14. bölüm · Asarok ve Haydut Çetesi
Sohbet
Tapınağa gelmenin üzerinden nerdeyse 1 gün geçmişti. Gün boyunca yaptığı tek şey temizlenmek, yemek yemek ve olabildiğince dinlenmek olmuştu. Bir yandanda eski dostlarıyla ve onla beraber gelen şövalyelerle sohbet etmişti. Bu ona iyi gelmişti. Açık denizdeyken ya da adadayken sohbet edebileceği pek kişi yoktu. Herkes bir iş yapıyor, bir şeye odaklanıyordu. Konuşmalar çok azdı. "Konuşmayı ne kadar özlemişim" diye düşündü. Yıllar süren yolculuğundan sonra böylesine dinlenmek ve eğlenmek, rahat hissettiriyordu. Ertesi gün ise kendisine yatması için verilen odada, uykusundan yeni kalkmışken, çırakların neredeyse hepsine bakmakla ve eğitmekle sorumlu Usta Mogvell, yanına geldi. Kendisini Unutulmuş Tanrı'nın onu bizzat yanına çağırdığını iletti. Kabul etmekten başka çaresi olmadığı için kabul etti. Dinlendiği oda, tapınağın orta kısımlarındaydı. Lakin zirve çok yüksekti ve çıkış yolu çok dolambaçlı, karışıktı. Tapınağın tamamı karışıktı gerçi. Yıllar önce birkaç yıllık çıraklık döneminde öğrenebildiği tüm yolları unutmuştu. Kendi kafasından merdivenlerden ve geçitlerden geçerek yukarı çıkmaya başladı. Yaklaşık 20 dakika boyunca bilmediği yollardan gitti. Bir ara ise o kadar kafası karışmış olacakki çıktığı bir yola geri döndü. Bu yol sorununu karşısına çıkan ilk seyisten ona yol göstermesini isteyerek çözdü. Doğru yoldan gitmelerine rağmen yarım saat sonra anca zirveye ulaşabilmişti. Tapınakta yükseldikçe yeşilden mavileşen taş burda gök gibi masmaviydi. Pürüzsüz ve oval taşlar birleşerek zirvede bir platform oluşturmuştu. Çıktığı yerde durup arkasına baktı. "Çok güzel" dedi kendi kendine. Sisler ne kadar zirveyi görünmez kılsada içerinin görüşünü asla kısıtlamıyordu. Tapınaktan uzanan uçsuz bucaksız, üstlerinde büyük bitkilerin olmadığı sadece yeşil ve kısa çimenlerin olduğu ovalar uzanıyordu. Ufukta ise Unutulmuş Diyar'ın büyük, güneydeki parçasını ana parçadan ayıran ruhların nehri duruyordu. Tekrardan önüne döndü, karşısında uzanıyordu. Simsiyah taşlardan yapılmış, altınlarla süslenmiş, çatlaklarla dolu olan, tüm hayat oluşmadan önce bile var olduğuna inanılan zirve tapınağı duruyordu.Tapınak devasa mavi platformun üstünde siyah bir nokta gibi kalıyordu. "Burdaki herşey çok büyük" diye söylendi. Tapınağın önünde dağın aşağısındayken heykel sandığı yaratıklara baktı. "Hala heykel gibiler" diye düşündü. Tapınağın 4 köşesinin her birinde bir tane vardı. Tamamen Altından zırh giymişlerdi. Başta zırhları klasik ağır zırhlardan gibi gözüksede hiç klasik değildi. Göğüslükleri, som altından tek ve kalın bir şekilde örülmüştü. Kollukları ve bacaklık zırhlarıda pek farklı değildi. Normal bir insan, hareket etmeye çalışsa zırhın kendisi tarafından ezilir ve parmağını bile oynatamazdı. Miğferleri, oval ve düzdü. Üstlerinde sağlı sollu iki tane sivri, güneş gibi parıldayan zırhtan daha parlak bir altından yapılmış boynuzlar vardı. Miğfer, gözlerinin olduğu yerde iki tane yuvarlak siyah boşluk vardı. Boşluklardan erimiş, turuncuya çalan altın rengi