1. bölüm · AY SAVAŞI

-1. BÖLÜM-

Rabianur

"Ejderhalarla savaşan kişi, bu süreçte kendisinin de bir ejderhaya dönüşmemesine dikkat etmelidir. Ve eğer yeterince uzun süre bir uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine bakar."
— Friedrich Nietzsche

🌙

Hazal Ember'den...

İnsanlar tuhaftır. Çoğu, hayatı adaletli bir oyun sanır. Düştüklerinde birinin gelip ellerinden tutacağını, ağladıklarında birilerinin gözyaşlarını sileceğini ve iyilerin her zaman kazanacağını düşünürler. İllüzyonlara inanmayı severler çünkü gerçeklerle yüzleşmek can yakar. Oysa bu evren merhamet üzerine kurulmamıştır. Buradaki tek kural şudur: Zayıf olan elenir, güçlü olan kuralı koyar.

İnsanların çoğu güvende kalmak için başkalarına sığınır. Kalplerini, sırlarını, en zayıf anlarını hiç tereddüt etmeden bir başkasının avuçlarına bırakırlar. Sonra da o avuçlar kapandığında, canları yandığında şaşırırlar. Birine körü körüne güvenmek, kendi elinle ona seni vuracağı silahı teslim edip Lütfen beni vurma diye dua etmekten farksızdır. Güven, bu dünyadaki en lüks zaaftır; bedeli ise neredeyse her zaman özgürlüğünüzle, hatta canınızla ödenir.

Korku da böyledir... Çoğu insan korkuyu bir düşman sanır. Oysa korku doğru yönlendirilirse en büyük silahtır. Korktuğunu belli ettiğin an av olursun; ama korkunu bir zırh gibi giyersen, namlunun arkasındaki kişi sen olursun.

Ben bunları bir kitapta okumadım. Kimse bana karşısına alıp tatlı dille anlatmadı. İnsanların o sığınacak bir liman aradığı yaşlarda, yetimhanenin buz tutmuş, buz gibi koridorlarında tek başıma yürürken öğrendim. Ağlamanın kimseyi geri getirmediğini, merhamet dilenmenin sadece daha fazla ezilmene yaradığını o soğuk duvarlar öğretti bana.

Beni o kimsesizliğin içinden çekip çıkaran Nevin Abla ve bana bu yuvayı, bu sancağı veren Cevat Amca sayesinde anladım ki; bu hayatta var olmak istiyorsan kendi gölgen dahil kimseye sırtını yaslamayacaksın. Şimdi arkamda bıraktığım o küçük kızın gözlerine bakıyorum. O kız artık ağlamıyor. O kız artık beklemiyor. O kız artık kuralları koyuyor.

İnsan eğer başarmak istiyorsa, ilk önceliği aynanın karşısına geçip gözlerindeki o hırsı görmeye çalışmalı, kendine inanıp inanmadığını sorgulamalıdır. Ben gözlerimdeki o hırsı altı yaşındayken, ailemi deprem felaketinde kaybettikten sonra, aynaya ilk baktığım an görmüştüm. Şimdi ise aynı hırsı yirmi yedi yaşında, Cevat Amca'nın adalet için kurduğu Kanlı Ay örgütünün liderlik masasında otururken, canım gibi koruduğum ekibimin her bir üyesinin gözlerinin içinde görüyordum. Tırnaklarımla kazıya kazıya geldiğim bu yaşta artık ağlayan küçük kız değil, adalet için direnen bir lider olmuştum.

Kimse gelecekte ne olacağını, nasıl noktalara gelebileceğini bilemez. Hayat, okullarda sözlü sınav olurken sıranın sana gelmesini beklemek gibi değildir. Sıranın sana ne zaman geleceğini seçemezsin. Zaten çoğu zaman soru, hiç beklemediğin bir anda, hiç hazır olmadığın bir köşeden gelir. Cevabı veremezsen de bir dahaki sefere demezler; doğrudan üzerini çizerler.

İşte bu yüzden ben, hayatın beni sözlüye kaldırmasını beklemedim. Sıra bana gelmeden önce ayağa kalktım, soruyu ben sordum, cevabı da kendi kurallarımla verdim.

Kolay oldu demiyorum. İnsanın ailesini çok küçükken kaybedip, sonra kendi ayakları üzerinde durmaya çalışması kolay olamaz zaten. Ben sadece kendime güvendim, direndim ve karşılığını buldum.

Bu süreçte desteğini gördüğüm kişiler ise Cevat Amca ve Nevin Abla'ydı. Cevat Amca, ailem hayatını kaybetmeden, yani o korkunç deprem felaketinden önce yaşadığımız mahallenin bakkalıydı. O bile normal bir esnaftı, şimdi ise koca bir örgütün kurucusu. Kimse gelecekte ne olacağını, nasıl noktalara gelebileceğini bilemez, derken demek istediğim buydu. Cevat Amca da bunun en güzel örneklerinden biriydi.

Evde ne zaman ekmek bitse heyecanlı heyecanlı zıplayıp, annem ile babama, Ben gidip alayım mı bakkaldan?,
dediğim zamanlar daha dün gibi aklımdaydı. Babam gibi severdim Cevat Amca'yı. O da beni kızı yerine koyar, bağrına basardı. Bu yüzden de Kanlı Ay örgütünü kurduğunda beni bu örgütün başına geçirip, lider yapmıştı.

Nevin Abla ise, yetimhanede kaldığım zamanlar, gözlerimdeki o hırsı, kendime olan güvenimi fark edip beni eğitmiş, sırtı yere gelmeyen bir savaşçı haline getirmişti. Şuan ki bu gücümün bir kısmını da Nevin Abla'ya borçluydum. Onu da ablam yerine koyar, ne zaman sıkılsam onun yanına gidip saatlerce sohbet ederdim. Bu yüzden onu da bu örgütün liderlerinden biri yapmıştım.

Hayatıma renk katan, kimi zaman kavga ettiğimiz, kimi zaman kahkaha ata ata sohbet ettiğimiz, kimi zamansa sırt sırta dövüştüğümüz, birbirimizin arkasını kolladığımız sevgili ekibim ise yıllardır yanımdaydılar. Bilmem beraber kaç tane operasyon yaptık. Ama bildiğim şey ise, şuanki neşeminde bir kısmını onlara borçlu olduğumdu.

Kanlı Ay, yani bizim örgütümüzün dışında adalet için çalışan iki örgüt daha vardı: Dolunay ve Yeni Ay.

Bu iki örgütün liderlerini tanımıyordum ve o örgütlerin iç dünyasıyla alakalı pek bir bilgim de yoktu. Tek bildiğim adalet için çalıştıklarıydı. Ya da en azından ben öyle umuyordum.

Sonbahar mevsiminin başlarındaydık. Ev sevdiğim mevsimdi sonbahar. Sebebi ise ailemden bana kalan tek şey olan sonbahar yaprağı şeklindeki kolye ve ismimin anlamıydı. Sonbaharda sararıp ağaçlardan dökülen, kurumuş yapraklar demekti Hazal. Bu yüzden depremden iki gün önce, doğum günümde almışlardı bana bu kolyeyi. Boynumdan hiç çıkarmıyordum. Bunun düşüncesi bile bana korkunç geliyordu.

Gecenin bir yarısı köşkte yanan tek ışık, ofisimdeki masanın üzerinde duran, loş masa lambasıdan çıkıyordu. Dışarıda hafif yağmur çiseliyor, hilal sayesinde gökyüzü aydınlanıyordu.

Ben ise gri bir eşofman takımı giymiş, saçlarımı tepemde dağınık bir topuz yapmış, elimdeki kalemi amaçsızca çevirip duruyordum. Köşkte korumalar dışında herkes uyuyordu. Bir de benim dışımda tabii.

