6. bölüm · AY SAVAŞI
-6. BÖLÜM-
"Karanlıkta parlayanlar, kendi içlerindeki yangını söndürmeyenlerdir."
— Dante Alighieri
🌙
Hazal Ember'den...
"Ortalıkta Kanlı Ay'ız diye gezerken kanlı av olduk bildiğin ya!" diye sızlandı Pusat. Perişan bir vaziyetteydik. Hepimiz kendimizi yorgunluğun ve yenilginin getirdiği halsizlikle, köşkün devasa salonundaki deri kanepelere bırakmıştık. Yarım saat sonra güneş doğacaktı ama hiç birimizin gözüne uyku girmiyordu.
Kılıç, vurulduğu için şuan yanımızda değildi bir tek. Kurşun omzuna denk gelmişti, şuan ameliyatta kurşunu çıkarmaya çalışıyorlardı. Ama adım gibi eminim ki ne omzundaki kurşun umrundaydı, ne de çektiği acı. Yaralanmış olanlardan biri oydu, biri de Akın. Hemen karşımdaki ikili kanepede sırtüstü uzanmış, dişlerini sıkarak tavanı izliyordu. Patlama anında üzerine savrulan o lanet metal parçası bacağında kemiğe kadar inen derin bir kesik açmıştı. Nevin Abla ve Derya Abla başucunda durmuş, kanı durdurmak için hazırladıkları sargı bezleriyle yarasını sarmaya çalışıyorlardı. Akın’ın alnından süzülen ter damlaları şakaklarına akıyor ama ağzını açıp tek bir kelime bile etmiyordu.
Zihnimi patlatacakmış gibi zonklayan o ağrıya dayanamayıp parmak uçlarımla şakak kemiklerimi sertçe ovaladım. Gözlerimi her kapattığımda dökümhanenin alevleri, Kaan’ın o kibirli gülüşü ve tepemizden yağan demir parçaları zihnime batan birer kıymık gibi geri geliyordu.
Feryal ve Berenay masanın kenarında dikilmiş, ellerindeki bezlerle üstlerindeki isi ve kanı temizlemeye çalışıyorlardı. Feryal’in parmakları hırstan ve sinirden titriyordu. Gürcan ve Soner salonun köşesindeki ahşap konsola yaslanmış, silahlarının şarjörlerini takıp çıkararak o sessiz öfkelerini bastırmaya çalışıyorlardı. Zuhal ise berjerde tek dizini karnına çekmiş, gözlerini halıdaki tek bir noktaya dikmişti.
Büyükler de salondaki bu ağır havanın içinde birer gölge gibi duruyordu. Ferhan Abi ve Barlas Abi, pencerenin önünde kollarını göğüslerinde bağlamış, dışarıda yavaş yavaş ağarmaya başlayan gökyüzüne bakıyorlardı. Çene kasları birer taş gibi sertleşmişti. Cevat Amca ise yan tarafımdaki kanepede oturmuş, ifadesizce önüne bakıyordu. O eski toprak gözlerindeki yangın, salondaki herkesi yakacak kadar derindi.
"Pusat, o çeneni kapa," dedim başımı bile kaldırmadan. Sesim fısıltı kadar alçak ama odadaki herkesi susturacak kadar keskin çıkmıştı. Şakaklarımı ovalamayı bırakıp doğruldum. "Ağlayıp sızlamanın sırası değil."
"Yalan mı ama?" diye karşılık verdi Pusat, öfkeyle doğrulup ellerini iki yana açarak. "Durum ortada. Adamlar bizi de Dolunay’ı da aynı kapana kıstırdı. Dökümhaneyi tepemize yıktılar, biz burada yara sarıyoruz!"
"Yara sarıyoruz çünkü henüz ölmedik Pusat!" diye araya girdi Berenay, elindeki bezi masaya sertçe bırakarak. Gözleri alev alevdi. "O Kaan’ın da ekibinin de o dökümhanenin altından canlı çıkamayacağını sanıyorduk ama oyunu onlar kurmuş."
"Nasıl anladılar?" diye sordu Barlas Abi, pencere kenarından dönerek. Sesi bir fırtına öncesi kadar sakindi. "Dökümhane buluşmasını sadece biz ve Dolunay biliyordu."
"Bizi dinlediler," dedi Gürcan, şarjörü yerine oturtup çıkan o tok sesle salonu çınlatırken. "Ya bizim frekansa girdiler ya da Dolunay’ın."
Cevat Amca hafifçe boğazını temizledi.
"Ziya ve adamları ne durumda Hazal?" diye sordu Cevat Amca, gözlerini doğrudan üzerime dikerek.
"Sargun ve ekibi dökümhaneden çıktı," dedim soğuk, tepkisiz bir sesle. "Ziya Baba o patlamadan sonra şu an köşkünde köpürüyordur. Yeni Ay tek taşla iki kuş vurmaya çalıştı; hem Kanlı Ay’ı hem Dolunay’ı aynı molozun altına gömmek istedi."
O sırada devasa salonun iki kanatlı otomatik kapıları açıldı ve içeriye elindeki kanlı eldivenleri çıkaran doktor girdi. Hepimizin bakışları tek bir anda kapıya kilitlendi. Akın bile başını kanepeden kaldırıp doktora baktı.
"Kılıç nasıl?" diye sordum, ayağa kalkarak.
Doktor derin bir nefes verdi, yüzündeki yorgunluk her halinden belliydi. "Kurşun omzundaki kemiğe çok yakın bir yerden çıkarıldı. Çok kan kaybetti ama durumu stabil. Uyutuyoruz."
"Uyutmayın," dedi Akın hırıltılı bir sesle, kanepeden doğrulmaya çalışarak. "O adam uyanık kalmak ister. Sabah güneş doğduğunda ayakta olmak ister."
Derya Abla hemen Akın’ın omzundan tutup onu geriye bastırdı. "Sen bir kımıldama Akın! Bacağındaki dikişler patlayacak şimdi."
Salonun ortasına doğru yürüdüm.
"Şu an Yeni Ay’ın merkezinde zafer kutluyorlardır," dedim. Sesim salonun her köşesine, her bir duvarına çarparak dağıldı. Kaan, İris, Utku, Bora, Ediz, Melis... Hepsi şu an Kanlı Ay’ı ve Dolunay’ı dize getirdiklerini sanıyorlardı. "Bizi yaralı, diz çökmüş, dağılmış sanıyorlar."
"Sanmasınlar," dedi Ferhan Abi, gözlerindeki o karanlık ifadeyle. "Ne yapacağız Hazal?"
Şakaklarımdaki ağrı tamamen geçmişti. Yerini dondurucu, net ve çok berrak bir nefrete bırakmıştı. Bakışlarımı salondaki herkesin üzerinde tek tek gezdirdim.
"Kendimizi büyük bir savaşa hazırlayacağız," dedim üzerimdeki tozları silkeleyerek. "Bu gece kaybetmiş olabiliriz. Lakin savaş daha yeni başlıyor. Yeni Ay şu an ne bekliyor? Bizim öfkeyle, körlemesine üzerlerine saldırmamızı, değil mi? Dökümhanedeki tuzağa nasıl düştüysek, yine panikle hata yapmamızı bekliyorlar."
Gözlerimi karartıp masadaki haritanın üzerine eğildim. Şakaklarımdaki ağrı gitmiş, yerini soğuk ve hesapçı bir zekaya bırakmıştı.
"Hemen saldırmak acizliktir. Şu an saldırırsak Kaan’ın tam da istediği şeyi yaparız; kurduğu ikinci tuzağın içine yürürüz. Ama biz saklanacağız. Bizi bitti sanmalarına izin vereceğiz."
"Ne planlıyorsun Hazal?" diye sordu Cevat Amca, öne doğru hafifçe eğilerek. O eski toprak gözlerinde ilk defa ne yapacağımı merak eden bir pırıltı belirdi.
"Yeni Ay bizi avladığını sandığı için şu an zafer sarhoşu," dedim. Dudaklarımda buz gibi bir tebessüm belirdi. "Kutlama yapacaklar, tedbirleri gevşetecekler... Hatta birbirilerine düşecekler. Çünkü zafer kazandıklarını sandıklarında Kaan'ın o kibirli ekibi ganimeti paylaşamaz."
