Ankara'nın ucundaki Karadeniz kitap kapağı

12. bölüm / 17

9 bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 9 bölüm

Berk'le son kez göz göze geldikten sonra kendi arabasına binip hiç beklemeden oradan ayrıldı.

Ben de Mert'le birlikte arabaya bindim. Yol boyunca aklımda az önce yaşananlar dönüp durdu. Berk'in bakışlarını, söylediklerini ve neden bu kadar garip davrandığını düşünüyordum.

Dalgınlığımı Mert de fark etmişti.

“İyi misin?” diye sordu.

“İyiyim. Biraz yoruldum sadece.” diyerek geçiştirdim.

Daha fazla soru sormadı.

Bir süre sonra arabayla mahalleye girdik.

Mert arabayı park ettiğinde ikimiz de araçtan indik. Aylar sonra yeniden burada olmak garip bir şekilde içimi ısıtmıştı. Mahallenin seslerini bile özlemiştim. Uzaktan gelen çocuk sesleri, apartmanların arasından yükselen konuşmalar, tanıdık sokakların o kendine özgü havası...

Etrafı incelerken çocukluğumdan kalan anılar birer birer aklıma gelmeye başladı.

Bu sokaklarda koşturduğum günler, yaptığımız yaramazlıklar, akşam olunca annemin balkondan beni eve çağırması...

Derin bir nefes aldım.

Sonra Mert'e döndüm.

Onun da gözlerinin dolduğunu fark ettim. Elini omzuma koyup hafifçe itti.

“E hadi.” der gibi başıyla evi işaret etti.

Ben de küçük bir gülümsemeyle adım atmaya başladım.

Evimiz dört katlı bir binaydı. Binanın hemen yanında da çocukluğumdan beri çok sevdiğim, küçük ve tatlı bir bahçesi vardı.

Birinci katta Ceylan, annesi ve kardeşi yaşıyordu.

İkinci katta eskiden kiracı bir komşumuz vardı. Abim, kiracının yaklaşık beş-altı yıl önce çıktığını ve ikinci kattaki evi kendisi için satın aldığını söylemişti.

Üçüncü kat ise benim geçmişim, yuvam beni ben yapan evimin olan kattı.

Dördüncü katta ise kimse yaşamıyordu. Başımı kaldırıp baktığımda pencerede hâlâ “Satılık” yazısını gördüm.

Bir an olduğum yerde kaldım.

Yıllar geçmişti ama bina hâlâ aynıydı.

Sanki ben gitmişim de burası beni beklemişti.

Evin yedek anahtarı bende olduğu için dış kapıyı kendi anahtarımla açtım. İçeri girerken kalbim hızlı hızlı atmaya başladı.

Bina asansörsüzdü. Mert'le birlikte merdivenlere yöneldik.

Üçüncü kata çıktığımızda Mert kapının önünde durdu. Ben de kapının yanında beklerken Mert zile bastı.

İçeriden annemin sesi geldi.

“Geliyorum!”

Mert birkaç saniye bekledi, sonra zile iki üç kez daha bastı.

Annem bu kez daha yüksek sesle seslendi.

“ patlama geldik be! ”

Mert'in yüzüne bakıp gülmemek için kendimi zor tuttum.

Kapı açıldığında annem önce Mert'i gördü. Ben kapının yanında kaldığım için beni henüz fark etmemişti.

Mert'i görünce şaşkınlıkla,

“Mert oğlum, sen miydin? Kusura bakma, Bora falan sandım. Hayırdır inşallah? Bir sorun yok, değil mi?” dedi.

Mert boğazını temizleyip “Meryem teyze, sana hediyeni getirdim.”

Annem şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.

“Ne hediyesi evladım?”

O an daha fazla dayanamadım.Kapının önüne geçip hazır ola geçtim.

“Ezgi Kaya Ankara Emret, komutanım!”

Annem beni gördüğü anda yüzündeki şaşkınlık yerini bir anda başka bir ifadeye bıraktı.

Annemin sol gözünden yaş geldiğinde elimi uzatıp ilk önce göz yaşını sildim sonrada ona sımsıkı sarıldım. Aylar sonra... Yeniden annemin kollarındaydım.

Annemle sarılmamız sona erdiğinde Mert, valizimi eve bırakıp işi olduğu için gitmişti.

Evde annem ve benden başka kimse yoktu. Ev çok sessizdi. Hem de fazlasıyla sessiz...

Salonda annemin dizine başımı koymuş, tavana bakıyordum. Sessizliğin içinde evin her köşesini inceleyerek eski anıları hatırlamaya çalışıyordum.

Tam o sırada zil çaldı.

Annem yerinden kalkamadan ben ayağa fırlayıp kapıya koştum.

Kapı deliğinden baktığımda abimi ve Derya ablayı gördüm. Hiç beklemeden kapıyı açtım.

