ettiğinde anlamıştım; karşımda sadece güce tapan bir cani değil, sınırları olan gerçek bir lider duruyordu.

Cevat Amca bana Kanlı Ay'ın lideri olmayı teklif ettiği zaman aslında bana karanlığı aydınlatmayı teklif etmişti, lider olmayı değil. Eğer gücümü kötüye kullanacak olsam ne liderlik unvanının bir anlamı kalacaktı, ne de insan olmanın. Öyle bir şey olsa şuan tıpkı Kaan Vardarlı gibi bir insan olurdum. Daha doğrusu direkt insan olmazdım. Hırstan gözünü karartmış, can yakmaktan başka hiçbir şey istemeyen, herkesten önce kendisine saygısı olmayan bir pislik olurdum. İçinde çeşit çeşit atık bulunduran bir çöp yığınından farkım kalmazdı. Kendisine saygısı olmayanın zaten kimseye saygısı olmazdı.

Annemle babamı kaybettikten sonra her gece farklı bir kabus görmeye başlamıştım. Birinde karanlık bir kuyunun içinde sonsuza dek hapis kalıyordum, birinde bu koca dünyada tek başıma kalıyordum, birinde boğuluyordum, başka birinde ise gözlerimin önünde Cevat Amca'yı kaybediyordum. Yetmemişti tedaviler, psikiyatrisler, ilaçlar... Peki nasıl mı geçmişti?

Bir gün Akın ile okulun bahçesinde geziniyorduk. Ortaokul son sınıftaydık, sınav telaşının ve ergenlik problemlerinin arasında kıvrandığımız dönemlerdi.

Bahçenin arka tarafında, eski spor salonunun kuytuda kalan gölgesinde büyük bir gürültü kopmuştu. Okulun en zengin, gücünü babasının parasından ve etrafına topladığı kalabalıktan alan zorba çocuğu, sırtı duvara yaslanmış bir okul arkadaşımızı köşeye sıkıştırmıştı. Çocuğun üstü başı yıpranmış, kendi halinde, çekingen biriydi. Zorba olan ise onun elindeki tek değerli şeyi, babasından kaldığını sonradan öğrendiğim eski bir kol saatini çekip almış, gözlerinin önünde topuklarının altında ezmeye çalışıyordu. Etraftaki diğer son sınıf öğrencileri sadece izliyordu. Kimse sesini çıkaramıyordu; çünkü liseye geçmeden önce o çocukla arayı bozmak, okulda hayatı kendine zindan etmek demekti.

Akın kolumdan tutup, "Hazal girme araya, bulaşma şunlara," diye fısıldamıştı. Ama ben duramıyordum. İçimdeki o kuyu tekrar derinleşiyor, nefesim kesiliyordu. O duvara sıkışmış çocuğun gözlerinde kendi kâbuslarımı görüyordum. O çaresizlik ve yapayalnızlık...

Tam ben öne doğru bir adım atacakken, kalabalığın arasından sessizce biri sıyrıldı.

Bizim sınıftan, neredeyse hiç konuşmayan, her zaman arka sırada tek başına oturan bir kız öğrenciydi. Üstünde marka kıyafetler yoktu, arkasında onu koruyacak kalabalık bir arkadaş grubu da yoktu. Ama o çocukların arasına öyle bir yürüyüşle girdi ki, etraftaki o gürültü bir anda bıçak gibi kesildi. Ne bağırdı ne de yumruğunu sıktı. Sadece gitti, zorba çocukla duvara sıkışan arkadaşımızın arasına girdi. Sırtını duvara dönük olana verdi, yüzünü ise güce tapan zorbaya çevirdi.

Zorba çocuk alayla gülümsedi. "Çekil önümden, sana mı kaldı bunu korumak?" dedi.

O kız ise gözünü bile kırpmadı. Bakışlarında en ufak bir korku, bir tereddüt ya da geri adım atma emaresi yoktu. "Onun arkasında duracak kimsesi yok sanıyorsun," dedi, sesi bahçedeki herkesin içini titretecek kadar dingin ve çelik gibi netti. "Ama artık ben varım. Eğer ona dokunmak istiyorsan, önce beni aşmak zorundasın."

O an bahçeye sanki ölüm sessizliği çöktü. Zorba çocuğun saati ezmeye çalışan ayağı duraksadı. Karşısındaki o kızın gözlerindeki kırılmaz iradeyi gördüğünde, arkasındaki o kalabalığa ve parasına rağmen ne kadar zayıf olduğunu anladı. Birkaç kem küm etti, öfkeyle tükürüp arkasını dönüp gitmek zorunda kaldı.