gözler parıldıyordu. Sol ellerinde, yaprak şeklinde Altın kalkanlar taşıyolardı. Kalkanların ortasında haç işareti vardı. Sağ ellerinde ise kendi boyları kadar mızrak taşıyolardı. Kendi boyları ise 3,5 metreden fazlaydı, dev gibiydiler. Tapınağın içindekini koruyorlardı. İçerdeki kişi ise onu çağırmıştı. Derin bir nefes alıp tapınağa yaklaştı. "Sen kimsin?" Diye bir ses geldi, aynı anda ve aynı şekilde konuşan 4 ses. Sesin nerden geldiği anlaşılmıyordu, zirvede kendi kendine yankılanıyordu. Sesler hiç duymadığı kadar kalın ve gürdü. Bundan dolayı Biraz ürkmüştü. Genede sesini olabildiğince sakin tutarak "Sör Alexis Lancel, ilk başta kralı Vaelric Gravebloom'a sonra herzaman olduğu gibi Yüce tanrımız Demiurge yeminliyim. Kendisinin çağrısı üzerine buradayım. Geçişime izin verin ey yüce ruhlar" dedikleri ezbereydi. Lakin derken ister istemez gerilmiş ve yanlış yaparım diye korkmuştu. "Neyseki batırmadım" diye düşündü. Kapıya en yakın olan, köşelerdeki iki altın gardiyan, kapılara yöneldi. Siyah kapıları, altın halka kollarından tutup iki yana açtılar. İçerisi simsiyah bir boşluktu. Alexis, korkusuzca kapılardan içeri girdi. Karanlığın içinde hiçbirşey görmeden yürüdü. Belli bir süre sonra etraf aydınlandı. Bir anda kendini bir koridorda buldu. Duvarlardaki demir parmaklıklarla kapatılmış pencerelerden koridora ışık sızıyordu. Zemin koyu ahşaptandı, koridorun başından sonuna kadar uzunlamasına mavi yeşil karışımı bir halı serilmişti. Arkasına hafif bakınca sanki hiç yürümemiş ve daha yeni girmiş gibi kapının önünde olduğunu farketti. Duvarlar ve tavan gri taşlardandı. Lakin taşlar parça parça değil tek bir taştan yapılmış gibi dümdüz ve pürüzlü gözüküyordu. Koyu tahta kirişlerle çevrelenmişlerdi. Tavan, içi boş olan yarım bir daire şeklinde yukarı yükseliyordu. Tavandan sarkan ve koridoru beyaz ışıkla aydınlatan fenerler vardı. Duvardaki pencerelerin arasında tablolar bulunuyordu. Tablolar saya saya bitmezdi, hepsi birbirinden farklıydı ve hepsi farklı birşeyi anlatıyordu. Alexis, koridorda bir iki adım atmıştıki bir tablo onu içine çekmişti. Devasa bir dağ ve onun üstünde, gökyüzünde havada duran, birsürü toprak parçaları vardı. Toprak parçalarının üstünde rengarenk kuleler ve kaleler vardı. Onların etrafında ise dönen birsürü rengarenk ejderha vardı. Ejderhaların her birinin üstünde birer insan vardı. Hepsi ejderhalarına komut verip bir yere götürmekle uğraşıyor gibi gözüküyordu. Ejderhalarla onların binicileri pek mutlu ve huzurlu gözüküyordu. Gökyüzü mavi, güneş havada parıldıyordu, Görsel iç ısıtıcıydı. Lakin resmin en sağ alt köşesinde dağın eteklerinden gelen bir kırmızılık vardı. Kırmızılığın içinde aynı tapınağın gardiyanları gibi gözleri erimiş altın renginde olan fakat daha keskin ve ürkünç gözler direk onlara bakıyordu. Gözlere sahip olan gölgeyi biraz daha dikkatli bakınca farketmişti. Resmin mutluluğu ve huzuru bir anda kaybolmuş gibi hissettirmişti. Alexis, kafasını çevirip koridorda ilerlemeye devam etti. En uç kısımda yanlızca basit, tahta bir tane sandalye vardı. Uç