21. bölüm · Asarok ve Haydut Çetesi
Kuzey akını
Sonunda kuzeye gelebilmişti.
Birkaç ay önce, kutsanmasından daha 1-2 gün geçmişken, krala tam mektup gönderecekken, kral ona gönderdi. Vaelric Gravebloom'un mektubunda aynen şöyle yazıyordu:
"Sevgili Sör Lancel,
İlk başta sana verdiğim görevi layıkıyla yerine getirdiğin için tebrik ve teşşekür ediyorum.
Yıllar boyu hizmetkarım olarak beni hiç hayal kırıklığına uğratmadın. Şimdi ise hepimizin yaptığı ve yapacağı şeyler olacak.
İlk olarak senden bir rapor istiyorum. Gittiğin yerde bulduğun herşey hakkında detaylı, eksiksiz bir rapor.
Bunu yaptıktan sonra ise sana tekrardan büyük bir görevim olacak.
Bu görevi sana veriyorum çünkü bunu ancak sen yapabilirsin. Başkası değil.
Sana verdiğim orduyu ve Tanrının inanç ordusunu kullanarak kuzeye gitmeni istiyorum.
"Kuzeye gidip olabildiğince akınlar düzenlemeni, saldırılar yapmanı istiyorum. Çünkü kuzey benim yaptığım sebeplerden ötürü kesinlikle bir neden bulacak ve bizim yolumuza büyük bir engel olacaklardır. Şunu unutma Lancel, kuzey büyüktür. Ve eminimki Sürekli büyüyecektir. Benim ateşlediğim bu fitili söndürmek hiç iyi olmayacaktır. Son olarakta yaptığım şeyler hakkında:
Eh onları geldiğinde mutlaka görüşeceğiz
Saygılarımla,
Kral Vaelric Gravebloom"
Mektuptan aldığı emir üzere direk hazırlıklara başlamıştı. Kralın yaptığı şeylerin ne olduğu hakkında pek bir fikri yoktu. Fakat bir devletle doğrudan savaşa girdiği hakkında söylentiler, kendi etrafında geziyordu.
Gemileri demirlediği iskeleye tekrar sefere çıkacağı hakkında önden güvendiği birkaç askerini gönderdi. Askerlerinin denizci filolarına ve kaptanlarına kuzeye gideceğini söylemesini emretti. Özellikle bunu söyletmişti. Nedeni ise kaptanların birçoğu kuzeyliydi. Onlara kuzeye saldıracağını söyleyip, gitmelerine izin verecekti. "Eğer onları hiçbirşey söylemeden kuzeye sürüp sonrada tutsak alsaydım. Şövalye olarak onurum kirlenirdi." Diye düşünmüştü. "Bu yüzden tabikide yapmayacağım. Ve bunu yapmadığım için kuzey, benim gelişime karşı hazırlıklı olacak." Ama bunu yapacaktı. Çünkü o bir şövalyeydi. Hemde diyardaki en büyük ve en tanınır şövalyeydi. Kutsanmış olması, diyarın dört bir yanına bir dalga misali yayılıyordu.
Askerleriyle verdiği haber yüzünden, gemi kaptanlarının ve tayfalarının bir çoğu ordudan ayrılmıştı. Toplamda 245 gemiden 40'tan fazlasını kaybetmişti. Toplam gemi tayfasının ise neredeyse yarısını kaybetti. Lakin Alexis, için bu sorun değildi. Zaten hesapladığı kadar adam kaybetmişti. Elinde yeteri kadar güç kaldığını biliyordu. En son tüm ordusuyla iskeleye gelmişti. Denize açılmadan önce tüm donanmayı en iyi şekilde yönetebileceğine inandığı, ana kaptan yapmak istediği Manfryd'le konuşmak için onun çadırına gitti.
Fakat yaşlı adamın küçük çadırı bomboştu. İçeride sadece tek bir kağıt parçası vardı.
"Üzgünüm genç şövalye, seferine malesef katılamayacağım. Senin kadar ciddi yeminlerim olmasada benim birsürü dostlarım var. Sana önceden demiş değil mi? Ben sadece dostlarıma hizmet ederim. Benden üstlerine değil. Bunu senin tanrın bile değiştiremez! Kendine iyi bak şövalye muhtemelen bunu dememede gerek kalmayacak. Çünkü duyduğuma göre o tapınaktan sonra hiç olmadığın kaar iyi olmuşsun. Bazı söylentilere göre bacaklarının arasındaki küçük şey, altın bir sopaya dönmüş. Haha! Ama her halükarda beni yenemezsin o bir gerçek. Neyse, görüşürüz şövalye
Kaptan Manfryd,"
Kağıdı tek başına gülerek okumuştu. Okuması bitincede hafif buruşturarak katladı. Sonrada kemerinin arasına tıkıştırdı. Kaptanın şakaları bir yana onun gitmesi, onlarca kuzeylinin gitmesinden kötü olmuştu. Alexis, doğru düzgün anlaşabildiği tek kaptanın Manfryd olduğunu düşünüyordu. "Fakat şimdi diğerleriyle anlaşmak zorundayım" diye düşündü Alexis. Arkadaşı olarak saydığı şövalyelerden Sör Fader Veron, onu kendi arkadaşı olan Gescaw adlı bir kaptanla tanıştırdı. Kaptan resmi ve basit bir şekilde konuşuyordu. Pek samimi gözükmüyordu. Fakat diğer kaptanlarla anlaşıyor ve deniz hakkında bilgili gibi gözüktüğü için onu donanmanın ana kaptanı yaptı.