Kafamdaki düşüncelerden kurtulamıyordum. Daha yeni operasyondan dönmüştük. Köşke adım atar atmaz herkes ceset gibi kendini yatağına bırakmıştı. Bir de yine benim dışımda tabii.

Bu sefer ki operasyonda, bir huzurevinde şiddet gören yaşlı insanları kurtarıp, Kanlı Ay Huzurevi'ne, yani kendi huzurevimize yerleştirmiştik. Üstelik bu yaşlılara zevkten ötürü şiddet uyguluyorlardı. O cani huzurevi zaten gizli bir yerdeydi. Operasyon gayet başarılı geçmişti ama insanlar çok acımasızdı.

Yüzüme düşen bir kaç tutam kızıl saçı kulağımın arkasına sıkıştırırken, derin bir nefes verdim. Kalemi masaya bırakıp, sıkıntıyla yüzümü avuçladım. Kim bilir yarın öbür gün bizi neler bekliyordu? Tekrar hatırlatıyorum: Kimse gelecekte ne olacağını, nasıl noktalara gelebileceğini bilemez.

Ela gözlerimi, gökyüzündeki hilale diktiğimde, kapının çalmasıyla irkildim. Bir anlık bocalamadan sonra, "Buyur, gel," dedim kapıya doğru. Kapı açıldığında Akın, kafasını içeriye doğru uzattı. "Girebilir miyim, müsait misin?"

Akın'ı görünce gülümsedim. Elimle masamın önündeki koltuğu işaret edip, "Elbette, buyur geç," dedim. Benim bu cevabımdan sonra daha rahat geçmek için kapıyı biraz daha açıp, içeriye girdi ve kapıyı arkasından kapattı. Baştan aşağı siyah giyinmişti. Siyah saçları da hafif dağınıktı. Bana döndüğünde gülümsüyordu. "Gözüne uyku girmeyen tek kişi ben değilmişim anlaşılan," dedi.

Ortaokuldan beri tanıyordum Akın'ı. Lise ve üniversiteyi de aynı okulda okumuştuk. Ara sıra kavga etmiştik, evet. Ama tek bir kere bile aramızın bozulduğunu hatırlamıyordum. Hep yanımda olmuştu. Bir derdim olduğunda ona anlatırdım hep. O da beni hiç sıkılmadan saatlerce dinlerdi. Sınavlara beraber çalışmıştık, beraber eğitim almıştık. Akın da en büyük yoldaşlarımdan biriydi anlayacağınız. Bizim ekibin takipçi ve kaçış planı uzmanıydı. Aynı zamanda araç kullanımı ve ağır silahlar konusunda da oldukça profesyoneldi. Onun da annesi ve babası yoktu ama onu da dayısı Barlas Ural büyütmüştü. Barlas Abi de, saha güvenliği ve silah tedarikçisiydi. Eski bir özel kuvvetler komutanı. Örgütün mühimmat, silah ve güvenli ev ağını yönetmekte. Nevin Abla ile birlikte benim ilk askeri taktik eğitimlerimde yer almıştı. El birliğiyle, Akın ile beni geliştirmek için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardı ve yüzlerini kara çıkarmamıştık.

"Evet ya, bende uyuyamadım," dedim yorgun bir sesle. Bedenini koltuğa bırakırken derin bir nefes verdi. Göz altları morarmıştı onun da benim gibi. Yeşil gözlerindeki o tükenmişliği görebiliyordum. "Sen de kafandaki düşüncelerden uyuyamadın kesin değil mi?" diye bir soru yönelttim.

"Yok ondan değil." Bu noktada gözlerini devirip, derin bir nefes aldı. "Yan odadaki Gürcan'ın horlamasından uyuyamadım."

En içten şekilde koca bir kahkaha attım. Gürcan, ekibin teknoloji dehasıydı. Adam bildiğin ayaklı bilgisayar gibi, en zekimizdir kendisi. Aynı zamanda da benimle beraber dokuz kişi olan ekibimizin neşesidir. Ama horlaması cidden hiç çekilmez. Bazen benim odaya kadar geliyor sesi. Onun yüzünden kaç gece söve söve yatakta kıvrandım bilmiyorum. Bir süre sonra saymayı bıraktım. Kim bilir onun hemen yan odasındaki Akın neler çekiyor bunca senedir?

Ben gülmeye devam ederken, Akın bana gözlerinden ateş püskürtüyordu. "Gülme Hazal," dedi baskın bir sesle. Dudaklarımı birbirine bastırıp, gülmemeye çalıştım ama nafileydi.

"Hazal, gülme diyorum sana! Ben yıllarca neler çektim o robotik çocuktan haberin var mı?" O oflayarak tip tip bakmaya devam ederken, ben kendimi toparlamaya çalışıyordum.

İşaret parmağımı kaldırıp ona doğru salladım. "Anlamalıydım. Bir gün uyku problemi yüzünden doktora gidersen, doktor sana Gürcan'ı köşkten şutlaman gerektiğini söyleyebilir. Ben şimdiden diyeyim sana."

Akın bu sefer gözlerini öyle bir devirdi ki, lisede kendini havalı zanneden zengin kızlara attığı bakışlar geldi aklıma. Birebir aynısıydı. Kendime engel olamayarak bir kahkaha daha attım. Kusura bakmasın ama kendimi tutamıyordum.

Yazıklar olsun, der gibi baktı. Hatta bunu sözlü dile de getirdi. "Sana yazıklar olsun ya. Ben buraya insan gibi sohbet etmeye geldim. Sen bir de benim bu acınılacak halime gülüyorsun. Kaç yıllık dostumsun, hiç yakışıyor mu?"

Omuz silktim. "Komik ama ne yapabilirim?" dedim gülme krizim yavaş yavaş geçerken. Bu sefer gerçekten ciddileşip ellerimi birbirine kenetledim. Dirseklerimi masaya, çenemi de ellerime dayadım. Ela gözlerimi doğrudan onun yeşil gözlerine diktim. "Sen buraya sadece sohbet etmeye gelmemişsin belli. Dökül bakalım, söylemen gereken şey ne?"

Akın, gözümden hiçbir şeyin kaçmayacağını çok iyi biliyordu, bu yüzden hiç bahane uydurmaya çalışmadı. Yavaşça öne doğru eğildi, sesini iyice kıstı. "Hazal... İçimde çok kötü bir his var."

Akın'ı tanıdım tanıyalı ilk defa bu kadar gergin gözüküyordu. Gözlerimi yavaşça kıstım. "Bir sıkıntı mı var?"

"Sorun zaten sıkıntılı bir durumun olmaması. Sistemleri kontrol ettim, her şey sakin. Dışarıda bir hareketlilik yok, devriyelerimiz temiz haber geçiyor. Ama içimde adını koyamadığım, insanı kemiren bir huzursuzluk var Hazal. Fırtına öncesi sessizlik gibi."

O sessizliği çok iyi biliyordum. Tıpkı yıllar önce yaşanan, ailemi kaybetmeme sebep olan depremden önceki gibi. Doğum günümde bile içimde anlam veremediğim bir huzursuzluk vardı.

"Ne zamandan beri bu huzursuzluk peki?"

"Operasyondan döndüğümüzden beri. Her yer ve herkes çok sessiz Hazal. Biz, Yeni Ay, Dolunay... Herkes kendi köşesine çekilmiş gibi. Bilmiyorum bir garip yani."

Bakışlarım iyice keskinleşti. Ellerimi masanın üzerinde birleştirdim. Öne doğru biraz daha eğildim. "Dolunay ve Yeni Ay örgütleri ile ilgili şüpheli bir durum mu var?"