kısımdan biraz daha yakın olan bir kısımda, bir adam gördü. Yaşlı bir adam, üstünde sadece eski püskü siyah bir cüppe olan adam. Ayağında sadece basit bir terlik vardı. Kafası neredeyse keldi, sadece birkaç kısa beyaz tel vardı. Yüzü ve kafası beyaz kumaşlarla karışık bir şekilde sargılanmıştı. Ellerini arkadan bağlamış, kamburunu çıkarmış bir halde kafasını yukarı kaldırarak duvardaki tablolardan birine bakıyordu. "Kendini bilerek değiştirmiş" diye düşündü. Alexis, adamın yanına geldiğinde adam ona hiç bakmadan tabloya bakmaya devam etti. Alexis'te onun baktığı tabloya baktı. Zemini dümdüz siyahtı. İki tane bembeyaz kanat, sağlı sollu şekilde açılmışlardı. Kanatların ortasında ise bir kan damlası vardı. Çok basit gözüküyordu Alexis için. Lakin adamın bu resimde ilginç şeyler gördüğü kesindi. Adamın konuşmasını bekleyip resime bakmaya devam etti. Uzun sessizlik bir anda bozuldu. "Kanatlar ve Kan" kısık ve yaşlı bir adamın sesiydi. "Tanrıların ve kralların hizmetkarı olan iki büyük melek, zamanında tanrıların şeytana ve diğer kaos yaratıklarına karşı savaştılar. Yüzyıllarca...
Onlar kötüğün ve karanlığın karşısındaki savaşta önderlik ediyorken, tanrılar ve krallar kibirlerini yükseltiyor, kendilerini tatmin ediyordu. Dünyayı, evreni, aydınlığı kibir içten içe ele geçirmişti. Birgün şeytan, bu iki meleğe karşı savaşıp kaybetti. Bazılarına göre bir anda bir konuşmayla bazılarına göre yıllarca onlarla dostluk kurarak onların aklına girdi. Onlara tanrıların ve insanların gerçek yüzlerini gösterdi. Onların kibrini gösterdi. Melekler, ilk defa içlerinde hiç hissetmedikleri birşey hissetmişti.
Nefret.
Kanatların meleği, tanrıların katına uçmuş, kan meleği ise yeryüzüne gitmişti. Gökyüzü tanrıların ikoruyla dolmuş, Yeryüzü ise insan kanıyla kırmızıya dönmüştü. Tanrıların ve insanların kibrini yerlebir etmişlerdi. En sonunda sayılamayacak kadar tanrı ve insan ölmüştü. Herşey bittikten sonra melekler yaptıkları işin ağırlığını taşıyamadılar ve kendilerini öldürdüler. Şeytan ise karanlığı geri diriltmek için kayboldu."
Hikayeyi dinleyen Alexis, sessiz bir süre bekledi. Adam resme bakmaya devam ediyordu. İçinde ne kadar gerginlik ve korku olsada Cesaretini toplayıp konuştu. "Bundan ne anlamam gerekiyor?" Onun boş yere bu efsaneyi dile getirmeyeceğini düşünüyordu. Hikayenin içinden birşeyler anlaması lazımdı ama hiçbirşey anlamamıştı. Adam, tablodan başını çekip Alexis'e döndü. Yüzündeki sargıların içinden ona tebessüm ettiği belliydi. "Hiçbirşey şövalye, tanrı bile bazen boş konuşur" Alexis şaşkınlıkla adama baktı. "Konuşabilir miydi?" Adam bir kahkata attı. Yaşlı bir adamın atabileceği en yüksek kahkahaydı. Adamın kahkası, Alexis'in gerginliğini azaltmıştı. "Ağır savaş zırhlarından sonra tapınağın cübbesi rahat hissettirmiş olmalı" dedi adam. Alexis, "evet efendim" dedi. Tapınağa ilk girdiğinde birkaç çırak, zırhlarını çıkarmış ve ona bembeyaz bir cübbe vermişlerdi. Cübbe ayak bileklerinden boynuna kadar uzanıyordu. Diğer çıraklarinkine benzerdi lakin tek farkı göğüs tarafında gümüş bir