Aradan 1-2 gün geçtikten sonra, seferine 150 gemiyle yola çıktı. Kalan gemileri 6. Ruh kasabası Uyx'a gönderdi. Gemilerin içinde toplam 4000 kişilik yayan asker vardı. Bunların 2000'i kralın verdiği, çoğunun yemek yemeye ihtiyacı olmadığı, zırhlarını bile çıkarmayan, yorulmak bilmeyen, gizemli askerlerindenken, 1700'ü ruh kasabalarından toplanan inançlı insanlardı.
Ruh kasabaları, yaşayan insanların ölmüş insanlar, ölmüş iyi yaratıklar ve temiz kalpli ruhlarla yaşadığı büyük yerleşim yerleriydi. Kasabaların bazılarında sürekli sis olurken, bazılarında sürekli yağmur yağardı. Bazılarında ise güneş her yeri parlatırdı. İnsanlar, ruhlarla anlaşma yapıp onları ailelerine katıyorlar, böylece beraber dayanışma içinde daha kolay yaşıyorlardı. Kasabadaki herkes Unutulmuş Tanrıya inanırdı. Kimsenin soyu yada bir büyüklüğü yoktu. Her insan eşitti. İnsanlar, sadece tanrıya olan inançları ve sadakatkeriyle birbirlerinden üstün olabilirdi.
Kasabalarda okullar olur. Tanrının dinini orada öğrenmek için genç insanlar oraya giderdi. Eğer tanrıya hizmet etmek veya şövalye olmak isteyenler, Tapınağa asıl öğretime giderdi.
Şimdi ise Alexis kutsandığı için Tapınağın izni üzerine halk, artık silah kuşanıp savaş katılabiliyordu. Tabi bu savaş, ancak Alexis'in emri altında olabilirdi. Alexis binlerce inançlı halktan asker olmasına rağmen, yemek yemeyen askerlerden almak işini daha çok kolaylaştıracağını düşündü.
"Lakin bu gizemli ordunun kötü havası, inançlı halkın gözüne pek güzel gelmiş gibi gözükmüyor" diye düşündü. Kralın ordusu, tamamiyle siyah mora çalan bir boyaya boyanmış metal zırh giyiyorlardı. Yan yana durduklarında biraz ürkünç gözüküyorlardı.
Gescaw'ın önerisi üzerine iki orduyu ayrı gemilere koydu. "Efendim kralın ordusuyla doğru düzgün anlaşamadım. Sadece bazıları konuşuyor onlarda sizden başkasını dinlemeyeceğini söylüyor. İnançlı halkında pek bir farkı yok gibi hepsi sadece savaş istediği ve sizi dinleyeceğini söylüyor."
Alexis, iç çekti. "Manfryd olsaydı napar ne eder en azından bir ikisine söz geçirirdi" diye düşündü. Gescaw, otoriter olarak zayıf gözüküyordu. Alexis, Yolculuğun ilk saatlerini geminin baş üst kısmında yapmıştı. Olduğu gemi, merkezde kalıyor ve neredeyse çoğu gemiyi görüyordu. Alexis, İnançlı halk dolu bir geminin üzerindeki birkaç kişinin kralın ordusuna kinli bir şekilde baktığını gördü.
"Otorite demişken" dedi içinden.
"İnançlı halk, şuan kutsanan ben olduğum için sözümü dinliyor. Beni tanrının onurlandırdığı adam olarak görüyorlar. Benim sözümden çıkmaları çok zor fakat imkansız değil. Eğer bu iki tarafın anlaşmazlığı artarsa, ordunun bütünlüğü bir yana benimde otoritem sarsılacak."
Kafasını dağıtmak için ileriye baktı. Yaklaşık 32 gün boyunca Ufukta denizden başka bir şey göremedi.