"Ya Dolunay örgütü en son operasyondaydı ama günlerdir Yeni Ay'dan ses çıkmıyor. Tuhaf bir his var içimde. Elimde herhangi bir bilgi, kanıt veya bir ipucu yok ama bu örgütte bir gariplik var gibi. Bilemiyorum Hazal, ne zaman kötü hissetsek birbirimizin yanına geliriz, bu yüzden ben de sana geldim."

Ayağa kalkıp masamın etrafından dolaştım. Ceplerime ellerimi sokup, Akın’ın oturduğu koltuğun yanına geldim.

"Hislerini göz ardı etmeyeceğim," dedim gözlerinin içine bakarak. "Akın, senin sezgilerin ortaokulda sınav sorularını tahmin ederken bile hiç şaşmazdı. Yarın sabah şu bizim ayı gibi horlayan Gürcan'ı kaldırırız, bu işin bir peşine düşer. Herşeyden emin olmalıyız."

Akın hafifçe tebessüm etti. "Sus ayı falan deme şuna sakın. Sonra alınıyor. Ben geçen gün dedim diye tuvaletin kapısını bilgisayarla uzaktan kilitledi, iki saat içeride kaldım."

Gülmeme engel olamadım. "Ama neyse," dedim tekrar ciddileşerek. "Yine de yarın ilk iş Gürcan'ı uyandırıp, bu işin peşine düşmek. Derya Abla'ya da söyleyelim, o da bir baksın."

Akın oturduğu yerden doğrulup başıyla beni onayladı. "Mantıklı. Tedbiri elden bırakmamak en doğrusu."

"Öyle," dedim koltuğun kenarına hafifçe vurarak. "Şimdi git ve Gürcan'ın o ses duvarını aşabilirsen biraz uyu. Ben de uyumaya çalışacağım biraz."

"Sana kolay gelsin o zaman," dedi Akın ayağa kalkarken. Derin bir nefes verip üzerindeki hırkayı düzeltti. Kapıya doğru adımladı, elini kapı koluna koyduğunda durup tekrardan bana döndü.

"Bu arada sağ ol Hazal. Yani beni dinlediğin için."

"O ne demek Akın? Biz bu yola beraber çıktık. Sen benim can yoldaşımsın. Senin derdin benim derdim. Neyse bakalım iyi uykular."

Gülümseyerek, "Sana da iyi uykular kırmızı kafa," dedi ve odadan çıkıp kapıyı kapattı.

Gürcan ve Derya Abla'nın bu işi çözeceğinden emin olduğumdan içim rahattı. Derya Abla eski bir teknoloji devi ve siber güvenlik uzmanıydı. Cevat Amca zamanında onu büyük bir kumpastan kurtardığı için o da Kanlı Ay'a katılmıştı. Örgütün teknoloji altyapısını o kurmuştu ve aynı zamanda da Gürcan'ın mentoruydu.

Masama dönüp, sandalyeme kendimi geri bıraktım. Gözlerimi tavana dikip derin bir nefes verdim. Hayat hiçbir zaman bize düz, engelsiz bir yol sunmamıştı. Çocukluğum depremin o yıkıcı gürültüsüyle ikiye bölünmüş, gençliğim ise yetimhane koridorlarındaki o soğuk sessizlikle şekillenmişti. Ama şimdi buradaydım. Cevat Amca’nın güveni, Nevin Abla’nın emeği ve yanımdaki bu koca aileyle birlikte Kanlı Ay’ın tam kalbindeydim.

Boynumdaki kolyeyi parmaklarımın arasında hafifçe sıktım. Dışarıdaki yağmur damlaları pencereme vurmaya devam ederken masanın üzerindeki loş lambayı yavaşça kapattım. Odayı zifiri karanlık kapladığında bile gözlerim artık o karanlığa alışıktı.

Yeni Ay veya Dolunay... Kim olursa olsun, bu dünyada adaleti korumak için ne gerekiyorsa yapacaktık. Derya Abla ve Gürcan yarın o sistemleri altüst eder, Akın'ın içindeki o huzursuzluğun sebebini çözerdi. Bize düşen ise her zamanki gibi dik durmak ve gelecek fırtınaya karşı tetikte olmaktı.

Yerimden yavaşça kalkıp, ofisimin kapısına doğru yürüdüm. Kapıyı açıp, ofisten çıktım. Etrafta gördüğüm korumalara bir baş haraketiyle selam verip, kendinden emin adımlarla uzun koridorda ilerlemeye başladım. Duruşum her zamanki gibi dikti. Yere her bastığımda çıkan adım sesleri, düzensiz nefes alıp verişlerim ve Gürcan'ın buraya kadar gelen horultusuyla odama doğru ilerledim.

Akın'ın yanında pek belli etmemiştim ama benim içimde de aynı huzursuzluk bir nebze de olsa vardı. Yirmi bir sene önceki gibi. O felaket günden hemen önceki gibi...

Odama geldiğimde hızla içeri girip, kapıyı kapattım. Derin bir nefes verirken, elim kalbimin üzerine gitti. Sanki git gide daralıyordu. Oflayarak yatağa doğru adımlayıp üzerimdeki yorgunluğu atmak istercesine kendimi çarşafların arasına bıraktım. Gözlerimi kapattım.

On beş dakika geçti. Yarım saat... Belki de bir saat.

Yatakta sağa döndüm, olmadı. Sola döndüm, yine olmadı. Ne kadar uğraşsam da zihnimdeki o uğultuyu susturamıyordum. Yirmi bir yıl önceki o karanlık gece gelip oturuyordu gözlerimin önüne. Depremden hemen önceki o tuhaf, ağır, havanın bile nefes almadığı sessizlik... İnsan bir kere o sessizliğin arkasından gelen felaketi yaşayınca, bir daha hiçbir sakinliğe güvenemiyordu.

Tavandaki karanlığa bakarak sıkıntıyla ofladım. Üzerimdeki yorganı kenara itip yataktan doğruldum. Sabahı beklemek, Gürcan ile Derya Abla’nın uyanmasını umut edip tavanı izlemek bana göre değildi. Ben bekleyen taraf hiç olmamıştım.

Soğuk parkeye basarak odamdaki küçük çalışma masasına doğru yürüdüm. Sandalyeyi çekip oturdum ve masanın üzerindeki dizüstü bilgisayarın kapağını kaldırdım. Ekrandan yüzüme vuran mavi ışık, odanın karanlığını bir anda yardı.

Parmaklarımı klavyenin üzerinde hızlıca oynatarak şifreli ağa giriş yaptım. Derya Abla bana temel hack tekniklerini ve güvenli arama protokollerini öğretmişti. Gürcan kadar bir deha olmasam da kendi başımın çaresine bakacak kadar sistemde iz sürebiliyordum.

Arama çubuğuna o üç kelimeyi yazdım: Yeni Ay örgütü.

Ekrana düşen ilk veriler, herkesin bildiği o resmi ve temiz raporlardı. Şehrin suç oranı yüksek mahallelerinde dağıtılan erzaklar, çetelerin elinden kurtarılan masumlar, polise anonim olarak bırakılan suç dosyaları... Dışarıdan bakıldığında tıpkı bizim gibi adaletin peşinde koşan, hatta bazen melek gibi görünen bir yapıydı. Hepimiz onların iyilik için çalıştıklarını düşünüyorduk.

Ama Akın'ın dediği şey kafamı kurcalıyordu: Günlerdir Yeni Ay'dan ses çıkmıyor.

