25. bölüm · Aşk ve kanun arasında
24. Bölüm
Balayının üçüncü günüydü.
Ve ben şunu fark etmiştim:
Barlas Demirhan iş dışında da aşırı rekabetçiydi.
Özellikle konu ben olunca.
Sabah havuza girmek için hazırlanıyordum.
Üzerimde beyaz bir plaj elbisesi vardı.
Saçlarımı toplamıştım.
Tam verandaya çıktım ki—
Barlas dondu.
Kaşımı kaldırdım.
“Ne oldu?”
Cevap vermedi.
Sadece bana baktı.
Uzun uzun.
“Barlas?”
Yavaşça ayağa kalktı.
Kahvesini masaya bıraktı.
“Bu elbiseyle dışarı çıkamazsın.”
Şaşkınlıktan güldüm.
“Nedenmiş?”
Yaklaştı.
Çenesi hafif sıkılmıştı.
“Çünkü herkes sana bakacak.”
Kollarımı bağladım.
“Ve?”
“Ve hoşuma gitmeyecek.”
Kahkaha attım.
“Sen gerçekten hastasın.”
Belimden tuttu.
Kendine çekti.
“Senin yanında normal kalamıyorum.”
Kalbim hızlandı.
“İyi ki doktor değilim.”
“Niye?”
“Çünkü teşhis koyardım.”
“Ne teşhisi?”
Dudakları kulağıma yaklaştı.
“Bana bağımlısın.”
Bir an sustu.
Sonra…
hafifçe gülümsedi.
“Doğru.”
Bu kadar rahat kabul etmesi yüzünden güldüm.
Öğleden sonra denize indik.
Dalgalar sakindi.
Hava sıcaktı.
Ben suyun içindeydim.
Barlas kıyıda durmuş beni izliyordu.
“Gel artık!” diye bağırdım.
“Buradan iyiyim.”
“Barlas!”
Başını iki yana salladı.
“Senin yanında dikkatli olmam lazım.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek o?”
Gülümsedi.
“Geçen gün beni havuza ittin.”
“Çünkü çok konuşuyordun.”
“Bugün intikam alabilirim.”
Gözlerimi kıstım.
“Cesaretin varsa gel.”
İşte…
O an hata yaptım.
Çünkü birkaç saniye sonra suyun içinde bana doğru geliyordu.
“Barlas dur—”
Geç kaldım.
Belimden tuttu.
Bir anda beni omzuna aldı.
“BARLAS!”
Kahkahası denize yayıldı.
“İndir beni!”
“Hayır.”
“Düşeceğiz!”
“Ben tutarım.”
Kalbim yine saçma şekilde hızlandı.
Sonra gerçekten ikimiz de suya düştük.
Yüzeye çıktığımda saçlarım yüzüme yapışmıştı.
“Sen delisin!”
Gülüyordu.
Hem de uzun zamandır görmediğim kadar rahat.
“Sen başlattın.”
Su fırlattım.
O da bana.
Ve birkaç dakika boyunca çocuk gibi savaştık.
Sonunda nefes nefese kaldık.
Barlas bana baktı.
Saçlarımı yüzümden çekti.
“Biliyor musun…” dedi.
“Ne?”
“Seni böyle görmek en sevdiğim şey.”
Kalbim yumuşadı.
“Nasıl?”
“Mutlu.”
Bir an konuşamadım.
Çünkü gözlerindeki ifade…
gerçekti.
Akşam olduğunda verandada oturuyorduk.
Ay ışığı yine denize vuruyordu.
Ama bu sefer ortam daha sakindi.
Daha derin.
Başım onun omzundaydı.
Parmakları saçlarımla oynuyordu.
“Bir şey sorabilir miyim?” dedim.
“Her şeyi.”
“Benimle ilgili en çok neyden korktun?”
Bir süre sustu.
“Kaybetmekten.”
Basit söylemişti.
Ama sesi…
çok gerçekti.
“Bu kadar mı?”
Başını salladı.
“Ben kaybetmeye alışığım.”
Durdu.
“Ama seni kaybetme ihtimali…”
Gözleri bana döndü.
“…beni mahvederdi.”
Kalbim sıkıştı.
“Elizya…” dedi.
“Hmm?”
“Ben güçlü biri değilim.”
Şaşkınlıkla güldüm.
“Sen mi?”
“Sen söz konusu olunca değil.”
İşte o an…
onu daha da çok sevdim.
Elimi yanağına koydum.
“Ben hiçbir yere gitmiyorum.”
Gözlerini kapattı.
Sanki bu cümle ona iyi gelmişti.
Sonra beni yavaşça kucağına çekti.
“Güzel.” dedi.
“Neden?”
Dudakları dudaklarıma çok yakındı.
“Çünkü seni bırakmaya niyetim yok.”
Ve beni öptü.
Bu öpüşme…
öncekiler gibi değildi.
Daha derin.
Daha sakin.
Daha…
ev gibiydi.
O gece uzun uzun konuştuk.
Geleceği.
Evi.
Belki çocukları.
Birlikte yaşlanmayı.
Ve ilk kez…
gelecek korkutucu gelmedi.
Çünkü yanında o vardı.
