7. bölüm · AY SAVAŞI
-7. BÖLÜM-
"Karanlığı lanetlemektense bir mum yakmak daha iyidir."
— Eleanor Roosevelt
🌙
Sargun Göksel'den...
Küçükken annem bana derdi ki: Bu hayatta sırtını birine yaslayacaksan, önemli olan sırtının sağlam ve sert olması değil, sana arkanı kollayabilecek kadar sadık olmasıdır.
Kafam çok karışıktı. Hazal'a birlik olmayı teklif etmiştim. Onunla ilk karşılaştığımız an birbirimize çok diklenmiştik. Fakat o anlardan hemen sonra da bir baktık ki sırt sırtayız, birbirimizin arkasını kolluyoruz. Birlik olmayı kabul edecek miydi? Bana güvenecek miydi? Aynı yerden yara aldığımızı fark edecek miydi?
Okula gittiğim zamanlar hiç kimse tarafından istenmemiş biriydim ben. Sınıfta hep en köşedeki karanlık sırada oturmuştum. Kimseyle göz teması kurmamıştım. Genelde öğretmen soru sorduğunda hiç parmak kaldırıp, cevap vermemiştim. Kantine inmeye bile çekinmiştim. Sebebini yıllar sonra anladım tabii ki. Gözlerimdeki intikam ateşinden dolayı benden korkmuştu herkes. Ben de bu yüzden hep kendi köşeme çekilmiştim.
Şimdi ise buradaydım. Zirvede. O zirvede yanıma bir taht daha koyup, o tahta da Hazal'ı oturtmak istemiştim. Sırtımı birine emanet etmek istemiştim.
"Yine kendi içine kapanmışsın, omuzlarındaki yük çalışma odasının tavanını çökertecek neredeyse."
Düşüncelerimin derinliğinden sıyrılmamı sağlayan ses, kapının eşiğinde beliren Merter’den başkası değildi. Cebinden çıkardığı gümüş çakmağıyla içeri adımladı, adımları rahat ama bakışları her zamanki gibi keskindi. Ceketini tek eliyle düzeltip masamın önündeki deri berjerlerden birine kuruldu.
"Sana bakılırsa Kaan Vardarlı dökümhaneyi değil, senin zihnini patlatmış Sargun, kapıyı bile açık unutmuşsun," dedi Merter, çakmağını parmaklarının arasında çevirerek. "Gittiler işte. Az önce o masada fırtınalar koptu, Kanlı Ay araçlarına binip ayrıldı ama sen hâlâ sanki savaşın ortasındaymış gibi volta atıyorsun. Asıl anlamadığım şey şu... Kanlı Ay'a neden birlik olmayı teklif ettin?"
Gözlerimi bahçeden çekip ona döndüm. Kupayı masanın üzerine bırakırken yüzümdeki o ifadesiz, mesafeli maskeyi yeniden takındım. Ama Merter yıllardır yanımda olan adamdı; o maskenin arkasını okuyabilecek kadar iyi tanıyordu beni. Benim sağ kolum olabilirdi, diğerlerinin yanında beni gerçekten lider olarak görüyor olabilirdi; fakat yalnızken aramızda sadece geçmişe dayanan bir yoldaşlık vardı.
"Kaan Vardarlı bir enkaz oluşturdu Merter," dedim ağır bir sesle. "Ve o enkazın altından tek başımıza çıkmaya çalışırsak, arkamızdan dolanacak çok çakal var demektir. Kanlı Ay ile birleşmek bir zayıflık değil, strateji. Bu şehri Kaan’a dar etmenin tek yolu, onun aramızdaki savaştan beslenmesini engellerken gücümüzü birleştirmek."
"Birlik olmak mı?" dedi Merter, dudaklarında şüpheci bir tebessümle. "Kız az önce o masada yüzüne karşı diklendi Sargun. Şartlarını koydu, çekip gitti. Harika bir fikir Sargun deyip elini sıkmadı. O kız buraya boyun eğmeye ya da sana hemen güvenmeye gelmedi; senin amacını anlamaya, sana meydan okumaya geldi. Eğer o gittikten sonra bile onu köşeye sıkışmış bir çaresiz sanmaya devam ediyorsan, ilk darbeyi Kaan’dan değil yine o kızdan yeriz."
"Onun çaresiz olmadığını en iyi ben biliyorum," dedim sesimdeki netlikle. "O kız buraya kendi şartlarını dikte etmeye geldi, doğru. Ama dökümhanedeki o dumanların arkasında birbirimize sırtımızı dayadığımız anı o da unutmadı, az önce o masada gözlerinde gördüm bunu. Bu masayı kurmamın sebebi gücümüzü yarıştırmak değil; aynı ateşten geçtiğimizi ve tek başımıza o ateşi söndüremeyeceğimizi ona göstermekti."
Merter derin bir nefes alıp arkasına yaslandı, çakmağının kapağını tıkırdatıp kapattı. "Anladım. Birlik olmamızın mantıklı nedenleri var yani," diye mırıldandı ama bakışlarındaki o sorgulayan derinlik hâlâ kaybolmamıştı.
Dudaklarımın kenarında çok az kişinin görebileceği, hafif ve alaycı bir kıvrılma belirdi. Masanın kenarına yaslanıp kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Ben mantığımla hareket ederim Merter," dedim, ses tonuma bilerek imalı bir rahatlık katarak. "Ama senin son zamanlarda neyle hareket ettiğini çözmeye çalışıyorum. Toplantıdan önce, dökümhanenin dumanı üzerimizdeyken bile gözlerinin nereye kaydığını görmedim sanma."
Merter’in elindeki çakmağı çeviren parmakları hafifçe duraksadı. Yüzündeki o rahat ifade bir anlığına donar gibi oldu ama çabuk topladı. "Ne demek istiyorsun?" diye sordu, gayet sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi yapmaya çalışarak.
"Göz diyorum," dedim tebessümümü biraz daha belirginleştirerek. "Aysar diyorum. Kız ortalıkta milleti pansuman ederken ya da adı her geçtiğinde senin o çelikten bakışların yumuşuyor sanki. Aranızda benim bilmediğim, arkada dönen bir şeyler mi var?"
Merter kaşlarını hafifçe çattı, bakışlarını kaçırarak elindeki çakmakla oynamaya devam etti. Yüzüne çöken o hafif kızıllığı ve rahatsızlığı saklamaya çalışması komikti. "Ne alakası var Sargun?" dedi pürüzlü bir sesle. "Aysar bizim tabibimiz. İşini yapıyordu sadece. Benim kimsede gözüm falan yok. Saçmalama istersen."
"Öyle mi?" dedim, bir adım atıp ona doğru yaklaştım. "O zaman kız dökümhanedeki kargaşadan sonra senin yaranı sararken o koca Merter bir anlığına neden ne yapacağını bilemedi? Yüzündeki o ne oluyor ifadesini sadece ben mi gördüm?"
"Yaram derin sayılırdı Sargun, görevini yapıyordu kız," dedi Merter, sesini biraz yükselterek ama hemen ardından kapıya doğru bakıp sesini tekrar kıstı. Konuyu kapatmak istediği her halinden belliydi. "İşimize baksak mı artık? Masayı kurduk, Kanlı Ay geldi ve gitti. Benim kişisel odağımı sorgulayacağına kendi durumuna odaklan."