Kuzey çok büyüktü. Alexis, gittiği küçük "Siyah Tuz" adasına karşın haritalara göre burası devasaydı. Eğer tüm adalar birleşseydi Unutulmuş diyarın yarısı kadar ederdi. Kuzeye ulaşmadan 3-4 gün önce donanmayı küçük parçalara böldü. Her parçayı 7 büyük adadan 5'ine gönderdi. Bir adaya zaten kendisi gidecekti. Diğer adada ise öğrendiğine göre kalan tüm kuzeyin çekindiği şeyler vardı. Alexis, o adaya asıl ordu ulaşınca saldırmayı düşünüyordu. Fakat şimdi bu kuzeyi halletmeliydi.
Amacı, aldığı emir üzerine minik saldırılar yapmak ve ana saldırılar için kolaylık sağlamaktı.
Kendisi, parçaların en büyüğünü komuta ederek, kuzeyin en orta kısmında kalan iki adadan biri olan Enrastel'a gitti.
Enrastel
Adaya iç kesimlerden girmek imkansızdı. Bunun sebebi diğer adalarla anlaşarak, giriş kısımlarını darboğazlar yapılmasıydı. Adaya kuzey tarafından girmekte imkansızdı. Çünkü kuzey taraflarında tamamen "Kuzey'in sırtı" adlı sıra dağları vardı. Bu coğrafi kalenin yanısıra, adanın büyük bir kısmı "Kuzey Elit Birliği" tarafından mesken edilmişti. Bu birlik çetin, tecrübeli ve disiplinli savaşçılardan oluşuyordu. Birliğin bir kuzey klanına ya da bir topluluğa hizmet etmiyordu. Onlar kuzeye hizmet ediyordu. Amaçları: kuzeyi dış tehlikelerden korumaktı. "Burda dış tehlike biz oluyoruz" diye düşünmüştü Alexis. Bu birlik, çoğunlukla Kuzey sırtının en sert kısımlarında özellikle kuruluyor, orada yeni askerlerini eğitiyorlardı. Birliğin inancına dağlarda eğitim yapmanın, savaşçıyı daha dayanıklı ve azimli yapmaktadır.
Gescaw'ın az buçuk bilgilerine göre Enrastel'a girmenin tek bir yolu vardı. Oda adanın en uç noktası olan "Trigarlt burnu" adlı upuzun yarım adanın en uç kısmından, gemileri tek tek ve sıra sıra indirmekti. Bu bile iyi bir yol sayılmazdı. Çünkü yarım adanın üstünde sürekli elit birlikten devriyeler kol geziyordu. Görülme ihtimalleri çok yüksekti. Ve bunun üstüne adayı resmen ikiye bölen, devasa bir geçit olan, eğer kapıları açılmazsa öteki tarafa geçilmesi neredeyse imkansız olan dev kale Trigligarlt vardı. Orvor adlı, soyu kuzeye dayanan fakat sonra kuzeyden gitmiş olan ve Alexis'in ordusunda kalmaya devam eden bir kaptan, Alexis, plan yapmak için kaptanlarla görüşürken gelip kalenin tarihini anlattı.
"Bu kale, bize küçüklüğümüzde anlatıldığına göre zamanında kalenin olduğu yere tamamen donmuş bir güneş düşmüştü.
Antik kuzeyliler, bunu Buz ejderhası Serilphon'la aynı türde bir varlığın yumurtası olduğunu düşündü ve güneşi birçok yerinden kazıp, deldiler. Yüzlerce yıl kuzeyliler, burayı bir kontrol ve gözlem yeri olarak kullandılar. Ama zamanla kuzeyliler, birbirleriyle savaşmaya başlayınca donmuş güneşi elinde tutan taraf, ellerindeki tüm büyücüleri kullanarak güneşi bir kaleye çevirdi. Kale, o kadar iyi şekillendirilmiştiki denizle neredeyse aynı seviyede olan topraktan sanki bir anda yerin altından bir dağ yükselmiş gibiydi. Kale o kadar sağlam ve korunaklı olmuşki, kaleyi tutan taraf, tek toprağı bu kale kaldığında bile kaleyi vermemiş ve 34 yıl tutmuş. Kalenin büyücüler sayesinde yerin altında yapılmış kusursuz ve tamamen doğal gibi görünen ambarlar sayesinde kale hiç yemek sıkıntısı çekmemiş.
Kale, adı üstünde bir güneşten yapılmış olduğu için kaleye hiçbir şekilde bir hastalık girmemiş."
Alexis hayretle adamın dediklerini dinlemişti. Tıpkı diğer kaptanlar ve şövalyeler gibi.
Sör Melkor, adamın konuşmasını umursamayıp araya girdi. "Bu kadar saçma birşey dinlemedim. Siz kuzeyliler herşeyi abartıyorsunuz! Peki madem öyle bu lanet olası kaleyi nasıl alınabilir?" Orvor, sadece kafasını salladı. Şövalyenin kuzeylilere attığı lafı üstüne alınmamıştı.