Sistemdeki son hareketlilik tarihlerine baktım. Gerçekten de son bir haftadır Yeni Ay’a ait hiçbir dijital iz, hiçbir operasyon sinyali yoktu. Tıpkı bir anda buharlaşmış gibiydiler. Adalet için çalışan bu kadar aktif bir örgüt, neden bir anda kabuğuna çekilsin ki?

"Ne işler peşindesiniz siz?" diye mırıldandım kendi kendime, ela gözlerimi ekrandan ayırmadan.

Arama parametrelerini değiştirip, onların kullandığı gizli iletişim frekanslarının geçmiş kayıtlarına indim. Daha derine indikçe ekranın sağ alt köşesinde kırmızı bir uyarı ışığı yanıp sönmeye başladı. Bir dosya kilitliydi ve üzerindeki dijital mühür çok tanıdıktı.

Kaşlarım çatıldı. Ekrana biraz daha yaklaştım. Kalbim ritmini artırırken parmaklarım klavyede duraksadı. Bu, sıradan bir sessizlik değildi. Yeni Ay sadece durmamıştı; bir şeyler için hazırlanıyor gibiydi.

O kırmızı uyarı ışığı, sisteme izinsiz girmeye çalışan birini tespit ettiğinde ya da çok gizli, kilitli bir dosyaya dokunulduğunda yanardı. Neyse ki Derya Abla’nın bana kurduğu gizli ip protokolü sayesinde konumum açık etmiyordu ama sistem karşıma devasa bir şifre paneli çıkarmıştı.

"Gürcan olsaydı iki saniyede patlatırdı bu şifreyi," diye mırıldandım kendi kendime.

Ama vazgeçmeye niyetim yoktu. Derya Abla'nın bana gösterdiği iz sürme mantığını hatırlamaya çalıştım. Eğer bir dosya bu kadar sıkı kilitlendiyse, o dosyanın ismi veya boyutu bile bize bir şey anlatırdı.

Sistemin arkasındaki veri kodlarını ekrana döktüm. Mavi ve yeşil yazılar ekrandan aşağıya doğru akarken ela gözlerimi kırpmadan satırları taradım. Dosyanın adı gizlenmişti ama kayıt tarihi açıkta kalmıştı: Bugün, saat 12:14.

Yani daha birkaç saat önce, biz o huzurevi operasyonundan döndüğümüz sıralarda yüklenmişti bu dosya.

Merakım iyice alevlendi. Ekranı biraz daha aşağı kaydırdığımda, dosyanın bağlandığı bir konum gördüm. Yeni Ay'ın ana sunucusu değildi bu; şehir merkezindeki eski bir kütüphanenin alt tabanına gizlenmiş pasif bir vericiydi. Ve o vericiden tek bir noktaya sürekli sinyal gönderiliyordu.

Gözlerimi kısıp sinyalin gittiği konumu harita üzerinde eşleştirdim.

Sinyal, bizim Kanlı Ay’ın kontrol ettiği sınır bölgesinin hemen iki sokak arkasına düşüyordu.

"Ne yani?" dedim fısıltıyla, şaşkınlığıma engel olamayarak. "Yeni Ay bizim hemen dibimizde bir veri deposu mu tutuyor?"

Üstelik bu veri deposuna son altı saatte tam sekiz yüz sekiz farklı dosya aktarılmıştı. Adalet için çalışan, insanlara yardım eden Yeni Ay, bizim haberimiz bile olmadan dibimize kadar gelmiş ve devasa bir bilgi arşivini buraya kopyalamıştı. Ama neyin arşiviydi bu? Neden bizim sınırlarımızın hemen bittiği yeri seçmişlerdi?

Görünürde hiçbir düşmanca hamle yoktu, kimse bize saldırmıyordu. Ama burnumuzun dibinde bizden habersiz böyle bir hareketliliğin olması, fırtına öncesi sessizliğin tam olarak karşılığıydı.

Bilgisayarın ekranındaki haritayı ve koordinatları hafızama kazıdıktan sonra sistemi güvenli bir şekilde kapattım. Kırmızı uyarı ışığı söndü ve ekran karardı.

Odayı yeniden kaplayan karanlıkta arkama yaslandım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Akın haklıydı. Dışarıdan bakıldığında her şey sakindi ama Yeni Ay, gölgelerin arkasında çok büyük ve ne olduğunu henüz bilmediğimiz bir hazırlık yapıyordu.

Ayağa kalktım, pencerenin önüne yürüyüp yağmur damlalarına baktım.

"Yarın sabah," dedim fısıltıyla, boynumdaki kolyeyi sıkıca kavrayarak. "Yarın sabah o kütüphanenin altına ekiple birlikte sızıyoruz."

🍂

Sargun Göksel'den...

Dünya, çocukken bize anlatılan masallardaki gibi renkli ve güvenli bir yer değildir. Büyüdükçe anlarsın ki hayat, ne kadar iyi bir insan olursan ol, sana her zaman nazik davranmaz. Fırtına koptuğunda rüzgar, bahçendeki en güzel çiçeği söküp alırken sana iyi biri olup olmadığını sormaz.

İnsanları tanımaya başladığında, en büyük hayal kırıklılıklarını yine insanlardan yaşarsın. Yüzüne gülenlerin, zor zamanlarında nasıl birer gölge gibi ortadan kaybolduğunu görmek canını yakabilir. İnsanoğlu çoğu zaman kendi çıkarlarını, başkalarının mutluluğunun önüne koyar.

Ancak hayatın bu soğuk yüzü seni şaşırtmamalı. Zorluklar, insanın içindeki gerçek gücü ortaya çıkaran birer sınavdır. Tıpkı bir demirin yüksek sıcaklıkta dövülerek güçlenmesi gibi, insan da yaşadığı acılar ve haksızlıklarla olgunlaşır. Yumuşak bir toprak gibi olmak yerine, fırtınalara dayanacak bir kaya olmayı öğrenmelisin.

Birçoğumuz işler kötü gittiğinde dışarıdan bir yardım bekler. Oysa hayatın en önemli kuralı şudur: Seni sen yapan şey, kendi ayaklarının üzerinde durabilme becerindir. Kimse senin için mücadele etmez, kendi yolunu yine kendin çizmek zorundasın.

Gerçek adalet ve doğruluk, her zaman altın bir tepside sunulmaz. Çoğu zaman kendi hakkını aramak, doğru bildiğin yolda tek başına kalsan bile yürümek cesaret ister. Kalbin kırılsa da, haksızlığa uğrasan da kendi içindeki pusulayı kaybetmemelisin.

Gözlerini kapatıp kaçmak en kolayıdır, fakat hayat kaçanları değil, zorlukların gözünün içine bakabilenleri hatırlar. Başına ne gelirse gelsin, kontrol edebileceğin tek şey kendi kararların ve duruşundur. Güçlü olmak bir seçenek değil, bazen tek çaredir.

Benim adım Sargun Göksel. Bu hayatta öğrendiğim en büyük ders, karanlığın ne kadar zifiri olduğu değil, senin o karanlıkta ne kadar parlak bir ışık yakabileceğindir. Benim hayatım zorluklarla doluydu. Ya da en azından ben daha dört yaşındayken, ailemin gözümün önünde katledildiği günden beri.

Elimden tutup beni ayağa kaldıran olmalı, ben kendim ayağa kalktım. Adalet sağlanmadı, ben kendi adaletimi sağladım. Gözyaşlarımı silen olmadı, ben kendim ağlamamayı öğrendim. Sırtımı dayadığım biri olmadı, ben sırtımı kayaya dayadım. Güçlü olmayı öğreten olmadı, ben kendim güçlü olmayı öğrendim.