Gülmemek için kendimi zor tuttum. Merter’i dahi böyle bocalatmak kolay iş değildi. Aralarında bir şey olduğu kesindi ama onun bu kaçamak hallerine daha fazla vurmayıp konuyu kapatmış gibi başımı salladım. "Pekala, öyle olsun."
Merter derin bir nefes verdi, tam rahatladığını sanıp yerinde kıpırdanacaktı ki bir an durdu. Yüzündeki o savunmacı ifade birden değişti. Gözlerinde tehlikeli, zeki bir parıltı belirdi. Tuzağa düşen tarafın kendisi olduğunu fark etmiş ama şimdi oku tam tersi yöne çevirmeye karar vermişti.
Çakmağını cebine koydu. Oturduğu berjerde hafifçe öne doğru eğildi, ellerini kenetledi. Bakışları doğrudan benim gözlerimin içine kilitlendi.
"Peki," dedi, sesi artık kaçamak değil, tamamen köşeye sıkıştıran bir tona bürünmüştü. "Benim Aysar'a olan güya bakışlarımı bırak bir kenara... Senin Hazal'a olan bakışlarına ne demeli Sargun?"
Sorusunun ağırlığı odadaki havayı bir anda asılı bıraktı. Yüzümdeki o alaycı gülümseme yavaşça dondu.
"Ne bakışından bahsediyorsun?" dedim, sesimi olabildiğince soğuk tutmaya çalışarak.
"Bana numara yapma," dedi Merter, dudaklarında haylaz bir tebessümle. "Ben seni çok iyi tanırım. Üniversiteden beri yanındayım. Sen kimseye öyle bakmazsın. Dökümhanedeki patlamadan çıktığınızda da, az önce o masada birbirinizin gözünün içine bakarken de gözlerinde nefret yoktu. Rekabet de yoktu."
Bocaladığımı hissettirmemek için arkamı dönüp pencereye doğru yürüdüm ama Merter peşimi bırakmadı. Oturduğu yerden kalktı.
"Sargun Göksel, Dolunay’ın lideri... Yıllardır tek bir insana bile sırtını yaslamayan adam," dedi Merter, sesi odayı doldururken. "Birlik olmaktan bahsettiğinde bana mantıktan, stratejiden bahsettin. Gerçekten sadece strateji mi Sargun? Yoksa yanına bir taht daha koyup, o tahta o kızı oturtmak istediğin için mi çağırdın onu o masaya? Onu düşmanın olarak değil, sırtını emanet edeceğin tek insan olarak gördüğünü sanıyor musun ki anlamıyorum?"
Göğsümdeki daralma artmıştı. Zihnimde biraz önce kurduğum o cümlelerin, annemin sözünün, yalnızlığımın Merter tarafından bu kadar net dile getirilmesi beni hazırlıksız yakalamıştı. Boğazımda beliren o yumruyu yutkunarak yok etmeye çalıştım.
"Hazal bir müttefik," dedim, sesimdeki o hafif titremeyi gizlemek için sertleşerek. "Kaan’ı devirmek için o kıza ihtiyacımız var, hepsi bu."
"Müttefik mi?" dedi Merter alaycı bir kıkırdamayla. "Sargun, sen Kaan’ı tek başına da devirirsin. Bu şehri ateşe verir yine devirirsin. Senin derdin Kaan değil. Senin derdin, dökümhaneden çıkarken o kızın gözlerinde kendi yalnızlığını görmüş olman. Onu buraya birlik olmak için çağırdın ama gördün işte; o kız senin birlik olalım teklifini bile kendi gururuna bir hakaret saydı. Sana güvenecek mi sanıyorsun? Aranızda o kadar çok kan ve geçmiş var ki, o kız senin teklifini kabul etse bile seni ezmeye çalışacak. Ve sen sırf ona bakarken için titrediği için o masada kendi gardını indirmeye başladın bile."
"Gardımı indirmedim!" dedim aniden, sesim odada yankılandı.
Merter bir adım geri çekildi, gözlerindeki o seni yakaladım ifadesi daha da derinleşti. "Büyük konuşma," dedi sakince. "Bana Aysar’ı sorarak konuyu saptırmaya çalıştın ama senin içinde yanan ateş dökümhanedeki yangından çok daha büyük. O kız o kapıdan çıkıp gitti ama aklını da yanında götürdü Sargun. Şimdi ne yapacaksın? Ziya Baba’nın sana öğrettiği gibi bir lider gibi durup hamleni mi bekleyeceksin, yoksa yanında olmasını istediğin o kadının peşinden gidip zırhını tamamen mi teslim edeceksin?"
Sessizlik odanın üzerine kabus gibi çöktü. Merter haklıydı ve haklı olması canımı yakıyordu. Hazal’a karşı hissettiklerim basit bir strateji ya da Kaan’a karşı kurulmuş sıradan bir ittifak değildi. O kız benim bu dünyadaki tek dengimdi. Ama bunu Merter’e bile itiraf etmek, zırhımda dev bir delik açmak demekti.
Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan masaya doğru birkaç adım daha attım. Kupamı elime alıp parmaklarımı porselenin soğuyan yüzeyinde gezdirdim. Zihnimdeki fırtınayı bastırmak için sesimi iyice alçalttım, tonuma o her zamanki çelikten mesafeyi yükledim.
"Fazla ileri gidiyorsun Merter," dedim, sesim pürüzsüz ama bir o kadar da tehlikeliydi. "Benim içimde bir yerlerde yalnızlık falan arama. Ziya Baba bana bu zırhı giydirirken altına bir kalp koymayı unuttu, bunu en iyi senin bilmen gerekirdi."
Merter alaycı tebessümünü bozmadı ama gözlerindeki o seni tanıyorum bakışı daha da derinleşti. Elleri ceplerinde, doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Ziya Baba sana zırh giydirdi Sargun, doğru," dedi fısıltı kadar alçak ama odadaki her bir taş duvarı titretecek bir netlikle. "Ama o zırhın altına bir kalp koymayı unutmadı; sadece senin o kalbi gömeceğin kadar derin bir karanlık bıraktı içine. Ve o karanlığı ilk defa bir başkası araladı. Dökümhanedeki yangından çıktığında da, birlik olmayı teklif ettiğinde de, Hazal’a bakarken ben yanındaydım. O kız o masadan kalkıp gitti ama senin o çelikten dediğin zırhında dev bir çatlak bıraktı. Bana hikaye anlatma."
Sertçe yutkundum. Göğsümdeki o görünmez ağırlık iyice çökse de geri adım atmadım. Masanın kenarına tutunup Merter’e doğru eğildim.
"Eğer o zırhta bir çatlak varsa bile," dedim dişlerimin arasından, "o çatlağı kapatacak olan da benim, o masayı Kaan Vardarlı’nın başına yıkacak olan da. Hazal’ın ne düşündüğü, gururunu nereye koyduğu umurumda değil. O kız benimle aynı masaya oturacak Merter. İster kendi isteğiyle, ister bu şehrin kuralları yüzünden. Çünkü bu masada iki taht olacaksa, ikincisi ancak ve ancak benim arkamı gözüm kapalı emanet edebileceğim birine ait olabilir."
Merter uzun uzun yüzüme baktı. Ardından hafifçe başını salladı, dudaklarının kenarında mağrur ama bir o kadar da dostane bir tebessüm belirdi. O esnada alt kattan paldır küldür sesler yükseldi. Bir şeyler devrilip duruyor, biri bağırıp duvarları yumrukluyordu.
