Ankara'nın ucundaki Karadeniz kitap kapağı

15. bölüm / 17

13 bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 13 bölüm

Dün yaşananlardan sonra eve gelir gelmez yatağa girmiştim. Kafam o kadar doluydu ki hiçbir şeyi düşünmek istemiyordum. Belki de bu yüzden, daha başımı yastığa koyar koymaz uyuyakalmıştım.

Sabah gözlerimi açtığımda ise üzerimde garip bir gerginlik vardı.

Nedenini ben de anlamlandıramıyordum. Arada sırada böyle tersimden kalktığım oluyordu.

Yataktan kalkıp doğruca banyoya girdim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra tekrar odama döndüm.

Gardırobun kapağını açıp karşısında birkaç saniye öylece durdum. Ne giyeceğime karar vermek bile istemiyordum.

Geldiğim gün valizimdeki eşyaları annem yerleştirmişti. Annem yerleştirmeseydi bir de valiz saçmalığıyla uğraşacaktım.

Yaklaşık on dakika boyunca kıyafetlerin arasında gidip geldikten sonra sonunda derin bir nefes verip ofladım.

“Ya sabır…”

Bugün daha güne başlamadan gerilmiştim.

Gardıroptan koyu kahverengi bol paça kot pantolonumu, beyaz crop'umu ve kahverengi hırkamı aldım.

Bu aralar kahverengiyle kombin yapmak hoşuma gidiyordu.

Aldıklarımı giydikten sonra aynanın karşısına geçip saçlarımı özenle taradım. Saçlarım benim kırmızı çizgimdi. Herkese dokundurtmazdım.

Saçlarımı taradıktan sonra kıskanç tokamla arkadan tutturdum. Hafif bir makyajla da işimi tamamlayıp telefonumu aldım ve odadan çıktım.

Mutfaktan tabak sesleri geliyordu. Annem kahvaltı hazırlıyor olmalıydı.
Mutfağa girdiğimde Meryem Sultan yine döktürmüştü. Beni görünce gülümseyerek,

“Günaydın kızım,” dedi.

Yanına gidip yanağından öptüm.

“Günaydın Meryem Sultan.”

Mutfak tezgâhına yaslanıp masaya baktığımda beş tabak olduğunu fark ettim.

İster istemez kaşlarımı çattım.

“Anne, masada beş tabak neden var?”

“Abinler ve bir misafir geliyor.”

“O öküz kendi evinde yapamıyor mu kahvaltısını? Kendi kahvaltısını hazırlayıp bizi de çağırması gerekirken—”

Annemin fırlattığı terlikle cümlem yarıda kesildi.

“Ezgi! O senin abin, düzgün konuş.”

“Misafirimiz kim ya? Neden misafir geliyor ayrıca?”

Annem kaşlarını çattı.

“Ezgi, ikinci terliği yemek istemiyorsan sus. Kim olduğunu gelince görürsün. Git, yumurta ve ekmek al.”

Ofla­ya puflaya mutfaktan çıktım.

Cüzdanımı çantamdan alıp kapıyı açtım. Beyaz ayakkabılarımı giyip aşağı indim. Bir kez daha Ankara'nın havasını içime çektim.

Mahalleden dönüp bakkala girecekken bir anda canım Ankara lokumu çekti.

Evet, Ankara lokumu.

Uzun zamandır Mehmet Usta'nın lokumlarından yemiyordum.

Hemen yolumu Çarşı Sokağı'na çevirdim. Evimizin yakınlarında, bizim kendi aramızda “Çarşı” dediğimiz bir sokak vardı. Kuyumcusundan kıyafetçisine, bakkalından fırınına kadar aradığın her şeyi bulabilirdin.

Sokağa girdiğimde yine üzerimde gözler hissettim.

“Hoş geldin Ezgi kızım.”

Başımı çevirip gülümsedim.

“Hoş bulduk, kolay gelsin.”

Biraz daha ileride Mehmet Usta'nın dükkânı vardı.

Çocukluğumdan beri beni tanırdı. Küçükken dükkânına gittiğimde en sevdiğim lokumlardan mutlaka verirdi. Arada yanına gidip yardım bile ederdim.

Mehmet Usta gençliğinde birini sevmiş, fakat sevdiği kadın başkasıyla evlenmişti. Ondan sonra başka kimseyi sevmemişti. Hep bir kızı olsun istemişti.

Beni de kendi kızı gibi severdi.

Dükkâna doğru ilerlerken biraz ileride tanıdık iki kişi gördüm.