Kız eğildi, yerdeki saati aldı, üzerindeki tozları eliyle temizleyip o ağlayan çocuğun eline tutuşturdu. Sonra hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp yürüdü.

İşte o an, göğsümün tam ortasında devasa bir kilit kırıldı.

Zihnimi aylardır kemiren, her gece rüyalarımda beni o karanlık kuyuya çeken kâbusların sebebi zayıflığım değildi; gücü yanlış anlama şeklimdi. Ben gücün, acı çektirenlerin ve Kaan Vardarlı gibilerin elinde olan bir lanet olduğunu sanıyordum. Oysa güç, doğru insanın elinde bir kalkan olabiliyordu. Bir insan tek bir duruşuyla, tek bir geri adım atmayışıyla başka bir insanın karanlığını aydınlatabiliyordu.

Gözlerimden bir damla yaş süzüldü ama bu sefer acıdan değil, içimde doğan o muazzam umuttan dolayıydı. Akın şaşkınlıkla bana bakarken, ben okul bahçesinin ortasında, içimdeki o çaresiz ve yetim kız çocuğunun elinden sımsıkı tutup ona fısıldadım: Bir gün o güce sahip olacaksın Hazal. Ne kadar karanlık çökerse çöksün, ne kadar kan dökülürse dökülsün... O gücü asla can yakmak için değil, duvara sıkışmış masumların önüne kalkan olmak için kullanacaksın.

O gece, annemle babamı kaybettiğimden beri ilk kez kâbus görmeden uyudum. İçimdeki o karanlık kuyu dolmuş, yerini ayın o soğuk ama sarsılmaz ışığına bırakmıştı.

İşte bu yüzden bugün masada Sargun'un gözlerine bakarken hiç titremedim. İşte bu yüzden sivil halkı ve masumları koruma şartım benim için sadece bir madde değil, var olma sebebimdi. Çünkü ben o gün okul bahçesinde yüzünü ışığa dönen o kız çocuğuydum; bugün ise yeraltının karanlığında masumların önünde duran Kanlı Ay'ın liderinin ta kendisiydim.

Sırada ise diğer yetim kalmış çocukların hayata olan inancını geri kazandırmak vardı. Ve ben bunun için elimden gelen herşeyi yapmaya yıllar önceden hazır ve razıydım.

Cevat Amca’nın boğazından yükselen o hafif, pürüzlü öksürük sesi, beni yıllar öncesinin tozlu okul bahçesinden söküp alarak odadaki anın soğuk gerçekliğine fırlattı.

"Daldın gittin yine kızım," dedi Cevat Amca. Sesi, odadaki o ağır ahşap kokusunu yararak tok, pürüzlü ama bir baba şefkati taşıyan bir yankı bıraktı. "Sargun gittiğinden beri bedenin burada ama aklın çok daha uzaklarda, biliyorum."

Derin bir nefes arkama yaslandım.

"Eskiye gitti aklım Cevat Amca," dedim sadece. Sesimin pürüzsüz ve sakin çıkmasına özen göstererek. "Zamanın ne kadar hızlı aktığına... Babamın bana öğrettiği o dürüst hayata."

Nevin Abla oturduğu koltukta hafifçe öne doğru kaydı. Gözlerindeki o şefkatli buğu bir anda daha da belirginleşti. Yüzündeki kırışıklıklar, geçirdiğimiz o kanlı gecelerin, anne ve babamı kaybettiğimde odamda geçirdiğim hıçkırıklı krizlerin her birinin şahidi gibiydi. Elini uzatıp masanın üzerindeki, dosyanın yanında duran elimin üzerine koydu. Sıcacık, nasırlı ve bana her zaman anne kucağını hatırlatan elleri vardı Nevin Abla’nın.

"O günleri düşünmek senin hakkın canım kızım," dedi yumuşak, sarıp sarmalayan bir tonla. "Biz senin çocukluğunu da biliriz, yetim kaldığın o simsiyah geceleri de. Baban bu yeraltı dünyasının, bu kirli işlerin adamı değildi. O kendi halinde, şerefiyle yaşayan, alnının teriyle ekmeğini kazanan tertemiz bir adamdı. Annen de öyle... Onlar bu dünyadan gittiğinde, sen yapayalnız kaldın bu koca şehirde. Kirli işlerle hiçbir alakası olmayan dürüst bir babanın evladı olarak, o yaşta bu kurtlar sofrasına düşmek koca bir adamı bile ezer geçerdi. Ama sen ezilmedin kızım. Sen babanın o tertemiz adını korumak, bu masum duruşu kirletmemek için kendi zırhını kendin dövdün. Bu köşkü de Kanlı Ay’ı da ayağa kaldırdın."