"İçlerinden biri delirdi kesin," dedim, yorgun bir sesle. "Bir in de şuna bir bak ya."
"İyi tamam bakarım," dedi, arkasını dönüp kapıya doğru yürürken. "O zaman gardını sağlam tut. Çünkü o kız sana sırtını dönmek için değil, tam karşına geçip o tahtı kendi elleriyle almak için gelecek. Ve sen ona baktığında, Dolunay'ın lideri gibi değil, o karanlık sıradaki çocuk gibi kalacaksın."
Merter kapının koluna dokunduğunda son kez durdu, başını hafifçe yan çevirdi. "Aysar konusuna gelince... Benim yaramı sarması görevinden ibaret olabilir Sargun. Ama Hazal senin yaranı sarmaya gelmeyecek, o yarayı daha da derinleştirecek. Haberin olsun."
Kapı sakince kapandığında odada yine o ağır yalnızlığımla baş başa kaldım. Masanın üzerindeki soğumuş kahve kupasına baktım, ardından dışarıda Kanlı Ay’ın çoktan terk ettiği o boş bahçeye. Merter haklıydı. O kız beni ezmeye, tahtımı başıma yıkmaya gelecekti. Ama bilmediği bir şey vardı: Ben zaten yıkıntıların içinden doğmuştum ve o yangın ikimizi de yakacaksa bile, o masaya yalnız oturmaktansa o yangının ortasında onunla yanmaya hazırdım.
🍂
Jale Çağay'dan...
Elimdeki kahve kupasını ona doğru uzatırken, "Hâlâ şoklar içerisindeyim ben," dedi Aysar. Yalnız başımıza delirmekten başka hiçbir yapamayacağımızı anlayınca, Çilen ile birlikte kahvelerimizi alıp Aysar'ın ofisine gitmiştik. "Sargun nasıl birlik olmak istedi ya?"
Aysar kahvesinden bir yudum alırken, biz de Çilen ile birlikte masasının önündeki deri koltuklara bıraktık kendimizi. Ne kadar soğuk bir insan olsamda, ben de yüzümdeki şaşkınlığı saklayamıyordum. Dolunay'ın Lideri Sargun Göksel böyle bir şeyi nasıl yapabilmişti benim bile aklım almıyordu. Gerçi benim abim, ablamı öldürdükten sonra beni terk edip yurt dışına kaçtığı için, herkesten herşeyi beklerdim.
"Anlamadığım şey bize niye haber vermedi?" diye sordu Çilen, üzerindeki bol salaş hırkasını düzeltirken. Kahvesinden bir yudum alıp, eliyle saçlarını geriye doğru taradı.
Derin bir nefes verdim. "Niye olduğu açık değil mi? Böyle bir şeyin olmasını asla istemeyecektik de ondan."
Çilen bir kaç saniye düşünür gibi yaptı. "Doğru," diye mırıldandı.
Simsiyah, örgülü saçlarım sol omzumdan aşağı dökülüyordu. Altımda rahat, bol bir gri eşofman altı, üzerimde de V yaka, salaş, bordo bir kazak vardı. Arada bir zonklayan şakaklarımı ovuşturuyor, sessizce oflayıp duruyordum. Kimi zaman öfkeli, kimi zaman neşeliydim. Birine kolay güvenmem ama güvendiğimde de yarı yolda bırakmam. Birini kolay kolay sevmem ama sevdiğimde de tam severim. Küçükken sokaklarda kaldım, buz gibi kaldırımlarda sabahladım, zorbalandım, aşağılandım, küçümsendim... En kötüsü de terk edildim. Ama beni ayakta tutan şey güç değildi; umuttu. Tek bir şeyi kaybetmemiştim ben; hayata olan inancımı ve umudumu. O inanç sayesinde bugün buradaydım. Dolunay'ın gizleme, iz sürme, izcilik ve sessiz suikast uzmanı olarak. Düşmanların titremesine sebep olarak...
"Siz Sargun'la konuştunuz mu hiç?" dedi Aysar. Şoktan mı bilmiyorum ama kahvesinin yarısını çoktan bitirmişti bile. "Yani Kanlı Ay gittikten sonra?"
"Yok, aklıma bile gelmedi ki benim şaşkınlıktan," dedi Çilen, başını kaşıyarak. "Sen Jale?"
Kaşlarımı çatıp, "Konuşmuş olsam çoktan söylerdim zaten. Bizim çocuklar konuşmuş mudur acaba?" dedim.
"Ben bir abime sorayım, eminim ki şuan boks torbasını yumrukluyordur," diyip, telefonu hızla eline aldı Çilen. "Tabii şoktan denk getirebiliyorsa."
"Tamam ben de Ergun'u arayayım. Aysar sen de Merter'e sorsana."
Tam Ergun'un numarasına tıklayacağım an, Aysar aniden öksürmeye başladı. Çilen'le bakışlarımız aynı anda Aysar'a döndü. Öyle şiddetli öksürüyordu ki, gören boğulduğunu sanardı.
Hızla ayağa kalkıp sırtına vurdum. Öksürüklerinin arasından, "Şey, boğazıma kaçtı da kahve," dedi. Sorgulayan bakışlarım tekrar Çilen'e döndü. Benimle aynı şeyi düşünüyormuş gibi dudağının kenarı kıvrıldı.
"İyi misin? Fazla mı heyecan yaptın?" diye sordu Çilen. Keyifle arkasına yaslandı. Aysar'ın öksürükleri devam ederken Çilen'i omzundan sertçe itti. "Ne heyecanı be?!"
"Valla ne heyecanı olduğunu sen daha iyi biliyorsun bence," dedim, gülümsememe engel olamayarak. "Eğer kekelemeden konuşamayacaksan biz de arayabiliriz, sıkıntı yok yani."
"Saçmalamayın isterseniz," dedi sakinleşirken. "Siz arayın, ben de ondan sonra ararım."
İkimizde kaçtığının farkındaydık ama daha fazla üzerine gitmedik. "Peki öyle olsun."
Kara gözlerim Çilen'e döndü. "Çilen ilk sen ara Vural'ı."
Çilen, Vural'ın numarasına tıkladı. On saniye sonra açıldı. "Alo? Abi, sana bir şey sormam gerek."
"Abine tüküreğim Çilen." Duyulan ses Ergun'un sesiydi. Ses tonundan bıkkınlık ve öfke fışkırıyordu.
"Ergun? Hayırdır bir şey mi oldu?"
"Senin bu beyinsiz abin ne yapmış biliyor musun?Sargun'un Kanlı Ay'la birlik olma kararına o kadar çıldırmış ki, hırsını boks torbasından çıkarayım derken antrenman salonundaki altı tane torbayı patlatmış! Yetmemiş, hırsını alamayıp duvarı yumruklamaya başlamış. En sonunda da elinin bandajını bile sarmadan o ağır döküm antrenman demirlerini kaldırmaya çalışmış. Hırsından ve öfkesinden nefes almayı unutup tansiyonunu düşürmüş, boks ringinin ortasına pat diye bayılmış zeka yoksunu!"
Sessizce bir küfür daha savurdu Ergun, arkadan demirlerin birbirine çarpma sesi geliyordu. "Ben de sanıyorum ki salona saldırı oldu! Aşağı bir indim, senin o koskoca abin yerde bacaklarını havaya dikmiş, gözleri kaymış yatıyor. Şimdi ayıltmaya çalışıyorum, başıma bela yemin ederim. Gel al şu abini buradan, yoksa ayılınca bir de ben bayıltacağım!"