Herkes pür dikkat beni dinliyordu. "Gürcan," dedim bakışlarımı haritadan kaldırmadan. "Bütün mekanların etrafındaki devriyeleri geri çekiyorsun. Sadece ana kapılarda gözle görünmeyen birkaç adam kalacak. Şehre ve piyasaya tam olarak Kanlı Ay ağır bir darbe aldı, kabuğuna çekilip yara sarıyor imajı vereceğiz."
"Kaan’ın adamları alanlarımıza yanaşmaya kalkarsa?" diye sordu Gürcan, çatık kaşlarıyla şarjörün mekanizmasını tekrar kontrol ederken.
"Bırak yanaşsınlar," dedim dondurucu bir sakinlikle. "Mekanların önünden geçsinler, bittiğimizi düşünsünler. Tek bir kurşun bile sıkılmayacak. Zafer sarhoşluğu gözlerini kör ettiğinde, Kaan’ın o kibirli ekibindeki ilk çatlağı biz patlatacağız."
"Aptal değillerse hamle yapmamızı beklerler," dedi Soner, ahşap konsola yaslandığı yerden öne doğru bir adım atarak. "Kaan çok kurnaz bir adam Hazal, bizim ölü taklidi yaptığımızı anlarsa ne olacak?"
"Anlayamaz," diye söze girdi Ferhan Abi. Gözleri hâlâ dışarıdaki, ilk ışıklarla ağarmaya başlayan gökyüzündeydi. "Çünkü dökümhaneden nasıl çıktığımızı gördü. Kanlı Ay tarihinde ilk defa böyle bir darbe yedi. Bizim geri çekilmemiz mantıklı olan tek hamle. Kaan bunu zayıflık sanacak ve asıl hata orada başlayacak."
Barlas Abi de sakin bir sesle araya girdi. "O zaman şimdi her şeyi durduruyoruz. Silah sevkiyatları, saha devriyeleri... Her şey duruyor."
"Aynen öyle," dedim net bir sesle. Salondakilere tek tek baktım. "Yaralılar tedavi edilecek. Dinleneceğiz. Zihnimizi toparlayacağız. Kaan ve ekibi kutlamalarını yapsın, kendilerini bu şehrin tek hâkimi sansınlar. Zamanı geldiğinde onları o sahte tahtlarından indirmesini çok iyi biliriz."
Cevat Amca başını ağır ağır sallayarak ayağa kalktı. Yüzündeki o derin çizgiler ilk defa biraz rahatlamış gibiydi. "Hazal haklı. Öfkeyle kalkan zararla oturur. Bırakın Yeni Ay kendi zafer sarhoşluğunda boğulsun."
Derya Abla ile Nevin Abla, Akın’ın bacağındaki son dikişleri kapatıp üzerini örttükten sonra doğruldular. Derya Abla salona dönüp, "Akın’ı odasına çıkaralım artık. Sizin de oturup sızlanmayı bırakıp yataklarınıza geçmeniz lazım. Herkes perişan halde," dedi sert bir otoriteyle.
Gürcan ve Soner hemen öne atılıp Akın’ı kollarından tutarak dikkatlice ayağa kaldırdılar. Akın dişlerini sıkarak bir küfür savurdu ama karşı çıkmadı. Onlar merdivenlere doğru yönelirken salon yavaş yavaş boşalmaya başladı.
"Feryal, Berenay... Siz de gidin yatın," dedim masadaki haritayı katlarken. "Güzelce dinlenin. Şimdilik yapacak başka bir şey yok."
Feryal elindeki bezle kirlenmiş masayı son kez silip derin bir nefes verdi. "İçim soğumuyor Hazal ama... Dediğin gibi olsun."
Herkes tek tek salondan çekildi. Kılıç’ın kaldığı ameliyathane tarafındaki ışıklar loşlaştı. Birkaç dakika içinde devasa salon, sabahın ilk gri ışıklarıyla baş başa kaldı. Şakaklarımdaki zonklama tamamen geçmemişti ama zihnimdeki o karmaşa yerini keskin bir sessizliğe bırakmıştı.
Doğrulup üstümdeki tozlu ceketimin yakasını düzelttim. Salondan çıkıp üst kattaki odama doğru çıkan ahşap merdivenleri ağır adımlarla tırmanmaya başladım. Koridor buz gibi ve sessizdi.
Odama girip kapıyı arkamdan kapattığımda, yorgunluğun devasa bir yük gibi omuzlarıma çöktüğünü hissettim. Bütün bedenim sızlıyordu ama içimdeki o intikam ateşi, dökümhanedeki alevlerden çok daha sıcaktı. Kendimi yatağa bıraktım ve gözlerimi tavana diktim.
Kaan zafer kazandığını sanıyordu. Ama bu sadece perdenin ilk yarısıydı.
🍂
Sargun Göksel'den...
Hayatım zor muydu, yoksa ben mi zorlaştırıyordum?
Şuan ne düşündüğümü, ne hissettiğimi, ne yapmam gerektiğini inanın hiç bilmiyordum. Koca dökümhaneyi başımıza yıkmışlardı, planımız suya düşmüştü, yaralananlar olmuştu... Ben ise ofisimde oturmuş, masmavi gözlerimi duvarda asılı olan deniz manzaralı tabloya dikmiştim.
Zihnimin içi dökümhaneden yükselen o dumanlar kadar bulanıktı. Tablodaki durgun, dalgasız deniz bana o kadar yabancı geliyordu ki... Bizim hayatımızda hiç böyle bir sakinlik olmamıştı. Fırtına eksik olmuyordu; biri bitmeden diğeri patlak veriyordu.
Sorunun cevabını biliyordum aslında. Hayat zaten zordu ama ben de yükünü omuzlarımdan indirmemek için direniyordum. Dolunay'ın lideriydim; zayıf görünmeye, bükülmeye ya da tek bir gözyaşı dökmeye hakkım yoktu.
Kapının çalmasıyla gözlerimi tablodan kopardım. "Gir," dedim sesimdeki buruk tonu bastırmaya çalışarak. Kapı açıldığında içeri giren Ziya Baba'dan başkası değildi. Bana bu yolda destek olmuş, gaz vermiş, babalık yapmış olan o adam...
"Yine düşüncelere dalmışsın evlat," dedi hafif bir tebessümle.
"Her şey bir anda elimizden kayıp gidiyor gibi geliyor Ziya Baba," dedim, sesimdeki o yorgunluğu bu sefer ondan gizlemeyerek. Arkama yaslandım, şakaklarımı ovdum. "Dökümhane tepemize çöktü. Plan, itibar... Hepsi o dumanın içinde dağıldı gitti."
Ziya Baba adımlarını ağır ağır atarak masanın hemen önündeki deri koltuğa kuruldu. Elindeki tespihin taneleri birbirine çarparken, o derin ve tecrübeli gözlerini yüzüme dikti. Yüzündeki her bir çizgi, bu alemin kaç fırtınasından geçtiğinin canlı şahidiydi.
"Bina çöker Sargun, yenisini dikersin," dedi, gür ama bir o kadar da yol gösteren o babacan tonuyla. "Plan bozulur, baştan kurarsın. Ama liderin zihni çökerse, işte o zaman Dolunay tamamen batar. Sen bu masada oturuyorsan, o mavi gözlerinde çaresizliği değil, bir sonraki hamleni taşıyacaksın."
"Kolay değil ki," dedim gözlerimi tekrar duvardaki o sakin deniz tablosuna çevirerek. "Gözümü kapatıyorum; adamlarımızın bağırtıları, o patlamanın dökümhaneyi beşik gibi sallayışı geliyor aklıma. Kaan Vardarlı denen o pislik sırıtarak zaferini kutluyor şu an. Ve ben burada oturmuş fırtınanın dinmesini bekler gibi tabloya bakıyorum."
Ziya Baba tespihini tutan elini masanın üzerine koydu, hafifçe öne eğildi.
