5. bölüm · AY SAVAŞI
-5. BÖLÜM-
"İki sert kaya karşı karşıya geldiğinde, sınırları çizen şey güç değil, ilk kimin esneyeceğidir."
— William Shakespeare
🌙
Hazal Ember'den...
Güneş, dağların dik kayalık silüetlerinin arkasından ağır ve haşmetli bir ivmeyle tırmanıyordu. Günlerdir şehrin üzerine çöken, insanı boğan o gri ve nemli fırtına havası nihayet dağılmıştı. Yerini pırıl pırıl, cam gibi saydam ama bir o kadar da dondurucu bir dağ rüzgârına bırakmıştı. Gökyüzü bulutsuz ve masmaviydi. Ancak bu berraklık, mülkün bahçesindeki hiç kimse için huzurlu bir sonbahar sabahı anlamı taşımıyordu.
Bu hava, dökümhanede patlayacak bombaların, çınlayacak kovanların ve dökülecek kanın habercisiydi.
Mülkün yüksek taş duvarlarla çevrili, çim kaplı devasa arka bahçesine adım attığımda ciğerlerimi o buz gibi havayla doldurdum. Verandanın mermer basamaklarında durup sahayı süzdüm. Kızıl saçlarımı tepeden sıkı, milim kaymayan bir atkuyruğu yapmıştım. Üzerimde esnek, hareket kabiliyetimi kısıtlamayan siyah bir antrenman atleti, altımda taktiksel kesim bir pantolon vardı. Ellerimdeki siyah deri bandajları parmak boğumlarıma kadar iyice sıktım.
Ekip çoktan sahadaydı. Biri bile eksik değildi.
Kütüphane opersayonunda Sargun ve Dolunay ekibiyle yüzleşip aldığımız o belgeler, içimizdeki intikam ateşini yatıştırmamıştı. Aksine, Kaan Vardarlı’nın kirli geçmişini ve bizi yok etmek için kurduğu tezgahları gördükçe o ateş kontrolden çıkan bir yangına dönüşmüştü. Bu gece o eski dökümhaneye girecektik. Kanlı Ay Ekibi olarak ön kapıyı cehenneme çevirecek, Yeni Ay’ın kırk beş militanını üzerimize çekecektik. Sargun ve adamları gölgelerden sızıp alt sığınaktaki ana arşivi sökerken, biz ön tarafta Kaan Vardarlı’nın imparatorluğunun göğsüne ilk hançeri saplayacaktık.
Bu yüzden bu sabahki antrenman sıradan bir egzersiz olamazdı. Bu bir gösteri değildi. Ama birbirimizi sakatlayacak, geceye eksik veya yaralı kadroyla çıkmamıza neden olacak kontrolsüz bir hırs da değildi. Her hamle teknik, her nefes ayarlı, her temas milimetrik olmak zorundaydı. Bedenler terleyecek, kaslar yanacak ama kimse yaralanmayacaktı.
Adımlarımı bahçenin doğu tarafına, özel olarak hazırlatılmış ahşap ve toprak zeminli atış kulvarına doğru yönelttim. Buradaki metalik sesler ve tahta hedeflere saplanan darbeler, sabahın sessizliğini yırtan ilk ritimdi.
Soner, kulvarın tam ortasında, ayaklarını omuz genişliğinde açmış duruyordu. Yakın dövüş, patlayıcılar ve saha operasyonlarındaki hakimiyetini tetiğe her dokunuşunda hissettiriyordu. Elindeki modifiyeli taktiksel makineli tabancanın şarjör yuvasına giren metalin o soğuk, klik sesi bahçede yankılandı. Şarjörü kilitleyip emniyeti açtı. İki metre, beş metre, on metre ve on beş metre mesafeye yerleştirilen hareketli ahşap insan silüetleri, mekanik bir hat üzerinde sağa sola kaymaya başladı.
Soner’in duruşunda en ufak bir esneme yoktu. Yüzündeki o buz gibi soğukkanlılık, gözlerindeki odaklanma tam bir saha uzmanının imzasıydı.
İlk üç mermi, iki metredeki hedefin tam göğüs kafesine oturdu. Soner hiç beklemeden gövdesini kırk beş derece sağa döndürdü. On metre ötedeki hareketli hedef hızla geçerken iki mermi daha bıraktı; biri boyun, diğeri tam iki gözün arası. Mermilerin hedeflere çarptığında çıkardığı o sert sesler bahçede çınlarken, pirinç kovanlar havalanıp çimlerin üzerine sıcak damlalar gibi dökülüyordu.
"Yavaş kalıyorsun Soner!" diye seslendim kulvarın kenarından. "On beş metredeki hedef sola kayarken şarjör değişimin yarım saniye gecikti!"
Soner durmadı. Tetiği bıraktı, sol eliyle boş şarjörü mandaldan kurtarıp düşürdü. Sağ eli silahı göğüs hizasında sabit tutarken, belindeki taktik kılıftan yeni şarjörü çekip yuvaya çaktı. Sürgüyü geriye çekip bıraktığı an on beş metredeki hedefe iki mermi daha gönderdi. Ahşap silüetin tam kalbinde iki delik açıldı.
Silahın namlusundan hafif bir duman tüterken emniyeti kapattı ve bana döndü. Yüzündeki ter damlaları şakaklarından süzülüyordu.
"Dökümhanenin B koridorunda iki saniyeden fazla vaktimiz olmayacak Hazal," dedi Soner, şarjör kılıfını düzeltirken. Sesinde en ufak bir nefes darlığı yoktu. "Patlayıcıları B kapısına yerleştirdiğim an Kaan'ın adamları çapraz ateşe başlayacak. Ben şarjör değiştirirken ön hat açılırsa içeri giremeyiz."
"İçeri girmeyi zaten biz sağlayacağız," dedim kulvarın mermer sınırına yaklaşarak. "Ağır ateşi ve patlayıcı baskısını sen başlatacaksın Soner. Pusat ve Kılıç senin iki adım yanında çapraz koruma yapacak. Mermiyi esirgemek yok ama hedefi ıskalamak hiç yok."
"Iskalamam," dedi net bir sesle. "Kaan’ın adamları tetiğe basamadan yere düşmüş olacak."
Onun hemen sağ kulvarında duran Berenay ise tamamen farklı bir dünyanın içerisindeydi. Ekibin en iyi keskin nişancısı ve uzak mesafe koruma uzmanı olarak, barut kokusunun ve gürültünün tam ortasında kendi iç sessizliğine gömülmüştü.
Bugün uzun menzilli tüfeğinin yanı sıra odaklanma ve rüzgâr takibi için karbon fiber gövdeli, yüksek makaralı modern bir taktik yay kullanıyordu. Berenay’ın duruşu bir heykel kadar sabitti. Sol elindeki yayı ileriye doğru uzatmış, sağ eliyle çelik takviyeli kirişi çenesinin altına kadar çekmişti. Sırt kasları, atletinin altından bir kaplanın kasları gibi gerilmişti.
Gözleri, seksen metre ileride, rüzgârın en çok etkilediği açık alandaki dairesel hedefe kilitlenmişti. Dağdan esen rüzgâr, kulvardaki küçük kırmızı bayrakları hafifçe sola doğru dalgalandırıyordu. Berenay rüzgârı hesapladı. Sol dirseğini yarım milim yukarı kaldırdı. Göğsü inip kalkmayı bıraktı; nefesini tam o salisede kilitledi.