"Kaleyi tutan Trigliserid, 34 yılın sonunda yaşlılıktan kalbi duruyor. O ölüncede askerlerin önde gelenleri, düşmana kaleyi teslim ediyor. Savaş bittikten sonra kaleyi alanlar, Trigligart'a olan saygılarını göstermek için kaleye Trigligarlt adını koyuyor. Fakat bundan çok kısa bir zaman sonrada adamın uzun yüzü ve burnuyla dalga geçmek için yarım adaya "
'Trigarlt'ın burnu' ismini koyuyorlar. Eh hikayesi bu kadardı." Adamın hikayeyi bitirmesiyle herkesten farklı sesler çıkmaya başladı.
Denizin ortasındaki koca gürültüde birşey anlamayacağını anlayan ve bir yandan denizin derinliklerindeki yaratıkları rahatsız edebilme ihtimalini farkeden Alexis, elini önündeki küçük masaya vurdu. Tahta masadan çıkan büyük ses, tüm herkesi susturmaya yetti. "İşte şimdi rahatsız olmuşlardır" diye düşündü pişmanlıkla.
Sessizlik olduktan sonra kendisi direk konuşmaya başladı. "Trigligarlt kalesi, ne kadar efsanevi, mistik ve büyülü bir yer olursa olsun. Bizim genede o kaleyi geçmemiz veya almamız lazım." Herkes onaylayan mırıltılar çıkardı. "Fakat şimdi kaleyi düşünmenin sırası değil. İlk iş gemileri indirip, devriyelere yakalanmamalı veya gördüğümüz yerde yok etmeliyiz. Eğer Orvor'un önceden anlattığı şey doğruysa şafak vakti, etraf olduğundan daha sisli oluyor. Bunu kullanmalıyız. Enrastel'i şafak vaktinde ele geçireceğiz ve biz kazanacağız!" Son dediğini bilerek biraz sesli söyledi. Böylece herkesi az da olsa heyecanlandırmış ve savaşa hazırlamıştı.
Bir sonraki gün güneş, kuzeyin olduğu yerden yavaş yavaş doğmaya başladı. Alexis, kendisine parçalardan en büyüğünü almıştı. Toplam 1000 kişiydiler. Askerlerinin 100'ü şövalye, çoğunluğu Kralın ordusu, geriye kalanlarıda inançlı halktandı. Sadece 30 gemiyle buruna gelmişti. Orduları olabildiğince gemiye sıkıştırmış ve gemi sayısını azaltmıştı. Bunun nedeni en ufak yanlışlarında çok kolay farkedilecekti. Neyseki gemileri tek tek, yavaş bir şekilde indirdiler. İlk indirilen gemide kendiside vardı. Gemiden iner inmez üstüne gelen rüzgar, miğferinden içeri girip yüzüne vurdu. Rüzgarın soğukluğu yüzünden içi titredi. "Adı üstünde kuzey. Ne bekliyordumki?" Dedi söylendi. Fakat üşümesi için Kuzeyde olmasına gerek yoktu. Kış, diyara yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. Neyseki yola çıkmadan önce yeteri kadar iyi kıyafetler almıştı.
Yarım adanın ucunda, diğer gemilerdekilerin inmesini bekledi. O sırada etrafı gözetledi. Güneş, hala doğmaktaydı. "Buralarda şafak daha mı uzun sürüyor?" Diye sordu kendine. Cevap bulamayınca gözetlemeye devam etti. Toprağın üstünden, sanki belli bir ölçüyle yapılmış, Alexis'in bacağını gelen yoğun bir sis denizi vardı. Gökyüzünün daha üst kısımlarıda sisdi, ama neyseki yere yakın olan yer kadar yoğun değildi.
Son gemininde gelmesiyle Askerlerini yarım adanın uç noktalarına yaydı. Yarım adanın genişliği, en sağına geçsen en solunu çok zor görecek kadardı. Fakat sis yüzünden onuda göremiyordunuz.
Biraz daha konum bilgisini geliştirdikten sonra Alexis, burada ilerlemenin en iyi yolunun 3 ekibe ayrılıp sağ sol ve orta taraftan giderek yapmak olduğuna karar verdi. Adayı bilen kuzeyliler, onları kolayca tuzağa düşürebilirdi. "Ama üç ekibimiz olursa az da olsa kafaları karışacaktır eminim" dedi planını anlatırken.
Adada hafif ve yavaş adımlarla ilerlemeye başlamışken, bir yandan kılıcının kabzasını tutuyordu. "Yeni gücümü öğrenmek istiyorum" diye düşündü. İçinde çocukca ama güzel hissettiren bir heyecan vardı. O böyle düşünürken aklına yeni şövalye yaptığı çocuklar geldi. "Umarım iyilerdir" diye dua etti. Onları sağlam olduğunu düşündüğü birliğe vermişti. O birlik, Güneybatıdaki kuzeyin ikinci en büyük adası Saprosarf'a göndermişti. "Sör Alexis?" Dedi Sör Fader.