Etrafta her zaman sizi teselli edecek insanlar olmuyor ne yazık ki. İyi günde yanınızdadırlar, kötü günde yokturlar. Arkalarına bile bakmadan çekip giderler. Sizi bir başınıza yapayalnız bırakırlar. İşte ben o yalnızlıktan beslendim. Kendi emeğim ve direnişimle Dolunay örgütünü kurup, lider oldum. İçimde beslediğim o intikam ateşiyle dimdik ayakta durdum. Daima da öyle duracaktım.

Dışarıda amansız bir yağmur bastırmıştı. Su damlaları, liman bölgesindeki terk edilmiş eski depoların paslı teneke çatılarını dövüyor, geceye ritmik ama kasvetli bir gürültü yayıyordu.

Siyah deri ceketimin yakasını kaldırıp kulaklığıma dokundum. "Aysar, çatıda durum ne?"

Kulağımdaki cızırtılı iletişim kanalından Aysar’ın o herzamanki soğukkanlı, buz gibi sesi yükseldi. "İki nöbetçi doğu kanadında, biri de ana kapının hemen önünde Sargun. Görüş açım temiz. İşaretimle üçünü de gürültüsüzce indirebilirim."

"Hazırda bekle," dedim fısıltıyla. Sokağın karanlık gölgesinde yanımda çömelmiş olan ekibime kısa bir bakış attım.

Solumda, elindeki silahı bir an bile sarsılmadan tutan, yeşil gözlerini bir an bile kırpmadan bekleyen, bina giriş patlayıcıları ve ağır silahlar konusunda üzerine insan tanımadığım Vural ve onun hemen arkasında gözlerini geceye dikmiş, siber destek uzmanı olan, siyah saçlı kardeşi Çilen duruyordu. Çilen gençti ama yaşadığı acılar onu öyle çabuk olgunlaştırmıştı ki, soğukkanlılığıyla yeri geldiğinde abisini bile geride bırakıyordu. Sağ tarafımda ise kriz yönetiminde profosyonel olan Merter, izcilik ve sessiz suikast uzmanı olan siyah saçlı ve kara gözlü Jale ve sorgu konusunda bütün ekipi sollayan, hafif sarıya çalan saçlarıyla Ergun çevre kontrolünü sağlıyordu. Ergun elindeki küçük frekans tarayıcıyla sinyal izlerini takip ediyor, Jale ise cebindeki maymuncuk setlerini parmaklarının arasında sessizce çeviriyordu.

"Plan belli," dedim ekibe dönerek. Sesimdeki ciddiyet tartışmaya kapalıydı. "Kuryemiz bu depoya girdikten kısa bir süre sonra bizimle iletişimi koptu. Taşıdığı o şifreli bellek şehirdeki çetelerin ya da yozlaşmış adamların eline geçerse, Dolunay'ın gizli operasyon ağı büyük bir darbe alır. Adamımızı canlı alıyoruz, belleği de kurtarıyoruz. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı lider," dedi Merter kısık ama kararlı bir sesle.

Çilen hafifçe öne eğilip gözlerime baktı. "Sargun... İçeride kuryeye çoktan zarar vermiş olma ihtimalleri?"

"Düşünmüyoruz bile," diyerek sözünü kestim. "Dolunay arkasında adam bırakmaz. Vural, sen ve Çilen B kapısını tutacaksınız. Merter, Jale, Ergun benimle ana girişten kayacaksınız."

Ergun aniden elindeki cihaza bakıp kaşlarını çattı. Cihazın üzerindeki kırmızı sinyal ışığı ritmik bir şekilde yanıp sönüyordu. "Sargun... Frekanslarda garip bir dalgalanma var. Şehrin öteki ucundaki bir sunucudan, bizim kontrol alanımızın hemen kıyısındaki eski kütüphanenin altına devasa boyutta veri aktarılıyor. Sinyal çok güçlü."

Vural sertçe mırıldandı. "Aksilik olmadan bir operasyon bitse şaşardım zaten. Kim bunlar? Kanlı Ay mı yoksa Yeni Ay mı?"

İntikam ateşiyle yanan mavi gözlerimi depoya diktim. İçimde adını koyamadığım garip, sıkıntılı bir huzursuzluk belirdi. Şehir sanki uyumuyor, gölgelerin arkasında gizli bir çark dönüyordu.

"Kim olduklarını sonra çözeceğiz," dedim parmağımı tetiğe hizalayarak. "Önce adamımızı ve o belleği oradan çıkarıyoruz. Aysar... Nöbetçileri indir. Giriyoruz."

Aysar’ın kulaklığımdaki sesi tetiğe basılmasıyla aynı anda geldi. "Doğu kanadı temiz. Ana kapı düştü."

Sessiz susturuculu atışların boğuk pıt sesleri, yağmurun gürültüsünde tamamen kaybolup gitti. Vural ve Çilen birer gölge gibi ayrılıp B kapısının karanlığına doğru süzülürken; Merter, Jale ve Ergun ile ben ana kapıya doğru adımladık.

Jale, kapıdaki paslı kilit mekanizmasına elindeki küçük maymuncuk setini soktu. Parmakları o kadar hızlı ve tecrübeliydi ki, sadece üç saniye sonra mekanik bir tık sesi duyuldu. Kapı hafifçe aralandı.

Silahımın fenerini yakmadan, gece görüşümün elverdiği kadarıyla içeriye süzüldük. Deponun içi rutubet, toz ve makine yağı kokuyordu. Yüksek tavanlı devasa alanda paslanmış konteynerler ve ahşap paletler diziliydi.

Işıkların az ilerideki camlı idari ofisten geldiğini fark ettim. İçeriden sert sesler, bağrışmalar ve bir ahşap sandalyenin devrilme gürültüsü yükseldi.

"Kurye orada," diye fısıldadım ekibe.

İdari ofise doğru sessizce adımladık. Camın arkasında üç tane silahlı adam duruyordu. Kuryemiz ise bir sandalyeye bağlanmış, yüzü kan içinde kalmıştı ama başı hâlâ dikti. Adamlardan biri kuryenin suratına sert bir tokat indirdi.

"Son kez soruyorum sana!" diye kükredi çete üyesi. "O flaş belleği nereye sakladın? Hangi örgüte çalışıyorsun?"

Kurye kanlı tükürüğünü adama doğru savurdu. "Götür de patronuna anlatayım."

Adam silahını çekip kuryenin şakağına dayadı. "Gebermek istiyorsun yani?"

"Ergun, Jale, sol taraf. Merter benimle," dedim fısıltıyla. Üçten geriye saymama bile gerek kalmamıştı.

Saniyeler içinde idari ofisin kapısını tekmeyle kırıp içeri daldık. Adamlar daha ne olduğunu anlamadan Merter ile birlikte ilk ikisini indirdik. Üçüncüsü silahını kuryeye doğrultmaya çalışırken Jale’nin fırlattığı bıçak adamın bileğine saplandı. Adam çığlık atarak silahını düşürdüğünde, yanına varıp göğsüne indirdiğim dipçik darbesiyle onu yere serdim.

Ofis saniyeler içinde sessizliğe gömüldü.

Ergun hemen öne atılıp kuryenin iplerini kesti. Kurye bileklerini ovarak doğruldu ve derin bir nefes aldı. "Geleceğinizi biliyordum."

"Bırakmayacağımızı bilmen gerekirdi," dedim sert ama rahatlamış bir sesle. "Bellek nerede?"

Kurye ceketinin gizli astarını yırtıp içinden parmak boğumu büyüklüğündeki siyah bir flaş bellek çıkardı ve bana uzattı. "Bunu benden alamadılar."

Belleği cebime atarken Ergun kulaklığına dokundu. "Sargun, B kapısı temiz. Vural ve Çilen dışarıyı emniyete aldı. Ama sinyal... O sinyal hâlâ kesilmedi."