"Sert rüzgârda eğilmeyen ağaç kırılır evlat," dedi tane tane. "Sen fırtınayı durduramazsın ama gemiyi o fırtınadan çıkarabilirsin. Kaan'ın arkasındaki güçler derin. Tek başına saldırmak, gözü kapalı ateşe atlamaktır. Kanlı Ay da yaralı, Hazal da şu an kendi içinde aynı yangını yaşıyor."
"Ne yapacağımı sezdiremiyorum. Bugüne kadar hiç böyle olmamıştı. Hazal'la yüzyüze konuştuğumuz o ilk günden beri kafam çok karışık."
Ziya Baba, başını yavaşça omzuna doğru yatırdı. Gülümsedi. "Belki de bazı şeylerden kaçtığın içindir."
Bakışlarım ona döndü. "Sen Hazal'ı rakip olarak mı görüyorsun, yoksa çok daha farklı mı?"
Böyle bir soru beklemediğim için bocaladım. Hayır, ne rakip olarak görüyordum, ne de düşman olarak. Ama ne olarak gördüğümü bilmiyordum. Ben hiçbir şey bilmiyordum.
Ziya Baba'nın gülüşü biraz daha büyüdü. Elini tam kalbimin üstüne koydu. "Bana cevap vermek zorunda değilsin. Ama kalbin sana cevap verir. Kalbine sor bu soruyu. Çünkü ağzından çıkacak olanla, buradaki bir değil. Seni çok iyi tanıyorum evlat. Dışarıdan bakılınca çelik gibi bir zırhın var. Ama zırh, zaten içindeki şeyi koruma amaçlıdır. Sen de zırhını giyiyorsun, çünkü kalbini dışarıya açmak istemiyorsun. Orada geçen şeyi dışarıya vurmak istemiyorsun."
Ziya Baba'nın bu sözleriyle yutkundum. Haklıydı. Ben hiçbir zaman kimseye kalbimi açmadım, içimdeki o yangını dışarıya yansıtmadım. Belki de hep doğru kişiyi aradım.
Elini bu sefer benim soğuk elimin üzerine koydu. Derin bir nefes aldım. "Hazal'la sizin yaranız aynı evlat. Her ne kadar dışarıdan bakınca birbirinizi boğazlayacak gibi dursanızda, her ikiniz içindeki yangında aynı kıvılcımdan çıktı. Aynı acıyı taşıyan insanlar, birbirilerini yaralarından tanırlar. Bu yüzden Hazal'ı rakibin olarak görmüyorsun."
Gözlerimi kaçırdım. Boğazıma oturan yumru yüzünden konuşamıyordum. "Ayrı ayrı savaşırsanız, sadece kendinizi çökertirsiniz. Bunu sen de çok iyi biliyorsun. Kaan kolay lokma değil. Zeki ve güçlü bir düşman. Tek başına bu kadar güçlü olamaz, belli ki devlet yancıları falan var bunların arkasında. Sen Hazal'a elini uzatırsan, sizin karşınızda kimse duramaz Sargun."
Sözleri doğrudan kaburgalarımın arasına yerleşmişti. Doğruydu. Kendime bile itiraf etmekten kaçındığım ne varsa, tek tek döküp koymuştu masaya. Hazal’la o ilk karşı karşıya gelişimiz, gözlerindeki o hırçın ama bir o kadar da kimsesiz ışık geldi zihnime. Dökümhanenin dumanı altındayken, onun o is içindeki yüzü, eğilmeyen o dik başı aklımdan çıkmamıştı. Aynı yaradan vurulmuştuk, evet. İkimizin de yara izi aynı yangının küllerindendi.
"Aynı acıyı taşıyanlar," diye fısıldadım, sesim fırtına öncesi bir sessizlik gibi alçak çıktı. "Ama ikimizin de elinde biley taşı var Ziya Baba. Biri el uzatsa, diğeri o eli kesmeye kalkar. Kibrinden, gururundan bir zerre eksiltmez o kız."
Bıyık altından güldü.
"Eksiltmesin zaten," dedi, gözlerinde tecrübenin getirdiği o dingin pırıltıyla. "Sana boyun eğecek bir Hazal olamaz bu dünyada. Sana yan yana duracak, rüzgâra karşı sırtını gözü kapalı dönebileceğin biri lazım. Gururu vurur, hırsı yakar ama dostluğun ne olduğunu da iyi bilir."
Derin bir nefes çektim ciğerlerime. Boğazımdaki o yumru çözülmemişti ama en azından neyle savaşmam gerektiğini biliyordum artık. Duvardaki deniz tablosuna son bir kez baktım. Durgun sular bana göre değildi; bizim kaderimiz de, fırtınamız da o hırçın denizdi.
Ayağa kalktım. Masanın üzerindeki Kaan Vardarlı’ya ait sevkiyat haritalarını tek bir hareketle toplayıp kenara çektim.
"Öğleden sonra saat üçte Hazal ve ekibi bu kapıdan içeri girecek," dedim, sesimdeki o tereddütü söküp atarak. "Bu masada kartlar yeniden dağıtılacak."
Ziya Baba ağır ağır oturduğu deri koltuktan kalktı. Yüzünde bir babanın evladıyla gurur duyduğunu anlatan o tebessüm vardı. "Ha şöyle evlat," dedi kapıya doğru adımlarken. "Bakalım Kanlı Ay ile Dolunay aynı masaya oturduğunda Kaan Vardarlı o kahkahalarını nereye saklayacak."
Ziya Baba odadan çıktıktan sonra masamın üzerindeki telefona uzandım. Ekranı açıp Korhan Abi'nin numarasını tuşladım. Kulağıma götürdüğümde dışarıdaki güneş tam tepedeydi.
"Korhan Abi," dedim, buz gibi bir netlikle. "Kanlı Ay Köşkü'ne adam gönder. Hazal'ı ve ekibini buraya davet edeceğiz. Bu şehri Kaan Vardarlı’nın başına nasıl yıkacağımızı konuşacağız."
Savaşı fırtınanın ortasında başlatıyorduk ve bu kez yalnız yürümeyecektik.
🍂
Hazal Ember'den...
İçimdeki yangın, dökümhaneden yükselen dumanlardan çok daha fenaydı. Kendi içimde tam anlamıyla fırtınalarla boğuşuyordum. Zihnim bir labirent gibiydi; bir yanında o patlama anındaki çaresizlik, bir yanında Kılıç’ın ve Akın'ın yaralı halleri, diğer yanında ise dökümhaneden çıkarken Sargun’un o dumanların arasında bana bakışı... Hayatım zaten zordu, evet. Ama sanki o zorluğun ortasında kendi ipimi de kendim çekiyordum. Zayıflığa, bir anlık duraksamaya bile tahammülüm yokken, kendimi bu kadar karmakarışık hissetmek canımı yakıyordu.
Sabahki konuşmadan sonra doğruca ofisime çıkmıştım. Koltuğumda hafifçe geriye yaslanmış, gözlerimi tavanın loş ışığına dikmiştim. Şakaklarımdaki zonklama durmak bilmiyordu. Ben Kanlı Ay’ın lideriydim; bükülmeye, kırılmaya ya da bir an olsun arkama yaslanıp dertlenmeye hakkım yoktu. Ama içimdeki o hırçın dalga bir türlü dinmiyordu. Hazal Ember olmanın bedeli buydu işte; dik durmak zorundaydın, düşerken bile dizlerinin üzerine çökemezdin.
Derin bir nefes alıp başımı hafifçe sağa çevirdim. Masamın sağ tarafındaki deri koltukta oturan Zuhal, sakin bir ifadeyle ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti. Yüzündeki izleri silmişti ama gözlerindeki o kırgın yorgunluk hâlâ oradaydı. Solumda, deri kanepede oturan Soner ise sargılı bileğini yavaşça ovarak bakışlarını yere dikmişti. İkisinde de dökümhanenin getirdiği o yorgunluk ve durgunluk vardı ama ortamda bir bağrış çağrış yoktu. Sadece üç eski dostun, yıllardır sırt sırta vermiş üç yoldaşın o ağır, dumanlı sessizliği hüküm sürüyordu.
Sessizliği ilk kıran Zuhal oldu.