Kiriş parmaklarının arasından kayıp çıktığı an çıkan o boğuk ses, yayın gücünü özetliyordu. Karbon ok, havayı yararak bir şimşek gibi süzüldü ve seksen metre ötedeki hedefin tam ortasındaki kırmızı noktaya saplandı. Ahşap hedeften çıkan o sert ses kulvarda yankılandı.
Berenay hiç ritmini bozmadan, arkasındaki ok çantasından yeni bir ok çekti. Kirişe taktı, çenesine dayadı ve bana bakmadan konuştu.
"Dökümhanenin kulelerinde iki nişancı var Hazal. Dolunay’dan Jale'nin onları indireceği söyleniyor ama ben ekibin koruma hattı olarak bir başkasının tüfeğine güvenerek içeri adım atmam."
"Güvenmeyeceksin zaten," dedim Berenay’ın yanına yürüyerek. "Jale nişancıları vuracak. Ama sen tüfeğini ve hedefini hazır tutacaksın Berenay. Eğer kuledeki adamlardan biri kafasını çıkarırsa, o mermiyi gırtlağına çakacaksın."
Berenay hafifçe gülümsedi. Kirişi bıraktı. İkinci ok, ilk okun tam iki milim yanına, hedefin göbeğine saplandı.
"Kuledekiler daha ne olduğunu anlamadan nefesleri kesilecek," dedi Berenay yayın makaralarını kontrol ederken. "Rüzgâr bugün bizim tarafımızda."
Atış kulvarından ayrılıp bahçenin batı köşesinde, sekiz metre yüksekliğindeki ahşap antrenman kulesine doğru ilerledim.
Kulenin üst platformunda Pusat ve Kılıç vardı. İkizlerin arasındaki o eşsiz taktiksel uyum, hareketlerine doğrudan yansıyordu. Savunma, ağır silahlar ve koruma hattı uzmanımız olan Pusat; elinde ağır makinelinin şeridini kontrol ederken, taktiksel intikal ve hızlı baskın uzmanımız Kılıç ise elindeki mesafe ölçer ve dürbünle ona açı veriyordu.
"Mesafe üç yüz elli metre," dedi Kılıç, rüzgâr ölçerin ekranındaki dijital rakamları okuyarak. "Pusat, ön kapıya yaklaşan düşman unsurunu simüle ediyoruz. Süpürme açın doksan derece."
Pusat ağır silahı omuzladı. Duruşu bir çelik blok gibi sarsılmazdı. "Gelsinler," dedi kalın ve güven veren sesiyle. "Ön kapıda tek bir hareketli hedef bile bırakmam."
Pusat koruma hattını simüle edip ağır ateş açısını ayarlarken, Kılıç bir an bile duraksamadan kulenin ahşap merdivenlerinden aşağı bir gölge gibi kaydı. İntikal hızı inanılmazdı. Yere bastığı an belindeki çift antrenman tabancasını çekip hareketli hedeflere doğru çapraz adımlarla baskın koşusu yaptı.
Kılıç'ın hızı ve Pusat'ın arkadan sağladığı o devasa savunma baskısı, dökümhaneye ilk girişteki en büyük kozumuzdu.
Aşağıdan yukarıya, onlara doğru seslendim.
"Pusat! Kılıç!"
İkisi de aynı anda bana doğru baktı.
"Dökümhanenin dış çemberinde kırk beş adam var," dedim ellerimi belime koyarak. "Pusat ön kapıda barikat kurup ağır silahla koruma hattını tutacak, Kılıç sen içerideki ilk koridoru hızla süpüreceksin. Birbirinizin ritminden bir milim bile sapmayacaksınız."
Pusat ağır silahın mekanizmasını kurarak gülümsedi. "Ön kapıyı ben tutarken oradan sinek bile geçemez Hazal."
"Güzel," dedim, gökyüzüne doğru bakarak. "Antrenmana devam edin. Bir saat sonra ikinci aşamaya geçeceğiz."
Kulenin altından ayrılıp bahçenin ortasındaki gölgelik alana doğru ilerledim. Güneş iyice tepede süzülüyor, çimlerin üzerindeki çiğ damlalarını kurutuyordu. Ancak ortamdaki soğuk hava ve ekibin ciğerlerinden çıkan her sıcak nefes, sahadaki baskıyı artırıyordu.
Ağaçların altına kurulan mobil komut masasının başında Gürcan, Feryal ve Zuhal vardı.
Gürcan, masadaki üç farklı taktiksel ekranın önünde parmaklarını klavyede koşturuyordu. Ayaklı bir bilgisayar gibi çalışan zihni, dökümhanenin krokisini ve güvenlik altyapısını milimetrik olarak ekrana yansıtmıştı. Biyometrik kilitlerin algoritmalarını, kameraların açılarını ve havalandırma bacalarındaki hareket sensörlerinin frekanslarını anlık olarak simüle ediyordu.
"Sargun'ların Çilen'i, Ediz Sonkar'ın bıraktığı port açığından içeri sızacak," dedi Gürcan, gözlerini ekrandaki akan kod satırlarından ayırmadan. Sesi sakin ama bir o kadar da kendinden emindi. "Ama dökümhanenin yerel ağı için ikincil bir offline güvenlik protokolü var. Çilen dışarıdan ana sunucuyu kilitlerken ben buradan dökümhanenin yerel sinyal kesicilerini hackleyeceğim. Biz ön kapıyı patlattığımızda bizim telsizlerimiz açık kalacak, Yeni Ay’ın iç iletişimi tamamen felç olacak."
"Sinyal kesiciler kaçıncı saniyede devreye giriyor Gürcan?" diye sordum masaya yaklaşarak.
"Tam kırk ikinci saniyede," dedi Gürcan, gözlüklerinin ardından bana bakıp hafifçe sırıtarak. "Ama benim yazdığım virüs, o süreyi tam iki dakikaya çıkaracak. O iki dakika içinde Kılıç ve Soner içeri girip ilk güvenlik odasını temizlemiş olur."
Gürcan’ın hemen yanında duran Feryal, elindeki dijital tablette dökümhane korumalarının geçmiş kayıtlarını ve beden dili analiz raporlarını inceliyordu. Dökümhanedeki kırk beş militanın lider kadrosunu psikolojik olarak çözmüştü.
"Dökümhanenin başındaki adam Kaan’ın en sadık tetikçilerinden biri, Hamza," dedi Feryal, tabletteki bir profil resmini bana doğru çevirerek. "Köşkteki Kaan’dan canınız pahasına koruyun emri aldı. Bu adam paniklediğinde geri çekilmez Hazal, aksine elindeki tüm gücü ön kapıya yıkar. Kaan’ın verileri imha edin talimatını ilk beş dakikada uygulamaya koymayacaktır çünkü mekânı savunabileceğine inanıyor. Bu da Sargun ve Merter’in sığınağa inip arşivi sökmesi için ihtiyacı olan zamanı kazandıracak."
"Hamza’nın baskı altındaki karar verme süresi ne kadar?" diye sordum.