kılıç sembolü vardı. Bu onun şövalye olduğunun göstergesiydi. Lakin hala gelme sebebini merak ediyordu. "Neden beni çağırdınız?" Adam arkadan birleştirdiği ellerini salıp bir eliyle koridorun sonundaki sandalyeyi işaret etti. "İlk başta oturalım, zirveye çıkmak yorucudur" Alexis, tam "bir sandalye var" diyecekken gözlerini bir kere kırpmasıyla sandalye sayısı ikiye çıkmıştı. Sandalyelerin yanına gidip Karşılıklı olacak şekilde oturdular. "Midasborn'lar seni ürküttü mü? Onların en cesur savaşçıları bile titrettiğini anımsıyorum" dedi adam. "Ne kadar korkumu belli etmesemde korkunçtular, savaşsam yenebilir miyim bilmiyorum." Alexis kendince iyi bir savaşçıydı. Lakin Midasborn denilen tapınağı koruyan 4 devasa yaratığa karşı pek şansı olmadığını düşünüyordu. Onların som altın zırhına normal bir çelikle hasar veremezdi. Adam güldü, sonrada biraz üzgün bir tavırla "eh... eskiden onlardan 40 tane vardı. Zamanla hepsi birçok sebepden dolayı yok oldu. Zirvenin neden bu kadar geniş olduğunu sanıyorsun?" Alexis'in içi titremişti. Zirvede onlardan 40 tane olduğunu düşünmek bile korkunçtu. Adam konuşmaya devam etti. "Peki bu uzun yolculuğun sonunda bu topraklardan başka birşey bulabildinizmi?" Diye sordu. Alexis ciddileşmişti, "sadece bir ada" dedi. Cevap yada başka soru almayınca devam etti. "Küçük bir adaydı. Sebattan biraz daha büyük sayılırdı. İnsan yoktu, yanlızca birkaç tavşanla sincap ve onları avlayan yılanlar vardı. Yeminim üzerine ada üstündeki hiçbir canlıya dokunmadım." Adam kafasını "anladım" der gibi salladı. "Yeminine sadık kalman çok acıklatıcı. Hala senin gibi onurlu birilerinin olduğunu görmek mutluluk verici şövalye. Biliyorsunki şu zamanlarda şövalyelerin sayısı çok az yeminine sadık kalanlar ise... Muhtemelen bir elin parmağını geçmez." Adam cidden hüzünlenmiş veya hüzünlenmiş gibi konuşmuştu. Alexis, oturduğu sandalyeden doğrulup başını eğdi. Tanrı tarafından bizzat tebrik edilmek, gururlanmasına sebep olmuştu. Mutlu ve utangaç bir şekilde "teşekkür ederim efendim" dedi. Sonra aklına gelen bir şey yüzünden gerginleşerek devam etti. "Birde size şunu demeliyim ki güneydeki kahramanlık akımları olduğu sürece şövalyelik, eski günlerine asla dönemez." Adam, Alexis'in sinirli halinin tersine mutlu gözüküyordu. "Onları kıskanıyor musun şövalye? Neden kıskanmayasınki onlar onuru hiç umursamayıp istediklerini yaparken, şan ve şöhretin hepsini kendilerine çekerken, adlarına şarkılar yazılırken, sen pek sevilmeyen bir tanrıya hizmet ve bir kralın gizli planlarında kullanılıyorsun. Dediğim gibi neden kıskanmayasınki?" Alexis kafasını kaldırıp ona baktı. "Beni yanlış anlamışsınız efendim. O aptalları kıskanmıyorum, aksine onlardan iğreniyorum. Onlar sadece şöhret uğruna hayatlarını riske atıyolar ve bazıları bunu onurlu bir iş olduğunu sanıyor. Onları kıskanmak aklımdan geçicek son şey" adam sevinmiş gibi gözüküyordu. "Birde bana adadaki hiçbirşeye dokunmadığını söyledin. Lakin gemilerinden yüzlerce fıçı indirildiğini işittim, onlar nedir?" Adamın konuyu farklı bir yere çekmeye