"Yükün çok ağır Hazal," dedi Zuhal, alçak ve son derece dingin bir sesle. Sesi odadaki o gergin sessizliği yumuşakça yardı. "Dökümhanede yaşananlar hepimizin canını yaktı, biliyorum. Kılıç uyandı, doktor durumunun iyi olduğunu söyledi. Akın’ın bacağı sarıldı, dikişleri atıldı... Hepimiz ayaktayız. Ama sen dökümhaneden çıktığımızdan beri kendi içine çekildin. Zihninin içindekileri bizimle paylaşmayacak mısın? Biz sadece senin operasyon arkadaşların değiliz, aileniz."
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Göğsümün ortasına oturan o ağır taşı söküp atmak ister gibi başımı kaldırdım ve ikisine baktım. "Kafamın içindeki fırtınayı toparlamaya çalışıyorum Zuhal," dedim, sesimdeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak. "Sabaha karşı salonda konuştuğumuz şeyleri düşünüyordum. Öfkeyle hareket edemeyiz. Kaan Vardarlı şu an zafer sarhoşu ve bizim pusuya düşmemizi, panikle hata yapmamızı bekliyor. Ama mesele sadece Kaan da değil... Nerede hata yaptığımızı bulmaya çalışıyorum."
Soner sırtını deri kanepeye biraz daha yasladı, gözlerini yerden çekip doğrudan bana çevirdi. Bakışlarında bir yoldaşın derin anlayışı vardı.
"Kaan konusunu biliyoruz Hazal," dedi Soner, sesi düşünceli ve sakindi. "Adam derin oynadı, kabul. İstihbaratı nereden aldı, o patlayıcıları dökümhaneye nasıl soktu, hepsini çözeceğiz. Ama Zuhal haklı, sen dökümhaneden beri sadece Kaan'ı düşünmüyorsun sanki. Dökümhanedeki o dumanların arasından çıkarken Sargun ile göz göze geldiniz. O andan beri bakışlarında başka bir dalgınlık, çözemediğim bir mesafe var. Yanlış mı görüyorum?"
Gözlerimi kaçırmadım ama boğazımda beliren o küçük yumru yüzünden yutkunmak zorunda kaldım. Sargun... Adı zihnimde yankılandığında dökümhanedeki o dumanların arkasındaki okyanus mavisi gözleri geliyordu aklıma.
"Sargun da bizimle aynı darbeyi yedi Soner," dedim, sesimi olabildiğince nötr tutmaya çalışarak. "Dolunay da en az bizim kadar kan kaybetti. O dumanın içinden çıkarken ikimiz de aynı şeyi gördük; Kaan ikimizi de aynı molozun altına gömmek istedi."
Zuhal hafifçe başını salladı, yüzünde anlayışlı ama bir o kadar da sorgulayan bir ifade belirdi. "Dolunay’ın ne kaybettiği onların sorunu Hazal," dedi yumuşak bir tonla. "Ama Sargun'la aranızdaki o gerilimi görmemek imkânsız. Karşı karşıya geldiğiniz her an aranızda patlamaya hazır bir barut fıçısı oluşuyor. Nefret mi, rekabet mi yoksa ikinizin de taşıdığı o aynı yükün, aynı liderlik sorumluluğunun ağırlığı mı bilmiyorum. Ama o adamla muhattap olmak, onunla aynı havayı solumak seni yıpratıyor. Kendine bu kadar yüklenmeni istemiyorum."
"Aramızda kişisel bir şey yok Zuhal," dedim net ve tavizsiz bir sesle. Masanın üzerindeki kalemi parmaklarımın arasında çevirmeye başladım. "Aynı yangının ortasında kaldık, hepsi bu. Sargun benim ne dostum ne de müttefikim olabilir. O sadece benimle aynı düşman tarafından vurulmuş, bu şehrin başka bir yakasında duran biri. İkimizin de yolları ayrı, amaçları ayrı."
"Yine de dikkatli olmamız lazım," dedi Soner, sesi korumacı ve uyarır bir tondaydı. "Sargun akıllı adamdır Hazal. Ziya Baba’nın yanında yetişmiş, Dolunay’ı tek başına ayakta tutan, hamlelerini tartarak yapan biri. Kaan’a karşı tek başına hareket edemeyeceğini o da biliyordur. Dolunay’ın ne yapacağını kestirmek zor ama şu durumda ilk hamleyi belki de onlardan beklemeliyiz."
"Biz kimseden hamle beklemiyoruz Soner," dedim, kalemi masaya bırakarak. "Kendi yolumuzu kendimiz çizeceğiz. Kaan’ın arkasındaki o kirli ağı, o devlet uzantılarını çözene kadar kabuğumuzda kalacağız. Şu an sessizlik bizim en büyük silahımız. Kaan o zafer sarhoşluğuyla ilk hatasını yaptığı an, tepesine bineceğiz."
Zuhal hafifçe gülümsedi. O alaycı ya da sert hallerinden eser yoktu; gözlerinde tamamen dostane bir sıcaklık vardı. "Sana güveniyoruz Hazal. Bu ekibin de bu ailenin de başında sen varsın. Sen dur dersen dururuz, yürü dersen gözümüz kapalı ateşe yürürüz. Sadece senin bu kadar yalnız hissetmeni, bütün bu yükü tek başına omuzlamanı istemiyoruz. Biz bunun için varız."
Zuhal’in bu içten ve sakin sözleri, sabahtan beri göğsüme oturan o ağır baskıyı biraz olsun hafifletti. İkisine de sırayla baktım. Kanlı Ay sadece bir sokak oluşumu ya da bir güç odağı değildi benim için; ailemi kaybettiğimde sığındığım tek limandı. Bu insanlar benim kardeşlerimdi.
"Biliyorum," dedim, sesimdeki o sertliği ilk defa kırarak. "İyi ki varsınız. Ama merak etmeyin, bükülmem. Ben bu yola çıkarken bedel ödeyeceğimi biliyordum."
Tam o sırada kapı yavaşça çaldı. "Buyur, gel," diye seslendim. İçeriye Berenay girdi. Yüzündeki ciddiyet ve adımlarındaki acele, aşağıda olağanüstü bir gelişme olduğunu haber veriyordu.
"Hazal," dedi Berenay, kapının eşiğinde durarak. "Nizamiyeden aradılar. Kapıda Dolunay’ın adamları var."
Zuhal şaşırmıştı ama tepkisi gayet sakindi. Kaşlarını hafifçe çatarak, "Dolunay mı?" diye sordu. "Bu saatte ne işleri varmış bizim kapımızda?"
"Çatışmaya ya da gövde gösterisine gelmemişler," dedi Berenay, durumun altını çizerek. "Başlarında Korhan Ulu var. Sadece iki araçla gelmişler ve silahsız sayılırlar. Sargun Göksel’in bizzat mesajını getirdiklerini söylüyorlar."
Soner oturduğu yerden yavaşça doğruldu. "Mesaj mı? Ne mesajıymış bu?"
Berenay doğrudan bana bakarak konuştu. "Sargun, seni ve ekibi bugün saat tam üçte Dolunay Köşkü’ne davet ediyormuş. Kaan Vardarlı konusunu ve dökümhane patlamasını kendi çatılarının altında, aynı masada konuşmak istiyorlarmış."
Zuhal hafifçe başını yana yatırdı, dudaklarının kenarında alaycı ama son derece dingin bir tebessüm belirdi. "Ayağına çağırıyor yani..." dedi, sesindeki o hafif sorgulayan tonla. "Kendi mekânlarında gövde gösterisi yapmak, bizzat gözümüzü korkutmak istiyor gibi bir halleri var. Dökümhanedeki zaafımızdan faydalanıp bize şart dikte edecek akıllarınca."
"Aynen öyle," dedi Soner, çatık kaşlarla düşünceye dalarak. "Sargun Göksel patronun kim olduğunu hatırlatma peşinde. Kendi evinde konuşmak istemesi tamamen bir güç gösterisi, bir gözdağı. Bizi ayağına getirip Şehirde ipler hâlâ benim elimde mesajı vermeye çalışıyor. Büyük ihtimalle Kaan'la olan mevzuda bizim geri çekilmemizi isteyecek ya da kendi kurallarını koyacak."
İkisi de vereceğim kararı merakla bekleyerek bana döndü. Odanın içinde kısa ama son derece ağır bir sessizlik oluştu.