"Tam üç dakika," dedi Feryal kendinden emin bir şekilde. "İlk patlamada şoka girecek. Ön kapıdaki ağır silah seslerini duyduğunda tüm adamlarını B kapısına kaydıracak. Mikro mimik analizlerine göre baskı anında sol kanadı boş bırakma eğiliminde. Kılıç o kanadı saniyeler içinde süpürür."
Zuhal ise masanın diğer ucunda, elindeki küçük taktiksel ekipmanları kontrol ediyordu. Zuhal’in soğukkanlılığı ve en kriz anlarda bile bir gölge gibi ortama uyum sağlama yeteneği Kanlı Ay’ın en büyük gizli silahıydı.
"Ön kapıdaki kaos başladığında ben çatışmanın ortasına girmeyeceğim Hazal," dedi Zuhal, belindeki gizli kılıfına özel üretim susturuculu tabancasını yerleştirirken. "Dökümhanenin doğu havalandırma girişinden içeri sızıp güvenlik odasına geçeceğim. Eğer Çilen veya Gürcan’ın dijital müdahalesine karşı fiziki bir şalter atma durumu olursa, o şalteri indiren eli ben keseceğim."
"Sessiz ve temiz olacak Zuhal," dedim başımla onaylayarak. "Seni kimsenin görmemesi gerekiyor."
"Gördüklerinde zaten iş işten geçmiş olacak," dedi Zuhal, hafif ve tehlikeli bir gülümsemeyle.
Saha analizleri tamamlandıktan sonra bahçenin tam ortasındaki çim kaplı düzlüğe yürüdüm. Bütün ekip yavaş yavaş etrafımızda toplanmaya başladı. Soner atış kulvarından döndü, Berenay yayını çantasına yerleştirdi, Pusat ve Kılıç kulenin altından geldi, Gürcan ve Feryal masadan kalktı, Zuhal ise halkanın kenarında yerini aldı.
"Herkes dinlesin!" diye bağırdım, sesimi bahçenin her köşesine duyurarak. "Saha görevlerimiz net. Ama bu gece dökümhaneye adım attığımızda mermiler bitecek, koridorlar daralacak. Kurşunların sustuğu yerde geriye sadece sizin refleksleriniz, hızınız ve tekniğiniz kalacak."
Akın, ellerindeki siyah bandajları gerdirerek halkanın ortasına doğru bir adım attı. Akın sadece ağır silahların ardında bir usta değildi; yakın dövüşte de hamleleri en temiz, açısı en doğru dövüşçümüzdü. Yüzünde o sakin, kendine güvenen hafif tebessüm vardı.
"Ritim kontrolü yapalım o zaman Hazal," dedi Akın, ring alanına adımlayarak. "Kaçış hatlarını ve intikal rotalarını çizdim ama ayaklarımın da hızlı olması lazım."
Akın’a baktım. Onunla yapacağımız bu karşılıklı dövüş hem ikimizin reflekslerini tazeleyecek, hem de tüm ekibe dökümhanedeki dar alanda nasıl hareket etmeleri gerektiğini gösterecekti.
"Kontrollü olacağız Akın," dedim, gardımı alıp dizlerimi hafifçe kırarak. "Kimseye zarar vermek yok. Sadece teknik, açı ve hız."
"Faturayı dökümhanedeki adamlara keseceğimizden şüphen olmasın," dedi Akın gülümseyerek ve o da gardını aldı.
Diğerleri etrafımızda geniş bir daire oluşturdu. Pusat kollarını göğsünde birleştirdi, Gürcan kenarda durup bizi izlemeye başladı, Berenay ve Feryal pür dikkat adımlarımıza odaklandı.
"Hazır olduğunda," dedim Akın’a bakarak.
Akın bir an bile beklemeden öne doğru hızlı bir adımla girdi. İlk hamlesi sol bir direkt yumruktu. Darbe son derece hızlıydı ama antrenman kuralımız gereği tam temas etmeyecek şekilde mesafesi ayarlanmıştı. Başımı milimetrik bir refleksle sağa kaydırarak yumruğun boşa çıkmasını sağladım. Sıyrıldığım an Akın’ın açıkta kalan kaburga bölgesine doğru sol bir kontra yumruk çıkardım. Yumruğum Akın’ın antrenman kıyafetine değdiği salisede kuvveti kestim; sadece temasın hissettirdiği o hafif baskı kaldı.
"Bir," dedim gülümseyerek.
"Harika refleks," dedi Akın ve hemen geriye doğru esneyerek mesafeyi yeniden kurdu.
Bu sefer seriye geçti. İki hızlı direkt yumruğun ardından aniden seviye değiştirip bacaklarıma doğru kapandı. Beni yere indirip kontrolü almak istiyordu. Bacaklarımı çabukça geriye savurup vücut ağırlığımı onun omuzlarına bindirdim. Akın altta kalmamak için hırsla omzunun üzerinde dönerek yan pozisyona geçti ve ayağa fırladı.
Topuklarımızın çim zeminde bıraktığı kayma sesleri, tempolu nefes alıp verişlerimizle karışıyordu. Akın bu sefer sağ ayakla göğüs hizama teknik bir döner tekme çıkardı. Tekmenin sebep olduğu rüzgâr yüzümü yaladı ama darbe temas etmeden önce sol kolumla tekmeyi sönümleyip Akın’ın dengesini hafifçe bozdum. Geriye doğru adım atarken ayağımı onun arkadaki destek bacağına takıp dengesini tamamen yitirmesini sağladım.
Akın sırtüstü çimlerin üzerine düştü. Ama düşerken bile kontrolü elden bırakmadı, omzunun üzerinden yuvarlanıp saliseler içinde ayağa kalktı. Yüzünde en ufak bir hırs ya da sinir yoktu; tamamen profesyonel bir tebessümle üstündeki çim kırıntılarını silkeledi.
"Geçişlerin inanılmaz hızlı Hazal," dedi Akın nefes nefese.
"Sen de gardını biraz daha yüksek tutmalısın. Döner tekmeyi atarken sol elin aşağı düşüyor," dedim, ellerimi indirmeden. "Dökümhanedeki bir militan o boşluğu gördüğü an kroşeyle girer."
"Tekrar," dedi Akın ve tekrar üzerime geldi.
Bu sefer daha agresif, tempo artıran bir kombinasyonla geldi. Sol kroşeden sonra sağ dirsek simülasyonu yaptı. Dirseğini tam yüzümün iki santim önünde durdurdu. O durduğu salisede, ben altından süzülüp arkasına geçtim. İki elimi beline dolayıp onu hafifçe geriye doğru sarsarak kontrolü elime aldım. Ancak bastırmadım, kilidi sıkmadım. Sadece pozisyon üstünlüğünü aldığımı gösterip serbest bıraktım.
"İşte bu!" dedi Pusat kenardan gururla bağırarak. "İçeride ihtiyaç duyacağımız hız tam olarak bu!"
"Açı değiştirmeler kusursuz," diye katıldı Kılıç. "Dar koridorda bu manevra hayat kurtarır."
Akın arkasını dönüp elimi sıktı. "Formun mükemmel Hazal."
"Sadece benim değil, hepinizin formu mükemmel olmak zorunda," dedim ve halkanın etrafındaki ekibime tek tek baktım. Sesimi yükselttim, dağların yamacında yankılanacak şekilde konuştum.