Cevat Amca, sırtını deri koltuğa verip o ela gözlerini –benim gözlerimle tıpatıp aynı renkte ve keskinlikte olan o bakışları– yüzümde gezdirdi.

"Nevin doğru söyler kızım," dedi Cevat Amca, başını ağır ağır sallayarak. "Baban yeraltından biri değildi, hiçbir zaman da olmadı. Sen sırf onun anısını korumak, masumların canı yanmasın diye bu karanlığın ortasına kendi iradenle atıldın. İşte bu yüzden, bu sabah köşkümüze Sargun geldiğinde, merdivenlerin başında duruşunu izlerken içim gururla doldu. Sargun sokağın, merminin, yeraltının içinden süzülüp gelmiş sert bir adam. Dolunay’ı kurduğundan beri tek bir adım gerilemedi, bileğini büken olmadı. Serttir, tavizsizdir. Ama az önce senin karşında dururken, masada imza atarken o adamın gözlerindeki o tereddütü, o derin saygıyı gördüm ben. Neden biliyor musun?"

Cevat Amca duraksadı. Masanın kenarındaki fincanına baktı, boğazını temizleyip gözlerimin içine daha dikkatli ve derin baktı.

"Çünkü o karşısında kirli paradan doğmuş bir ajans lideri görmedi Hazal. Karşısında bükülmeyen, parayla ya da korkuyla satın alınamayacak bir irade gördü. Babasının dürüstlüğünü kalkan yapmış, sivil halkın kanı dökülmesin diye masaya şart koyan bir kadın gördü. Baban yaşasaydı, şu masada senin durduğun yeri, Sargun’un gözlerinin içine bakarkenki o dimdik duruşunu görüp gözyaşlarını tutamazdı. Sen babanın evladı olduğunu bir kez daha kanıtladın."

Gözlerimin ardında hafif bir sıcaklık hissettim ama çenemi dik tuttum. Bu odada, bana babamın ve annemin emaneti gibi bakan bu iki insanın karşısında zayıflık göstermek ayıp değildi; ama ben Kanlı Ay’ın lideriydim. Dik durmak, onların bana verdiği emeğe ve babamın temiz hatırasına olan en büyük borcumdu.

"Sargun kolay bir ortak değil Cevat Amca," dedim, önümde duran ve az önce üzerine imzalar atılmış olan ağır sözleşme metnini parmaklarımın ucuyla hafifçe kenara iterek. "Gözlerinde hiç sönmeyen bir yangın var. O da yetim büyümüş... Ama onun yetiştiği topraklarla benimki farklı. Ben babamın şerefini ve masumları korumak için buradayım, o ise intikam için o zırhı giymiş. Gücü elinde tutmayı iyi biliyor ama onun da kendine göre sınırları var. Sivil halka ve masumlara dokunulmaması şartımı önüne koyduğumda, gözünü bile kırpmadan kabul etti. Bu yeraltı dünyasında güce tapmayan, sınırı olan bir adama rastlamak zordur."

Nevin Abla başını sallayarak onayladı, elimi sıktı. "Kaderleri yetimlikle mühürlenmiş insanlar bu dünyada ya birbirini tamamen yok eder ya da birbirine en sağlam kalkan olur Hazal’ım. O çocuk da ateşin içinden geçmiş. Sargun’un bakışındaki o yalnızlığı ben bilirim; senin gözlerinde de gördüm yıllarca. Ama yine de dikkat edeceğiz. Güvenmek başka şeydir, gardını düşürmemek başka şey. Bu yeraltı dünyası adamı arkasından vurur, sen kimseye gardını indirmeyeceksin."

"İndirmem Nevin Abla," dedim net, tartışmaya kapalı bir tonla. "Sargun’un buradan çıkışıyla süreç başladı artık. Gün ortasında, saat tam ikide Mirhan Sancak’ın yanında olacağız."

Cevat Amca oturduğu yerden yavaşça, heybetini hissettirerek ayağa kalktı. Yılların yorgunluğu ve omuzlarındaki ağırlık belini hafifçe bükmüş olsa da o eski koruyucu duruşu hâlâ üzerindeydi. Masanın etrafından dolanıp yanıma kadar geldi. Nasır tutmuş, üzeri kahverengi yaşlılık lekeleriyle kaplı devasa elini omzuma koydu ve sımsıkı sıktı.