“Ben geldim!”

Sesim o kadar neşeli çıkmıştı ki ben bile kendi sesimi tanıyamadım.

Abim ve Derya abla şaşkın gözlerle bana bakıyordu.

Eskiden yaptığım gibi kollarımı iki yana açtım.

“Kim beni daha çok özlediyse ilk o bana sarılsın.”

O kadar çok gülümsüyordum ki yüz kemiklerimin ağrıdığını hissediyordum. İkisi de dolu gözlerle bana bakarken yüzümü sahte bir şekilde düşürdüm.

“Yoksa beni özlemediniz mi?”

Abim hemen kendine gelip bana doğru bir adım attı ve sıkıca sarıldı.

“Sen ne zaman geldin deli? Neden bize haber vermedin?”

Kollarının arasında kendimi o kadar iyi hissediyordum ki bunu cümlelere sığdırmak mümkün değildi. Sanki aylarca içimde biriken özlem, o sarılmayla birlikte biraz olsun hafiflemişti.

“Bu sabah geldim. Size sürpriz yapmak istedim.”

Abim benden ayrılıp yüzümü avuçlarının arasına aldı. Önce yanaklarımdan öptü, ardından saçlarımı karıştırdı. Gözlerindeki özlemi görmek için konuşmasına bile gerek yoktu.

Tam o duygusal anın ortasına Derya abla girdi.

“Ama bir dakika ya! Benim bir tanecik küçük görümcem gelmiş, ben de özledim. Biraz da ben sarılayım.”

Gülerek abimin yanından ayrılıp Derya ablaya sarıldım.

Derya ablayı gerçekten çok seviyordum. Çok iyi anlaşıyorduk. Onunla konuşmak, yanında olmak bana her zaman iyi gelirdi.

O akşam uzun uzun hasret giderdik. Hep beraber sofraya oturup hem sohbet ettik hem de akşam yemeğimizi yedik. Ev, aylar sonra ilk kez yeniden eski sıcaklığına kavuşmuş gibiydi.

Bir süre sonra Derya abla hastaneden direkt buraya geldiği için çok yorulduğunu söyleyip kendi evine gitmek üzere kalktı.

Abim de Derya ablayı bırakacağını söyleyince ikisi birlikte evden çıktılar.

Derya ablanın anne ve babası kendi memleketlerinde yaşadığı için o kendi evinde yaşıyordu.

Onlar gittikten sonra annemle birlikte sofrayı toplamaya başladık. Bir yandan tabakları kaldırıyor, bir yandan da sohbet ediyorduk.

Sofrayı toplarken anneme dönüp,

“Anne, geldiğimi kimseye söyleme. Yarın diğerlerine de sürpriz yapmak istiyorum.” dedim.

Annem gülümseyerek başını salladı.

“Söylemem, söylemem. Zaten yarın Ceylan'ın doğum günü. Annesi kafede kutlamak için organize etmiş, hepimizi çağırdı. Sen de gelirsin. Herkese güzel bir sürpriz olur.”

Yarın Ceylan'ın doğum günü olduğunu biliyordum ama kafede toplanacaklarını bilmiyordum.

Dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu.

“Güzel olur.”

୨ৎ ── ✧ ── ୨ৎ
Bulaşıklar da bitince kendimize birer kahve yapıp mutfaktaki masaya oturduk. Kahvemden bir yudum aldım.
“Anne...”

Annem de kahvesinden bir yudum alıp bana baktı.

“Efendim?”

“Ben bugün karargâha yeni timimle tanışmak için gittiğimde albayımla da tanıştım.” diye cümleme başladım. Bir an duraksayıp devam ettim. “Albayım Rıza Aslan.”

Derin bir nefes aldım. Parmaklarım masanın örtüsüyle oynarken gözlerimi önümdeki kahveye diktim.

“En son babamla birlikte göreve gitmeden önce görmüştüm. Şimdi... o kadar yaşlanmış, çökmüş ki...”

Başımı kaldırıp anneme baktım. Beni sessizce dinliyordu. Gözlerinin yine kızardığını fark ettim. Bir süre sustuktan sonra aklıma takılan şeyi sordum.

“Anne, Rıza amcamın karısı... En son kanser hastasıydı. Trabzon'da tedavi görüyordu. Şimdi nasıl, haberin var mı?”

Annem başını hafifçe salladı. “Sen gittikten iki yıl sonra kanseri atlattı.” İçimden derin bir nefes verdim.

“Hiç Ankara'ya gelmediler mi? Ege de gelmedi mi?”

Ege, Rıza amcamın oğluydu. Benden üç-dört yaş kadar büyüktü. Çocukken beni birkaç kez görmüştü ama ben o zamanlar çok küçük olduğum için Ege'yi hatırlamıyordum. Bazen babamın ya da Rıza amcamın telefonundan konuşurduk.