"Beni iyi dinleyin! Bu gece basit bir baskına gitmiyoruz. Kaan Vardarlı Yeni Ay Köşkü'ne çekildi ama dökümhanedeki adamlarına ölümüne savaşın emri verdi. Biyometrik kilitler, ağır mühimmatlar, kulelerdeki nişancılar... Hepsini temizleyeceğiz."
Ekip tam bir sessizlik içinde, gözlerini ayırmadan bana kilitlenmişti.
"Dolunay ekibi arkadan sızıp alt sığınaktaki arşivi almaya çalışacak. Sargun ve adamları kendi hedeflerinin peşinde. Ama Kanlı Ay dökümhanenin kapısına dayandığında, o kırk beş militan neye uğradığını şaşıracak! Kimse geride kalmayacak, kimse gereksiz bir risk almayacak! Birbirimizin sırtını koruyacağız ve o dökümhaneyi Kaan Vardarlı’nın başına yıkacağız!"
"Kaan’ın imparatorluğu bu gece batacak!" diye bağırdı Pusat, devasa yumruğunu havaya kaldırarak.
"Adalet için!" dedi Soner.
Ekibin coşkulu, "Adalet için!" bağırışları bahçeyi doldururken, içimdeki o intikam ateşi bir kez daha körüklendi. Kütüphanedeki dosyaları bölüşürken Sargun’a verdiğim sözler, kurduğumuz o geçici ittifak zihnimdeydi. Anlaşmamıza sadık kalacaktık ama dökümhane kapandığında ve mermiler uçuşmaya başladığında herkes kendi intikamı için savaşacaktı. Sargun arşivi söküp almak isteyecekti; ben ise Kaan Vardarlı’nın gururunu, finansal ağını ve tüm o dökümhaneyi küle çevirecektim.
Sehpaya doğru yürüyüp havlumu aldım. Yüzümdeki teri silerken gözlerimi uzaklara, dağların arkasındaki şehre diktim.
Güneş tepede yükselmeye devam ediyordu. Gece gelecekti. Ve gece geldiğinde, bu bahçede dökülen ter, dökümhanede dökülecek kanın bedeli olacaktı.
🍂
Gecenin nemli ve dondurucu soğuğu, doğu sanayi bölgesinin üzerini çürümüş pas, yanık yağ ve nemli beton kokusuyla örtmüştü. Yıkık dökük fabrika bacalarının, yüksek gerilim hatlarının ve paslı konteyner denizinin tam ortasında yükselen eski dökümhane; sekiz metrelik betondan duvarları, dikenli telleri ve köşelerdeki kör edici termal kameralarıyla aşılmaz bir kale gibi duruyordu.
Siyah operasyon tulumumun cırt cırtlarını son kez sıkılaştırdım. Deri eldivenli parmaklarımla yaprak kolyemi hafifçe sıktım. Kalbimin ritmi son derece düzenliydi. Liderlik, en büyük kriz anlarında bile damarlardaki kanı donduracak bir soğukkanlılığı korumayı gerektirirdi. Belimdeki kılıflarda duran çift tabancamın ağırlığı bana o tanıdık, katı güven duygusunu veriyordu.
"Berenay, Pusat... Konum aldınız mı?" diye fısıldadım kulaklığımdaki şifreli frekansa.
Berenay’ın fısıltısı, yüksek su kulesindeki sert rüzgârın uğultusuyla birlikte net bir şekilde kulaklığımda çınladı. "Doğu su kulesinin en üst seviyesindeyiz Hazal. Pusat arkamı tamamen tuttu, merdiven boşluğunu kontrol ediyor. Görüş alanım mükemmel. Dökümhanenin çatısındaki ve avlusundaki nöbetçileri tek tek işaretledim. Ancak İris denen züpbe henüz çatıda görünmedi. Tetikteyim. Zuhal’in hareketlenmesini bekliyorum."
"Harika. Birinci aşama için teyit bekleniyor. Tetikte kalın."
Bakışlarımı devasa dökümhanenin ana nizamiye kapısına çevirdim. Zırhlı operasyon aracımızın karartılmış camlarının arkasından kronometreyi kontrol ettim.
Zuhal, planın ilk ayağında kelimenin tam anlamıyla bir sanat icra etmişti. Gece üçe çeyrek kala sanayi ana girişinde nöbetçi değişim minibüsüne sessizce müdahale etmiş, güvenlik şefi Hakan Tan’ı tek bir ses çıkarmadan etkisiz hale getirip bayıltmıştı. Şimdi ise onun silikon kalıp maskesi, sahte kıkırdak yapısı, ses değiştirici çipi ve sahte kimlik kartuşuyla birebir Hakan Tan’ın ta kendisine dönüşmüş durumdaydı. Adımlarındaki o hafif sağ bacak aksamasına, omuzlarının hafif çöküklüğüne kadar kusursuz bir taklit sergiliyordu.
Saat tam 03.00’ü gösterdiğinde Zuhal, Hakan Tan kılığında zifiri karanlığın içinden çıkarak ön nizamiye kapısına doğru adımladı.
Biyometrik yüz ve göz tarayıcısının önünde durdu. Kırmızı lazer çizgisi Zuhal'in yüzünü baştan aşağı taradı. Kalbim bir saniyeliğine durur gibi oldu. Tarayıcı cızırdadı, ardından ince bir bip sesi yükseldi ve devasa çelik kapının hidrolik kilitleri gıcırdayarak açıldı.
Zuhal içeri adımını attı.
"Zuhal nizamiye taramasını geçti, içeri girdi," dedi, hemen solumdaki Akın. Tüfeğinin kurma kolunu çekmişti. Kılıç, Soner ve Feryal de arkamızda kusursuz bir savaş nizamı almıştı.
"Adım bir başarıyla işliyor," dedim alçak sesle. "Zuhal kontrol odasına ulaşıp ana kilitleri, dış kameraları ve biyometrik alarm sistemini pasife aldığı an avluya akıyoruz."
Telsizimden iki kısa bip sesi geldi. Zuhal’in sinyaliydi bu. Kontrol odasına ulaşmış ve dış çevre kilitlerini düşürmüştü.
"Berenay, avlu temizliği serbest. Giriş yapıyoruz!" dedim.
Gecenin sessizliğini su kulesinden peş peşe yükselen hafif, boğuk patlamalar böldü.
Berenay’ın susturuculu nişancı tüfeği, dökümhane avlusunda ve çatı katındaki altı Yeni Ay nöbetçisini ne olduğunu anlayamadan birer birer yere serdi. Adamlar beton zemine devrilirken, ön nizamiye kapısı sonuna kadar gıcırdayarak açıldı.
"Kanlı Ay, ileri!"
Birer gölge gibi zırhlı araçtan fırladık. Akın ve Kılıç öncü kuvvet olarak avluya ilk adımı atanlardı. Süper bir hızla avludaki paslı konteynerlerin ve dev hurda yığınlarının arasından süzüldük. Soner doğrudan Zuhal'in bulunduğu kontrol odasının alt koridoruna akıp arka emniyeti sağladı. Feryal ve ben ise alt kattaki, sekiz yüz sekiz belgenin fiziki sunucularına giden ana dökümhane holüne doğru ilerledik.
Her şey kusursuzdu. Plan adım adım işliyordu. Yeni Ay militanları henüz uykuda veya devriye nöbetinde ne olduğundan habersizdi.