Sargun bizi kendi kalbine, Dolunay Köşkü’ne çağırıyordu. Kendi kurallarıyla, kendi çatısının altında bir masa kurmak ve bana üstünlük taslamak istiyordu. Dökümhaneden çıkarken gözlerindeki o kibirli ifadeden, arkasındaki Ziya Baba'nın tecrübesinden güç aldığı belliydi. Beni kendi evine çağırarak ipleri eline alacağını, Kanlı Ay’ı sarsılmış yakalayıp kendi şartlarına zorlayacağını sanıyordu. Aklından tek bir an olsun o dökümhane enkazından sonra birlik olmak, omuz omuza vermek gibi bir düşünce geçtiğini bile sanmıyordum. O adam sadece güçten ve üstünlükten anlardı.
Ama ben o masada kimsenin gölgesinde kalacak, kimsenin güç gösterisine boyun eğecek kız değildim.
Yavaşça oturduğum koltuktan kalktım. Zihmimdeki bütün o ikilemleri, yorgunluğu ve tereddütü bir kenara fırlattım.
"Gideceğiz," dedim, sesimdeki netlik odanın her köşesine yayıldı.
Zuhal şaşırmıştı ama sesini veya üslubunu bozmadı. "Hazal, adamların ayağına gitmek onların bu güç gösterisini kabul etmek anlamına gelmez mi? Kendilerini üstün görmelerine izin mi vereceğiz?"
"Ayağına teslim olmaya gitmiyoruz Zuhal," dedim ona doğru birkaç adım atarak. Sesimi sakin, kendinden emin ve otoriter tuttum. "O masaya oturup o oyunu bozmaya gidiyoruz. Sargun Göksel bizi dökümhanedeki darbeden sonra kendi mekânında ezebileceğini, bize gözdağı verebileceğini sanıyorsa çok büyük bir yanılgı içinde. Kanlı Ay’ın nasıl bir ağırlığı olduğunu kendi evinde, kendi masasında görecek. Bize patronluk taslamasına asla izin vermeyeceğiz."
Soner derin bir nefes aldı ve başını salladı, yüzünde sert bir gülümseme belirdi. "Anladım. Oraya ezilmeye değil, kurduğu o masayı kendi şartlarımızla başı dik bir şekilde devirmeye gidiyoruz. Eğer o ev sahibi üstünlüğüyle bize bir şeyler dikte etmeye çalışırsa, cevabını aynen alır."
"Kesinlikle," dedim son noktayı koyarak. Berenay’a döndüm. "Korhan Ulu'ya söyle. Davetini aldık. Bugün saat tam üçte Dolunay Köşkü’nde olacağız. Ama bizi öyle köşeye sıkışmış ya da laf dinleyecek birileri gibi karşılamasınlar. Kanlı Ay olarak geleceğiz. Kılıç da Akın da durumları elverdiğince bizimle gelecek. Ekip tam tekmil orada olacak. Sargun bize mekânında güç gösterisi yapmaya çalışırken kendi mekanında kaybolacak."
"Anlaşıldı Hazal," dedi Berenay ve hızla odadan çıktı.
Zuhal ayağa kalkıp ceketini düzeltti. Yüzünde artık o kuşkulu ifadeden eser yoktu. "Pekala. Madem gidiyoruz, o Sargun Göksel’e bu şehirde tek güç odağının Dolunay olmadığını, bizi öyle kendi evine çağırıp ezemeyeceğini gösterelim."
"Merak etme Zuhal," dedim kapıya doğru adımlarken. "O masada bize patronluk taslamaya çalışan Sargun Göksel, karşısında duran duvarın ne kadar sert olduğunu anlayacak."
🍂
Siyah camlı, karşılıklı geniş koltukları olan o heybetli araçların deri kokulu, ağır ve derin sessizliğinde ilerliyorduk. Motorun tok ve hırıltılı sesi dışında arabanın içinde adeta patlamaya hazır, gergin bir sükûnet hâkimdi. İki siyah araç peş peşe, dikiz aynalarında süzülen ağaçlıklı yolları geride bırakarak Dolunay Köşkü’ne giden o uzun, ıssız ve arnavut kaldırımlı yola doğru süzülüyordu.
Arka koltukta hafifçe geriye yaslanmış, camdan dışarıya kayıp giden devasa ağaç gölgelerini ve akşamüstünün griye çalan gökyüzünü izliyordum. Üzerimde siyah baggy pantolonum, bedenimi tam saran ve hareketlerimi kısıtlamayan siyah uzun kollu termal üstüm ve omzuma oturan deri ceketim vardı. Kızıl saçlarımı serbest bırakmış, rüzgârın doğal akışına teslim etmiştim. Ceketimin yakasından dışarı süzülen, ailemden ve geçmişimden kalan o özel yaprak kolyem, üzerimdeki koyu siyah kumaşların arasında usulca parıldıyordu. Gözümdeki siyah güneş gözlükleriyle dışarıyı izlerken, yanımda oturanların ve hemen arkamızdaki araçta bizi takip eden ekibimin varlığını hissetmek içimdeki o sarsılmaz özgüveni daha da perçinliyordu.
Aracın içindeki deri kokusuna, dışarıdaki ıslak toprak kokusu karışıyordu. Akın hemen yanımda oturuyordu, ayağının üstüne basamadığı için koltuk değneği kullanıyordu. Bu yüzden bir süre operasyonlara katılamayacaktı. Arada şakaklarını ovuşturuyor, oflayıp duruyordu. Soner karşımdaydı, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmiş, dışarıdaki yolu dikkatsizce izler gibi görünse de kaslarının gerginliğinden tetikte olduğu belliydi. Yanındaki Zuhal hafifçe arkasına yaslanmış, parmaklarıyla deri koltuğun kolçağına ritmik vurarak kendi zihnindeki hesaplaşmaları yapıyordu. Arkamızdaki araçta ise Kılıç, Pusat, Berenay, Feryal ve Gürcan vardı. Kılıç uyanmıştı, kolunu sargıya almışlardı, canı yansada hiç ses etmiyordu. Hepsi bu kapıdan içeri adım attığımızda sadece bizim kaderimizin değil, bu bölgedeki bütün güç dengelerinin değişeceğinin çok iyi farkındaydı. Araçta kimseden ses çıkmıyordu ama herkesin bakışında aynı kararlılık, aynı meydan okuma ve içten içe büyüyen o sadakat vardı. Kimse korkmuyordu; çünkü biz oraya sığınmaya değil, şartlarımızı koymaya gidiyorduk.
Araba, Dolunay Köşkü’nün o devasa, yüksek ve siyah ferforje demir kapılarından içeri ağır ağır süzüldü. Kapının üzerindeki Dolunay amblemi, karanlık bir mühür gibi parlıyordu. Yüzyıllık çınar ve çam ağaçlarının gölgelediği geniş, heybetli bahçeye girdiğimizde, çakıl taşlarının araç tekerlekleri altında ezilerek çıkardığı sesler bahçedeki sessizliği yardı. Araçlar tam köşkün görkemli merdivenlerinin önünde, kusursuz bir düzen ve simetriyle durdu.
İçimde en ufak bir tereddüt ya da çekince yoktu. Sağ elimi kaldırıp parmağımla gözlüğümü yavaşça burnumun üzerinden kaydırdım ve başımın üzerine doğru çektim. Saçlarımı tek bir hareketle geriye yatırıp derin, sakinleştirici bir nefes aldım. Arabanın kapısına uzanıp dışarı adımımı attığım an, serin ve nemli rüzgâr doğrudan yüzüme çarptı. Ceketimin etekleri hafifçe havalandı, yaprak kolyem göğsümün üzerinde hafifçe sallandı.
Araçtan inip dikleştiğimde ilk gördüğüm şey, köşkün devasa ahşap ve işlemeli kapısının önünde bizi bekleyen o kalabalık grup oldu. Taş merdivenlerin tepesinde, köşkün o tarihi ve ihtişamlı mimarisinin tam ortasında duruyorlardı.
