22. bölüm · Asarok ve Haydut Çetesi

Kötü toplantı

Ömer Asaf Kılıç

"Morveth'ı göndermem bir hata mıydı?" Vaelric için muhtemelen öyleydi. İç çekip "zaten çok fazla hata yaptım" diye düşündü. "İsmini sen koy" cevapsız kalmıştı. "Sen! Şimdi isim mi koyacaksın?" Demişti keskin ses. "Sen ölümden başka birşey değildin. Unuttun mu hain?" Sessiz kalmış ve oradan uzaklaşmıştı. Lyssara, arkasından bağırdığını anımsadı. Şimdi ise cidden çok uzaklaşmıştı. Rose hanedanlıkları ve Racron krallığına yaptığı işgaller yüzünden Sebat, tüm Unutulmuş Diyarı sarsmıştı. Haber, normalden yavaş yayılıyordu belki ama birkaç hafta sonra diyarda bilmeyen insan kalmayacaktı.
Vaelric, bunu hesaplamıştı. Sebat'ın politik gücünü sadece birkaç ayda tamamen yok etmişti. Bunun getirdiği birsürü sonuç olmuştu. Savaşın başladığının ilk haberini alan, en uzakta ve en güneyde kalan Perakles İmparatorluğuydu. Haberi, Sebat Krallığında kurdukları elçilikten almışlardı. Savaşın başladığını öğrenir öğrenmez, kendi ve halkının gemilerini Sebat limanına gitmeyi yasakladı. Bununla kalmayıp, diğer devletlerede savaşın olduğu haberini yaydı. Gravebloom, elçiliğe savaşın onlarla bir alakası olmadığını neden böyle yaptıklarını sormuş ve doğru düzgün bir cevap alamamıştı. Savaş tam bittikten sonra artık diyardaki tüm devletler, Sebat Krallığından çekilmişti.
Krallığın devasa ticareti bitince hızlı bir şekilde düşmeye başlamıştı. Vaelric, bunun farkındaydı, fakat halkının farketmesini istememişti. Bundan dolayı krallığın hazinesini açıp insanların gelirlerini arttırdı, ucuz pazarlar kurdu ve son olarak ziyafetler yaptırdı. En son ise hem kahramanların hemde insanların moralini yükseltecek bir düğün emri verdi. İki kahramanın birlikteliğini tüm insanlara özellikle göstermek istedi.
Tabi Gravebloom'un bunu yapmasında pek çok sebep vardı. Grim'in gitmesini, Alexis'in kutsanmasını, halkın krallığa hala güçlü olduğuna inanması gibi sebepler.
Fakat Vaelric'in yaptığı bu düğün ve diğer ziyafetler, krallığın hazinesini hızlıca tüketiyordu. Diğer krallıklar, Sebat'tan çekindiği için Vaelric'in savaşmaktan başka çaresi yoktu.
Fakat bir krallıkla savaşırsa tüm krallıklarla savaşacak gibi gözüküyordu. Çünkü Vaelric, biliyordu. Sebat'ın gücünü kıskanan açgözlü krallar, en ufak bir açığı kolluyordu. Krallar, ya onun topraklarını alacaktı ya da onun çürümesini bekleyip sonra alacaktı. İki türlüde onların kazandığı belliydi.
Lakin Vaelric, bunları çok önceden, daha savaş başlamadan önce bilmişti.
Savaşmak zorundaydı. Fakat Güneyinde kalan krallıklarla değil. Gözünü kuzeye çevirmişti. Kuzey, Gravebloom için mistik bir yerdi. Diyarın eski atalarının sözüne göre şöyleydi:
"Kuzeyde insanların korktuğu yaratıklar vardır. Ve yine kuzeyde o korkulan varlıkların korktuğu yaratıklar vardır."
Kuzeyde birsürü ganimet ve birsürü canlı vardı. Bunların üstüne Vaelric, eğer yanılmıyorsa aradığı birçok şey kuzeydeydi.
Önündeki adam, çift elli kılıcını savurdu. Kılpayı saldırıdan kaçtı.
"Şimdi bunları düşünmenin sırası değil" diye düşündü. Sonrada adama karşı saldırıya geçti. Kılıçları çarpıştı, sonra geri çekildi. "Bu kadar yeter!" Diye bağırdı adama. Adam, boş gözlerle ona baktı. Sonrada arkasını döndü ve gece karanlığına karıştı. Vaelric'de adam gittikten sonra kafilesinin kampına döndü. Kendi çadırına gidip yattı.