Oğuz ve Alper, Mehmet Usta'nın yanındaki bakkalın önündeki taburelere oturmuş, çay içerek sohbet ediyorlardı.

Beni fark eden Alper kafasını kaldırdı.

“Ezgi Komutanım?”

Deyip ayağa kalktı.

Beni fark eden Oğuz da ayağa kalkıp gözleriyle Alper'e Mehmet Usta'nın dükkânını işaret etti.

Alper'in yüzünde bir anda otuz iki dişlik bir sırıtış oluştu.

Kaşlarımı çattım.

Bunlar kesin bir şey çeviriyordu.

İkisi de benim bakışlarımı fark edince saniyesinde eski hâllerine döndü.

Oğuz sakin bir şekilde,

“Günaydın, Ezgi Komutanım,” dedi.

Ardından bir tabure çekip eliyle gösterdi.

“Buyur, otur.”

Tabureye oturdum. Onlar da tekrar yerlerine geçtiler.

“Günaydın. Siz sabah sabah burada ne yapıyorsunuz?”

Alper elindeki çayı kaldırdı.

“Çay içiyoruz.”

“Onu görüyorum.”

Oğuz'la Alper yeniden birbirlerine baktılar.

Tam konuşacakken Mehmet Usta'nın sesi duyuldu.

“Ezgi kızım! Sen orada ne oturuyorsun? Gel bakayım buraya!”

Mehmet Usta'nın sesini duyunca ayağa kalktım. “Geliyorum Mehmet Ustam!”
Oğuz ve Alper'e kısa bir bakış attım. İkisi de hâlâ birbirlerine bakıyordu. “Bir şey çeviriyorsanız söyleyin.”

Alper hemen başını iki yana salladı.
“Yok be Ezgi Komutanım. Biz ne çevireceğiz?”

“Bilmem. Yüzünüzden belli oluyor.”
Oğuz gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı

“Sen git Mehmet Usta'nın yanına. Biz birazdan geliriz.”

Kaşlarımı çattım.

Mehmet Usta'nın dükkânına girerken arkadan Alper'in kısık sesle güldüğünü duydum.

“Duyuyorum sizi!”

“Bir şey demedik ki!”

Başımı iki yana sallayıp dükkâna girdim.

Mehmet Usta tezgâhın arkasında durmuş, elindeki lokum kutularını düzenliyordu. Beni görünce yüzü aydınlandı.

Hemen kollarını iki yana açtı.

“Benim güzel kızım gelmiş! Yıllar sonra gelmişsin, gel buraya!”

Hiç düşünmeden yanına gidip sarıldım.

“Özledim seni Mehmet Usta.”

O da sıkıca sarıldı ama birkaç saniye sonra beni kendinden uzaklaştırıp baştan aşağı süzdü.

“Sen şimdi özledim mi diyorsun? Yıllardır neredesin sen kızım? Ankara'ya gelmişsin, ne zaman beni görmeye gelecektin? Ben seni burada bekliyorum, sen anca lokum canın çekince geliyorsun.”

Gülerek kollarına girdim.

“Tamam, tamam. Kızma ustam. Geldim işte. Hem seni hem de senin lokumlarını çok özledim.”

“Lokumları da özlemişsin demek.”

“Onları biraz daha fazla özlemiş olabilirim.”

Mehmet Usta kahkaha atıp başını iki yana salladı.

“Hiç değişmemişsin sen.”

“Sen de değişmemişsin ustam. Hâlâ beni görünce kızıyorsun.”

“Biri kızacak ki aklın başına gelsin.”

“Benim aklım gayet yerinde.”

“Öyle mi? O zaman yıllardır beni neden aramadığını da açıklarsın.”

Bir an sustum.

“Onu… sonra konuşuruz.”

Mehmet Usta yüzüme bakıp yumuşakça gülümsedi.

“Tamam kızım. Yeter ki geldin. Ama bundan sonra öyle yıllarca ortadan kaybolmak yok.”

“Tamam ustam, söz.”

“Bak, sözünü tutmazsan lokum da yok.”

Gözlerimi kocaman açtım. “Ne? Bunu yapamazsın.”

“Yaparım.”

Gözlerimi kocaman açıp ona baktım.
“Ustam, sen bana nasıl kıyarsın?”
Mehmet Usta'nın yüzündeki sert ifade bir anda yumuşadı.
“Sana nasıl kıyarım be kızım? Ben sana kıyamam ki.”

Kollarını iki yana açtı. Hiç düşünmeden yanına gidip ona tekrar sarıldım.