Fakat tam dökümhanenin devasa ana holüne giden çift kanatlı demir kapının önüne ulaştığımız an...
GÜM!
Dökümhanenin tam arkasında, B kapısının olduğu cephede kulakları sağır eden bir patlama yankılandı. Beton duvarlar sarsıldı, tepemizdeki eski camlar aşağı döküldü.
"Ne oluyor?!" diye gürledi Kılıç, silahını anında arka koridora döndürerek.
Kulaklığımdaki Gürcan’ın sesi panik ve şaşkınlıkla patladı. "Hazal! B kapısında patlama var! Birileri B kapısındaki güçlendirilmiş çelik bariyerleri C4 ile patlattı! Sinyal alıyorum... Bu Sargun! Sargun Göksel ve Dolunay ekibi B kapısından içeri daldı!"
Gözlerimi öfkeyle kapattım, dişlerimi sıktım. Sargun... Adam durmamıştı. Feryal’in söylediği ihtimal tam da düşündüğüm gibi gerçekleşmişti; dökümhanedeki hareketliliği sezdiği an fırsatı kaçırmamak için kendi ekibiyle B kapısını uçurup içeri bodoslama dalmıştı.
"Sargun arşivdeki belgelere bizden önce çökmek istiyor," dedim bu gibi bir sesle. Plan değişmedi! Ön kapı holünü süpürüyoruz! İlerle!"
Devasa dökümhane holünün kapısını tekmeyle açıp içeri girdik. Yüksek tavanlı, paslı vinçlerin sallandığı, dev döküm potalarının ve eritme ocaklarının bulunduğu kasvetli, devasa bir alandı burası.
Tam o sırada, B koridorundan yükselen patlama dumanlarının ve toz bulutunun arasından siyah taktik ekipmanlarıyla başka bir grup fırladı.
En önde o vardı: Sargun.
Sargun, elinde kılıfından çekilmiş özel yapım ağır tabancasıyla, dumanların arasından çıkarken gözlerimiz kesişti. Arkasında ekibi tam kadro duruyordu.
İki büyük örgüt; Kanlı Ay ve Dolunay, devasa dökümhanenin tam ortasında, paslı vagonların ve döküm potalarının arasında karşı karşıya gelmişti.
Sargun adımlarını yavaşlatmadan doğrudan bana doğru yürüdü. O kemikli, keskin yüz hattında en ufak bir şaşkınlık yoktu. Gözleri her zamanki gibi buz gibiydi.
"Ember," dedi Sargun, sesi devasa beton holde bir yankı bıraktı. "Ön kapıdan çocukça bir şov yapacağını biliyordum."
"Göksel," dedim tabancalarımın namlusunu yere eğik tutarak ama gözlerimi doğrudan onun gözlerine dikerek. "Yine başkalarının emek verip açtığı kapıdan içeri sızmaya çalışıyorsun."
"Sana izin alacağımı söylemedim," dedi Sargun yanıma kadar gelip tam karşımda durarak. Üzerinden buram buram barut ve soğuk gece havası kokusu yayılıyordu. "Sığınağa inen arşiv odası benim hedefim. Ön kapıdaki Yeni Ay nöbetçilerini sen oyala, alt katı biz temizleyelim."
"Avucunu yalarsın," dedim sert bir adımla tam göğsünün hizasına yaklaşarak. "Bizim hakkımız. Bu operasyonun planını günlerdir biz yapıyoruz."
Dudaklarının kenarı tehlikeli, alaycı bir şekilde kıvrıldı. "Burada haklar konuşmaz Hazal. Hız konuşur. Ve benim ekibim senin adamlarından çok daha—"
Sargun cümlesini tamamlayamadı.
Çünkü tam o salisede, dökümhanenin devasa çelik çatı ızgaralarından ve zemin katı çevreleyen yüksek beton balkonlardan aynı anda sekiz adet devasa, kör edici sarı projektör yandı.
Zifiri karanlık devasa hol, bir salisede gözlerimizi dağlayan, göz bebeklerimizi patlatacak kadar şiddetli bir ışık denizine dönüştü.
"Siper alın!" diye kükredi Sargun.
Ama her şey için çok geçti. Dökümhanenin devasa giriş kapıları, B kapısı ve tüm tahliye kanalları otomatik hidrolik motorların korkunç gürültüsüyle tek tek kapandı. Dışarıyla olan tüm bağlantımız bir anda mühürlendi.
Kulaklığımdaki Gürcan'ın sesi felaket bir cızırtı ve panikle patladı. "Hazal! Yanıltıldık! Sistem kontrol odasından yönetilmiyor! Bütün tesis dışarıdaki harici bir ana sunucuya bağlı! Zuhal'in bastığı şifre tuzağı tetikledi! Dışarıdan kilitlendiniz! Tuzak bu, tuzak!"
Gürcan'ın sesi dev bir cızırtıyla kesildi. Telsizler tamamen öldü. Jammer değil, yüksek dalga frekans boğucuları çalıştırılmıştı.
Yüksek beton balkonda, tam tepemizdeki sarı projektörlerin ortasında bir siluet belirdi.
Üzerinde keskin kesim siyah deri ceketi, belinde taktik tabanca kılıfı, dağınık koyu saçları ve yüzündeki o tüyler ürperten alaycı gülümsemesiyle Kaan Vardarlı duruyordu. Yırtıcı, acımasız, hırslı ve küstah bir jenerasyonun temsilcisiydi.
Kaan, elindeki ağır tabancanın kabzasını beton tırabzana ritmik bir şekilde yavaşça vurdu. Ses devasa holde kurşun gibi yankılandı.
"Ne kadar tatlı, ne kadar duygusal bir manzara," dedi. "Şehrin en iddialı iki genç lideri... Şehrin büyük oynamayı seven iki budalası... Hazal Ember ve Sargun Göksel. Aynı lağımda, aynı kapanda."
Gözlerim öfkeyle karardı. Sağ tabancamı doğrudan balkona, Kaan'ın kafasına doğru kaldırdım ama Kaan’ın önündeki kurşun geçirmez cam paneller bir anda yukarı kalkarak onu zırh altına aldı.
"Bizi bekliyordun," dedi Sargun. Sesi sakinliğini korumaya çalışsa da çenesindeki kasların şiddetle seğirdiğini görebiliyordum.
"Beklemek mi?" Kaan Vardarlı yüksek sesli, keyifli bir kahkaha attı. "Sargun... Minik bebeğim benim. Sizin o şık köşklerinizde yaptığınız planları, Zuhal’in o acınası silikon maske çabalarını, senin B kapısına kaç gram C4 yerleştireceğine kadar her şeyi biliyordum. Size küçücük bir yem attım. Ve iki aç kurt gibi tam gösterdiğim tuzağın ortasına koştunuz."
Kaan eliyle arkasını işaret etti. Projektörlerin ışığında, onunla aynı yaşlarda olan Yeni Ay'ın üst kadrosu tek tek balkonun kenarına dizildi.
Sağ tarafında, elindeki devasa otomatik tüfeğin kurma kolunu çekip bana sırıtan Hakan Tan duruyordu. Meğer Zuhal'in etkisiz hale getirdiği adam sahte bir yemdi.
Onun hemen yanında, su kulesindeki Berenay'a meydan okurcasına tüfeğinin optiğini parmağıyla ayarlayan soğuk nişancı İris belirdi.