çalıştığı belliydi. Normalde "sadece canlılara dokunmadım" diyebilirdi. Lakin adamın bilerek öyle söylediği barizdi. "Adada bir kitap buldum. İnsanlar yoktu lakin izleri vardı. Adada üç tane mağara vardı. Her mağaranın birinde farklı bir madenden bolca bulunuyordu. Bunlardan birisi kömür, birisi ne olduğunu bilmediğim parlak sarı ve keskin kokan bir maden, son olarakta bizim klasik tuzların aksine döküldüğü şeyin tadını iğrenç yapan bir tuz. Madenlerin değersiz olduğunu başta anlamıştım fakat kitabı ve kitabı bulduğum yerde küçük bir kutunun içinden etrafa saçılmış, gri renkte, ellerime aldığımda kum tanecikleri gibi dökülen küçük bir şey buldum. Kitabı zamanla okuyarak gri taneciklerin, adadaki üç madenin karışımından elde edildiğini öğrendim. Karışım işlevini ise sıcak bir gecede üstümde sadece beyaz bir tunik ve hafif, kumaş bir pantalon varken, kitabı okuyorken öğrenmiştim. Adada kurduğumuz çadırların biraz ötesinde boş bir yere bir kütük koyup oturmuştum. Kütüğün üstüne bir yandan içi karışım dolu kutu vardı. Ben okurken o sırada yemek yemeyi seven bir şövalye olan Sör Hoggart Crain, benim yanımda bir ateş yakmış, keklik pişiriyordu. Kekliğin piştiğini düşününce çadırlardan tabak ve ekmek almak için ayağa kalktı. Biraz fazla hızlı ve ani kalkmış olacakki kendi çömeldiği yerden dengesini kaybetti ve benim oturduğum kütüğe çarptı. Küçük kutu, ateşe doğru savruldu. Ne olacağını bilmiyordum lakin içimden gelen anlık bir hisle Hoggart'ı tutup kendimle beraber yere attım. Kutu patladı, reflekslerim yüzünden elimden bıraktığım kitap kül oldu. Ateş biz ne kadar uğraşsakta yapamayacağımız şekilde büyüdü. Oturduğumuz kütük yandı. Beyaz tuniğim simsiyah oldu. Adanın ağaçsız ve çalılıksız bir kısmında olduğumuz için düz toprakta herhangi bir şeye pek zarar gelmemişti. Kitabı doğru düzgün okuyamadığım için maalesef pek birşey anlayamamıştım. Lakin karışımın gücünü kendimce doğrulamak için kendi kendime 3 madeni ufalayıp karıştırdım. Kutudaki kadar tane tane ve güzel yapamamıştım. Ama yaptığım şey, ateşle öpüştüğünde bir başka tuniğim simsiyah oldu. Orduya madenlerin toplanmasını emrettim. Şövalyelerin çoğuna ve yapabileceğine inandığım bazı askerlere karışımı öğrettim. Karışımın adı olmadığı ve içinde tuz kullanıldığı için adına 'siyah tuz' demeye başladılar. Siyah tuzu saklamak için içi içkilerle dolu olan fıçılarımızı olabildiğince içtik. Geriye kalan birçoğunuda denize boşalttık. Siyah tuzu fıçıların içine doldurup gemilere yükledim. Getirdiğim fıçı-" Alexis, bir anlığına adama baktı. Gözleri ve ilgisi kendisinden ayrılmış, boş koridora yönelmişti. Öylesine baktığı belliydi. "Ne de olsa bir tanrı değil mi?" Kendine hatırlattı. "O herşeyi bilebilir." "Efendim iyi misiniz?" Diye sordu. Adam bir anda kendine gelip etrafa, sonra şövalyeye baktı. Sonra üzgün bir tavırla konuşmaya başladı. "Sanırım değilim. Şöyleki şövalye, üzgün olmamın sebebi seni o sefere çıkarırken bir şeyi test etmemdi." Alexis şaşırdı, merakla neyi test ettiğini sordu. "Unutulmuş Diyar'ın bu adı almasının sebebi var. Bu