Ergun elindeki ekranı bana doğru çevirdi. Kırmızı nokta haritada yanıp sönmeye devam ediyordu.

"Bu neyin sinyali Ergun?" diye sordum gözlerimi cihaza dikerek.

"Şehirdeki gizli bir vericiden bizim bölgenin sınırındaki eski kütüphaneye devasa bir veri akışı var. Ve garip olan ne biliyor musun? Bu frekans protokolü Yeni Ay’a ait."

Kaşlarım çatıldı. İçimdeki o huzursuzluk bir kez daha kendini hissettirdi. "Yeni Ay mı? Geçen haftadan beri hiçbir operasyona çıkmayan Yeni Ay mı?"

"Evet," dedi Ergun başını sallayarak. "Tam sekiz yüz sekiz tane şifreli dosyayı bizim kontrol alanımızın dibindeki o kütüphaneye kopyalıyorlar."

Kuryeyi omzundan tutup ayağa kaldırdım. "Gidiyoruz. Kuryeyi güvenli eve bırakın. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte o kütüphanede neler döndüğünü öğrenmeye gidiyoruz."

Kuryeyi depodan çıkardığımızda dışarıdaki sağanak yağmur şiddetini daha da artırmıştı. Vural ve Çilen dışarıda devriye turunu tamamlamış, B kapısının önünde bizi bekliyordu.

Vural, kuryenin halini görünce çenesini sıktı. "Durumu nasıl?"

"İyi," dedim kısa ve net bir sesle. "Birkaç morluk ve kesik dışında sağlam. Bellek de bizde."

Çilen hemen öne atılıp kuryenin koluna girdi, onu kendi araçlarına doğru yönlendirirken bana kısa bir bakış attı. "Sargun, Ergun'un kulaklıktan söylediği şey doğru mu? Yeni Ay gerçekten bizim sınırın dibine veri mi aktarıyor?"

"Doğru," dedim, adımlarımı siyah araçlarımıza doğru atarken. "Üstelik sıradan bir mesaj ya da koordinat transferi değil. Sekiz yüz sekiz tane şifreli dosya."

"Sekiz yüz sekiz mi?" Vural şaşkınlıkla ıslık çaldı. "Adalet bekçilerimiz ne işler çeviriyor acaba gecenin bu saatinde? Biz burada it kopukla uğraşırken adamlar burnumuzun dibine kütüphane kurmuş."

"Sessiz olun," dedim sert bir ses tonuyla. Sesimdeki otorite hepsini bir anda susturdu. "Arabalara binin. Merter, Jale ve Ergun; siz kuryeyi güvenli eve götürüp ilkyardımını yapın, üzerindeki bilgileri ve belleği güvenli sunucuya aktarın. Vural, Çilen ve Aysar... Benimle merkeze geliyorsunuz."

Aysar çatıdan inmiş, keskin nişancı tüfeğini çantasına yerleştirmiş halde yanımızda belirdi. "Kütüphaneyi şimdiden takibe alalım mı Sargun?"

"Hayır," dedim kafamı iki yana sallayarak. "Yeni Ay acemi bir örgüt değil. En küçük bir gözlem sinyalini bile fark ederlerse o dosyaları saniyeler içinde imha eder ya da başka yere taşırlar. Sabahı bekleyeceğiz."

Aracın sürücü koltuğuna geçip kapıyı sertçe kapattım. Motorun gürültüsü gecenin uğultusuna karışırken dikiz aynasından arkamdaki ekibe baktım. Yıllardır bu yolda birlikte yürüdüğümüz, canımı tereddütsüz emanet ettiğim o insanlar... Ama bu hayatta öğrendiğim en acı ders şuydu: Ne kadar kalabalık olursan ol, karar anında o direksiyonun başında tek başınasın.

Gaza bastım. Araç liman bölgesinden hızla uzaklaşırken zihnim tamamen o kütüphaneye ve sekiz yüz sekiz dosyaya kilitlenmişti.

Yeni Ay, neyin peşinde olabilirdi?

Eğer adalet dedikleri şey bizim sınırlarımızı işgal etmekse, Dolunay'ın kurallarını yeniden hatırlatmam gerekecekti. Kanlı Ay zaten kendi bölgesinde meşguldü ama bu gece şehirdeki hiçbir örgüt gerçekten uyumuyordu. Tıpkı benim gibi.

Direksiyonu sıkıca kavradım. Şafak sökmek üzereydi. Yağmur bulutlarının arasından sızacak ilk ışıklar, bu şehirdeki dengeleri ya tamamen değiştirecek ya da büyük bir savaşı başlatacaktı.

🍂

Hazal Ember'den...

Gri ve kasvetli bir sabahın ilk ışıkları, köşkün toplantı odasının geniş pencerelerinden içeri sızmaya başladığında yağmur hafiflemiş ama tamamen durmamıştı. Gecenin o boğucu karanlığı gitmiş, yerini soğuk ve gergin bir aydınlığa bırakmıştı.

Masanın başında dimdik duruyordum. Gürcan, önündeki üç farklı ekranda o kütüphanenin altındaki veri akışını sabitlemeye çalışıyor, Akın ise kollarını göğsünde kavuşturmuş, kaşları çatık bir şekilde haritaya bakıyordu.

"Diğerlerini uyandır," dedim Akın'a bakmadan. Sesimdeki o soğuk netlik, odadaki tüm yorgunluğu silip atacak cinstendi. "On dakikaya herkes teçhizat odasında, tam takım hazır olsun."

Akın başıyla onaylayıp telsizine uzanırken, ben de örgütün güvenli iletişim ağından Derya Abla'ya ve Barlas Abi'ye kısa birer şifreli mesaj gönderdim. Cevat Amca’yı, Nevin Abla’yı veya hukuki kalkanımız Ferhan Abi'yi şimdilik bu işe karıştırmayacaktım. Ortada henüz resmi bir çatışma ya da hukuki bir pürüz yoktu. Derya Abla o sekiz yüz sekiz dosyanın şifrelemesini kırmamız için bize uzaktan siber destek sağlayacak, Barlas Abi ise olası bir sıcak çatışma ihtimaline karşı mühimmat sevkiyatımızı ve güvenli ev rotalarımızı hazırda tutacaktı.

On dakika sonra teçhizat odasının ağır çelik kapısından içeri girdiğimde, benim ailem, sırtımı dayadığım o koca ordu karşımdaydı. Uyku mahmurluğunu üzerlerinden çoktan atmış, profesyonel birer ölüm makinesine dönüşmüşlerdi.

Odaya ilk girenlerden biri Feryal olmuştu. Kahverengi saçları omuzlarından dökülüyordu. Ekibimizin istihbarat, beden dili okuma ve sorgu uzmanıydı. Keskin kahverengi gözlerini üzerimde şöyle bir gezdirdi. Dudaklarında hafif, ukala bir tebessüm belirdi. "Birileri gece hiç uyumamış, çenesini fazla sıkmış ve oldukça öfkeli," dedi sakin bir sesle. "Kimi sorguya çekiyoruz Hazal?"

"Sorgu değil Feryal," diyerek masanın üzerine kütüphanenin krokilerini serdim. "Baskın."

O sırada Soner ve Zuhal içeri girdi. Soner, ekibimizin yakın dövüş ve patlayıcı uzmanıydı; iri yarı, kaslı, esmer ve her daim aksiyona aç bir adamdı. Yanındaki sevgilisi Zuhal ise onun tam zıttı gibiydi; kıvırcık saçlı, yeşil gözlü, zarif, sessiz ama kılık değiştirme, sızma ve sosyal mühendislik konusunda şeytana pabucunu ters giydirecek bir zekaya sahipti.

