2. bölüm · Aşk ve kanun arasında
2. Bölüm
Barlas Demirhan.
Adını zihnimde tekrar ettim.
Sanki bir kelime değil de… bir iz gibiydi. Geldiği anda kalıp giden.
Saçmalıyordum.
Dosyaya odaklanmaya çalıştım. Önümdeki sayfaları tekrar gözden geçirdim. Olay yeri raporu, ifadeler, saatler…
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Ama bir şey eksikti.
Hissediyordum.
Bu dava… yüzeyde göründüğü kadar basit değildi.
Kalemimle masaya hafifçe vuruyordum fark etmeden.
Düşüncelerimi toparlamaya çalışırken kapı çalındı.
Bu sefer gerçekten çalındı.
“Gir.” dedim.
Kapı açıldı.
Ve tabii ki oydu.
Barlas.
Sanki bu odanın sahibiymiş gibi rahat bir şekilde içeri girdi. Ama bu sefer dün geceki gibi değildi.
Daha… kontrollüydü.
“Elini sıkmadın.” dedi direkt.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Öncelik sıramda değildi.”
Kapıyı kapattı.
“Şimdi mi?”
Sandalyeme yaslandım.
“Şimdi de değil.”
Bir an bana baktı.
Sonra hafifçe başını salladı.
“Zor bir insansın.”
“Gerektiği kadar.”
Elindeki dosyayı masama bıraktı.
“Yeni raporlar.” dedi.
Dosyayı açtım. Gözlerim satırlar arasında dolaşırken konuşmaya devam etti.
“Otopsi sonucu değişti.”
Kaşlarım çatıldı.
“Nasıl?”
“Ölüm saati düşündüğümüzden daha erken.”
Başımı kaldırdım.
“Bu bütün ifadeleri etkiler.”
“Evet.” dedi.
“Ve birini yalancı yapar.”
İşte bu.
Eksik olan parça buydu.
Ayağa kalktım.
“Tanık ifadelerini tekrar incelememiz lazım.”
“Ben zaten inceledim.” dedi.
“Ben de inceleyeceğim.” dedim net bir şekilde.
Gözlerim gözlerindeydi.
Bir an sustu.
Sonra…
Gülümsedi.
“İnatçısın.”
“Titizim.”
“Fark var mı?”
“Var.” dedim.
“Ben haklı çıkarım.”
Bir an sessizlik oldu.
Sonra kahkaha attı.
Kısa ama gerçek bir kahkaha.
İlk defa…
Onu bu şekilde görüyordum.
Ve bu… beklediğimden daha etkileyiciydi.
“Tamam savcı hanım.” dedi.
“O zaman birlikte bakalım.”
Saatler geçti.
Fark etmeden.
Dosyalar arasında kaybolmuştuk.
Ama bu sefer yalnız değildim.
Barlas tam karşımda oturuyordu.
Bazen konuşuyor, bazen sadece izliyordu.
Ve bu… rahatsız ediciydi.
“Bir sorun mu var?” dedim sonunda.
“Var.”
Kalemimi bıraktım.
“Ne?”
“Sen.”
Gözlerimi kısmıştım.
“Açıklar mısın?”
Öne doğru eğildi.
“Hiç yorulmuyor musun?”
“Hayır.”
“Hiç şüphe etmiyor musun?”
“Hayır.”
Başını hafifçe yana eğdi.
“Ya da sadece belli etmiyorsun.”
Bir an sustum.
Bu soru…
Beklediğim bir şey değildi.
“Bu meslekte şüphe edersen kaybedersin.” dedim.
“Yanlış.” dedi hemen.
Kaşlarım çatıldı.
“Doğru olan ne?”
“Şüphe etmezsen…” dedi,
“gerçeği kaçırırsın.”
Göz göze geldik.
Bu sefer…
Tartışma değildi bu.
Daha farklıydı.
Daha derin.
“Sen çok konuşuyorsun.” dedim.
“Sen az.”
“Denge kuruyoruz o zaman.”
Hafifçe gülümsedi.
Ve ben…
İlk defa içimde bir şeyin yumuşadığını hissettim.
Gece olmuştu.
Adliye neredeyse boşalmıştı.
Işıklar daha loştu artık.
Ama biz hâlâ oradaydık.
“Yeter.” dedi Barlas aniden.
Başımı kaldırdım.
“Ne?”
“Bu kadar yeter.”
“Daha bitmedi.”
Ayağa kalktı.
“Sen bittin.”
“Ben iyiyim.”
Masama doğru yürüdü.
“Gözlerin kızarmış.” dedi.
İstemsizce gözlerimi kaçırdım.
“Abartıyorsun.”
“Elizya.”
Adımı söyleyiş şekli…
Garipti.
Daha yumuşak.
Daha… gerçek.
Başımı kaldırdım.
“Ne var?”
Bir an sustu.
Sonra daha alçak bir sesle konuştu.
“Her şeyi tek başına yapmak zorunda değilsin.”
Kalbim…
Bir an durdu sandım.
Bu cümle…
Kimsenin bana söylemediği bir şeydi.
“Ben…” dedim ama devam edemedim.
Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum.
Gözlerim onunkilere takıldı.
Ve o an…
İlk defa şunu hissettim:
Bu adam…
Sadece zor biri değildi.
Tehlikeliydi.
Çünkü beni…
Anlamaya başlıyordu.