topraklar asırlarca dış dünya tarafından unutuluyor veya bilinmiyor. Bu toprakları keşfedip buraya kadar gelenler ise eski dünyasındaki nerdeyse tüm yaşantılarını unutuyor. En büyük örnekleri ise Rose hanedanlıkları." Alexis başıyla doğruladı. Adamın anlattığı şey halk arasında diyarın en mistik ve en bilinmeyen efsanesiydi. "Güller, asırlar önce bir donanma halinde bu topraklara gelmiş ve yerleşmişti. Geldikleri yeri, yaşantılarını ise bilge olanların söylediğine göre asla hatırlamıyorlardı. Devasa miraslarını bir gemi yolculuğunda tamamen unutmuşlardı. Lakin tek bir şeyi hatırlayabilmişlerdi. Oda akıllarında değil kanlarında dolaşan gelenekleriydi. Şanslılarki gelenekleri, onları bu toprakta tutabildi." Alexis, adamı pür dikkatle dinliyor, nereye varacağını merak ediyordu. "Anlattığım 'unutma' büyüsü diyarı ve çevresindeki belli bir alanı tamamen kapsıyordu. Fakat büyünün gücü zamanla zayıfladı. Kapsadığı alan genişledi. Muhtemelen diyara gelen herhangi biri artık eski hayatından bazı şeyleri hatırlamaya başlayacak. Bir yandan ise diyarın insanları sonsuz dedikleri denize açılıp birşeyler bulup geri dönebilecekler. Tıpkı senin gibi" Alexis, ne diyeceğini bilemez bir halde adama bakıyordu. Konunun nereye vardığı belliydi. "Yani beni bir nevi yok olup gidebileceğim bir yola gönderdiniz. Bunu ise sadece diyarın büyüsü zayıflamış mı diye kontrol etmek için yaptınız." Adam başını eğdi, üzgün olduğu belliydi. "Senden tabikide özür dilerim şövalye, ama maalesef diyarın gücü zayıflarsa bu benim gücümünde zayıflamış olması anlamına geliyor." Oturduğu sandalyede arkasına yaslandı ve ellerini iki yana açtı. Hiç birşey olmamış gibi tebessüm ederek "Sana şöyle izah edeyim" dedi. "Benim isimlerimden biri boşa 'Unutulmuş Tanrı' değildir. Ben varım, çünkü unutuldum. Ben doğdum, bilinmezlikten doğdum. Tapınak, zirvede tek parça iken, kimse tapınağı bilmiyorken, Midasborn'ların komuta ettiği ruhlardan bir ordum var iken, ben güçlüydüm. Zamanla bu toprakta insanlarım çoğaldı. Beni merak ettiler, bilmek istediler. İlk başta birkaç söylentiyle, sonra yargılarla zirvede olduğumu düşünmeye başladılar. İnsanlar beni bilmeye, beni hatırlamaya başlamıştı. Bilindikçe güçsüzleşiyordum. Güçsüzleşmek... bu his iğrençti. Kendi insanlarımı öldürmek için ruhlarımı gönderdim. Fakat tanrı suretinde olan canlıları, ruhlar yenemedi. Gönderdiğim ruhları bir canavar, şeytanın askeri olarak gördüler. Beni kendi canavarlarımdan korumak için ellerindeki en sağlam taş olan Tanrının gözyaşları adlı taşla sutünlar, duvarlar ve nice tapınaklar inşa ettiler. Tapınağımın etrafında yaşamaya başladılar. Birkaçı cüretkar davranıp tapınağıma girdi. Ah çok iyi hatırlıyorum. Tüm Midasborn'ları ve kendi insanlarını kandırıp ilk kez tapınağımın içine giren Mudin, genç bir kadındı. Benim suretime hayretle bakmıştı. Büyülenmiş gibi gözüküyordu. Hiç olmadığı kadar mutluydu. Lakin o beni görünce gücümün yarısının yok olduğunu hissettim." Alexis, adamın dediklerini bir yandan dinliyor bir yandan ise kafasındaki düşüncelerle