Çilen ne yapacağını bilemeyerek elini alnına vurdu. "Tamam Ergun, tamam geliyoruz hemen," diyip telefonu kapattı.
Aysar masanın arkasından bize bakıp kahvesinden bir yudum daha aldı, o meşhur tebessümünü gizlemeye çalışarak, "Vural'ın tepkisi tam beklediğimiz gibi olmuş," diye mırıldandı.
Sorgulayan ve hafif alaycı bakışlarımı Aysar'a çevirdim. "Vural boks torbalarını patlatıp bayılacak kadar çıldırdığına göre... Aysar, Merter bu haberi aldığında ne yaptı dersin? Hâlâ aramadın bu arada farkında mısın?"
Aysar elindeki kupayı masaya koyarken hafifçe boğazını temizledi. "Ben... Ben sonra ararım dedim ya Jale. Merter şimdi sakindir, analiz yapıyordur. Öyle Vural gibi hırs yapıp kendini pille çalışan oyuncak gibi bozmaz."
Çilen ayağa kalkıp hırkasının kollarını yukarı sıvadı. "Gidip şu çalışan oyuncağı toplayalım o zaman salondan. Jale geliyorsun değil mi?"
"Geliyorum," dedim. Şakaklarımdaki zonklama hâlâ geçmemişti ama hayatımda yediğim en büyük kazıklardan ve gördüğüm en büyük acılardan sonra ayakta kalmayı başarmış biri olarak, Dolunay'ın bu kaosu da beni yıkamayacaktı. Örgülü saçlarımı omzumun arkasına attım. "Ergun, Vural'ı ayıltacağım bahanesiyle öldürmeden bir an önce gidelim. Çabuk."
Ofisten fırlayıp antrenman salonuna doğru ilerlerken adımlarımız koridorda yankılanıyordu. Aysar arkamızdan gelmekle gelmemek arasında gidip gelse de meraktan çatladığı için o da peşimize takılmıştı.
Merdivenleri ikişer ikişer inip büyük demir kapıyı güm diye açtığımızda karşılaştığımız manzara tam anlamıyla bir felaket filmi gibiydi.
Salonun ortasındaki devasa boks torbaları zincirlerinden kopup yere devrilmiş, içlerindeki kumlar etrafa saçılmıştı. Boks ringinin tam ortasında ise Vural, boylu boyunca yerde yatıyordu. Ergun, elinde kocaman bir kolonya şişesiyle başucunda durmuş, söylenerek adamın yüzüne yüzüne kolonya püskürtüyordu.
"Uyan lan zeka küpü! Uyan da patlattığın torbaların parasını senin maaşından keseyim!"
Biz içeri girince Ergun başını kaldırıp bize baktı. Yüzündeki bıkkın ifadeyi anlatmaya kelimeler yetmezdi. "Ha geldi nihayet sahibiniz," dedi Çilen’e bakarak. "Alın bunu buradan. Yemin ediyorum Dolunay’ın lideri Sargun değil de bu olsa, ilk haftadan memlekete patates ekmeye giderdik."
"Ergun abartma!" diye bağırdı Çilen, abisinin yanına koşarken. "Adam bayılmış işte, ne bağırıyorsun tepesinde?"
"Ben mi abartıyorum?" Ergun elindeki kolonya şişesini hışımla kenardaki sehpaya koydu. "Kızım adam hırsından nefes almayı unutmuş diyorum sana! Sargun, Kanlı Ay’la aynı masaya oturdu diye sinirden duvarı yumruklamış, elleri kan içinde! Sonra da aç karnına yüz kilo halterin altına girmiş. Kalbi dayanmamış tabii!"
Sessizce ringe yaklaştım. Eşofmanımın ceplerine ellerimi sokup yerde yatan Vural’a baktım. Sağ elinin eklem yerleri patlamış, hafifçe kanıyordu. Derin bir nefes aldım. Herkes bir şekilde tepki veriyordu işte. Kimi benim gibi içine gömülüp sessizleşiyor, kimi Aysar gibi güya kahveyle değil de stresten öksürüyor, Vural gibi ayılar da hırsını salondan çıkarıyordu.
O sırada Vural hafifçe kıpırdadı. Göğsü hızla inip kalkarken gözlerini araladı. Yüzünü buruşturup eliyle başını tuttu. "Ne oluyor lan... Kim vurdu bana?"
"Kimse vurmadı paşam," dedim alaycı bir sesle, kaşlarımı kaldırarak. "Kendi hırsına yenik düştün."
Vural gözlerini tamamen açıp bana baktı, ardından tepesindeki Çilen’i ve Ergun’u gördü. Birkaç saniye nerede olduğunu anlamaya çalıştıktan sonra aniden olayın sıcaklığı zihnine geri gelmiş gibi doğrulmaya çalıştı. "Sargun..." dedi gürültülü bir sesle. Sesi hâlâ kısıktı. "Sargun nerede?!"
"Sargun odasında Vural, sakin ol," dedi Aysar kapı eşiğinden. Tam o anda, Aysar’ın üzerindeki o kahveyle boğulan çekingen hava bir anda yok oldu. Karşımızda artık Dolunay'ın neşter kadar keskin, soğukkanlı saha tabibi duruyordu. Kenardaki masanın üzerinden medikal ilk yardım çantasını kaptığı gibi ringe yanaştı.
"Siz içeri girerken çantayı kapıp geldim zaten," dedi Aysar, Vural'ın kanayan elini hiç acımadan hışımla kavrayıp kendine doğru çekerken.
Vural acıyla dişlerinin arasından bir küfür savurdu ama Aysar istifini hiç bozmadan çantadan tentürdiyot ve sargı bezini çıkardı.
"Hırsını boks torbasından çıkaran salaklar için özel bütçe ayırmamız gerekecek yakında," dedi Aysar, pamuğu Vural’ın patlamış eklem yerlerine sertçe bastırırken. Vural’ın yüzü acıyla büzüldü. "Saha tabibiyim ben Vural. Göğsüne mermi yemiş adama dikiş atarken bu kadar zorlanmıyorum, senin şu gereksiz hırsının bıraktığı enkazı toplarken harcadığım mesaiye yazık."
"Yavaş ol ya! Etimi söktün!" diye kükredi Vural.
"Çok bile dayandım sana," dedi Aysar sakince, sargı bezini profesyonel ve hızlı hamlelerle adamın eline dolarken. "Duvarı yumruklayacağına kafanı çalıştırsaydın elin bu halde olmazdı. Ayrıca duvardaki kan izlerini de sen temizliyorsun."
Çilen yanımızda kıkırdarken Vural öfkeyle soludu. "O kızıl şeytana güvenilmez oğlum! Hazal, Sargun’u ilk fırsatta sırtından bıçaklar! Nasıl Kanlı Ay'la birlik oluruz?!"
Aysar son düğümü Vural’ın canını biraz daha yakacak şekilde sertçe sıktı ve çantayı çat diye kapattı. "Tamamdır. Beynin hâlâ yerinde mi bilmiyorum ama ellerin akşama kadar idare eder."