Adam bir anda yanında bitmişti. Kısa boylu fakat vücudu kalıplı ve genişti. Şövalyenin en iyilerden olduğuna şüphesi yoktu. Özellikle taktığı, bir böceği andıran küçük uzun dikenlere sahip, parlak gümüşi miğferi, Alexis'in nedensiz hoşuna gidiyor ona güven veriyordu. "Bir sorun mu var?" Dedi adama. Fader, parmağıyla ileriyi işaret etti. "İleride bir orman var. Ne kadar büyük bilmiyoruz, fakat yolun çoğu kısmını kapsıyor. Bir yandanda kuzey tarafındaki dağlar başlıyor. Ya dağlara çıkmalıyız ya da ormana girmeliyiz." Alexis gözleriyle ileriyi tarayarak adamı doğruladı. Sollarında kalan, Kuzeyin Sırtı burada yeni yeni başlıyor ve hızlı bir şekilde yükseliyordu. Sağ tarafta kalan, ama biraz daha uzakta başlayan, kara odunlu ağaçlar başlıyordu. Ağaçların üstünde ve altlarındaki toprakta yer yer beyazlıklar görünüyordu.
Alexis yürümeye devam etti. Biraz düşündükten sonra "ormandan geçmeliyiz" dedi Fader'a. "Eğer dağdan geçersek çok kolsy farkedileceğiz. Bunun üstüne dağa çıkarsak inebileceğimizi sanmıyorum. Çok dik." Fader, bir süre duyduklarını tarttı. Sonra sadece kafasını sallayıp Alexis'in yanından uzaklaştı. Yaklaşık 10 dakikadan kısa bir sürede ilk otların ve ağaçların bittiği yerlere gelmişti. Arkasına baktığında ise tüm birlik, kendisinden sadece birkaç metre uzaktaydı. Ormana girdikten kısa bir süre sonra ilerlemek zorlaşmıştı. Küçük önceden açılmış, sadece birkaç kişinin geçebileceği yollardan yüzlerce kişi geçmeye çalışıyorlardı. "Böyle olmayacak" diye düşündü. Orman sıktı ve Alexis, orman hakkında hiç bilgisi yoktu. Bunun üstüne burayı bilenlerin onları fark etmesi muhtemelen çok uzun sürmeyecekti. Herşeyin üstüne yavaştılar ve üşüyorlardı. Ormanın iç kısımlarında, yerin üstünde yoğun kar tabakaları birikmişti. Orman, gemiyi indirdikleri yere göre daha soğuktu.
İlerlemeyi durdurup Fader'ın yanına gitti. Orduyu geride bırakıp etrafı gözetlemelerini ve sadece adını söylediği şövalyeleri çağırmasını söyledi.
Birlik, hızlı bir şekilde ormandan çıktı. Yalnızca 22 şövalye beraberce ormana girdi. Bu sefer daha hızlı ve düzenlilerdi. Birliğin, 15 dakikada gittiği yolu birkaç dakikada aşmış, dahada ilerlemişlerdi.
Belli bir yerden sonra ağaç sıklığı azalmış, kar tabakası incelmişti. Sis artık yok sayılırdı. Güneş neredeyse tepeye çıkmıştı. Fakat bu seferde çalılıklar çoğalmıştı. Bir süre boyunca yürüyüşlerinde çok büyük bir sessizlik oldu. Alexis bile nedensiz rahat hissetmiyordu. "Birşey var" diye düşündü. Yürüyüşlerine devam ederken "Yavaşlamalıyız" dedi bir anda Sör Hoggart Crain huzursuz bir sesle. Şövalyelerden biri tam soru sormak için ses çıkarmışken sağ göğsüne bir ok saplandı. Neyseki adamın zırhı okun zararını yumuşatmıştı. Sadece oku yediği yerden biraz savrulmuştu. 22 şövalyenin aynı anda kılıç çekiş sesleri ormanın sessizliğini delip geçti. Alexis, bir anda çalılıklarda değil, çıplak ve alçak bir meydanda olduklarını farketti. "Tuzağa düşürüldük" diye düşündü.
"Ah lanetler!" Diye bağırdı Sör Robert. "Kalkan duvarı!" Fader'ın bağırmasıyla bazı şövalyeler, yanlarında getirdikleri sırtlarına astıkları küçük ve yuvarlak kalkanları çıkardılar. Diğer kalkansız şövalyeler, kendilerine en yakın kalkanlıların yanına geldi. Bu sırada neredeyse tamamen çıplak kalan Alexis, sol dizine bir ok yedi. Fakat acıtmasını bırak hissetmemişti bile.