uğraşıyordu. Kullanıldığı için sinirlenmelimiydi? Yoksa tanrısına hizmet ettiği için gurur mu duymalıydı. O düşünceleriyle uğraşırken adam konuşmasına devam etti. " Demem o ki gittiğin adaya gidip hiç birşey unutmaman, büyünün kapsadığı alanın daha fazla genişlemiş ve zayıflamış olduğunu gösterir. Şövalye, senden tekrardan özür diliyorum lakin... Senden son bir şey isteyebilir miyim? Tüm yaptığın hizmetlerden daha büyük bir hizmet" Alexis düşüncelerini bir kenara atıp adama baktı. "Doğru" diye düşündü. "Ben tanrının hizmetkarıyım. Onun yolunda ölmeliyim" adama karşın kafasını salladı. "Efendim, ben sadece size hizmet etmek için varım. Sizin için savaştım ve gene savaşırım. İsteğiniz nedir benden?" Adam mutlu olmuş gözüküyordu. Sonra bir eliyle koridorun duvarlarındaki onlarca tabloyu gösterdi. "Olimposlular sağ olsun. Diyar pek bir ünlendi. Gücüm hiç olmadığı kadar düştü. Diyarımı resmen ele geçirdiler. Kahramanlar, diyarın güneyinde çoğalıyor. Olimposlular, muhtemelen Rose hanedanlıklarıyla işi bitti sayılır. Aralarının gitgide bozulduğunu hissediyorum. Diyarın güneyinde anlaşmazlıklar çıkmaya başladığını işitiyorum. Ringard, düşmanı Traw'ın gelişmesini seyretmeyecek. Perakles'in topraklarındaki verimliliği Garentliler'de isteyecektir. Kuzey yıllardır savaşmadan barış içinde büyüyor ve çoğalıyor. Aegel, barış istiyor gibi duruyor lakin en iyi fırsatında etrafına saldırmaya başlayacaktır eminim. En son olarakta Vaelric Gravebloom, o adam tahtta oturup emirler yağdırıcak bir tipe benzemiyor. Sebat'ın asker sayısının hiç olmadığı kadar arttığını görüyorum." Adam tekrar tabloları daha sert bir şekilde işaret etti. "Muhtemelen koridorum iki katına çıkacak. Bunun nedenini eminim anlamışsındır şövalye," Alexis anlamıştı. "Diyar karanlık zamandan bu yana hiç göremeyeceği bir karanlıkla yüzleşecek hissediyorum. Hemen bir kaos geliyor diye düşünme şövalye" Alexis aslında öyle düşünmüştü. Lakin adam öyle diyince şaşırdı. "Peki ne geliyor efendim?" Diye sordu. Adam oturduğu sandalyede huzursuzca kıpırdandı. "Bilmiyorum. Bilmemek sinirimi daha çok bozuyor. Anlayamıyorum, gördüğüm imgelerde hem kaosu hem dengeyi görüyorum. İlk başta iki yüzlü iblisin geri döndüğünü düşünmüştüm. O değildi fakat onunla aynı kandan şeylerdi. Karanlıktılar şövalye, çok karanlık...
Karanlık büyüyor ve benim yanımda bir avuç şövalye var. Seeker'ın olduğu günleri anımsıyorum. Lakin zamanı ben bile geri alamam değil mi? Eh diyar çok kötü durumda ve bana Seeker'dan daha etkili ve güçlü birisi lazım." Alexis anlamıyordu. Seeker'ın hikayelerini az çok biliyordu. Lakin kendisi o kadar güçlü değildi. "Ben olamam" diye düşünüyordu. "Efendim peki ne istersiniz? Ben o kadar güçlü olacağımı sanmıyorum" dedi tüm cesaretiyle. İlk defa tanrıyı reddettecek gücü bulmuştu kendinde. Kalbinin korkuyla ve birsürü duyguyla sıkıştığını hissetti. Tanrı ise sinirlenmemiş hatta keyiflenmiş gibi gözüküyordu. "Ruh kasabalarından tüm tanrılarımı çağırdım. Yanlarında kutsal parşömenleri getiriyorlar. Sen" parmağıyla Alexis'i işaret etti. "Kutsanacaksın"