Sol tarafta, kollarını göğsünde birleştirmiş, gözlerinde vahşi bir katliam arzusuyla bize bakan Utku ve Bora duruyordu.
İç koridorun karanlığından ise Melis ve Ediz adımladı. Ediz’in elindeki tablette dökümhanenin tüm dijital haritası ve bizim kilitlenen telsiz frekanslarımız kırmızı ışıklarla yanıp sönüyordu.
Yeni Ay'ın tüm ekibi bizzat buradaydı. Bizi tek bir hamlede silmek için buraya toplanmışlardı.
Kaan arkasına yaslandı, gözlerindeki o acımasız, alaycı ifadeyle aşağıya baktı.
"Aşağıdaki çöpü temizleyin," dedi Kaan. "Tek bir canlı hücre bile kalmasın."
"Ateş!" diye bağırdım tüm gücümle.
Aynı salisede Sargun da kükredi. "Dağılın! Siper alın!"
Cehennemin kapıları üzerimize kapatıldı.
Balkonlardan, çelik kirişlerin üzerinden ve kilitli kapıların arkasındaki gizli bölmelerden en az yetmiş ağır silahlı Yeni Ay militanı aynı anda tetiğe bastı. Metal fırtınası dökümhanenin içini bir alev fırınına çevirdi. Otomatik silah mermileri beton kolonları söküyor, paslı demir potaları kalbur samana çeviriyor, üzerimize kızgın taş, beton ve metal kıymıkları yağdırıyordu.
Pusat, dev balistik kalkanını öne çekip Akın ve beni korumaya çalıştı ama mermilerin şiddeti Pusat’ı geriye doğru sürüklüyordu.
"Pusat, sol kanada çekil!" diye bağırdı Kılıç, tabancasıyla üst balkondaki militanlara ateş açarak.
Sargun’un ekibi sağ taraftaki dev döküm potasının arkasına sığınmıştı. Merter ağır makinelisiyle üst balkonu tarıyor, Vural ve Ergun siperden çıkarak yaklaşan militanları tek tek indiriyordu. Jale uzak köşeden İris Talay'ın nişancı atışlarını baskı altına almaya çalışıyor, Çilen ise arkadaki Aysar’ı koruyordu.
"Hazal!" diye bağırdı Sargun. Mermi yağmurunun arasından sıçrayarak yanımızdaki beton kolonun arkasına kendini attı. Yüzüne beton tozu ve kan bulaşmıştı. "Telsizler ölü! Kapılar hidrolik kilitli! Buradan düz savaşarak çıkamayız!"
"Biliyorum!" diye bağırdım, boşalan şarjörümü söküp yenisini çakarken. "Kaan bizi bu hole hapsetti! Üst katı Hakan Tan ve Utku tutuyor, alt katı Bora!"
Tam o sırada yukarıdan Utku’nun kükremesi duyuldu. Üst balkondan aşağıya bombalar yağdırmaya başladı.
Zemin patlamalarla sarsıldı. Beton bloklar tepemize çökmeye başladı. Soner patlamanın basıncıyla savrulup yere çakılınca, Feryal onu kolundan tutup zorla siperin arkasına çekti.
"Zuhal nerede?!" diye bağırdı Sargun, gözlerini karartarak bana baktı. "Kontrol odasındaki?!"
"Tuzakmış diyorum Göksel!" diye kükredim. "Zuhal yukarıda kilitli kaldı! Ediz Sonkar sistemi dışarıdan kilitledi!"
Balkonun diğer tarafındaki çelik merdivenlerden Bora ve Melis bir grup militanla üzerimize yürümeye başladı. Bora'nın elindeki iki pompalı tüfeğin saçmaları siper aldığımız beton kolonu parça parça ediyordu. Melis ise elindeki iki otomatik tabancayla siperlerimizin etrafını çember altına alıyordu.
"Bora ve Melis geliyor!" dedi Kılıç. Omzundan kan akıyordu ama tetiği çekmeyi bırakmıyordu. "Hazal, vurulduk! Çember daralıyor!"
İris Talay su kulesindeki Berenay'ı baskılamış, Berenay’ın bize destek vermesini engellemişti. Ediz Sonkar ise tüm çıkış kapılarını kilit altında tutuyordu. Yeni Ay ekibi kusursuz bir koordinasyonla üstümüze çökmüştü.
Durum tamamen umutsuzdu. Kanlı Ay ve Dolunay... Şehrin iki dev örgütü, kendi yaşlarında tehlikeli bir düşmanın elinde ezilmek üzereydi.
Sargun bana baktı. O soğuk, gururlu adamın gözlerinde ilk kez katı bir kabullenme ve vahşi bir öfke gördüm.
"Planın çöktü Ember," dedi Sargun, sesi patlamaların arasında sertçe tınladı. "Şimdi benim dediğimi yapacaksınız yoksa hepimiz bu betonun altında kalacağız."
"Ne yapacaksın?!" diye bağırdım.
Sargun arkasındaki ekibine döndü. "Merter! Belindeki C4’lerin hepsini Ergun’a ver! Ergun, Vural! Dökümhanenin doğu yükleme duvarına gidin! O duvar ana taşıyıcı değil, arkası sanayi kanalına açılıyor! Bütün patlayıcıları o duvara dizin!"
"Sargun!" dedi Çilen korkuyla. "Duvar çökerse çatı da üzerimize çöker!"
"Çöksün!" diye gürledi Sargun. "Burada kurşuna dökülmekten iyidir! Merter, duvarı uçurun!"
Ergun ve Vural patlayıcılarla birlikte çapraz ateşin altına atılıp doğu duvarına doğru koşmaya başladı. Merter onları ağır ateşiyle koruyordu.
"Sargun'un adamlarını koruyun!" diye bağırdım ekibime. "Doğu duvarına yükleniyoruz!"
Pusat kalkanıyla öne atıldı. Akın ve Kılıç, Melis ve Bora’nın ilerleyen grubuna körlemesine ateş açtı. Ben de siperden çıkıp üst balkondaki Utku’ya doğru üç el ateş ettim. Mermilerden biri Utku’nun omzunu sıyırınca, bir küfür mırıldanıp geriye çekildi.
Tam o sırada üst balkondan Kaan'ın kahkahası yükseldi.
"Kaçacak yeriniz yok!" diye bağırdı. "Ediz! Dökümhanenin gaz vanalarını aç! İçeriyi ateşe verin!"
Ediz tabletteki düğmeye bastı. Dökümhanenin devasa borularından hole buram buram ham doğalgaz kokusu yayılmaya başladı. Birkaç dakika içinde tek bir kıvılcım tüm binayı dev bir fırına çevirecekti.
"Ergun! Çabuk ol!" diye kükredi Sargun.
Ergun fünyeyi bağladı. "Hazır! Yatın!"
"Siper alın!" diye bağırdım.
Ergun tetiğe bastı ve...
GÜM!
Devasa bir patlama dalgası dökümhanenin doğu duvarını bir kağıt gibi yırttı. Tonlarca ağırlıktaki beton bloklar dışarıya doğru savrulurken, oluşan devasa basınç ve toz bulutu hepimizi yere fırlattı. Çatıdaki çelik kirişler gıcırdayarak içe doğru bükülmeye başladı. Gaz boruları alev aldı, holde devasa alev sütunları yükseldi.