"Mirhan Sancak yeraltının lojistik devidir Hazal," dedi Cevat Amca. Sesi bir uyarı kadar ağır, bir dua kadar şefkatliydi. "O adam depolarında binlerce ton malı, yüzlerce silahlı adamı yönetir. Kolay kolay kimsenin önünde ilik iliklemez, eyvallah demez. Depolarına adım attığınızda etrafınız Mirhan’ın koruma ordusuyla sarılı olacak. Ama sen oraya tek başına, çaresiz bir yetim olarak gitmiyorsun. Sargun’la yan yana yürüyeceksin, gücünüzü birleştireceksiniz ama masaya oturduğunda Kanlı Ay’ın lideri olmanın son sözünü sen söyleyeceksin."

"Benim kimseden çekincem yok Cevat Amca," dedim ayağa kalkarak. Cevat Amca’nın gözlerinin tam içine, o ela derinliğe baktım. "Kaan Vardarlı ve onun Yeni Ay denilen lağım oluşumu bu şehrin sokaklarını kirletmeye başladı. Benim babam bu dünyada hiçbir masumun ahını almadan yaşadı, ben de bu masada oturduğum sürece zorbalara geçit vermeyeceğim. Yeni Ay’ı bu şehirden silene, Kaan Vardarlı’yı ait olduğu o çöplüğe gömene kadar bana durmak yok."

Nevin Abla da oturduğu yerden kalkıp yanımıza geldi. Yaşlı gözleriyle bana baktı, iki elini yanaklarıma koyup beni kendine doğru çekti ve alnımdan uzun uzun öptü.

"Yolun açık olsun kızım," dedi sesi hafifçe titreyerek. "Ayağına taş, gözüne yaş, yüreğine gölge değmesin. Biz Cevat Amca'nla ne pahasına olursa olsun her an arkandayız. Sen yeter ki o göğsündeki ışığı, babanın sana bıraktığı o lekesiz adı söndürme."

Derin bir nefes aldım. Artık geri dönüş yoktu. Saat ikiye geldiğinde, içindeki o yetim kız çocuğunun elini sımsıkı tutan, masumların önüne kalkan olmaya yemin etmiş Hazal Ember olarak yürüyecektim.

🍂

Akın Akşit'ten...

Hayat, hepimizi defalarca kez şaşırtır. Hem de öyle bir şaşırtır ki, dilimiz tutulup konuşamayacak duruma geliriz. Ben de aynen öyleydim şuan. Sargun ve ekibi gittikten sonra bizimkilerin boğazı, olayı tartışmaktan kuruyup iltihap olmuştu bildiğin. Ama ben yine her zamanki gibi sessizdim.

Zuhal, Soner'in omzuna yaslanmış, derin bir uykunun kollarındaydı. Soner de başını, Zuhal'in başına dayamış bir şekilde uyukluyordu. Pusat ve Gürcan, köşede bilek güreşi yapıyor, Kılıç da sessizce onları izliyor, arada bir laf savuruyordu. Berenay ve Feryal ortalıkta yoktu. Muhtemelen acıkıp, Nevin Abla'nın yaptığı börekleri araklıyorlardı. Derya Abla, kulaklığını takıp ortamdan tamamen kopmuş durumdaydı. Ferhan Abi ile dayım Barlas da yanımızda değillerdi. En son güvenlik sistemlerini kontrol ediyorlardı.

Ben ise kanepeye uzanmış, tavandaki çatlakları sayıp yeraltı dünyasının saçmalıklarını sorgularken, salonun köşesinden devasa bir böğürtü yükseldi. Pusat, Gürcan’ın bileğini masaya öyle bir yapıştırdı ki, üzerindeki çay bardakları sallandı, hatta bir kaç damla döküldü de.

"İşte bu kadar! Temiz zafer!" diye bağırdı Pusat, göğsünü kabartıp sanki olimpiyatlarda altın madalya kazanmış gibi kaslarını sergilerken. "Sargun ve ekibiyle masaya otururuz oturmasına da, o Dolunay’ın kas yığınları önce benim sağ kolumla tanışacaklar! Şerefim üzerine yemin ederim, adamların yarısı sırf bu bileğin heybetini görse antlaşmaya yeni madde ekler!"