Şebnem abla kansere yakalandığında, Rıza amcam kendi memleketlerinde tanıdıkları ve güvendikleri bir doktor olduğu için onunla birlikte Rize'ye gitmişti. Ege de o süreçte anneannesinin yanında kalmıştı.

"Bir iki kere geldiler. Şebnem şu an Rize'deki evlerinde. Havalar soğuyunca Ankara'ya geliyor.”

Şebnem teyzeyi ben de çocukken bir iki kez görmüştüm.

“Rize'de tek mi?”

“Yok. Üç yaşında bir kızı var. Ela.”

Ege'nin bir de kız kardeşi olduğunu böylece öğrenmiştim. Nedense bunu duyduğumda içimde garip bir merak oluştu.

Annem sandalyesinden kalktı. “Hadi, git yat. Kahvelerimiz bile soğudu zaten.”

Ben de ayağa kalktım.

“Salona yer yatağı ayarlayıp direkt uyurum.”

Annem bana ters ters baktı.

“Kızım, ne yer yatağı? Git odanda yat. Yatağını her ay yıkıyorum, tertemiz.”

Bir an duraksadım.

“Benim odam hâlâ duruyor mu?”

Annem başını sallayarak beni onayladı. Elimden tuttu ve birlikte mutfaktan çıktık. Koridorda ilerlerken yıllardır görmediğim kapının önünde durduk.

Kapının üzerinde hâlâ çocukken yapıştırdığım kelebekler vardı. Kelebekleri çok severdim. Çocukken kapımı onlarla süslemeye bayılırdım.

Onları görünce buranın gerçekten benim odam olduğunu anladım.

Annem beni kapının önünde bırakıp kendi odasına gitti. Ben ise kapının karşısında öylece kaldım.

Elimi kapının koluna uzatmaya bile cesaret edemiyordum.Bir süre sadece kapıya baktım.

Yıllardır herkesten sakladığım gözyaşlarımdan biri yanağımdan süzülüp boynuma doğru indi. Elimi kapı koluna koydum.Derin bir nefes aldım.Ve kapıyı yavaşça açtım.

Odamın kapısını açıp içeri girdim. Kapıyı arkamdan kapatıp sırtımı kapıya yasladım. Odaya şöyle bir baktım.

Çocukken boya yapmayı çok severdim. Babam bana sürekli boyama kitapları alırdı. Ben de onları boyayıp duvarıma asardım. Odaya kim girerse girsin, sanki bütün resimleri ben çizmişim gibi gururla anlatırdım.

Sırtımı kapıdan ayırıp yatağımın kenarına oturdum.

Tam o sırada gözüm yatağımın yanındaki komodinin üzerine takıldı.

Ege'nin bana gönderdiği çilekli tokalar hâlâ oradaydı.

Doğum günümde hediye olarak göndermişti. Ege'nin gönderdiğini öğrendiğimde o kadar mutlu olmuştum ki... O zamanlar benim için küçücük bir hediye bile dünyanın en güzel şeyi gibi geliyordu.

Tokalara bakarken yine düşüncelere dalmıştım.

Derken kapım tıklatıldı.

Hemen gözyaşlarımı sildim ve boğazımı temizledim.

“Gel.”

Annem kapıyı aralayıp yanıma geldi. Önce bana sarılıp yanağımdan öptü.

“İyi geceler kızım.”

“İyi geceler anne.”

Annem odadan çıkınca ben de pijamalarımı giyip yatağa girdim.

Yatağa uzandığımda içimde garip bir mutluluk vardı. Oda bana eski Ezgi'yi hissettirmişti.

Şu an gerçekten çocuk gibi yatağın üzerinde zıplamak istiyordum.

Tam gözlerimi kapatacakken telefonum çaldı.

Ekranda Elif teyzemin görüntülü araması vardı.

Hemen açtım.

Telefonu açtığımda karşımda bıkmış bir ifadeyle duran teyzemin yüzünü gördüm.

“Ezgi, rahatsız ediyorum ama Efe tutturdu da Ezgi de—”

Teyzem cümlesini tamamlayamadan telefon Efe'nin eline geçmişti.

Telefonla birlikte odasına koşuyor olmalıydı ki arka planda koşma sesleri geliyordu.

Birkaç saniye sonra Efe'nin yüzü ekrana doldu.

“Ezgiiii!”

Gülerek onun sesini taklit ettim.

“Maymunummmm!”

Efe'yle biraz sohbet ettikten sonra telefonu kapattım.

Telefonu komodinin üzerine bırakıp yorganın altına girdim.

Bugün yaşadığım onca şeyin ardından, kendi odamda ve kendi yatağımda uyumak bana hiç olmadığı kadar huzurlu gelmişti.

Gözlerimi kapattım ve kısa süre sonra uykuya daldım.

-------------
Yorumlarınızı bekliyorummm🤍🤍

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

208okunma 40beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…