"Çıkın! Çıkın!" diye bağırdı Sargun, toz dumanın içinden doğrulup Aysar ve Çilen’i sürükleyerek açılan delikten dışarı fırlattı.
"Kılıç, Soner’i al! Pusat, Akın öncü olun!" diye bağırdım.
Toz, duman, alevler ve tepemize çöken beton parçalarının arasından kendimizi açılan o devasa delikten dışarı attık. Arkamızdan Hakan Tan ve İris mermiler yağdırmaya devam ediyordu.
Dışarıdaki dondurucu gece havası yüzümüze çarptı. Doğu duvarının arkasındaki çamurlu sanayi kanalına yuvarlandık.
Zuhal de son anda üst katın havalandırmasından kendini aşağı atarak yanımıza ulaşmıştı; yüzündeki silikon maske yırtılmış, kan içindeydi. Su kulesinden inen Berenay da çalıların arasından çıkıp ekibe katıldı.
"Araçlar! Dayım arka sokakta!" diye bağırdı Akın.
Sargun ve ekibi kendi siyah minibüslerine doğru koştu; biz de Akın’ın çalışır haldeki zırhlı aracına kendimizi zorla attık.
Araçlar gaza basıp çamurlu sokakları yakarak, barikatları yıkarak ana yola fırladığında, arkamızda kalan dev dökümhane büyük bir gürültüyle patladı. Gaz boruları tutuşmuş, devasa bir alev topu gökyüzünü kırmızıya boyamıştı.
Bu gece ağır bir yenilgi yaşamıştık. Belki de hayatımda bir ilkti. Ama pes etmek benim kitabımda yazmazdı. Ben Kanlı Ay Lideri Hazal Ember'dim; düşünce kalkmasını bilen, adalet ve iyilik için yaşayan, sevdiklerini korumak uğruna gözünü bile kırpmadan ateşe yürüyen, her ihanette daha da çelikleşen ve diz çökmek kavramını tanımayan o Hazal’dım.
Bizi o dökümhanenin harabelerine gömdüklerini sananlar, küllerimizden nasıl bir yangınla doğacağımızı henüz bilmiyorlardı. Kaan Vardarlı ve ekibi bu gece sadece bir raundu kazanmıştı; ama maçı tamamlamaya ömürleri yetmeyecekti.
Derin bir nefes aldım. Yaprak kolyemi kanlı parmaklarımın arasında sıkarken gözlerimdeki o geçici kırılganlık tamamen silindi, yerini sarsılmaz bir kararlılığa bıraktı. Yüzümdeki is izi, omuzlarımdaki ağrı ya da ekibimin üzerindeki o ağır mağlubiyet havası... Hiçbiri beni yolumdan döndüremezdi. Biz sadece bir mevzi kaybetmiştik, savaşı değil.
Kanlı Ay bu gece yıkılmamıştı. Sadece küllerinin altında daha sıcak, daha yakıcı bir kor biriktirmişti. Ve o kor vakti geldiğinde, Kaan Vardarlı’nın kurduğu o kibir krallığını baştan aşağı yakıp yıkacaktı.
Şimdi yaralarımızı sarma, hatalarımızdan ders çıkarma ve o masaya güçle oturma vaktiydi. Çünkü Hazal Ember geri adım atmazdı; Hazal Ember sadece bir sonraki hamlede hedefi tam ortasından vurmak için yayını daha geriye çekerdi. Asıl savaş şimdi başlayacaktı.
🍂
Sargun Göksel'den...
Dökümhaneden ayrıldığımızdan beri arabada tek bir kelime dahi konuşulmamıştı. Direksiyonu tutan parmak boğumlarımın beyazladığını, ancak köşke giden dik yokuşu tırmanırken fark edebildim. Üzerimize sinen o koku yanmış kabloların, paslı demirin, kömürleşmiş ahşabın ve elbette barutun kokusu arabanın klimasından süzülen soğuk havaya rağmen gitmiyordu. Derime işlemişti sanki. Ya da daha kötüsü, zihnime.
Siyah ferforje kapılar iki yana doğru ağır ağır açıldığında, Dolunay Köşkü’nin o her zamanki kasvetli silüeti belirdi. Yüksek çam ağaçlarının gölgesinde kalan bu devasa yapı, dışarıdan bakan biri için sadece korunaklı bir malikâneydi. Ama bizim için bir sığınak, bir karargâh ve bazen de kaçamadığımız bir hapishane.
Arabanın motorunu kapattığım an oluşan o birden bire çöken sessizlik, kulaklarımı uğultuyla doldurdu. Emniyet kemerini çözüp kapıyı açtım. Gecenin dondurucu rüzgârı doğrudan yüzüme çarptı. Ciğerlerimi dolduran temiz hava, dökümhanedeki zehirli dumanı temizlemek ister gibiydi ama içimdeki o küt ateşi söndürmeye yetmiyordu.
Arka arkaya duran araba kapılarının tok sesleri bahçede yankılandı. Ekip tam kadro dökülmüştü araçlardan.
Aysar, kendi arabasının kapısını sertçe kapatıp hızla bizim tarafa doğru adımladı. Yüzü dökümhanenin isinden hafifçe kirlenmişti, saçları dağılmıştı ama gözlerindeki o pürüzsüz odaklanma bir an bile kaybolmamıştı. Ergun, arka kapıyı çarparak inmiş, dişlerinin arasından küfürler savurarak eldivenlerini çıkarıyordu. Vural, sırtındaki ağır teçhizat çantasını tek omzuna atmış, dökümhanedeki patlamadan nasibini almış gibi öksürerek ilerliyordu. Çilen, sinirden titreyen elleriyle şakak kemiklerini ovuşturuyor, bu gibi bakışlarla etrafı süzüyordu. Jale ise elindeki veri diskini ceketinin cebine sıkıca bastırmış, her zamanki sessiz ve mesafeli duruşuyla Vural’ın hemen yanında adımlıyordu. Yüzündeki o soğukkanlı ifadenin ardında, Yeni Ay'ın bizi nasıl tuzağa düşürdüğünün hırsı okunuyordu.
Ve Merter... Araçtan çıkarken sol elini sağ pazusunun üstüne bastırmış, yürürken kolunu vücuduna sabitlemeye çalışıyordu. Ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın, parmaklarının arasından sızan ve siyah ceketinin kolunu koyulaştıran o ıslaklığı Aysar’dan gizleyememişti.
"Merter, dur," dedi Aysar, adımlarını hızlandırıp onun yanına ulaşarak. "Bakayım bir şu koluna, dökümhaneden beri saklıyorsun!"
"Yok bir şey dedim ya Aysar, alt tarafı sıyrık," diye geçiştirmeye çalıştı Merter, ama kolunu hafifçe geriye çekerken yüzünü ekşitmesinden canının nasıl yandığı belliydi.
"Bırak da bakayım dedim sana!" diye çıkıştı Aysar, onu dinlemeden kolunu tutarak.
Biz daha dış kapının basamaklarına ulaşmadan devasa ahşap kapı içeriden ağır ağır açıldı. İçerideki sıcak hava ve ahşap kokusu yüzümüzü yaladı. Bizi karşılayan kadro tamdı. Dolunay’ın omurgası, tam burada, geniş giriş holünün o kasvetli avizesinin altında dikiliyordu.