"Sargun sırtını kimseye emanet etmez Vural," diyerek araya girdim. Sesimdeki o soğuk ton anında salonu sessizleştirdi. Bordo kazağımın kollarını biraz daha yukarı çekip Vural’ın tam karşısında durdum. Kara gözlerimi gözlerine diktim. "Hiçbirimiz bu karardan memnun değiliz. Ama Sargun Göksel durup dururken, arkasında devasa bir plan olmadan Kanlı Ay’a el uzatmaz. Bunu sen de biliyorsun."
Ergun bir köşeden derin bir iç çekti. "Vallahi ben akşamı görebilir miyim bilmiyorum. Sargun bir taraftan, Kanlı Ay bir taraftan, bir de bu ayıların stresi bir taraftan... Ben Ergun’sam bu işin sonu karakolda biter."
Ortam iyice Cennet Mahallesi 'ne dönerken, Aysar'ın kolunu dürttüm. "Aysar, o ilk yardım çantasını kenara bırak da telefonunu çıkar," dedim, sesimdeki o alışılagelmiş soğuk ama net tonla. "Kendi boğazına kahve kaçırmayı bıraktıysan şimdi Merter’i ara."
Aysar omzundaki medikal çantayı yanındaki bankın üzerine bıraktı. Yüzündeki o tabip soğukkanlılığı hâlâ yerindeydi ama ona kurduğum net baskı ve Çilen’in meraklı bakışları karşısında kaçacak yeri kalmamıştı.
"Tamam, tamam," dedi Aysar cebinden telefonunu çıkarırken. Sesi hafif pürüzlüydü. "Arıyorum. Ama o yine bana haritalardan, olasılıklardan bahsedip analiz dersi vermeye kalkarsa yüzüne kapatırım, söyleyeyim."
Bordo kazağımın kollarını biraz daha yukarı çekip kollarımı göğsümde kavuşturdum. Duvara yaslanırken örgülü saçlarımı omzumun arkasına savurdum. Kara gözlerimi doğrudan Aysar’a diktim.
"Kapatamazsın Aysar," dedim, sesimdeki o buz gibi ama sarsılmaz tonla. "Kesin Sargun'la konuşmuştur o. Ne döndüğünü en iyi o bilir. Bas şu hoparlöre."
Aysar derin bir nefes alıp ekrana dokundu. Tam parmağı Merter'in numarasının üzerine gelip aramayı başlatacak, o hoparlörün düğmesine basacaktı ki, antrenman salonunun ağır demir kapısı güm diye duvara çarparak açıldı.
Aysar irkilerek parmağını ekrandan çekti, hepimizin bakışları aynı anda kapının eşiğine kaydı. Telefon açmaya bile fırsat kalmadan Merter’in kendisi, sırtında ceketi ve cebindeki çakmağının tıkırtısıyla kapıda dikiliyordu.
O her zamanki mesafeli havasının altında, Vural’ı görünce iyice belirginleşen büyük bir bıkkınlık vardı. Keskin gözleriyle devrilmiş boks torbalarına, yerdeki kumlara ve Vural’ın sargılı ellerine baktı.
"Oğlum siz iki dakika rahat duramıyor musunuz?" diye kükredi Merter, içeri doğru adımlarken. "Yukarıda Sargun’la şehrin geleceğini, Kaan Vardarlı’yı, Kanlı Ay’ı konuşuyoruz; aşağıdan devrilen torbaların, kırılan demirlerin sesi geliyor! Vural, ya iki dakika salaklaşmadan duramıyor musun sen?!"
"Bana bak Merter—" diye ayaklanmaya çalıştı Vural.
"Otur oturduğun yere, ellerini patlatmışsın zaten!" diye sözünü kesti Merter. Ceketinin yakasını düzelterek hışımla Aysar, Çilen ve benim durduğum yere yaklaştı. Yüzündeki o hiddet yavaşça yerini Sargun’un odasından getirdiği o ağır, karanlık atmosfere bıraktı.
Aysar elindeki telefonu cebine atıp boğazını temizledi. "Tam seni arıyordum Merter. Ne oluyor yukarıda? Sargun, Hazal’la o masaya neden oturdu gerçekten? Kanlı Ay'la birlik olmak ne demek?"
Merter durdu. Bakışları önce Aysar’ın yüzünde, ardından medikal çantada gezindi. Ne kadar yakında durduklarını fark edince bakışlarını hızla Aysar’dan kaçırıp bana ve Çilen’e çevirdi.
"Sargun delirmedi," dedi Merter, sesi bu kez çok daha alçak ve ciddiydi. "Dökümhanedeki o yangın ve Kaan Vardarlı’nın hamlesi, aramızdaki anlaşmazlığı sürdürmemize izin vermiyor. Sargun bunu gördü. Kanlı Ay ile birleşmek bu şehri Kaan’a dar etmenin tek yolu."
Sokakların, kaldırımların bana öğrettiği o insan okuma hissiyle öne doğru bir adım attım. Kara gözlerimi Merter’in gözlerine sabitledim.
"Peki o kız?" dedim, sesimdeki şüpheyi gizleyemeyerek. "Hazal o masadan el sıkarak mı kalktı sanıyorsun? Kızıl fırtına diyoruz biz ona Merter. O kız Sargun’a boyun eğmez."
Merter hafifçe gülümsedi ama bu alaycı değil, durumun vahammetini çok iyi bilen bir tebessümdü. Cebinden gümüş çakmağını çıkarıp parmaklarının arasında çevirmeye başladı.
"Eğmedi zaten," dedi Merter. "Şartlarını koydu, Sargun’un yüzüne karşı diklendi. Sargun birliğin gerekliliğini anlattı ama Hazal o masadan tamam diyerek kalkmadı ama hayır da demedi. Sadece düşüneceğim dedi. Net bir cevap vermedi, çekip gitti."
Çilen, omuz hizasındaki katlı siyah saçlarını geriye atarak şaşkınlıkla Merter'e baktı. "Yani birlik falan yok mu şimdi?"
"Şimdilik hayır," dedi Merter, çakmağın kapağını tık diye kapatarak. "Sargun teklifini sundu, kartları açtı. Ama Hazal, kendi şartları masaya konmadan hiçbir şeye evet diyecek biri olmadığını gösterdi. Şimdi bekliyoruz."
Aysar ileriye doğru bir kaç adım atınca, Merter de adım atıp Aysar'ın hemen yanında durdu. Sesi iyice kısıldı, doğrudan bana baktı.
"Sargun zırhını giydi, hazırlığını yapıyor. Hazal da boyun eğmeye değil, kendi şartlarıyla o masaya oturmaya gelecek. Akşam bir toplantı falan da yok. Hazal'ın kararını vermesini bekliyoruz. Herkes gardını alsın. Çünkü o kız düşüneceğim dediğinde, sadece bizi değil, Sargun'un dengesini de bozdu. O masaya ateşle buzun oturup oturmayacağını ancak Hazal karar verecek."
Merter’in cümlesi havada asılı kaldı. Salonun o rutubetli, kum ve kolonya kokan havası, sanki bir anda oksijensiz kalmış gibi ağırlaştı. Düşüneceğim. Bu tek kelime, Dolunay’ın aylardır ilmek ilmek ördüğü tüm stratejileri bir anda bir pamuk ipliğine bağlamıştı.