Kılıç oturduğu tekli koltukta biraz daha geriye kaydı, elindeki çekirdek paketinden bir tane daha çekirdek çitlerken gözlerini öyle bir devirdi ki, gözbebeklerinin tavanı taradığını sandım. "Pusat, adamlar limanda binlerce tonluk sevkiyat güvenliğini ve Kaan Vardarlı’nın adamlarıyla gireceğimiz kanlı savaşı konuşuyor; sen hâlâ mahalle kıraathanesinin arka masasındaki emekli amcalar gibisin. Sargun seni şu halinle görse Biz bunlarla mı şehri kurtaracağız? deyip o atılan imzaları kendi elleriyle yırtar atar, yemin ediyorum."

"Sen ne anlarsın ulan felsefeden?" dedi Pusat çenesini gururla dikleştirerek. "Buna psikolojik harp denir dostum, güç gösterisi! Hem Gürcan da az değil, hakkını yemeyelim. Çocuk az daha zorlasa bileğimi sakatlıyordu, son anda pazartesi antrenmanının ekmeğini yedim."

Gürcan ise masanın üstünde adeta uyuşmuş ve mosmor kesilmiş sağ elini çaresizce sallayarak Pusat’a baktı. Yüzündeki o sitemkar ifade görülmeye değerdi. "Pusat, sen benimle bilek güreşi yapmadın ki... Sen resmen koluma doksan kiloluk bütün vücut ağırlığınla abandın! Ben az önce senin kaslarınla değil, dünyayı ayakta tutan yer çekimiyle yarıştım. Kemiklerimden hâlâ kütür kütür ses geliyor, birazdan bir aksilik çıkarsa sorumlusu sensin."

"Bahaneler, bahaneler..." diye mırıldandı Pusat, zaferinin tadını çıkarmak için masadaki soğumuş çayından dev bir yudum alarak. "Yenilgi ağır bir yüktür Gürcan, taşımayı öğreneceksin."

Tam ben onların bu boş muhabbetine içimden gülerken, koridorun sonundan hafif kıkırdamalar ve gizli bir operasyon yürütülüyormuşçasına fısıltı sesleri yükseldi. Tahmin ettiğim gibi; çok geçmeden Berenay ve Feryal ellerinde tepeleme dolu, üzerinden hâlâ buram buram buhar tüten devasa bir tepsi sıcak kıymalı börekle salona süzüldü. Berenay sanki düşman hattına sızmış bir özel harekat ajanı gibi kapının eşiğinde durup etrafı dikkatle süzdü, ardından tabağı salondaki dev ahşap sehpanın tam ortasına büyük bir zafer edasıyla bıraktı.

"Operasyon başarıyla tamamlandı arkadaşlar," dedi Berenay, alnındaki hayali teri siler gibi yaparak. "Nevin Abla mutfağa girip son tepsiyi fırından çıkarmadan hemen önce içeri sızdık ve hedefi ele geçirdik. Cevat Amca yakalarsa Savaştan önce stratejik karbonhidrat depoluyoruz deriz, kimse bir şey diyemez."

Feryal ellerini birbirine sürterek tabağın yanına çöktü. "Üstelik sadece kıymalı değil, alt katmana patateslileri de sakladık. Nevin Abla’nın börekleri için Kaan Vardarlı’yla bile pazarlığa otururdum ben bu sabah."

Tepsinin yaydığı o muazzam börek kokusu salondaki bütün ağır havayı bir anda dağıttı. Soner’in omzuna büzülmüş halde mışıl mışıl uyuyan Zuhal, burnuna gelen kokuyla birlikte gözlerini hafifçe araladı. Soner de başını Zuhal’in kafasından kaldırıp sersemlemiş ve dünyadan habersiz bir ifadeyle masadaki tepeye baktı.

"Börek mi o?" dedi Zuhal, sesi uykudan yeni uyandığı için çatallı ve pürüzlü çıkıyordu. "Ben rüyamda Sargun’la masada antlaşma imzaladığımızı değil, Dolunay Ekibi ile birlikte Nevin Abla'nın su böreklerini kapıştığımızı görüyordum zaten... Rüyam gerçek mi oldu yoksa hâlâ baygın mıyım?"

"Gözlerini aç kızım, rüya değil gerçek!" dedi Feryal, tepsiden kopardığı kocaman ve çıtır bir börek dilimini Zuhal’e uzatarak. "Kanlı Ay’ın yakıtı bu. Asker ordusu olsa cephaneyle beslenir, biz Nevin Abla’nın kıymalı böreğiyle nöbete giriyoruz."

Salondaki gürültü ve börek kokusu, köşede kulaklığını takmış halde dünyayla bağını tamamen koparmış olan Derya Abla’nın bile radarına takıldı. Derya Abla kulaklığının tekini yavaşça kulağından çıkardı, boynuna indirdi. Çerçeveli gözlüklerinin üstünden masadaki tepsiye ve böreği kapışan ekibe dik dik baktı. Yüzündeki o soğuk, profesyonel ifade bir anlığına gevşer gibi oldu.