Sargun tam oradaydı. Altında haki yeşili kargo pantolonu, üzerinde vücut hatlarını ve o geniş omuzlarını ortaya çıkaracak şekilde oturan sade ama son derece kaliteli siyah tişörtüyle kapının hemen önünde duruyordu. Duruşunda, kendi bölgesinde olmanın getirdiği o doğal, çabasız özgüven vardı. Elleri serbestti, duruşu rahattı ama gözleri bir şahin gibi üzerimizdeki her detayı tarıyordu. Ekibi ve üst kadroyla birlikte bizi karşılamak için merdivenlerin başında dizilmişlerdi.
Sargun'un hemen yanında üst kadrodan Ziya Baba, o yılların getirdiği vakur ve ağır duruşuyla duruyordu. Yüzündeki çizgiler yaşanmışlıkların ve sert kararların izini taşıyordu. Yanında her zamanki keskin, sert bakışlarıyla Korhan Ulu, asil ve ne düşündüğünü asla dışarıya açık etmeyen gözleriyle Veda Sezen ve sakin ama tehlikeli duruşuyla Reha Karadağ vardı. Merdivenlerin biraz daha alt tarafında ve yanlarda ise ekibin geri kalanı sıralanmıştı: Ergun, Merter, Aysar, Çilen, Vural ve Jale.
Yüzümde, bu kapıdan içeri giren sığınmacı veya çekingen bir misafirin değil; bu masada kendi krallığını kurmaya, kendi kurallarını dikte etmeye gelen bir gücün, kendinden emin hafif tebessümü belirdi. Deri ceketimin yakasını hafifçe düzelterek ekibimle birlikte merdivenlere doğru adımlamaya başladım. Arkamda sekiz kişi, tıpkı gölgem gibi ama her biri kendi başına devasa bir güç olarak peşimden geliyordu. Pusat sağ tarafımda bir adım gerimde, Kılıç solumda duruyordu. Soner, kolunu Zuhal'in omzuna atmış, keskin bakışlarını doğrudan köşke dikmişti. Gürcan ve Akın arkada çevreyi kollayarak ilerliyor, Berenay ve Feryal ise ritmi bozmadan adımlıyordu.
"Hoş geldiniz," dedi Ziya Baba. Gür, tok ve derin sesi, devasa bahçedeki rüzgârı ve çakıl taşlarının sesini bastırarak yankılandı. Bakışlarındaki o ağır, tecrübeli ifade, bu buluşmanın sadece bir ziyaret olmadığını, kurulacak yeni bir ittifakın ilk adımı olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.
"Hoş bulduk," dedim, sesimdeki dingin, net ve sarsılmaz özgüveni koruyarak. Bakışlarım bir saniyeliğine Sargun’un gözleriyle kesişti. Beni baştan aşağı, o çabasız ama son derece dikkatli, zeki gözleriyle süzüyordu. Bakışları ceketimden yaprak kolyeme, ardından gözlerime kaydı. Haki yeşili ve siyahın uyumu içindeki duruşunu bozmadan, başıyla beni selamladı.
Tam merdivenlerin ilk basamağına adım attığımızda Ergun, elini pantolonunun cebine atıp hafif alaycı, kendini beğenmiş bir gülüşle öne doğru yarım adım attı. "Bakıyorum da konvoyla gelmişsiniz Hazal Hanım. Köşkün bahçesi ilk defa bu kadar siyah arabayı bir arada görüyor. Şanınıza yakışır bir giriş oldu."
Ergun’un bu alaycı çıkışı ortamdaki o gergin havayı biraz daha tırmandıracakken, arkamdan Feryal’in o buz gibi, tek bir mimik bile oynatmayan keskin ve sakin sesi yükseldi. Feryal hiç istifini bozmadan, adımlarını yavaşlatmadan doğrudan Ergun’un gözlerinin içine bakarak lafı gediğine koydu.
"Gözün konvoy görsün sarı civciv. Kalabalık ve ihtişam sana ağır geliyorsa bahçe kapısı hemen arkada duruyor, istediğin zaman usulca çıkabilirsin."
Ergun lafın altında kalmanın getirdiği o ani şaşkınlıkla bir an afalladı, dudakları aralandı ama verecek tek bir kelime bile bulamayıp geri adım attı. Yüzü hafifçe kızardı. Ekibimin arasından Gürcan ve Akın’ın birbirine bakıp hafifçe kıkırdadığını duydum. Feryal ise sanki az önce Ergun’a o cevabı veren kendisi değilmiş gibi son derece soğukkanlı duruşuyla gözlerini Ergun’dan çekip köşkün girişine kilitledi. Feryal sürekli konuşan, laf kalabalığı yapan biri değildi ama konuştuğunda tam noktayı koyar, karşısındakini sustururdu.
O sırada gözüm, ekibimin ön safında duran Kılıç’a takıldı. Kılıç, Dolunay Ekibi'nin arasında duran Çilen’e doğru gizlice, kısa bir bakış fırlattı. O sert, tavizsiz yüz ifadesinde anlık bir yumuşama, belli belirsiz bir sarsıntı oldu. Ancak Çilen tam o anda kafasını çevirip Kılıç’ın olduğu tarafa doğru bakınca, Kılıç sanki hiç oraya bakmıyormuş, köşkün bahçesindeki mimari detayları, yüksek sütunları ve çam ağaçlarını inceliyormuş rolüne bürünerek hızla gözlerini kaçırdı. Çilen de onun bu acemi ve telaşlı kaçışının farkına varıp bakışlarını saklamak istercesine hafifçe başını eğdi. Yüzümdeki o kendinden emin tebessüm bir tık daha derinleşti. Bu çatının altında sadece güç ve ittifak konuşulmayacaktı, arkada dönen, sessizce büyüyen başka bakışlar ve duygular da vardı.
Sargun öne doğru bir adım atarak elini köşkün devasa ahşap kapısına doğru uzattı. "İçeri geçelim," dedi, sesi bahçedeki serin rüzgârı kesecek kadar net ve kararlıydı. "Lafı dışarıda, rüzgâra karşı uzatmanın bir anlamı yok. Masada konuşulacak çok şey var."
"Aynen öyle Sargun," dedim, yanından geçip kapıya yönelirken ona hafifçe yaklaşarak. Bakışlarımızı bir an bile ayırmadan yan yana geldik. "Konuşulacak ve karara bağlanacak çok şey var."
Birlikte köşkün geniş, yüksek tavanlı, büyük avizelerle aydınlatılmış ve tarihi dokusuyla insanı büyüleyen devasa ana salonuna doğru ilk adımlarımızı attık. Arkamızdan gelen kalabalık grubun ayak sesleri, salonun yüksek tavanında yankılanıyordu.
Masanın etrafındaki yüksek arkalıklı, koyu renk deri kaplama sandalyeler tam da bugün buraya toplanan bu kalabalık ve son derece tehlikeli kadroyu eksiksiz ağırlayacak büyüklükteydi. Odanın duvarlarında yükselen koyu ahşap paneller, antika tablolar ve pirinç aplikler, mekâna adeta eski zamanlardan kalma bir mahkeme salonu ya da kanlı kararların alındığı bir savaş karargâhı havası katıyordu. Duvarlardaki portrelerin soğuk gözleri bile sanki salona giren adımlarımızı izliyor gibiydi.
Sargun, o büyük ve heybetli masanın tam baş tarafına doğru adımladı. Sandalyesinin arkasına geçip elini sandalyenin arkalığına koydu. Siyah tişörtü ve kargo pantolonuyla masanın o klasik ve ağır ihtişamına tezat, son derece modern, çabasız ama tehlikeli bir duruş sergiliyordu. Bakışlarını doğrudan benim gözlerime dikti. Masanın tam diğer ucundaki, kendi oturduğu yerin tam karşısına denk gelen sandalyeyi eliyle işaret etti. Yüzünde hafif, zor fark edilen ama özgüven dolu bir tebessüm belirdi.
"Buyur Hazal," dedi sesi salonda tok ve karizmatik bir şekilde yankılanırken. "Baş köşe senin."
Bu hareket masadaki bütün bakışların bir anda bana dönmesine neden oldu. Yüzümdeki o kendinden emin, duruşundan taviz vermeyen ve ne istediğini çok iyi bilen tebessüm daha da belirginleşti. Hiç tereddüt etmeden, adımlarımı masanın diğer ucuna doğru attım. Sargun’un tam karşısındaki o baş köşeye doğru ilerlerken topuklarımın mermerde çıkardığı ses salondaki tek melodiydi.