Vural, sargılı elini hırsla diğer avucuna vurdu. "Düşünecekmiş!" dedi sesi, antrenman salonunun duvarlarında yankılanarak. "Biz burada Kaan’ın planlarını bozmak için gece gündüz çalışalım, Sargun gitsin birlik olmayı teklif etsin. Ve o kız gelsin bize düşüneceğim desin. Bu resmen dalga geçmek!"
"Kes sesini Vural," dedi Merter, sesini iyice kısarak. "Hazal'ın neyle oynadığını anlamıyorsun. O kız, Sargun'un masasına oturduğu an gücünü teslim edebileceği bir müttefik aramadı. O, masadaki yerini ve kendi şartlarını belirlemek için geldi. Ona evet dedirten şey ne güç, ne de korku olur; sadece ve sadece kendi hayatta kalma içgüdüsü olur."
Çilen, kollarını göğsünde kavuşturup köşedeki devrilmiş torbalardan birine yaslandı. Gözlerindeki yeşil parıltıda o tanıdık, huzursuz ışıltı vardı. "Yani şu an top onun sahasında," diye mırıldandı. "Biz bekliyoruz. Sargun bekliyor. Kaan Vardarlı, her ne planlıyorsa o da bekliyor."
Gözlerimi onlardan çekip salonun tavanına diktim. Şakaklarımdaki zonklama, bu belirsizlikle birlikte geri geliyordu. Hazal’ı çok iyi tanımıyordum ama onunla ilgili duyduğum tek bir gerçek vardı: O, ateşten korkan biri değil, ateşi kendine kalkan yapan biriydi. Bizimkiler onu hırstan başka birşey bilmeyen biri olarak görüp küçümsüyor ya da ondan nefret ediyordu ama ben... ben onda kendimi görüyordum. Sokaklarda bir başınayken kurduğum o ilk hayatta kalma oyunlarını görüyordum. O da bizi test ediyordu.
"Hazal bizi sınıyor," dedim, sesim odaya buz gibi düştü. Herkes bana döndü. "Bize güvenip güvenmeyeceğini değil; bizim ne kadar kullanılabilir olduğumuzu test ediyor. Eğer şartlarını kabul edersek, onun kuklası oluruz. Kabul etmezsek, Kaan’a yem oluruz."
Aysar, elindeki medikal çantayı sıkıca kavradı. "O zaman Sargun'un bir B planı vardır, değil mi Merter? Hani şu zırhlı liderimiz, sadece Hazal'ın evet demesine bel bağlamamıştır?"
Merter, gümüş çakmağını cebine atıp ceketinin önünü ilikledi. Yüzünde, Sargun'un odasından getirdiği o karmaşık, belki de biraz da dehşet verici ifade tekrar belirdi.
"Sargun'un B planı yok Aysar," dedi Merter kısık bir sesle. "Sargun'un sadece tek bir planı var: O kızın gözlerine bakmak ve ona, kendi karanlığının onunkiyle aynı olduğunu kanıtlamak. Eğer bunu başaramazsa... o zaman ne B planı kalır, ne de Dolunay. Hazal'ın masasına oturduğu an, Sargun tüm kartlarını masaya koydu. Geri dönüşü olmayan bir yola girdi."
"O zaman yapılacak tek bir şey var," dedim, doğrulup kapıya doğru yürürken. "Bekleyeceğiz. Ama boş durarak değil. Kaan Vardarlı'nın son hamlesini tahmin etmemiz lazım. Hazal bizi bekletirken, şehrin sokaklarında kimin kimi avladığını bilmemiz gerekiyor."
Vural, sargılı eline bakarak acı bir gülümseme attı. "Avcı mı olacağız, yoksa av mı?"
"Bu akşamki görev belli," dedim kapının kolunu tutarken, sesimdeki kararlılıkla. "Kanlı Ay'ın bölgesine yakın izleme noktalarını güçlendiriyoruz. Hazal bize haber gönderdiğinde, ya da Kaan bir hamle yaptığında, tetikte olacağız. Hiç kimse uyumayacak."
Merter bana baktı. Gözlerinde, az önce Sargun’un odasında yaşadığı o derin anlayışın izi vardı. Başını hafifçe salladı. "Sargun'un o çatlak zırhına ne kadar inanıyorsun Jale?"
Ona dönüp, yüzümdeki maskeyi bir anlığına indirerek baktım.
"Ben Sargun'un zırhına değil, o zırhın altındaki karanlığa inanıyorum Merter," dedim. "Ve o karanlıkta Hazal'ın da bir yer bulacağını biliyorum. Sadece sabır."
Gece, Dolunay için asıl avın vakti demekti. Hazal’ın cevabını beklerken, aslında kendimizi o fırtınaya hazırlıyorduk.
🍂
Hazal Ember'den...
Arabanın içindeki o ağır, fırtına öncesi sessizlik, yol boyunca üzerimize kurşun gibi çökmüştü. Yol kilometrelerce uzuyor, asfaltın altımızdan kayıp gidişi motorun boğuk uğultusuna karışıyordu ama arabanın içindeki kimseden tek bir ses çıkmıyordu. Ne bir soru, ne bir fısıltı, ne de derin bir nefes... Dışarıda tepede parıldayan o yakıcı güneşin aksine, herkes kendi zifiri karanlığına çekilmiş, kendi içindeki fırtınayla baş başa kalmıştı.
Başımı arabanın soğuk camına yasladım. Camdan şakaklarıma vuran öğle sıcağı bile zihnimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Dışarıda, virajlı yollarda yeşil ağaç siluetleri ve pırıl pırıl gökyüzü birer film şeridi gibi geçip gidiyordu. Dışarıdaki bu aydınlık ve canlı dünya ile içimdeki o devasa yıkım tezat oluşturuyordu. Zihnimdeki gürültü o kadar yüksekti ki, arabanın içindeki bu ölüm sessizliği adeta kulaklarımı sağır ediyordu.
Kafam karmakarışıktı. İçimde, neresinden tutsam elimde kalan, birbiriyle savaşan onlarca duygu vardı. Doğru bildiğim şeylerin altındaki zemin kayıyor, kime inanmam, kime güvenmem gerektiği konusundaki o sarsılmaz inancım ufak ufak, için için çatlıyordu. Kanlı Ay’a olan sadakatim, ekibe olan inancım, bugüne kadar uğruna dövüştüğüm her şey bir sarmaşık gibi birbirine dolanmıştı ve ben nefes alamıyordum. Her virajda göğsüme oturan o fil kadar ağır yük biraz daha bastırıyor, kaburgalarımı sıkıştırıyordu. Yanımda oturanlara baktım belli belirsiz; gözleri yoldaydı ama ruhları çoktan başka yerlerde, belki de hiç yaşanmaması gereken o felaket anlarında takılı kalmıştı. Gürcan bile o meşhur muzlu bisküvilerinden kemirmiyordu.
Araba nihayet Kanlı Ay Köşkü'nün o kasvetli, devasa demir kapılarından içeri girdi. Çakıllı yolda tekerleklerin çıkardığı o çıtırtı sesleri, yaklaşan hesaplaşmanın habercisi gibiydi. Şoför motoru durdurduğunda derin bir nefes almaya çalıştım. Ama olmadı. Göğsümdeki o ağırlık bir milim bile hafiflemedi, aksine boğazıma kadar yükseldi.