"O tepsideki böreklerden en az iki dilim kıymalıyı bana ayırmadıysanız..." dedi Derya Abla, sesi her zamanki gibi buz gibi ve tehditkardı. "Hazal ve Sargun, Mirhan Sancak'ın yanına gittiğinde sistem ve telsiz frekanslarınızı kilitler, hepinize aynı anda çocuk şarkıları dinletirim. Bilmiş olun."

Pusat elindeki böreği tam ağzına götürecekken Derya Abla’nın bu tehdidiyle duraksadı. "Derya Abla, sen de hemen en ağır silahınla vuruyorsun bizi ya! Tamam, senin payın ayrıldı, şu kenardaki en çıtır yerler senin."

Ben ise hâlâ koltukta uzanmış, sargılı ve derin kesik yüzünden hâlâ zonklayan bacağımı sehpanın kenarına hafifçe uzatmış halde bu manzarayı izliyordum. Koltuk değneklerim hemen koltuğun kenarında, duvara yaslanmış duruyordu. Bacağımdaki bu derin yara yüzünden aksamak ve şu zımbırtılara muhtaç kalmak canımı sıksa da belli etmiyordum. Şöyle bir geriye çekilip salona baktığımda, dışarıdaki insanların bizi nasıl gördüğünü düşündüm. Yeraltı dünyasındaki ajanslar, Kaan Vardarlı’nın adamları ya da sokağın karanlık köşelerindeki mafya grupları... Hepsi Kanlı Ay adını duyduğunda adeta buz keser, ceketlerinin düğmelerini ilikler, adımızı söylerken bile seslerini alçaltırlardı. Biz dışarıdan bakılınca bu şehrin en tehlikeli, en acımasız yapısıydık.

Ama şu an salona dışarıdan giren masum bir göz; birazdan yeraltının en büyük lojistik devi olan Mirhan Sancak’ın mekânına doğru yola çıkacak olan liderlerini ekran başında takip etmeye hazırlanan bir ekibi değil, sadece lise gezisine çıkmış, otobüse binmeden önce Nevin Abla’nın böreklerini yağmalayan ıslah olmaz bir çeteyi görürdü.

Ve işin en garip tarafı neydi biliyor musunuz? Bizi güçlü kılan şey tam olarak buydu. O soğuk zırhların, belimizdeki kurşun geçirmez yeleklerin altında hâlâ birbirine tutunan, börek kavgası eden, bilek güreşinde hile yapıldığı zaman birbirine söven insanlardık. Kaan Vardarlı gibiler gücü paradan, korkudan ve can yakmaktan alırdı. Biz ise gücümüzü şu salondaki saçma sapan ama sımsıcak gürültüden alıyorduk.

Koltuk değneğime uzanıp destek alarak yavaşça yerimden doğruldum. Derin kesiğin olduğu bacağıma yük vermemeye çalışarak koltukta dikleştim ve masanın etrafındaki mücadeleye baktım.

Berenay, tabağın en büyük parçasına doğru uzanan Pusat’ın eline, elindeki plastik spatulayla şak diye vurdu. "Dur orada Pusat! O parça Feryal’in. Sen zaten Gürcan’ın bileğini kırarken bütün enerjini harcadın, sana küçük dilimler yeter."

"Lan Berenay!" diye bağırdı Pusat elini ovarak. "Nöbete giriyoruz burada! Benim metabolizmam geniş, benim proteini, karbonhidratı almam lazım ki limanda Mirhan Sancak bir kalleşlik yaparsa buradan anında müdahale edebileyim!"

"Pusat," dedi Gürcan hâlâ sağ elinin parmaklarını açıp kapatmaya çalışırken. "Sen adamları vurmak yerine bilek güreşine davet etsen zaten Mirhan Sancak mekanının tapusunu bize verir. Ama rica ediyorum, adamların koluna benimkine abandığın gibi abanma, uluslararası kriz çıkar."

Kılıç çekirdek paketini masaya bırakıp tepsiden bir dilim patatesli börek kaptı. "Pusat’ın o heybetli vücudu tamamen Nevin Abla’nın hamur işlerinden oluşuyor zaten. Adam istihbaratçı değil, fırın zinciri sahibi gibi geziyor ortalıkta."