Alexis kendi kendine şaşırdı. Ama şaşkınlığını kısa tutması gerektiğini farkedip, hızlıca kalkanların birleşmek için toplandığı yere koştu. Kalkanlılar, arkalarındaki şövalyelerle beraber yavaş yavaş gerilediler. Ta ki bir kalkandan bir yuvarlak oluşturana kadar. Birkaç dakika üstlerine ok yağmuru devam etti. "Herkes iyi mi?" Diye sordu Alexis'in kimden olduğunu anlamadığı bir ses. Başka bir ses onu onayladı. "Hiç olmadığım kadar!"
Sese karşılık başka bir şövalye güldü. O sırada dört bir yandaki çalıların içinden akın akın, farklı farklı zırhlar giyen cüsseli savaşçılar fırlamaya başladı. "Haydi o zaman prensesler!" Dedi Sör Hoggart. "En iyi savaşan kim görelim." Bunu duyan şövalyeler, kalkan duvarını bırakıp bir çiçek gibi açıldı. Bu aşırı hızlı ve ani karşı saldırı, yokuş aşağı koşan kuzeylileri afallattı. Kendilerini dengelemeye çalışırken sendelediler. Bunu fırsat bilen şövalyeler üstlerine çullandı.
Fader, kılıcını direk önde gelen adamlardan birinin boğazına soktu. Sonra hiç beklemeden sağa doğru hızlıca dönüp bir adamın omzuna saldırdı.
Hoggart, kılıcını bir çekiç gibi kullanarak adamların kafasına vuruyordu. Böylece 3 adamı yere sermişti.
Melkor, 4 kişiyle birden savaşıyor. Lakin hiç sorun etmeyip Hepsine karşılık veriyordu.
Robert, ise karşısına geleni küçük yaralar bırakıyor, farklı adamlara vuruyor ve tekrar kaçıyordu.
Diğer şövalyelerde mükemmel bir ustalıkla savaşıyor. Resmen kuzeye şövalyenin ne deme olduğunu öğretiyorlardı.
Hepsinin dışında Alexis, üstün bir güçtü. Önüne gelen adamlar yıkılıyordu. Üstüne aynı anda onlarca asker geliyor, çoğundan kaçınıyor, kalanlarını kılıcıyla savuruyordu. Bir yandanda düşmanlarını öldürmeyi unutmuyordu. Sağlam, çıplak, cüsseli ve iki elli, tek taraflı balta tutan bir adam Alexis'in kafasına baltasını savurdu. Alexis kılıcını iki ucundan tutup saldırıyı engelledi. Sonra hiç beklemeden adamın balta sapına vurdu. Adam sendeledi. Ama bunu bir avantaja çevirip aldığı ivmeyle dönerek, baltasını ters taraftan savurdu. Fakat biraz fazla alçaktan savurmuştu.
Alexis baltanın üstünden zıpladı. Sonrada geriye bir iki adım atıp tüm gücüyle kılıcıyla beraber adama atıldı. En üstü Beyaz, aşağı doğru siyah olan kılıç hızlı bir şekilde adamın karnına girdi. Adamın üstüne yığılacağını anlayıp kılıcıyla beraber geri çekildi.
Adamın düşüşünü gören kuzeylilerin yüzünde dehşet vardı. Birçoğu geri çekilmeye başladı. Savaşanlarda hızlıca öldürüldü. 22 şövalyeden ölen yoktu. Fakat iki kişinin metalden zırhı parçalanmıştı ve bazı kısımlarından yaralar almışlardı. Şövalyeler, dinlenmek için olduğu yerlere oturdu ve kuzeyin soğuna rağmen neredeyse hepsi miğferlerini çıkardı.
"Bu savaşın tek anlamı var" dedi Alexis soluklanan adamlara. Bir yandan kendi miğferini çıkardı. "Oda kuzeylilerin bizi çoktan farkettiğidir."
Fader Alexis'in yanına geldi. "Peki şimdi ne yapacağız? Böyle farkedilmişken pek birşey yapacağımızı sanmıyorum." Fader'ın yüzünde bir hoşnutsuzluk vardı.
Alexis adamın yüz ifadesini umursamayıp, biraz etrafa bakınarak düşündü. Aklına yapabilecek bir olasılık gelmediği için sinirlendi. "Lanet olası kuzey!" Diye bağırdı. "Çok belirsiz ve bilgisiziz. Etraftan her an birşey çıkacakmış gibi." Sonra aklına kendi dediği şey sayesinde bir plan geldi. "Etrafı öğrenmeliyiz. Kendi devriyelerimizi oluşturup bu ormanı ve Trigligarlt'a kadar olan yerleri kendimizce bir haritasını yapacağız. Gerekirse savaşacağız ve öleceğiz." Şövalyelerin birçoğu planı mantıklı bulmayıp keyifsiz bir şekilde onayladılar. Bunu gören Alexis
"Ey kardeşlerim! Eğer bilmeden, kör bir şekilde savaşırsak, sonsuz denizde yön bilmeden boş yere yüzüp kendimizi öldürmüş gibi olacağız. Eğer hiçbirşey bilmeden rastgele savaşırsak öleceğiz. Lakin birşeyleri bilip yani yüzeceğimiz yeri bilirsek, en azından bir yaşama şansımız olacak. O yüzden bunu yapmalıyız."