Ertesi sabah gelmişti. "Tanrılar, yerden sanki elleriyle toprağın belli bir parçasını tutup, biraz yukarıya çıkarıp bırakmış gibi" diye düşündü kral, şehrin kurulduğu yere aşağıdan bakarken.
Traw, uzun duvarları, uzun kuleleri ve her yanıyla simsiyah olan şehir. Şehrin yükseldiği toprak parçasının aşağısında kalan, neredeyse tüm çevresi mor üzüm bağlarıyla doluydu. Traw'ın şarapları, diyarın dört bir yanında bilinirdi. Uzun barış dönemleri, şehrin ticaretini kolaylaştırmış ve eskisinden çok daha zengin bir hale getirmişti. Şehrin içindeki herşey siyah ve sertti. İnsanlar karanlık şeyler giyiniyor, kadınlar yüzlerini beyazlatan garip icatlarını sürüyorlardı. Binaların neredeyse hepsinin çatıları sivri bir şekilde gökyüzüne uzanıyordu. Uzaktan bakıldığında şehir sanki bir ejderha tarafından ateşle yıkanmışta heryeri simsiyah yapmış gibiydi.
Şehirin üzüm bağlarına girdiklerinde, şehrin içinden çan sesleri gelmeye başlamıştı. Sonra şehrin yükseltisine, aşağısında kalan üzüm bağlarından çıkabilmek için yapılmış olan yapay, çok geniş ve dolambaçlı toprak bir rampa yoldan şehire çıktılar. Çift taraflı, büyük siyah kapılardan içeri girdiler. Kapının üstündeki surun olduğu yerdeki bir kuleden bir adam, gür bir sesle şehire seslendi:
"Sebat Krallığının Kralı, Vaelric Gravebloom!"
İçeri girince eski sessizliğinden daha büyük bir sessizlik oldu. Kafilesiyle geçtiği siyah ve taşlı yolun kenarlarında insanlar toplanmış, bazıları merak bazıları ise korkuyla bakıyordu.
"Nedeni gayet açık" diye düşündü kral "adım hakkında kesin 'canavar' diye söylemler geziyordur." İçinde küçük, bastırabildiği bir öfke kabardı. Öfkesini yuttuktan sonra atının temposunu arttırdı. Hızlıca saraya doğru gitti. Traw şatosunun Sebat sarayı gibi kendi duvarları yoktu. Fakat çevresi siyah mermerlerle kaplanmış hendeklerle sarılmıştı. Şato, sanki şehirden farklı bir parçaydı. Şehrin binalarına göre daha ürkünç ve sert bir görünüşe sahipti. Kuleleri inanılmaz şekilde uzundu. "Fakat muhtemelen o uzunlukta kulelerin çok dayanamayacağını anlayan mimar, daha kısa kalan kuleleri en uzun olan üç kuleye yapıştırmış. Böylede sanki birçok kişinin beraber tuttuğu bir turnuva mızrağına benziyor." Diye düşündü Vaelric. Hendeği, yolla birleşen köprüden geçerek atlattı. Şato kapısının önünde bir sürü kadın ve kaplan heykeli vardı. Siyah mermerden yapılmış Kadınların elinde kitap, arp ve keman gibi müzik aletleri vardı.
Vaelric'in eskiden yaptığı araştırmaya göre Traw, eski zamanlarında üzüm bağları olmayan, halkın gelirinin çoğunu sanattan kazandığı, dış dünyadan bağımsız küçük bir kasabaydı. Fakat bu mükemmel bir düzene sahip ve geleneği yoğun olan kasaba, kendisi istemesede dünyada kolayca tanınmasını sağladı. Traw'ın kasaba olduğu zamanlar, Şövalyelik Çağındaydı. Şövalyeler, Kuzey ve Güneyin savaşlarının kalıntılarını temizliyor. Diyarı daha güvenli ve barışcıl bir yer haline getiriyordu. Dünya güzelleşiyordu. Fakat şövalyelerin olduğu kadar, onların savaştığı cadılar, kötü inançlara sahip tarikatlar vardı.
Traw'ın kimsenin birbirini sorgulamayıp istediği şeyleri yaptığı özgürlükçü düşüncesi, tarikatların ilgisini çekmişti. Bir süre sonra bu ilgi ihtiyaca döndü.
Onlarca kötü büyüler Traw da yapılmaya başlamıştı. Traw halkının önde gelenleri, ilk başta onları sorgulamış, fakat yaptıkları şeyin "sanat" olduğunu söyledikleri için karışmamışlardı.