“Ben de sana kıyamam Mehmet Usta.”

“Gel bakalım buraya benim güzel kızım.”

Sarılırken gözlerimi kapattım. Tam o sırada arkamızdan bir ses geldi. Hızla arkamı döndüm.

Karşılaştığım kişiyle birlikte ağzımdan tek bir cümle çıktı:
“Yok artık… burada da mı sen?”

Berk başını kaldırıp bana baktı.

“Sanada günaydın, Üsteğmen.”

“Senin yüzünden günümün hiç aymadığına emin olabilirsiniz. Sen beni mi takip ediyorsun?”

“Hayır. Mehmet Usta'yı ziyaret ediyorum.”

“Tabii. Ben de zaten buraya tesadüfen geldim.”

“Belli oluyor.”

“Ne belli oluyor?”

“Lokum için geldiğin.”

Mehmet Usta araya girip kahkaha attı.

Berk sırıtarak bana baktı.

“Yoksa dünkü yardımım için bana teşekkür mü edeceksin?”

“Teşekkür mü? Yüzünü bile görmek istemediğim hâlde hâlâ karşıma çıkıyorsun.”

“Demek yüzümü görmek istemiyorsun.”

“Evet.”

“Az önce bana bakıyordun ama.”

“Sinir olduğum için baktım.”

“Ben de aynı şeyi düşünüyordum.”

Dışarıdan kahkaha sesleri geldi.

Oğuz ve Alper kapının önünde birbirlerine bakıp gülüyorlardı.

İkisine döndüm.

“Siz neden gülüyorsunuz?”

Alper hemen ciddileşmeye çalıştı.

“Hiç, Ezgi Komutanım.”

Berk kollarını göğsünde birleştirip ikisine baktı.

“Ezgi Komutanımızın sinirli anlaşılan. Patlayacak yer arıyor.”

Dişlerimi sıkarak ona baktım.

“Ben sana buradan bir tane patlatırsam, nereden geldiğini şaşırırsın.” diye mırıldandım

Berk kaşını kaldırdı.

“Duyamadım. Teşekkür mü ettin?”

“Sen…”

Mehmet Usta gülmekten kendini tutamıyordu.

“Allah aşkına ikiniz de yeter. Sabah sabah kavga etmeyin"

Derin bir nefes aldım. “Ustam, ben gidiyorum. Başka zaman gelirim.”

Mehmet Usta gülümseyerek başını salladı.

“Tamam kızım, yine gel. Ama bu sefer lokum için bahane bulmadan gel.”

“Gelirim ustam.”

Kapıdan çıktığımda hala keyifle çay içen Alper ile oğuz gördüm. Başlarında dikilip kötü bakışlar atarken ikiside ayağa kalktı benden biraz uzun oldukları için kafami kaldırıp işaret parmağımı içeri gösterdim.

“Komutanınıza sahip çıkın, yoksa elimde kalacak,” dedim.

Tam arkamı dönüp gideceken Berkin sesi duyumdum. “Dikkat et de bu sefer yokuşta düşme.”Olduğum yerde durup arkamı döndüm.

“Sen de dikkat et. Bu sefer yardım edeyim derken hastanelik olma.” dedim

Alper ile oguzdan aynı anda "Ooo" sesleri yükseldi.

Berk ise hiç istifini bozmadı. Yüzünde yine o sinir bozucu gülümsemesi vardı.

“Merak etme, Üsteğmen. Ben bu saatten sonra topukluyla yürüyemeyen inatçılara yardım etmem. Ayrıca kolay lokma olsaydım, bugün benim yerime geçmek isteyen çok olurdu.”

Bunu söylerken bana ima yapmıştı. Bu durum benim sinirlerimi tepeme getirmişti.

Dediğinin siniriyle bakkalın önüne dizilmiş yumurtalara uzandım. Bir tanesini alıp hiç düşünmeden Berk'in kafasına vurarak kırdım.

Çat!

" Afiyet olsunn yüzbaşı" dedim ve arkamı dönerek oradan uzaklaştım

----------
🤍 Okulum tam gün olduğu için yazmaya çok vakit ayiramıyorum bölümler 5 günde bir gelecek gibi duruyor daha erken yazmaya zamanım olursa atarım ama kendinize iyi bakın 🫶🫶
Bu arada ezginin babası yani Mustafa Kaya şehit olduğu günün hakkında böyle bir geçmiş yazabilirim eğer isterseniz yorumlarda belirtin istekleriniziii

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

163okunma 37beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…