Alexis, şövalyelerin keyiflenmesini bekliyordu. Fakat tam tersine Fader, bir yandan Alexis'ten uzaklaşarak "neden kuzeydeyiz peki?" Diye soru sordu. Alexis adamın dediğini anlamadı. Fader, diğer çoğu şövalyeden dahada uzaklaştı. "Biz tanrının askerleri, neden senin kralının yolunda ölüyoruz? Cidden dostlarım, bunu düşünmedinizmi?" Alexis, Fader'ın ilk defa bu sinirli halini görüyordu. Lakin kralına laf ettirmeyecekti. "Çünkü o Vaelric Gravebloom! Bize barışı getire-"
"Hah! Güldürme beni kutsanmış. Harbiden demişken, senin gibi yarım yeminli biri neden kutsanıyor?" Sorusunu sorduğunda alçak meydandan iyice uzaklaşmış ve kuzeylilerin çıktığı çalılıkların yanına gelmişti. Birkaç şövalye, sanki Fader'ın dediğini haklı bulmuş gibi yavaşça ona yaklaşıyor ve yüzlerini yere gömüyorlardı.
Melkor, ne olduğunu anlamaz bir edayla "yeter artık Fader" dedi. "Onu bizzat tanrı kutsadı."
Fader kafasını salladı. "Hayır! Onun tanrıyla karşılaştığı yok. Sence yüce Unutulmuş Tanrının böyle bir insanı kutsamasına mı ihtiyacı var? Ben biliyorum Melkor. Bu adam bir sahtekar ve yalancı! Bu adam bir şövalye değil" kılıcını Alexis'e doğrulttu. Alexis, sinirlenmişti. Kendisine yalancı damgası vurulması ve bunun üstüne şövalyeliği sorgulanması kabul edilemezdi. Öfkeyle adama kılıcını doğrulttu. "Gelde öğren o zaman şövalye kimmiş seni şerefsiz!" Diye bağırdı. O sırada diğer 20 şövalyenin tekrar kılıç çekiş sesleri sessizliği böldü. Fakat sessizlik, bu sefer karşılık verdi. Bir kükreme sesi hepsini susturdu. Alexis, sadece birkaç saniye, Fader'ın acı çığlıklarını duydu. Ölü şövalyenin bedeninin üstünde, masmavi, bir elmas gibi parıldayan, uzun kuyruklu ve boynuzlu, kaplana benzeyen bir yaratık vardı. Adamın zırhını bir dalı koparır gibi koparmış, içindeki cesedi yiyordu. Diğer şövalyelerden uzaklaşan şövalyeler, bir anda tekrar yanlarına gelmişti. Şövalyeler, hilal şeklini alıp kılıçlarıyla kristal kaplana karşı gard aldı. Kaplan altındaki cesedi bırakıp parlayan 21 kılıca karşı hırladı. Hilalin içine doğru sıçrayarak ilerledi.
"Etrafını sarın!" Diye emretti Alexis. Fakat kaplan izin vermedi. Bir sağa bir sola zıplayıp adamların hareket etmesine izin vermiyordu. Zayıf şövalyelerden biri olan Sör Hang'i gözüne kestiren kaplan, adamın kılıcına insanüstü bir hızla vurup havaya savurdu. Hang içinde dolmuş korkuyu dışa vurup çığlık attı. Hiçbirşey yapamaz hale gelmiş sayılırdı. Alexis, Hang'den yalnızca bir adam uzaktaydı. Kaplan, adama tam pençesini savuracakken, Alexis hilalden çıkıp kaplana atıldı. "Hayır!" Diye bağırdı. Kafasına doğru gelen kılıcı gören kaplan, hızlıca savurduğu pençeyi Hang'den geçirip, Alexis'in kılıca vurdu. Lakin bu sefer kılıcı tutan el sağlamdı. Hızlıca el tutan Bileğini döndürdü. Kılıcını kristal kaplanın boynuna doğru saplamaya çalıştı. Fakat sanki bir buza kılıç saplamış gibiydi. Kılıç, sadece ucu saplanabilmiş ve kaplanın boynunda küçük bir delik açmıştı. Ama kaplanın canı acıdığı belliydi. Tüm gücüyle Alexis'e kükredi. Kükremesi normal bir kaplana göre daha tiz ve ürkünçtü. Alexis, kaplanın gözlerine baktı. Kusursuz, bir yakut gibi kıpkırmızıydı. Alexis'in içinde korkuyla karışık bir heyecan vardı. Kalbi yerinden çıkıyordu. Bir anlığına miğferini takmadığını farketti "kahretsin!" Diye iç geçirdi. Kaplan Alexis'e doğru sıçradı. Bir yandan ön pençelerini savurdu. Alexis her birinden kılpayı kaçarak kurtuluyordu. Kaplan bir anlığına akıllanmış olacakki, Alexis'in kaçıcağı yeri tahmin etti ve oraya pençesini savurdu. Zırhın parçalanma sesi, Alexis'in kulağını tiz etti.