Kılıç’ın bu lafı üzerine salonda devasa bir kahkaha koptu. Soner bile gözlerinden uyku akarken gülmekten kendini alamadı. Zuhal ise böreğinden bir ısırık alıp arkasına yaslandı, kıkırdayarak Kılıç’a katıldı.

Tam o sırada koridorun başındaki güvenlik odasının ağır kapısı açıldı. İçeriden Ferhan Abi ile dayım çıktı. İkisinin de elinde telsiz cihazları, tabletler ve alan haritaları vardı. Yüzlerindeki o ciddi ve profesyonel ifade, salona adım attıkları anda bizim bu karnaval havasıyla çakıştı.

Dayım salondaki börek tepsisini, Pusat’ın elindeki çay bardağını ve Berenay’ın elindeki spatulayı görünce duraksadı. Tek kaşını yukarı kaldırıp derin bir nefes aldı. O meşhur, insanı tek bakışıyla hizaya sokan Barlas Ural bakışlarından birini fırlattı ortalığa.

"Ben de diyorum ki güvenlik kameralarında neden salonda devasa bir hareketlilik var," dedi Barlas Abi, sesi çelik kadar soğuk ama içinde hafif bir bıyık altı gülüşü barındıran bir tonla. "Meğer bizim Kanlı Ay’ın ana ekibi, yeraltının en kritik görüşmesi öncesinde mutfak baskını düzenliyormuş."

Ferhan Abi ise elindeki tableti masanın kenarına bırakıp tepsiden yükselen buhara baktı. "Nevin yine kıymalıyı döktürmüş anlaşılan. Barlas, bırak adamlar yesin. Hazal ve Sargun oraya tek başlarına gidecekler. Biz burada ekran başında, telsizlerin ucunda tam kadro hazır kıta bekleyeceğiz. O yüzden herkesin zihni açık olsun."

"Benim dikkatim asla dağılmaz Ferhan Abi!" dedi Pusat gururla göğsünü kabartarak. "Bak, Barlas Abi geldi diye hürmetimden susuyorum ama birazdan telsizlerin başına geçtiğimizde görün siz beni. Sargun bile şaşıracak bizim bu koordinasyonumuza."

Dayım gözlerini yavaşça Pusat’a çevirdi. "Pusat, Sargun’la Hazal limana ulaştığında tek bir pürüz dahi çıkmasın; tek ricam bu. Adamla sabah anlaşma imzaladık, öğleden sonra adamın karşısına ağzında börek kırıntılarıyla çıkma yeter."

Salondakiler bir kez daha kahkahayı bastı. Pusat ne diyeceğini bilemeyip çayından bir yudum daha aldı ve sessizce yerine oturdu.

Börek kokusu tüm salona yayıldığı için daha fazla dayanamadım. Koltuk değneklerimden destek alarak yavaşça ayağa kalktım. Zeminde değneğin bıraktığı o ritmik seslerle masaya doğru birkaç adım attım. Berenay beni ve koltuk değneğimi görünce acıyan gözlerle bakacak gibi oldu ama hemen ciddileşip tabağın en güzel, nar gibi kızarmış kıymalı dilimini korumaya aldı.

"Hiç bakma öyle Akın," dedi Berenay gözlerini belerterek. "Yaralı olman bu böreği sana devredeceğim anlamına gelmez. Bu parçayı kimseye yar etmem. İstersen git Barlas Abi’ye şikayet et."

Gülümsedim. Koltuk değneğime yaslanıp Berenay’ın tam karşısında durdum. Saniyelerdir zihnimde dönüp duran o tehlikeli fikri hayata geçirme zamanı gelmişti.

"Berenay," dedim çok sakin, neredeyse bir fısıltı kadar dingin bir sesle. "O elindeki son kıymalı dilimi bana vermezsen... Şu an cebimde duran telefonumdan, Hazal’a güvenlik kamerasının kayıtlarını izletirim. Hani bundan tam iki hafta önce Hazal’ın ofisindeki o antik pirinç vazolardan birinin yerini değiştirirken kazara düşürüp çatlatmış ve suçu köşkteki kedilere atmıştın ya... Ha işte, o görüntüler tam şu an telefonumda HD kalitesinde duruyor."

Berenay’ın elindeki spatula bir anlığına havada kaldı. Yüzündeki o kendinden emin, zafer kazanmış ifade bir saniye içinde donup yerini dehşet dolu bir şaşkınlığa bıraktı. Gözleri irileşti, dudakları aralandı. İki hafta önceki o gizli vukuatının patlamasından dolayı kıza adeta inme inmişti.

"Sen..." dedi Berenay fısıltıyla. "Sen gerçekten şeytansın Akın! O olayın üzerinden iki hafta geçti, kimse bilmiyordu! Kediler yaptı sanıyordu herkes!"