En sonunda Traw ve Unutulmuş Diyar bunun sonucunu çok ağır ödedi. Cadıların en büyüklerinden biri olan Elys, Unutulmuş Tanrının Tapınağından çaldığı Kutsanmış Parşömeni kopyaladı ve onu kutsamak yerine kendi ustalığı olan şeyi yapıp lanetledi. Bunu diğer cadılara öğretti ve bunun sonucunda Lanetli büyüler ve Lanetli parşömenler oluştu.
Tabikide şimdiki Traw'ın eski halinden eser yoktu. Askerleriyle beraber, atlarını kapılardan geçmeden önce bıraktılar. Kapıya tam geçicektiki, içerden biri çıkıp onu karşıladı. Siyah saçlı ve beyaz gözlü genç bir adamdı. Alnından burnuna inen beyaz bir çizgi vardı. Pek sağlam bir vucüda sahip gözükmüyordu. Lakin şık giyinmişti. Üstünde siyah bir gömlek, onun üstünede gene tamamen siyah bir kaban vardı.
"Vaelric Gravebloom!" Dedi Vaelric'in alay mı ettiğini yoksa cidden şaşırdığını anlamadığı bir sesle. "Şehrimize hoşgeldiniz." Adam elini uzattı. Eli karşılıksız bırakmayıp sıktı. "Argel Traw. Tanıştığıma memnun oldum." Adam vakur şekilde başını salladı. "O şeref bana ait buyrun." Eliyle arkasında açılmış kapıyı ve ilerisindeki koridoru işaret etti. Vaelric, kafasıyla karşılık verip adamın önünden hızlıca geçti. Tam askerlerinin en önde olanı onu takip edecekken, kapının sağında ve solunda nöbet tutan askerler, ellerindeki siyah saplı ve siyah uçlu mızraklarıyla önünü kesti. Vaelric, yapılanı farkedip direk Argel'e döndü. Tam soru soracakken "üzgünüm Kral Gravebloom, fakat babamın emri bunun üzerinedir" dedi. Sonrada tüm dişleri gözükürcesine gülümsedi. Tam o sırada Vaelric, genç adamın dudağının normal olması gerekenden çok kırmızı olduğunu farketti.
Sarayın fazla yüksek tavanlı giriş koridorundan geçti. Sarmal bir merdivenden çıktı. Yolun sonunda siyah bir kapıyla karşılaştı. Kapıdan içeri girdiğinde içeride büyük bir sessizlik vardı. Orta boyuttaki odada sadece oval bir masa ve etrafına koyulmuş siyah, uzun sandalyelerle karşılaştı.
7 sandalyenin 5'i doluydu. Sandalyelerin her birinin arkasında uzunlamasına flamalar vardı. Vaelric flamaları kafasında eşleştirdi.
Oval masanın karşısındaki tek sandalyenin arkasında siyah zemin üzerine mor üzüm vardı. "Traw"
Onun hemen sağında kalan, masanın yan kısmında duran, sandalyenin arkasında, kahverengi bir zemin üstünde siyah ayı pençesi vardı. "Clarwick"
Onun karşısındakinde mavi zemin üstünde, bir hilalin ucunda duran bir güneş vardı. "Perakles"
Pençe flamasının yanındaki sandalyede, turuncu zemin üstünde siyah bir mantikor vardı. "Gargels"
Mantikorun direk karşısında kalan flamada, eflatun ve mor çizgli zemin üzerinde iki buğday başağı ile bir şarap kadehi vardı. "Terpol"
En sağ köşede kalan flama: koyu yeşil zemin üzerinde yapraklardan yapılmış bir taç ve onun ortasında beyaz bir tüy. "Ringard"
Ve son olarak en sol köşede kalan siyah mor çizgili zemin üzerinde bir mezar taşı
"Gravebloom"
Traw'ın önündeki sandalyede oturan, saçlarına aklar düşmüş, gözleri ve alnındaki çizgi beyaz olan adam "Sayın Kral Gravebloom, buyrun oturun" dedi. Vaelric, hızlıca kendisine verilen yere geçti. O oturduktan kısa bir sessizlikten sonra adam tekrar konuşmaya başladı. "Ringard kralı Soza, gelmeyecek anlaşılan." Perakles bayrağının altındaki genç, sadece çenesinden aşağı doğru uzunca uzanan sakallı ve esmer adam hafifçe başını salladı. "Öyleyse Traw kralı Aelle olarak toplantıyı başlatıyorum" dedi Yaşlı adam. "Ringard'ın gelmemesi fazla normal" diye düşündü Vael.