Kapıyı açıp arabadan indiğimde, gündüzün o sıcak, kuru havası yüzüme çarptı. Toprak kokan hava ciğerlerimi yaktı. Ağır adımlarla köşkün heybetli kapısına doğru yürüdük. İçeri adım attığımız an, salonun ortasında bizi bekleyen o gergin, patlamaya hazır atmosferle yüzleştik. Pencerelerden içeri süzülen gündüz ışığı, odadaki insanların yüzündeki her bir gergin çizgiyi daha da belirgin kılıyordu. Salona adım atar atmaz, odadaki tüm bakışlar birer ok gibi üzerimize kilitlendi.
Ferhan Abi salonun ortasında kollarını göğsünde kavuşturmuş, çatık kaşlarıyla bizi süzüyordu. Yüzündeki çizgilere yerleşen o sertlik, durumun ciddiyetini bildiğinin kanıtıydı. Derya Abla panikle oturduğu koltuktan fırladı; gözlerindeki o endişeli, binbir soru barındıran bakışlarla bize doğru hızlı adımlarla yaklaştı. Barlas Abi her zamanki o gölge gibi, sert ve sorgulayan duruşuyla şömine kenarında dikiliyordu; bakışları bir bıçak kadar keskindi. Cevat Amca ve Nevin Abla da salondaydı. Cevat Amca’nın tespih çeken elleri durmuş, Nevin Abla’nın elleri ise önlüğünün kenarlarını sıkmaktan bembeyaz kesilmişti. Yüzlerindeki o sorgulayıcı, darlayan ve insanı boğan ifade bir anda üzerimize çöküverdi.
"Ne oldu? Nerede kaldınız siz?" Ferhan Abi’nin sesi salonda bir gök gürültüsü gibi yankılandı. "Saatlerdir bir haber yok! Bu haliniz ne?"
Derya Abla hemen söze girdi, sesi endişeden titriyordu. "Kötü bir şey mi oldu? Neden hiçbiriniz telefonlara bakmıyorsunuz? Çıldırttınız bizi burada! Hazal, bir şey söylesene, yüzün kireç gibi!"
Barlas Abi öne doğru bir adım attı, sesi buz gibiydi. "Sessiz kalmaya mı geldiniz buraya? Dışarıda ne döndüğünü anlatacak mısınız artık?"
Cevat Amca oturduğu yerden doğrulup bastonuna yüklendi. "Evlatlar, bir laf edin! Nevin sabahtan beri dualarla dolanıyor evde, ne bu haliniz?"
Nevin Abla ise gözleri dolu dolu bana doğru yürüdü. "Hazal’ım, kızım... Bir yerinizde bir şey mi var? Kan kokuyor burası, ne oldu anlatın nolur!"
Sözler, sorular, endişeler ve hesap sormalar havada uçuşmaya başladı. Her bir kelime üzerime doğru gelen, beni ezmeye çalışan devasa birer duvardan farksızdı. İsimler kulağımda çınlıyor, salonun yüksek tavanında yankılanarak zihnimi bir matkap gibi deliyordu. Zaten son sınırına kadar dolmuş olan kafam, bu baskıyı, bu çapraz sorguyu daha fazla kaldıracak durumda değildi. Hiç kimseyle yüzleşecek, o soruların hiçbirine cevap verecek, vicdan muhasebesi yapacak gücüm kalmamıştı.
Elimi hafifçe havaya kaldırdım. Sesim kendi kulağıma bile yabancı gelen, buz gibi ve kesin bir tonda çıktı. "Sonra konuşalım."
"Hazal, ne demek sonra konuşalım?!" diye gürledi Ferhan Abi, sabrı tükenmişti. "Burada herkes sizin için endişeden kafayı yedi!"
Derya Abla koluma dokunmaya çalıştı. "Kızım tek bir kelime et bari, ne oldu orada?"
"Sonra dedim!" Sesimdeki o katı, şiddetli ve tartışmaya tamamen kapalı ifade karşısında salona ansızın ağır bir sessizlik çöktü. Derya Abla’nın eli havada kaldı, Ferhan Abi söyleyeceği sözü yuttu. Barlas Abi’nin gözleri daraldı ama o da bir şey demedi.
Başka tek bir kelime bile etmeden, o meraklı, öfkeli ve endişeli bakışların arasından sıyrılıp merdivenlere yöneldim. Basamakları tırmanırken arkamda bıraktığım o ağır, boğucu atmosferi sırtımda hissetsem de bir an bile dönüp bakmadım. Her adımda köşkün o tarihi kokusu üzerime siniyor, ama içimdeki boşluğu doldurmaya yetmiyordu.
Odama girer girmez kapıyı arkamdan kilitledim. Anahtarın kilitte döndürürken çıkardığı o mekanik ses, dış dünyayla arama ördüğüm son duvardı. O anın ve günün bütün ağırlığıyla sırtımı ahşap kapıya yasladım, gözlerimi sıkıca kapattım. Odada sadece benim düzensiz, kesik kesik çıkan nefes sesim vardı. Kalbim sanki bir maraton koşmuşum gibi atıyordu.
Üzerimdeki deri ceketimi çıkarıp bir kenara fırlattım. Ayakkabılarımı ayağımdan söküp attım. Yatağa doğru yürüdüm ve kendimi olduğum gibi, kıyafetlerimle yatağın üzerine bıraktım. Gözlerimi tavana diktim bir süre. Zihnimdeki o amansız yorgunluk, bedenimi bir külçe gibi dibe, yatağın derinliklerine çekiyordu. Yastığa başımı koyduğum an, dışarıdaki parlak gün ışığına rağmen göz kapaklarım binlerce ton ağırlıktaymış gibi kapandı. Zihnim, beni kaçabileceğim tek yer olan derin, kapkaranlık ve kaçınılmaz bir uykunun kollarına bıraktı.
Rüya, zihnimin bildiği tüm sınırların ötesinde, sisle kaplı devasa ve ıssız bir kayalığın tepesinde başladı.
Rüzgar hırçın bir canavar gibi esiyor, etrafı kaplayan gri, yoğun sis göz gözü görmeyecek kadar koyu bir perde oluşturuyordu. Nerede olduğumu bilmiyordum ama bastığım toprağın, daha doğrusu o siyah kayalıkların soğukluğunu iliklerime kadar hissediyordum. Çıplak ayaklarıma batan sivri taşlar, tenime çarpan o buz gibi rüzgar... Her şey rüyada olunamayacak kadar gerçek ve can yakıcıydı. Bir adım attım. Bastığım yer zifiri karanlık, kurumuş ve yer yer çatlamış bir topraktı.
Sislerin arasından belli belirsiz, devasa siluetler seçilmeye başladı.
Biraz ileride, sisin tam kalbinde iki büyük güç karşı karşıya duruyordu.
Biri Kanlı Ay’ın o köklü, yıkılmaz sandığımız sembolüydü; devasa, kana bulanmış gibi kıpkırmızı bir ay silueti gökyüzünde, tam tepede asılı duruyordu. Ancak o kırmızılık canlı veya kudretli değildi; sanki içinden canı, ruhu çekilmiş gibi kenarlarından ufalanıyor, taşları siyah bir toz halinde karanlığa karışıyordu. Kırmızı ışığı titriyor, can çekişiyordu.
Diğer tarafta ise simsiyah, devasa çelikten bir kalkan yükseliyordu. Kalkanın üzerinde karmaşık semboller ve kadim mühürler kazılıydı. Ancak o kalkan da tek başına değildi; üzerindeki mühürler çatlıyor, dışarıdan gelen görünmez bir karanlığın baskısıyla kırılmaya yüz tutuyordu.