"Teknoloji gelişti Berenay, arşiv unutmaz," dedim pişkince sırıtarak. "Şimdi o böreği güzellikle bana mı veriyorsun, yoksa kayıtları Hazal'a mı göstereyim?"

Salondakiler bu şantaj sahnesini izlerken kahkahalara boğuldular.

Berenay öfkeyle nefesini dışarı verdi, tabağın ortasındaki o nar gibi kızarmış devasa kıymalı börek dilimini alıp adeta bir bomba teslim eder gibi elime tutuşturdu. "Al! Zehir zıkkım... Yani afiyet olsun Akın! Sen gerçekten Kanlı Ay’ın en tehlikeli, en kurnaz adamısın. Bacağındaki o derin kesik olmasa şehri tek başına yıkarsın sen!"

"Teşekkür ederim Berenay, iş birliğin için minnettarım," dedim börekten kocaman bir ısırık alırken. Çıtır hamurun ve lezzetli harcın tadı damağıma yayılırken zihnimdeki o ağır düşünceler bir anlığına tamamen silindi.

Zuhal gülmekten Soner’in koluna vuruyordu. Kılıç çekirdekleri tamamen unutup bizi alkışlamaya başladı. Pusat ise şaşkınlıkla bana bakıp başını salladı. "İşte bu... İşte gerçek bir Kanlı Ay ajanı! Adam bacağındaki kesikle bile tek bir şantajla böreğin krallığını kurdu masada."

Ferhan Abi ve dayım bile bu halimize hafifçe gülümsediler. Dayım saatine baktı, ardından salondaki o eğlenceli ama kontrol altındaki havayı yeniden ciddiyete davet eden o ses tonuyla konuştu.

"Tamam gençler, bu kadar makara yeter. Börekler bittiyse herkes toparlansın. Saate bakın, vakit daralıyor. Hazal birazdan aşağı iner. Cevat Amca ve Nevin Abla yukarıda onunla son detayları konuşuyor. Hazal merdivenlerden indiği an bu salonda tek bir ciddiyetsiz yüz, tek bir kırıntı dahi istemiyorum."

Dayımın sesiyle birlikte salondaki o şamata havası bir anda yerini tatlı bir disipline bıraktı. Herkes son dilimlerini hızla yedi, Berenay masadaki boş tepsiyi ve tabakları toplayıp mutfağa doğru koşar adım götürdü. Pusat belindeki kılıfın şarjörünü son kez kontrol etti, Gürcan uyuşan elini esnetip yeleğinin fermuarını çekti. Derya Abla kulaklığını tekrar takıp tabletinin başına döndü, telsiz frekanslarını liman bölgesindeki şifreli kanallara ayarlamaya başladı.

Ben de koltuk değneklerimin yardımıyla koltuğuma geri dönüp kesik olan bacağımı dikkatle uzattım. Elimdeki son börek kırıntısını peçeteyle silip ceketimin iç cebindeki tabancanın ağırlığını hissettim.

Dışarıda soğuk, gri ve kuru bir hava vardı. Rüzgar köşkün yüksek pencerelerini hafifçe tıkırdatıyordu. Birazdan Sargun gelecek ve Hazal’la birlikte yola çıkacaklardı. Mirhan Sancak’ın koruma ordusuyla sarılı o depolara adım attıklarında, biz de burada ekran başında ve telsizlerin ucunda onların gözü kulağı olacaktık.

Ve az önce yaşanan o börek kavgası, Berenay’ın o çaresiz yüz ifadesi, Pusat’ın boş özgüveni ve salonda yankılanan o içten kahkahalar zihnime kazınmıştı.

İçimden bir ses fısıldadı: Ne kadar kan dökülürse dökülsün, Mirhan Sancak masada ne kadar sert durursa dursun ya da Kaan Vardarlı hangi kalleşçe planı yaparsa yapsın... Sırtımı yasladığım bu ekip ayakta olduğu sürece, o mekandan da o savaştan da alnımızın akıyla çıkacaktık.

Gözlerimi köşkün geniş merdivenlerine diktim. Birazdan Hazal’ın o kendinden emin, kararlı adımları merdivenlerde yankılanacak ve Sargun’un kapıdaki gelişini bekleyecektik.

Şimdilik ise cebimdeki o son kozun –Berenay’ın iki hafta önceki o vazo görüntülerinin– tadını çıkararak arkama yaslandım ve Hazal’ın aşağı inmesini beklemeye başladım.