Ringard ile Traw asırlardır düşman ırklardı. Hiçbir zaman aralarında doğru düzgün bir dostluk olmamıştı. "Ringard kralı, muhtemelen ordusunu sokamayacağını ve bunu en büyük düşmanının sarayında olacağını öngörüp kendi kendine gelmeyip engellemiş olmalı."
Traw kralı, konuşmaya başladı. "İlk önce Perakles İmparatorluğunun kararlarını duymak istiyorum. Sayın elçi Fangard, bize imparatorun sözlerini söyler misin?"
Genç adam, elini siper ederek öksürdü. Boğazını temizledikten sonra emri anlatmaya başladı. "şöyleki İmparator El-Perwyn Quattres, Sebat Krallığının Rose hanedanlıklarına karşı yaptığı habersiz ve gizli saldırı tüm diyarın savam mantığına aykırı olduğunu söylemiş. Bu savaş tamamen onursuzluk olarak kararlışıtırılmış, ceza olarak ise fiilen bir savaş olmasada Perakles İmparatorluğu, Sebat Krallığı ile tüm ticaret anlaşmalarını kesecek, deniz yönetimindeki hakları kısıtlanacak ve tüm diyar için düşman ülke olarak belirlenecektir."
"Ne güzel" diye düşündü Vael.
Clarwick sandalyesinde oturan adam, bir kahkaha attı. Cüsseli bir adamdı. Yüzünde yer yer pençe izleri olarak gözüken yaralar vardı. Kafasının ortası boş kalmış, ensesine doğru uzanan kızıl saçları vardı. Sakalı kirli ve gürdü.
Adamın kahkahası, yanındaki ince, fakat çatık kaşlı ve sanki doğuştan sinirli bir yüze sahip olan, Gargels sandalyesinde oturan adamın bakışını ona çektirdi.
Adamın gülmesi bitince yanlış birşey yaptığını anlamışcasına Gravebloom'a baktı. Vaelric, bir gram sinirlenmemişti. Adama boş gözlerle bakıyordu. "Umarım ki sinirlenmemişsindir Sebatlı, ama özür dilerim senin yaptığın herşey çok komik. Gerçekten merak ediyorum. Mantıklı yaptığın birşey varmı?" Vaelric, adama cevapsız bir şekilde bakmaya devam etti. Clarwick'li adam, Vaelric'in boş ve çevresi tamamen siyahlaşmış gözlerine baktıkça huzursuz oldu. Başını önüne çevirip sessizleşti.
Adamların bakışmasının bittiğini gören Aelle, elini Vaelrice doğru salladı. "İmparatortun hükmüne karşı bir itirazınız varmı Gravebloom?" Adamın sesindeki keskinlik ve tehditkar ton, Vaelric'e karşı düşman olduğunu anlatır gibiydi. Saki bir şekilde konuşmaya başladı.
"İmparatorluğa karşı bir itirazım yoktur. İmparatorun emirlerini zaten bilmekteyim. Benim bu toplantıya gelme sebebim: imparatorlukla anlaşmaya varmak değil diyarın merkez toprağındaki devletlerle anlaşmaktır." Vaelric'in dediklerini duyan Fangard kaşlarını çatmış bir halde ona baktı. Adamın bakışlarını umursamayıp devam etti. "Sayın Traw'ın Kralı Aelle, Clarwick'in cesur savaşçısı ve Kralı Crayd, Gargels önderi Velmar, Terpol Kralı Kaela," hepsini ismini söyleyip olabildiğince nazik ve kibar bir tonda konuşmuştu. "Size olan tekliflerim şöyleki, ticaretimizi devam ettirmeliyiz. Krallıklarımız, neredeyse bir asırı aşacak şekilde kendi kendine oluşmuş bir sisteme ve düzene sahiptir. Eğer bu düzen bozulursa diyar ticareti, büyük bir ölçüde zarar görecektir."
Dediklerinde haklıydı. Hiçbir yalan söylememişti. Kaela adama anlamaz bir şekilde baktı. "Peki biz, bu düzeni bozup, sonra tekrardan sizin krallığınızı içeri almadan kursak. Bunu sence yapamaz mıyız Kral Gravebloom?" Kaela, siyah ve parlak, arkaya doğru yatık saçlarıyla yakışıklı bir yandanda zeki bir yüze sahipti. Üstüne giydikleri aynı flamasındaki renklere benziyordu. Mor ve cübbeye benzer elbisesi, altın renginde çizgilerle desenlenmişti.