Zuhal saçlarını sıkı bir at kuyruğu yaparken krokiye göz ucuyla baktı. "Eski şehir kütüphanesi mi? Oranın alt katı yıllardır kapalı. Belediye restorasyon bahanesiyle kilit vurdu."

"Belediye değil, Yeni Ay kilit vurmuş," dedi Gürcan bilgisayarından başını kaldırıp. "Dün gece operasyondan döndüğümüz saatlerde, o kapalı mahzene tam sekiz yüz sekiz şifreli dosya aktardılar."

İkizler, Kılıç ve Pusat tam o sırada çelik yeleklerini giyerek masaya yaklaştılar. Saçları dalgalı ve simsiyahtı, kehribar gözleri hafif çekikti. İkisi birbirinin kopyası gibi görünse de sahada tamamen farklı görevleri vardı. Kılıç; taktiksel intikal, hızlı baskın ve yakın dövüşte ön hattımızı yararken; Pusat ise ağır silahlarla savunma ve koruma hattımızı oluştururdu.

Pusat elindeki ağır makinelinin şarjörünü sertçe yerine oturturken sinirle güldü. "Bizim sınırımızın dibine mi? Adalet bekçiliği oynayan Yeni Ay, bizim çöplüğümüzde bizden habersiz istihbarat arşivi mi kuruyor? Cürete bak."

"Cüretlerinin bedelini bu sabah ödeyecekler," dedim krokinin üzerindeki giriş noktalarını işaret ederek. Odadaki fısıldaşmalar bıçak gibi kesildi. Lider konuşuyorsa, Kanlı Ay susardı.

"Berenay," dedim, odanın en karanlık köşesinde, devasa keskin nişancı tüfeğinin dürbününü temizleyen, saçları kumral ama güneşe çıktığında sapsarı olan kıza bakarken. "Kütüphanenin tam karşısındaki terk edilmiş saat kulesi. Görüş açın oradan mükemmel. Kimsenin ruhu duymadan tepeye yerleşiyorsun. Çevrede uçan kuşu bile bana bildireceksin."

Berenay sadece başını salladı. Ekibin en iyi keskin nişancısıydı. Uzak mesafe korumasında onun namlusunun ucundan kimse kaçamazdı.

"Soner, Kılıç," diye devam ettim. İkisi de aynı anda bana döndü. "Mahzenin girişinde herhangi bir sürprizle karşılaşırsak ön hat sizde. Kapıları havaya uçurman gerekirse sessiz patlayıcıları kullan Soner, sabah sabah bütün şehri ayağa kaldırmayalım."

Soner sırıttı, parmaklarını kütletti. "Bana bırak lider. Benden kaçmaz bilirsin."

"Pusat," dedim ikizlerin diğerine dönerek. "Sen dışarıda, Akın ile birlikte araçların başında kalıyorsun. İçeriden çıkarken işler ters giderse, ağır baskı ateşi ve koruma koridoru sizden sorulur. Akın, kaçış rotaları için motorları sıcak tut. Gerekirse o sokakları birbirine katarız ama o verilerle oradan çıkarız."

Akın, elindeki zırh delici mermileri yeleğine yerleştirirken göz kırptı. "Rotamız çoktan hazır Hazal. Sıkı tutunmanız gerekecek sadece."

"Zuhal," diyerek ekibin kılık değiştirme uzmanına döndüm. "Mahzene giden havalandırma ya da yan kapılardaki mekanik kilitler sende. Ve sen, Feryal... İçeride bir Yeni Ay nöbetçisiyle ya da kuryesiyle karşılaşırsak, konuşturma işini sana bırakıyorum."

Zuhal ve Feryal aynı anda başlarıyla onayladılar. Son olarak Gürcan'a döndüm. O çoktan mobil hack istasyonunu, kabloları ve tabletleri sırt çantasına doldurmuştu.

"Derya Abla'ya bağlandın mı?" diye sordum.

Gürcan'ın bakışları bana döndü. Yazın gözünden, kışın kafasının üzerinden çıkarmadığı siyah gözlüğünü hafifçe düzeltti. "Bağlandım. Sunucuya fiziksel olarak kabloyu taktığım an, Derya Abla merkezden şifrelemeyi kırmaya başlayacak. Ben de yerel güvenlik duvarlarını çökerteceğim. Sekiz yüz sekiz dosyayı kendi belleklerimize kopyalamamız taş çatlasa beş dakikamızı alır."

"Güzel," diyerek masadan kendi siyah deri eldivenlerimi ve belime taktığım çifte silahlarımı aldım. Namluları kontrol edip emniyetlerini kapattıktan sonra kılıflarına yerleştirdim.

Gözlerimi ekibimin üzerinde, o sekiz yetenekli, tehlikeli ve bana ölümüne sadık insanların üzerinde tek tek gezdirdim. Biz Kanlı Ay'dık. Yetimhanelerden, sokaklardan, felaketlerin ortasından çıkıp gelen, birbirine kenetlenmiş bir aileydik.

Boynumdaki sonbahar yaprağı kolyeme dokunup derin bir nefes aldım.

"Dışarıdan bakıldığında Yeni Ay bizim dostumuz gibi durabilir," dedim, sesim teçhizat odasının soğuk duvarlarında yankılanırken. "Ama kimse Kanlı Ay'ın sınırları içinde bizden habersiz oyun kuramaz. Gidip o sekiz yüz sekiz dosyanın içinde ne sakladıklarını göreceğiz. Eğer altından masumların kanı ya da bize karşı bir kumpas çıkarsa..."

Cümlemi tamamlamama gerek yoktu. Gözlerimdeki o altı yaşındaki hırslı kız çocuğunun yangını, hepsinin gözlerine sıçramıştı. Cümlenin devamını anladıkları an başımı ağır ağır salladım.

"Hadi," dedim teçhizat odasının kapısına doğru yürürken. "Av başlasın."

🍂

Sargun Göksel'den...

Liman bölgesindeki operasyonu bitirip kuryeyi emniyete aldıktan sonra, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Dolunay köşkünün heybetli bahçe kapısından içeri giriş yapmıştık. Gece boyu şehri esir alan o amansız sağanak yağmur, yerini kasvetli, soğuk ve gri bir çiselemeye bırakmıştı. Ancak içimdeki o kör fırtına tek bir saniye olsun dinmemişti. Tıpkı dört yaşımdayken ailemin gözümün önünde katledildiği o meşum geceden beri dinmediği gibi...

Köşkün geniş, ahşap kaplı toplantı salonunun ortasındaki büyük harita masasının önünde dikiliyordum. Üzerimdeki sırılsıklam olmuş siyah deri ceketimi söküp alır gibi kenara attım. Siyah operasyon tişörtümle haritanın üzerine eğildim. Masanın başında Dolunay’ın akıl hocası, babamın eski asker arkadaşı ve bana bir babadan farksız olan Ziya Baba oturuyordu. Ağır ağır tespihini çekerken derin, tecrübeli gözlerini üzerime dikmişti.

"Sargun," dedi Ziya Baba, gür ve tok sesiyle. Salondaki sessizliği bıçak gibi kesmişti. "Kuryeyi kurtarmışsınız, şifreli bellek de güvende. Ama kaşların böyle çatık, gözlerin böyle yangın yeriyse şehirde rüzgar tersine esiyor demektir. Nedir seni böyle huzursuz eden?"

"Sadece kurye değil Ziya Baba," dedim. Parmağımı masadaki devasa şehir haritasında bizim kontrol alanımızın tam sınırına, iki sokak ötedeki o eski şehir kütüphanesine bastırdım. "Yeni Ay... Bütün gece o kütüphanenin altındaki gizli bir sunucuya devasa boyutta veri aktardı. Tam sekiz yüz sekiz şifreli dosya. Burnumuzun dibinde yaptılar bunu."