İkisi de yalnızdı. İkisi de tek başlarına çökmek, yok olmak üzereydi.
Ben bu iki devasa gücün tam ortasında, dar bir kayalığın üzerinde duruyordum. Soluma bakıyordum; Kanlı Ay’ın çatlayan, ufalanan ve yok olmaya yüz tutan yüzeyini görüyordum. Sağıma bakıyordum; baskının altında çatırdayan o devasa kalkanı görüyordum. İçimde tarif edilemez, boğucu bir çaresizlik belirdi. Göğsüm daraldı. Sanki bütün gökyüzü üzerime devriliyordu ve ben elimi uzatıp hiçbir şeyi tutamıyordum. İki taraf da çökerse, altında kalacak olan bendim, bizdik, sevdiğim herkesti.
Derken, sisin içinden ağır, tok adım sesleri duyulmaya başladı.
O sesler rüzgarın uğultusunu bastırdı. Adımlar kendinden emin, sarsılmaz ve sakindi. Sis yavaşça, sanki ona yol veriyormuş gibi ikiye ayrıldı. Sisin içinden süzülerek bana doğru yürüyen silüet netleşti.
Karşımda Sargun duruyordu.
Üzerinde geceyi andıran, keskin hatlı siyah bir palto vardı. Gözleri, dışarıdaki o fırtınaya tezat oluşturacak kadar berrak, derin ve sarsılmaz bir kararlılıkla bakıyordu. Bana doğru adım attıkça etraftaki o sert rüzgar darmadağın oluyor, kaos yerini garip bir sessizliğe bırakıyordu. Tam karşımda durdu. Aramızda sadece birkaç adımlık mesafe vardı ama varlığı bütün alanı kaplamıştı.
"Neden hâlâ bocalıyorsun Hazal?" dedi Sargun. Sesi bir fısıltı kadar yakındı ama aynı zamanda zihnimin içinde bir gök gürültüsü gibi yankılandı.
"Görmüyor musun?" dedim, sesim rüyada bile titriyor, boğazımda düğümleniyordu. İki tarafa doğru ellerimi çaresizce açtım. "Her şey yıkılıyor. Kanlı Ay çatlıyor, köklerimiz sarsılıyor... Herkes birbirine düşman, herkes kendi nefretinde boğuluyor. Nereye tutunsam orası elimde kalıyor."
Sargun hafifçe başını salladı. Yüzünde ne bir öfke ne de bir kibir vardı; sadece sarsılmaz bir gerçeklik oturmuştu. Bakışlarını bir an bile benden ayırmadan elini kaldırdı.
Sol elinin avucunu yavaşça açtı. Avucunun içinde, Kanlı Ay’ın o kırmızı, keskin ama sönmek üzere olan ışığından bir parça belirdi. O ışık avucunda titriyordu. Sonra sağ elini açtı; orada da kalkanın üzerindeki o gümüşi, keskin çelik enerjisinden bir harf duruyordu.
"Tek başına duran her şey yıkılmaya mahkumdur Hazal," dedi Sargun. Sesi soğuk ama derin bir bilgelik taşıyordu. "Bu yaklaşan tehlike tek bir ekibin, tek bir soyun, tek bir tarafın kaldırabileceği bir yük değil. Kibiriniz, geçmişinize olan o körü körüne bağlılığınız sizi yok ediyor."
Sargun iki elini yavaşça, santim santim birbirine yaklaştırmaya başladı. Avucundaki o kırmızı ışık ile gümüşi çelik enerjisi temas ettiği an, evren adeta nefesini tuttu.
İki zıt güç birbirine değdiği an, patlamadı. Aksine, aralarında devasa, göz alıcı bir ışık hüzmesi peydah oldu. Kırmızı ve gümüş birbirinin içine aktı, kenetlendi. O iki zıt güç birbirini yok etmek yerine, birleşerek etraftaki o yoğun, simsiyah sisi yutmaya başladı. Rüzgar bir anda bıçak gibi kesildi. Gökyüzündeki çatlayan Kanlı Ay silueti ile o çelik kalkan, o birleşen ışığın etrafında sarsılmaz bir zırh gibi bütünleşti, birbirine sarıldı.
Arazideki tüm çatırdamalar, yıkım sesleri bir anda son buldu. Yerini devasa, sarsılmaz bir dengeye ve güce bıraktı.
Sargun birleşen ellerini açtı ve elini bana doğru uzattı. Avucunun tam ortasında, iki tarafın sembollerinin birbirine sarmaşık gibi kenetlendiği, altından ve gümüşten dövülmüş antik, parıltılı bir mühür duruyordu.
"Karanlık kapıya dayandığında gurur feda edilir, eski nefretler toprağa gömülür," dedi Sargun, gözlerimin en derinindeki korkulara bakarak. "Biz birlik olmazsak, geriye ne Kanlı Ay kalacak ne de korumak için canını ortaya koyduğun o insanlar. Karar senin Hazal... Ya o geçmişin enkazında ayrılıkla boğulacaksın, ya da benimle birlikte bu savaşı, bu kaderi en baştan yazacaksın."
O mühre, Sargun’un avucundaki o birleşmiş güce doğru elimi uzattım. İçimdeki tüm tereddütler o an yok oldu. Parmak uçlarım o antik sembole değdiği an, bedenimden devasa bir elektrik akımı geçti. Gökyüzü ikiye yarıldı, gök gürültüsü zihnimi patlatırcasına yankılandı. O ışık beni içine çekti, ruhum o gücün içinde eridi.
Kan ter içinde, nefes nefese yatakta doğrulup fırladım.
Kalbim göğüs kafesimi patlatmak istercesine, ritimsiz ve deli gibi atıyordu. Derin derin, kesik nefesler alarak odama baktım. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Pencerelerden içeri süzülen parlak gündüz ışığı, odanın tanıdık eşyalarını aydınlatıyordu. Alnımda biriken soğuk ter damlalarını titreyen elimle sildim. Bedenim hâlâ rüyadaki o devasa enerjinin etkisiyle sarsılıyordu.
Ayağa kalktım. Bacaklarım hafifçe titriyordu ama adımlarım kararlıydı. Pencerenin önüne kadar yürüdüm. Dışarıda, gündüzün parlak ışığı altında Kanlı Ay Köşkü'nün sessiz bahçesi ve ufuktaki o tepe duruyordu. Rüyada gördüğüm her detay, tenime batan o rüzgar, Sargun’un söylediği her kelime ve avucundaki o mühür zihnime silinmez bir kızgın demir gibi kazınmıştı.
Gözlerimi kapatıp derin, uzun bir nefes verdim. İçimdeki o günlerdir süren kafa karışıklığı, o boğucu sis perdesi tamamen dağılmış, yerini berrak bir kararlılığa bırakmıştı. Artık ne yapmam gerektiğini, hangi yolu seçmem gerektiğini biliyordum. Bu bir geri adım değil, bir teslimiyet hiç değildi... Bu, tek kurtuluş yoluydu.
Gözlerimi açtım, dışarıdaki güneşli ama soğuk dünyaya bakarak fısıldadım.
"Sargun haklıydı... Başka çaremiz yok. Bu savaşı kazanmak ve ayakta kalmak istiyorsak, onunla birlik olmak zorundayız. Ya karanlıkta boğulacağız, ya da karanlığı boğacağız."