Adamın sorusuna bu sefer soğukkanlı bir şekilde "muhtemeln yapamazsınız Kral Kaela" dedi. Adamın soru sormasına fırsat bulmadan, "öyleki diyarın kuzeyinde sadece Sebat yok. Racron krallığı ve iki köyü varki yanlış hatırlamıyorsam. Racron'un bizzat Terpolle 'Saman ve Et' diye bir ticaret-takas antlaşması var. Onun dışında Rose Hanedanlıklarının yağmalanmayan, savaşmadan teslim olan 10 kadar köyüde var. Bunların hepsini geçersek ise, diyarın en kuzeyinde Unutulmuş Tanrı bizzat var. Şimdi asıl ben sana soruyorum Kaela, sence yapabilirmisin?" Bu sefer dediklerin biraz yalan vardı. Rose hanedanlıklarının toprağında sağ kalmış köyler bir elin parmağını geçmezdi.
Fakat konuşması, Kaela başta olmak üzere herkesi düşündürtmüştü. Bir süre sonra Aelle, "fakat bu ticari sebepler, size güvenebileceğimiz anlamına gelmiyor Gravebloom" dedi.
Clarwick'in Kralı Crayd, bu sefer gülmeden ve sakin bir tonda konuştu. "Kral Aelle'ye katılıyorum. Şahsen Clarwick Krallığı Kralı olan ben, Greenrose Hanedanlığının 1.Oğulu olan Robimayp ile kendi aramızda büyük bir antlaşma yapmıştık. İki tarafta birbirini koruyacak ve bir yandan ticaretlerini sürdürecekti. Fakat sizin yaptığınız bilinmez saldırı yüzünden daha elimi bile kıpırdatamadan Greenrose yok olmuştu. Bu yaptıklarınızdan sonra size cidden nasıl güvenebiliriz?"
Vaelric, buna cevap veremezdi. Haksız olduğunu bilmesine rağmen denemekten nefret ediyordu. "Size karşı birşey yapmayacağıma yemin edebilirim yüce krallar. Fakat eğer bunu kabul etmeyip, bana düşman olmaya devam ederseniz ticaretimiz olmayacak ve bu diyarın tüm dengesini bozacaktır."
Gargels Lideri Velmar, masaya elini vurdu. "Hiçbirşey bozulmayacak genç adam. Sen sadece yönetmek hakkında birşey bilmeyen birisisin ve şimdi bu hatanın cezasını çekmemek için boş yere kulaç atıyorsun." Çatık kaşları, eskisinden daha sinirli gözüküyordu. Adamın bir anda sinirlenişini azda olsa anlayabiliyordu. "Büyük Velmar, sinirinizi anlıyorum lakin size karşı bir düşmanlığım yoktur. Bu anlattığım tüm diyar için en mantıklı olacak şeydir. Emin olunki burada sizde kazanacaksınız." Adam kafasını hayır anlamında salladı.
"Gargels'ların ne zaman ticaret yaptığını gördün genç adam. Bu diyara yeni geldiğin pek bir belli oluyor. Anlattığın anlaşma ne kadar karlı olursa olsun. Sen bir hainsin. Diyara karşı bir hain ve seninle savaşılacaktır."
"Hain"
Bu sefer Vaelric'de sinirlenmişti. "Öyleyse savaşacağız Velmar. Savaşacağız..."
Aelle, ayağa kalktı. "Burada diyar için barışçıl bir çözüm bulmaya çalışıyordum. Fakat siz! Siz savaştan başka birşey bilmiyorsunuz!" Elleriyle Velmar'ı, sonrada Vaelric'i işaret etti. Velmar adama bakıp güldü. "Tabi Aelle, barış. Siz Trawlılar sadece barış istersiniz tabi. O kaliteli şaraplarınızı satmak, savaşta pek zor oluyordur çünkü." Adam dişlerini sıktı. Vaelric'in tahminine göre Muhtemelen adamlarına saldırmasını emredecekti. Ama son saniyede kendini durdurdu ve yerine oturdu.
Kendini hızlıca sakinleştirdikten sonra, "Sayın krallar ve imparatorluğun elçisi Fangard, bu toplantıyı artık bitirmek istiyorum. Kararlaştırdığımız şey şu ki Sebat Krallığına karşı bir dostluk ve ticaret anlaşması olmayacak. Merkez toprağındaki Krallıkların düşmanı olarak kalacaktır." Herkes, sessizce kafalarında onayladılar. "Madem öyle" dedi Aelle. Ellerini hafifçe kaldırdı. "Artık gidebilirsiniz."
Vaelric, herkes gibi ayağa kalktı. Kendi kendine yaptığı şeyleri tartmaya başladı. "Eh barışçıl birşeyler yaparız diye düşündüm ve baya başarısız oldum. Morveth'ı göndermem muhtemelen hataydı."