En önde Ziya Baba vardı. Omuzlarına attığı koyu renk paltosu, elindeki siyah kemik saplı bastonuna dayadığı iki eli ve hiç değişmeyen o sarsılmaz duruşuyla bir heykel gibi duruyordu. Yılların yüzüne kazıdığı her bir çizgi, şu an üzerimizdeki hasarı ölçmek ister gibi derinleşmişti. Bakışları ilk olarak benim üzerimde, ardından arkamdaki ekibin üzerinde tek tek dolaştı. Göz bebeklerindeki o sinsi, tecrübeli ışık, içeri giren her birimizin yürüyüşünden, omuz duruşundan kaça bölündüğümüzü, kaç yara aldığımızı anında hesapladı.
Onun hemen sağ gerisinde Reha Abi duruyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, çene kasları birer taş gibi sertleşmişti. Reha Abi’nin öfkesi gürültülü olmazdı; o öfkelendiğinde etrafındaki hava soğur, odadaki oksijen çekilirdi. Dökümhanenin patlatıldığını, işlerin planlandığı gibi gitmediğini daha biz ağzımızı açmadan anlamıştı.
Sol tarafta ise Korhan Abi vardı. Diğerlerine nazaran daha hareketliydi; gözleri sürekli arkamızda kalan karanlık bahçeyi, açık kapıyı ve caddeden geçen olası araçların sesini tarıyordu. Bir eli ceketinin iç cebine, silahının kabzasına yakın duruyordu.
Ve koridorun ortasında, o sert adamların gölgesinde dimdik duran Veda Abla. Üzerindeki uzun şalına sarılmıştı ama duruşundaki o koruyucu, anaç ve bir o kadar da çelik gibi sert duruş her zamanki gibi baskındı. Gözleri üzerimizde tek tek gezindi. Çilen’in üstündeki is lekelerine, Vural’ın öksürüğüne, Jale’nin gergin yüzüne baktı. En son Aysar’ın kolunda içeri giren Merter’in kolundaki kanı gördüğü an bakışları sertleşti.
"Sargun," dedi Ziya Baba. Sesi, boş holde yankılanan düşük frekanslı bir davul gibiydi. Pürüzsüz, ağır ve tartışmaya kapalı. "Yürüyüşünüzde bir yenilgi kokusu var. Hayırdır?"
Üzerimdeki deri ceketimi çıkarıp tek elimle omzuma attım. Sakin adımlarla köşkün devasa salonuna doğru yürürken, diğerleri de arkamdan geldi. Masanın en başına gelince durup, Ziya Baba'nın gözlerinin içine baktım. Ne bir bahanenin arkasına sığındım ne de durumu yumuşatmaya çalıştım. Yenilgi yenilgiydi.
"Yenildik," dedim buz gibi, yalın bir sesle. "Bizi de Kanlı Ay’ı da dökümhaneye çekip tuzağa düşürdüler. Yeni Ay tepeden tırnağa her şeyi planlamıştı. Mekânı patlattılar, elimiz boş döndük."
"Kaan, İris, Utku... Hepsi oradaydı," diye araya girdi Çilen. "Bizi o molozların altına gömmek için her şeyi kurmuşlar."
Ergun sinirle duvara bir yumruk geçirirken, Vural sırtındaki çantayı yere bırakıp derin bir nefes verdi. "Sargun olmasa dökümhanenin koridorundan hiçbirimiz canlı çıkamazdık. Adamlar kapıları üzerimize kilitledi."
Salona ağır, ezici bir sessizlik çöktü. Ziya Baba’nın yüzünde tek bir mimik bile belirmedi. Bastonunun sapını biraz daha sıktı, başını hafifçe eğip hepimizi uzun uzun süzdü. Reha Abi tam ağzını açıp bir şeyler daha söyleyecekti ki, Ziya Baba elini hafifçe kaldırarak onu durdurdu.
"Bu gece başka laf istemiyorum," dedi Ziya Baba. Sesi dondurucu bir sakinlik taşıyordu. "Yaranızı sarın, üstünüzdeki isi temizleyin. Herkes odasına çekilsin."
Reha Abi başını itirazsız salladı, Korhan Abi ise bahçe güvenliğini devralmak için dışarı adımladı. Ziya Baba arkasını dönüp ağır adımlarla merdivenlerden yukarı, kendi odasına doğru çıkmaya başladı.
O sırada Veda Abla çoktan Merter ve Aysar’ın yanına ulaşmıştı.
"Duydunuz Ziya Baba'yı," dedi Veda Abla, gözlerini Merter’in kolundaki kan lekelerine dikerek. "Aysar, dresuarın altındaki ilk yardım çantasını al. Şu çocuğun yarasını temizleyip dinlenmeye gönder."
Aysar beklemeden dresuarın altındaki kilitli metal çantayı kavradı. Çantayı ahşap masanın üzerine sertçe bırakırken bakışları tekrar Merter’e döndü. Yüzündeki o soğukkanlı maske çatlamıştı; gözlerinde beliren o endişe dalgasını fark etmek zor değildi.
"Geç otur şuraya," dedi Aysar sertçe. Sesi kararlı çıkmaya çalışıyordu ama içindeki o hafif titremeyi yakalamıştım.
"Kızım vallahi bir şeyim yok, abarttınız..."
"Sana otur dedim Merter!" diye çıkıştı Aysar, batikonu ve gazlı bezi hazırlarken. Merter’in ceketinin kolunu yavaşça sıyırıp kanlı gömlek kumaşını makasla hafifçe kesti. "Bana edebiyat yapma, tut şu kolunu düzgünce!"
Merter ters bir bakış attı ama Aysar’ın kararlı gözlerini görünce pes eder gibi derin bir nefes verdi. Kolu açılırken yüzünü ekşitti.
"Kurşun sıyrığı," dedi Aysar, koldaki izi yakından görür görmez. Parmakları hafifçe yaranın kenarına değdiğinde Merter dişlerinin arasından ıslık gibi bir nefes çekti. Aysar başını kaldırıp Merter’in gözlerinin içine baktı. "Bir iki santim daha derin olsaydı, o kolundaki damarı parçalayacaktı. Dua et de ucuz atlatmışsın."
"Ben duamı dökümhaneden çıkarken ettim zaten," diye mırıldandı Merter, gözlerini Aysar’ın endişeli yüzünden ayırmadan. "Şimdi sen şu ellerini titretmeden pansumanı yap da gerisini hallederiz."
"Benim elim titremez," dedi Aysar soğuk bir sesle, bezi batikona bularken. Ama elinin bezi tutarkenki o milimetrelik tereddütü, ikisinin arasındaki o görünmez gerilimi salondaki herkese hissettirecek kadar belirgindi.
Çilen, Jale, Vural ve Ergun söylenerek, yorgun ve sinirli adımlarla merdivenlere doğru yöneldiler. Ben ise bir an için durdum. Aysar’ın eğilip Merter’in kolundaki yarayı temizleyişini, Merter’in canı yanmasına rağmen sessizce onun yüzünü izleyişini seyrettim.
Deri ceketimi dresuarın üzerine bıraktım. Dökümhanedeki o ağır yenilginin yüküyle ve gecenin soğuğuyla baş başa kalmak üzere, derin bir nefes alıp merdivenlere doğru yürüdüm.