Sandalyemi yavaşça çekip kurulurken parmağımla gözlüğümü kafamın üzerinde hafifçe düzelttim. Deri ceketimin önü açık kalacak şekilde arkama yaslandım, boynumdaki yaprak kolye kristal ışıkların altında hafifçe parıldadı.
Masanın iki ucunda ben ve Sargun varken, bu alemin en eski ve en tecrübeli ismi Ziya Baba, masanın yan tarafındaki ortalanmış ana sandalyeye, iki gücün tam hakem noktasına oturdu. Ağır ve kararlı adımlarla sandalyesini çekip oturan Ziya Baba, nasırlı ellerini masanın cilalı ahşap yüzeyinde birleştirip vakur duruşuyla hepimizi süzdü.
Benim hemen sağ yanıma Pusat, sol yanıma ise Zuhal yerleşti. Pusat, geniş omuzlarını gerip deri koltuğa kurulurken ceketinin altındaki silahının varlığını belli edercesine hafifçe pozisyon aldı; Zuhal ise tetikteki bakışlarıyla masadakilerin her bir hareketini süzüyordu. Ekibimin geri kalanı masanın benim tarafımda kalan kısmına kusursuz bir düzen, disiplin ve dengeyle dağıldı.
Sargun’un tarafında ise kendi kadrosu dizilmişti: Korhan Ulu sandalyesine kurulup dik bakışlarını Pusat’a dikti; Veda Sezen asil duruşuyla ellerini masada birleştirdi; Reha Karadağ ise sakin ama her an harekete geçebilecek bir esneklikle yerine geçti. Onların yanında Ergun, hâlâ dışarıda Feryal’den yediği lafın ezikliğiyle huzursuzca kıpırdanıyordu. Çilen sakin bir şekilde etrafına bakınıyor, Vural ve Jale ise köşkteki düzeni korurcasına dik duruyorlardı.
Girişteki o kısa ama keskin laf dalaşından sonra masaya yerleşirken salonda tek bir kelime dahi konuşulmuyordu. Siyah takım elbiseli, eldivenli garsonlar son derece sessiz ve profesyonel adımlarla içeri girip masadaki kristal bardaklara su ve içecek servisi yaparken oda adeta buz kesmişti. Garsonların bardaklara dokunurken çıkardığı hafif cam sesleri dışında çıt çıkmıyordu. Herkes karşı tarafı tartıyor, mimiklerden, nefes alış verişlerden ve duruşlardan anlam çıkarmaya çalışarak gözlerle gizli, örtülü bir güç savaşı yürütüyordu. Akın ve Gürcan sandalyelerinde son derece dik oturmuş, köşkteki korumaların ve garsonların hareketlerini milim milim süzüyordu.
Tam o sırada, Aysar ile Sargun’un hemen yanında oturan Merter’e takıldı gözüm.
Merter, masaya oturduğundan beri etraftaki o ağır politik havayla, masadaki güç dengeleriyle ya da birazdan konuşulacak olan büyük mevzularla hiç ama hiç ilgilenmiyor gibiydi. Bütün dikkati, tam karşısında oturan Aysar’ın üzerindeydi. Gözlerini bir an olsun kızdan ayırmıyordu; bakışlarında hem korumacı bir sahiplenme, hem derin bir merak hem de dışarıya belli etmemeye çalıştığı yoğun, tutkulu bir duygu karmaşası vardı. Aysar ise bu bakışların üzerindeki ağırlığın son derece farkındaydı. Elindeki kristal su bardağıyla oynuyor, narin parmaklarını bardağın soğuk ve buğulu camında gezdirerek gözlerini masanın ahşap desenlerine sabitlemeye çalışıyordu.
Fakat Aysar ne zaman kafasını hafifçe kaldırıp nefes almaya çalışsa, Merter’in o kaçışsız, pürdikkat ve derin bakışlarıyla karşılaşıyor; yanaklarının hafifçe kızarmasına ve nefesinin düzensizleşmesine engel olamıyordu. Aysar gözlerini utangaç bir edayla kaçırdıkça Merter’in dudaklarının kenarında hafif, belli belirsiz bir tebessüm beliriyor, ardından tekrar o ciddi ve korumacı ifadesine bürünüyordu. Bakışlarındaki o yoğunluk, odadaki bütün silahların, kabadayılığın ve politik gerilimin ötesinde bambaşka, gizli bir dünyanın varlığını fısıldıyordu.
Bu gizli ve son derece ateşli çekimi fark ettiğimde yüzümdeki o iddialı tebessüm biraz daha genişledi. Yanımda oturan Zuhal’e doğru hafifçe eğilip, sesimi sadece onun duyabileceği son derece kısık bir fısıltıya düşürerek konuştum.
"Bak sen şu işe Zuhal. Masada kılıçlar çekilmiş, herkes fırtına bekliyor ama bazıları kendi dünyasında sessizce büyük bir yangın çıkarmakla meşgul."
Zuhal de benim bakışlarımı takip edip masanın karşı köşesindeki durumu fark edince, yüzündeki o sert ve ciddi ifadeyi bozmadan dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. "Bu çatı altında yakında bir yangın çıkarsa mermiden değil, bu bakışlardan çıkar Hazal," diye fısıldadı. "Çocuk gözleriyle kızı orada eritti bitti."
"Sessiz ol, fark ettirme," dedim hafifçe başımı sallayarak. Deri ceketimin yakasını düzelttim ve bakışlarımı masanın diğer ucundaki Sargun’a kilitledim.
O sırada Pusat'ın hemen yanında oturan Kılıç da ara sıra Çilen’in olduğu tarafa kaçamak, kısa bakışlar atmaya devam ediyordu. Bakışlarındaki o sert ifade Çilen’e her baktığında kırılıyor, yerini derin bir tereddüte bırakıyordu. Ama Çilen de her an tetikte gibi durduğu ve bakışları salonda gezindiği için Kılıç her defasında yakalanmamak adına gözlerini hızla masadaki kristal sürahilere ya da ahşap oymalara çevirmek zorunda kalıyordu. Pusat bu durumu fark edip Kılıç’ın bacağına masanın altından sertçe vurunca Kılıç, hafifçe irkilerek toparlandı ve boğazını temizleyip ciddiyetine geri döndü.
Garsonlar servisleri bitirip gümüş tepsilerini alarak salondan tek tek çekildiler. İşte şimdi tam anlamıyla, bütün kozlarımızla baş başaydık. Masaya ağır, adeta insanın göğsünü sıkıştıran ve nefessiz bırakan derin bir sessizlik çöktü. Bütün gözler önce masanın ortasındaki Ziya Baba’ya, ardından masanın iki ucunda karşı karşıya oturan iki ana aktöre, yani Sargun ile bana çevrildi.
Ziya Baba derin, ciğerlerini dolduran ağır bir nefes alıp iri, nasırlı ellerini masaya doğru dayadı. Yüzündeki her bir çizgi, avizenin loş ışığıyla birlikte daha da derinleşmiş, yaşanmışlıkların izini ortaya koymuştu. "Bugün bu masada toplanmamızın çok önemli bir sebebi var gençlik," diye başladı Ziya Baba. Gür ve tok sesi salonun yüksek tavanında yankılandı. "Sokaklar hareketli, dengeler bozuldu. Dışarıdaki düşmanlar her geçen gün daha da cüretkârlaşıyor ve bizim parçalanmış olmamızdan, ayrı ayrı hareket etmemizden güç alıyorlar. Unutmayın ki, ayrık duran parmaklar kolayca kırılır ama birleşen parmaklar yıkılmaz bir balyoz olur."
Salondaki ciddiyet Ziya Baba’nın bu sözleriyle bir anda iki katına çıktı.
Sargun, masanın diğer ucundan dirseklerini ahşap yüzeye dayayıp hafifçe öne doğru eğildi. Siyah tişörtünün altındaki kol kasları bu hareketle iyice gerilmiş, omuzları daha da heybetli görünmüştü. Bakışlarını masanın boydan boya mesafesini aşarak doğrudan benim gözlerime, ceketimden dışarı süzülen yaprak kolyeme ve ardından tekrar yüzüme dikti. Sesi kendinden emin, itiraz kabul etmez bir kararlılıktaydı.