Zırhının parçalanması ve içinde dolan öfkenin getirdiği ateşle kaplana karşı atağa geçti. Kılıcını savurdu. Bileğini döndürerek tekrar savurdu. Saldırısını tamamlamak için bu sefer bedeniyle dönüp ters taraftan savurdu. Son saldırısı Kaplanın ağzında uzun ama sığ bir yara açtı. Kaplanın saldırma sırasıyken, diğer şövalyelerde bir anda arkadan kaplana kılıçlarını savurup, sapladılar. Saldırıların sadece birkaçı kaplana isabet etti. Kaplanda bunu boş durmayıp, başka bir şövalyenin üstüne atladı. Şövalyeyi oracıkta paramparça etti. Kaplan, hızlı bir şekilde geri çekilip çıktığı çalılığa gitti. Olduğu yerden hırlamaya başladı. "Yoruldu" dedi Alexis yüksek bir sesle. "Onu yenebiliriz şövalyeler sakın umudunuz kaybetmeyin!" Tam o sırada olduğu çalılığın yanından kırmızı çift göz parıldadı. "Bir tane daha mı?" Diye sordu hayretle Hoggart. "İnanamıyorum bunu nereden bildin Crain?" Dedi Robert ciddi bir sesle. "Şuan şakanın sırası değil aptallar!" Diye bağırdı Melkor. İki kaplan yavaş yavaş, şövalyelerin etrafında dönerek onlara gelmeye başladı. Şövalyeler ise gardlarını alıp bir tekli sıra halinde onlara karşı duruyordu.
"Bu canavarları yenmek istiyorsanız. Pençelerinden kaçınmanız gerekiyor" dedi Alexis kaplana karşı en önde gard almışken. "Peki onu nasıl yapacağız?" Diye sordu merakla Hang. "Sadece saldırdığı taraftan başka bir tarafa kendini at ve şansına güven. Kaçınmanın altındaki mantık budur."
Hoggart güldü. "Çok aptalca bir mantıkmış."
Kaplanlara karşı ikinci bir çarpışma başladı. Şövalyelerin neredeyse hepsi, yeni gelen kaplanla savaşıyor, önceki kaplanla ise Alexis hesaplaşmalarını sürdürüyordu.
Alexis, itiraf etmeliydi. Kutsanınca muazzam bir güce kavuşmuştu. Kaplanın saldırıları kolayca karşılıyordu. "İşin bitti pislik şey!" Diye bağırdı kaplana. Saldırılarını hızlandırırken. Fakat kendisi ne kadar güçlü ve dayanıklı olsada kılıcı onunla aynı seviyede değildi.
Kılıcı bir anda çatladı. Çatlamanın etkisiyle elinden savruldu ve yere düştü. Kaplan, hiç beklemeden şövalyenin üstüne atladı. Alexis, korkuyla sadece kaplanın üzerine gelişini izledi.
Lakin birşey kaplanın çenesine bir tokmak gibi vurdu ve onu yere serdi. Bir yandan birkaç şövalyeyi öldüren ve diğerlerini sıkıntıya düşüren kaplanın üstüne, biraz daha küçük, boynuzsuz ve kısa kuyruklu, kar gibi beyaz bir kaplan üstüne çullandı. Meydanda iki kaplan yuvarlandı. Kristal kaplan, şövalyelerle savaşmaktan yıpranmış olacakki fazla dayanamadı. Beyaz olan dişlerini ona geçirince sçacı bir şekilde son kez kükredi. Çalıların içinden bir adam çıktı.
Adamın üstünde kahverengi yünlerden yapılmış birden fazla katlı kıyafetler vardı. Kafasında sol gözünüde kapatan, eskiden beyaz olan ama şimdi pislenmiş ve siyahlaşmış gözüken bir bandaj sarılıydı. Adam uzaktan bakıldığında üst kısmı bacaklarının inceliğine göre bir yuvarlak oluşturmuştu. Sol elinde bir değnek, sağ elinde ise ortasında mavi ve ışık saçan bir taş yerleştirilmiş bumerang vardı. Alexis, adama "sen kimsin?" Diye sordu. Adamın açıkta kalan masmavi gözü olduğundan daha fazla parladı. Birkaç tane kalmış dişleriyle Gülümseyerek "kuzeye hoşgeldiniz" dedi.