O sırada kapı yavaşça açıldı. İçeriye Veda Sezen girdi. Örgütün gölge operasyonlar hocası, annemin eski dostu olan bu kadın, adımlarını bir hayalet kadar sessiz atardı. Keskin, tavizsiz gözleriyle haritayı süzdü. "Yeni Ay acemi bir hamle yapmaz Sargun," dedi buz gibi bir sesle. "Bir gecede sekiz yüz sekiz dosya taşıyorlarsa, ya büyük bir kaçış hazırlığındalar ya da üzerimize çökecek bir fırtınanın altyapısını kuruyorlar."

"Her iki ihtimalde de o verileri ne yapıp edip alacağız," dedim net ve geri adımsız bir tonla. "Karanlıkta ne pişirdiklerini öğrenmek zorundayız."

Tam o anda salonun kapısı sertçe itildi. Ergun elindeki mobil takip cihazıyla içeri daldı. Arkasından Jale geliyordu. Ergun’un elindeki cihazın kırmızı ekranında dijital sinyaller fırtına gibi dalgalanıyordu. "Sargun! Kütüphanedeki frekansları izliyordum. Az önce sunucunun dış güvenlik katmanı patlatıldı."

Kaşlarımı çattım. "Yeni Ay’ın sunucusuna biri mi sızıyor?"

"Sızmıyorlar Sargun, kapıdan girdiler," dedi Jale belindeki bıçağın kınını tıkırdatarak. "Sinyal imzasını çözdüm. Bu imza Kanlı Ay’a ait. Hazal Ember ve ekibi şu an o kütüphanenin altında, Yeni Ay’ın verilerini kendi disklerine kopyalıyor."

Masada ani bir ölüm sessizliği oldu. Ziya Baba tespihini çekmeyi durdurdu.

"Ya bu Kanlı Ay harfiyen her taşın altından çıkmak zorunda mı?" diye gürledi Vural, belindeki ağır silahın kılıfını hırsla düzeltirken. "Bizim sınır hattımızın dibinde bizden habersiz operasyon çekiyorlar."

"Demek Hazal da fark etti..." diye mırıldandım.

Kanlı Ay'ı, ana ekibini ve liderini tanıyordum. Hazal Ember akıllı, gözü kara ve son derece tehlikeli bir saha lideriydi. Ama o sekiz yüz sekiz dosya bu şehrin, belki de bizim kaderimizi ilgilendiriyordu. Bütün o istihbaratı tek başlarına alıp gitmelerine, kendi çöplüğümüzde bize racon kesmelerine göz yumamazdım.

"Hazırlanın," dedim salondaki ekibime dönerek. Sesimdeki otorite tartışmaya kapalıydı. "O kütüphaneye gidiyoruz. Hak ettiğimizi almaya."

Köşkün alt katındaki teçhizat odası bir anda hareketlendi. Işıklar yandı, kilitli silah dolaplarının kapakları tek tek açıldı. Herkes kendi uzmanlık alanına göre son hazırlıklarını yapmaya başladı.

Merter, taktiksel baskın teçhizatlarını masaya dizmiş, şarjörleri tek tek kontrol edip hücum yeleğine diziyordu. Yanında Aysar, saha tabibi olmanın getirdiği tecrübeyle tıbbi müdahale çantasını, turnikeleri ve adrenalin iğnelerini hücum yeleğindeki cebine yerleştiriyordu.

"Kanlı Ay kolay pes etmez Sargun," dedi Aysar bana bakarak. "İçeride sıcak temas yaşanırsa yaralı toplamamız gerekebilir. Hazal Ember'in ekibi tam kadro oradadır."

"Gerek kalmayacak," dedim çifte tabancalarımın emniyetini kontrol edip sürgüleri çekerek. Tok mekanik ses odada yankılandı. "Biz savaşa gitmiyoruz, hakkımız olanı almaya gidiyoruz. Ama bize ateş açarlarsa tek bir mermi bile esirgemeyeceksiniz."

O sırada Çilen, dizüstü bilgisayarını, frekans karıştırıcılarını ve taşınabilir hack kitlerini sırt çantasına sıkıştırıyordu. "Sargun, eğer Gürcan verileri çekmeye başladıysa işimiz zor. Çocuk tam bir siber deha. Kütüphanedeki sunucuları saniyeler içinde kopyalayıp sıfırlayabilir. Acele etmemiz lazım."

"O zaman sen de o parmaklarını hızlı çalıştıracaksın Çilen," dedi Ergun, göğüs göğüse dövüş eldivenlerini parmaklarına geçirip yumruklarını birbirine vururken. Yüzünde sert, karanlık bir tebessüm vardı. "Gürcan klavyede iyiyse, biz de sahada iyiyiz. Kapıyı kırarız, klavyeyi elinden alırız."

Jale ise köşede, iz sürme ve sızma ekipmanlarını topluyordu. İnce, sessiz hareketleriyle silahına susturucuyu taktı. "Kütüphanenin arka girişindeki güvenlik kilitlerini Zuhal'in açtığına eminim. Bize bıraktığı izleri takip edip ruhları duymadan arkalarından sızabilirim."

Ziya Baba ve Veda Abla teçhizat odasının kapısında durmuş, ekibin bu son hazırlığını sessizce izliyorlardı.

"Sargun," dedi Ziya Baba eliyle omzumu sıkıca kavrayarak. "Sırtını dayadığın bu kayayı unutma. Bu çocuklar senin ailen. Ama unutma ki Hazal da yetimhanenin soğuk duvarları arasında büyüdü, tıpkı senin o kimsesiz fırtınada büyüdüğün gibi. Karşındaki kız en az senin kadar aç, en az senin kadar tehlikeli ve yaralı. Mantığınla hareket et, öfkenle değil."

"Benim öfkem dünün öfkesi değil Ziya Baba, dört yaşımdan beri bileylenen bir öfke," dedim gözlerinin içine bakarak. "Şimdi o kütüphanede bizden ne sakladıklarını görme vakti."

Vural ağır silah çantalarını omuzladı. Merter ve Ergun hücum yeleklerinin klipslerini kapattı. Çilen, Aysar ve Jale çantalarını sırtlandı. Ekibim tam kadro, savaşa giden bir kurt sürüsü gibi etrafımda toplandı.

"Arabalara!" diye emrettim.

Garaja indiğimizde iki siyah zırhlı arabanın, devasa motorları yeri göğü inletecek bir gürültüyle çalıştı. Islak asfalta dökülen egzoz dumanı garajı kaplarken direksiyona geçtim. Yanıma Vural oturdu, kucağında ağır makineli tüfeğiyle emniyet kemerini bağladı. Arka koltukta Merter, Ergun ve Jale vardı. İkinci araçta ise Çilen ve Aysar takipteydi.

Gaza bastım. Islak sokakları yararak, siren çalmadan, gölgelerin içinden eski şehir kütüphanesine doğru ilerledik.

Sokaklar bomboş, şehir hâlâ uykudaydı. Direksiyonu tutan parmak boğumlarım beyazlaştı. Ailemin katledildiği o geceden beri tek bir şey öğrenmiştim: Bu dünyada hakkını söke söke almazsan, gölgeler seni yutar.

Hazal Ember ve Kanlı Ay kütüphanenin altındaydı. Biz ise bir fırtına gibi üzerlerine çökmek üzereydik. Şehirdeki dengeler bu sabah ya tamamen değişecek ya da büyük bir savaşın ilk kıvılcımı o taş duvarların arasında çakılacaktı.