"Ziya Baba haklı Hazal," dedi Sargun. Sesi salondaki fısıltıları bile yok edecek kadar net ve güçlüydü. "Ayrı ayrı hareket ettiğimiz sürece her iki taraf da hedefte, her iki taraf da risk altında. Ben diyorum ki... Birlik olalım. İki ayrı güç gibi değil, tek bir yumruk gibi hareket edelim. Çatımızın da, hedefimizin de bir olması gerekiyor."
Sargun’un masanın bir ucundan diğer ucuna savurduğu o net, iddialı ve geri dönüşü olmayan Birlik olalım sözü, salondaki bütün dengeleri sarsan devasa bir teklif olarak masanın tam ortasına düştü.
Ziya Baba ve bu hamleyi önceden öngördüğü her halinden belli olan Sargun dışında, masadaki herkes buz kesti. Dolunay Ekibi bile birbirine şaşkın bakışlar atmaya başladı. Ergun gözlerini açıp, "Ne? Birlik mi?" diye mırıldanırken, Vural şaşkınlıkla kaşlarını çattı. Korhan Ulu bile yerinde hafifçe kıpırdanıp derin bir nefes aldı. Benim tarafımda ise Pusat bir anda öne doğru eğildi, çenesi kenetlendi. Soner, yok artık der gibi başını iki yana sallarken, Zuhal ve Feryal şaşkınlıklarını gizlemeye gerek duymadan direkt Sargun’a kilitlendiler.
Sargun ise gelen bu tepkilerin hiçbirine aldırmadan, gözlerini bir an olsun benden ayırmadan öylece duruyordu.
Masadaki bu şok dalgasının ortasında, sessizliği bölen benim kıkırtım oldu.
Sırtımı sandalyeye biraz daha yasladım. Yüzüme yayılan o alaycı, hafif küçümseyen tebessümle başımı geriye atıp kısa, keyifli bir kahkaha attım. Parmağımla kafamdaki gözlüğü hafifçe düzeltip bakışlarımı Sargun’un gözlerine diktim.
"Yok artık daha neler," dedim, sesimdeki alaycı ton salonda yankılanırken. "Sen ciddi misin gerçekten? Dolunay ile Kanlı Ay... Tek bir çatı altında, tek bir yumruk öyle mi? Rüyada mıyız, yoksa bu köşkün havası sana fazla mı geldi?"
Masadakiler gerilimle benim vereceğim cevabı beklerken, Sargun istifini hiç bozmadı. Dirseklerini masaya dayayıp biraz daha öne eğildi. Yüzündeki o ciddi, karanlık ifade daha da derinleşti.
"Şaka yapmıyor gibi durduğumun sen de farkındasın Hazal," dedi Sargun, sesi son derece sakin ama bir o kadar da baskındı. "Gerçekleri görmezden gelmeyi bırak artık. Bak, karşımızda sıradan bir sokak çetesi yok. Bu Yeni Ay’ın arkasında gizli destekçiler, yukarıdan sağlanan büyük finansörler var belli ki. Adamlar her sokakta, her köşede mantar gibi türemiyor; arkalarında devasa bir akıl var. Ayrı ayrı onlarla savaşmamız, tek tek hedef olmamızdan başka bir işe yaramaz. Bu şekilde devam edersek ikimiz de kaybederiz."
"Biz kimseden korkmayız, kimseden de kaçmayız," diye araya girdi Pusat sert bir sesle, elini masaya vurarak. "Bizim kendi gücümüz de, adamımız da kendimize yeter. Kimseyle aynı çatının altına girmeyiz."
"Pusat, sakin ol," diyerek elimi hafifçe kaldırıp Pusat’ı durdurdum. Bakışlarım hâlâ Sargun’daydı. "Sargun kendi ekibinin yetersizliğini bizim üzerimizden kapatmaya çalışıyor belki de, ne malum?"
Sargun hafifçe gülümsedi ama bu gülüşte hiç de dostça bir şey yoktu. "Benim ekibimin gücünü de, sınırlarını da en iyi sen bilirsin Hazal. Konu yetersizlik değil, akıllıca davranmak. Kibirin gözünü kör etmesine izin verme. Birlikte hareket etmezsek, o gizli güçler önce birimizi, sonra diğerimizi indirecek. Bunu siz de çok iyi biliyorsunuz."
"Benim kibrim değil, senin planların ilgilendiriyor beni," dedim sesimi bir tık daha sertleştirerek. "Bize öyle birlik olalım demekle olmuyor bu işler. Kim kimin altında duracak? Kim kime emir verecek? Senin o büyük Dolunay’ın, bizim üzerimizde söz sahibi olacağını sanıyorsan çok yanılıyorsun."
"Niyetim kimsenin üstünde durmak değil," dedi, gözleri anlık olarak boynumdaki yaprak kolyeye kaydı, ardından tekrar gözlerime kilitlendi. "Eşit şartlarda, tek bir stratejiyle hareket etmek. Masayı ikiye bölmek yerine, masanın tamamını kontrol etmek."
Araya giren ağır sessizliği Ziya Baba böldü. Ahşap kaplı masaya nasırlı elini hafifçe vurarak iki tarafa da baktı. "Yeter," dedi tok ve babacan bir sesle. "Gençler, bu mesele bağırarak ya da birbirinize gözdağı vererek çözülecek bir mesele değil. Sargun bir teklif koydu, sebebi de mantıklı. Hazal’ın şüpheleri de sonuna kadar haklı. Ama düşman kapıdayken kendi aranızda laf yarıştırmanın alemi yok."
Ziya Baba’nın sözleriyle salondaki tansiyon bir nebze olsun düştü ama gerilim hâlâ elle tutulur durumdaydı. Önümüzdeki el sürülmemiş kristal bardaklara ve servis tabağına kısa bir göz attım. Bu masada şuan onlarla yemek yemek gibi bir niyetim asla yoktu.
Sargun’a doğru baktım. Mavi gözlerindeki o ısrarcı, ne istediğini bilen ve geri adım atmayan ifade devam ediyordu. Ben de ceketimi hafifçe düzeltip doğruldum.
"Pekala," dedim, sesimdeki alayı tamamen silip buz gibi bir ciddiyet takınarak. "Buraya bir teklif dinlemeye geldik, dinledik. Ama sana burada hemen tamam diyeceğimi sanıyorsan beni hiç tanımamışsın Sargun. Bu öyle bir çırpıda verilecek bir karar değil."
"Ne yapacaksın peki?" diye sordu Sargun, tek kaşını kaldırarak.
"Düşüneceğim," dedim net bir ifadeyle. "Ekibimle konuşacağım, şartları değerlendireceğim. Yeni Ay’ın arkasındakileri biz de araştırıyoruz zaten. Bana biraz zaman vereceksin. Aklıma yatmayan tek bir detay bile olursa, bu teklifi masadan kalkmadan reddederim, haberin olsun."
Sargun derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Yüzünde hafif, memnun bir ifade belirdi. "Güzel. Düşün Hazal. Ama çok fazla zamanımız olmadığını da unutma. Cevabını bekliyor olacağım."
Önümdeki tabağa ve yemeğe hiç dokunmadan sandalyemi yavaşça geriye çekerek ayağa kalktım. Benimle birlikte bütün ekibim de aynı anda ayağa kalktı. Karşı taraftaki Dolunay Ekibi de teyakkuza geçti. Masadaki gözler son bir kez birbirini süzdü.
"Masadan şimdilik kalkıyoruz Ziya Baba," diyerek saygıyla Ziya Baba’ya başımla selam verdim. Ardından Sargun’a son bir keskin bakış fırlattım. "Haberleşiriz."
Arkamı dönüp yüksek topuklarımın mermerde çıkardığı tok seslerle köşkün devasa kapısına doğru adımladım. Ekibim arkamdan bir duvar gibi dizilirken, Dolunay Köşkü’ndeki o dokunulmamış yemek masasını ve ağır atmosferi arkamızda bırakarak salondan çıktık.
