Ankara'nın ucundaki Karadeniz kitap kapağı

17. bölüm / 17

15 bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 15 bölüm

Arabamı park yerine bıraktıktan sonra karargâhın girişinden içeri girdim. Üniformamı giyip hemen toplantı odasına gitmem gerekiyordu.

Koridorda karşılıklı konuşan Oğuz ve Yusuf'u görünce istemsizce gözlerimi devirdim.

Sessizce yanlarından geçmeye çalışırken beni fark eden oğuz,
“Ooo, komutanım! ”

Sesiyle olduğum yerde durdum. İkisine dönüp " ne var" neredesine kafamı oynattım.

Oğuz sırıtarak konuştu. “Ezgi Komutanım, yanınızda yumurta yok, değil mi?”

Yusuf'un kıkırdamalarını duyunca ikisine de ters ters baktım.

Yusuf, timdeki erkekler arasında benim için en temiz kalpli olanıydı. Tabii ki diğerleri de iyi insanlardı ama Yusuf'un ayrı bir naifliği vardı.

Yusuf'un kıkırdamalarını duyunca ikisine de ters ters baktım.Yusuf, timdeki erkekler arasında benim için en temiz kalpli olanıydı. Tabii ki diğerleri de iyi insanlardı ama Yusuf'un ayrı bir naifliği vardı.

Zaten timdeki erkeklerin boyları benden uzundu. Yusuf benden biraz kısaydı, Eda ise aramızdaki en kısa kişiydi.

Ama en uzun boylu , geniş omuzlu, kaslı, ya-
ben ne diyorum be!

Aklımdan geçenler yüzünden kendime sinirlenip hıncımı Oğuz'dan çıkarmaya karar verdim.

Bir adım yaklaşıp karnına hafifçe bir yumruk attım. Öne doğru eğilince çenesinden tutup yüzüne baktım.

“Yumurtam yok ama çok güzel cezalarım var. Yaşamak istemeyeceğin türden… Hem Eda'yla aran bozulsun da istemezsin, değil mi?”

Bir erkek Bir kadını gerçekten seviyorsa o erkeğin en çok korktuğu şeylerden biri onunla arasının bozulması, ona zarar gelmesidir. Çünkü insan, değer verdiği kişiyi kaybetmekten korkar.

Oğuz yutkundu ve teslim olurcasına ellerini havaya kaldırdı.

“Özür dilerim komutanım! En sevdiğim komutan, ablam komutanım!”

Son cümlesini duyunca yüzümü buruşturdum. Bir an söylediklerini zihnimde tekrar ettim.

Ablam komutanım ne lan!

- Ezgi, sakın Ankaralı havana dönme. Karargahta rezil olmayalım daha yeni geldik gelir gelmez adımız çıkmasın.

Oguzun baştaki dediklerini düşünmeye çalıştım. Çenesi üzerindeki elimi çektim. Elimi çeker çekmez Oğuz da doğruldu.

Off, bu erkekler neden zürafa gibi uzundu?

Eda en fazla 1.65 falandı ama Oğuz, nereden baksan 1.88 vardı.

Elimi Oğuz'un omzuna koyup iki kez vurdum.

“Favori komutanınız ben olmalıyım. Aferin, erken fark ettin. Ama şu taraf konusunda benim yanımda olursan daha çok sevinirim.”

Gülümsediğimi görünce Oğuz da güldü. Elimi omzundan çekip kollarımı arkamda birleştirdim.

“Hatırlat bana, en yakın zamanda sana bir ceza vereyim. Çok yaratıcı cezalarım var, emin olabilirsin.”

Arkamı dönüp koridorun sonundaki soyunma odasına doğru yürüdüm. Kapıyı açıp içeri girdiğim sırada Yusuf'un kahkahasını duydum.

İçeri girdiğimde Eda'yı gördüm. Benden önce gelmiş olmalıydı; dolabından üniformasını çıkarıyordu.

Beni fark edince yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.

“Nasılsınız Ezgi Komutanım?”

Kendi dolabımın kapağını açarken ona baktım.

“İyiyim canım, sen nasılsın?”

Eda elindeki eşyalarla kendi dolabının kapağını kapattı. Omzunu hafifçe silkerek bana döndü.

Yüzündeki o imalı bakışları fark edince kaşlarımı çattım.

“Hayırdır Eda, ne sırıtıyorsun?”

“Komutanım, bir şey soracaktım…”

Bugün fazla mı agresiftim, bilmiyordum ama hiçbir şeye tahammülüm kalmamıştı.

“Söyle Eda, artık!”

Eda dudaklarını birbirine bastırarak gülmemeye çalıştı.

“Ceylan'ın doğum gününden sonra neler yaptığınızı soracaktım ben.”

Bozuntuya vermeden bir yandan da üzerimi değiştirmeye başladım.

“Ne olacak Eda? Eve gittim, uyudum. Başka ne yapmış olabilirim?”

Eda'nın dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.

“Tabii canım, eve gittin, uyudun. Başka hiçbir şey olmadı yani?”

Elimdeki üniformayla ona döndüm.

“Eda, sen ne ima ediyorsun?”

“Ben bir şey ima etmiyorum ki, komutanım.”

“E o zaman neden sırıtıyorsun?”

Eda kahkaha atmamak için ağzını eliyle kapattı.

Daha fazla dayanamayıp gülmeye başlayınca üniformamı alıp kabine yöneldim.

“Eda, gülme!”

“Tamam, sustum!”

Arkamdan gelen kıkırdamaları duyunca kendi kendime söylendim.

Allah'ım, sabır ver. Daha toplantıya girmeden sinir hastası olacağım.

Bir de Berk denen o uyuz yüzbaşının suratını görecektim.

Ben bu sinirle toplantıya girersem o kendini bilmiş ukala yüzbaşının en ufak bir laf atışında kafa göz girişebilir hatta kapasını masaya geçirebilirim.

Derin nefesler alıp vererek sakinleşmeyi başardım.

Kabinimden çıkıp kapının yanında olan aynanın karşısına sandalyeye çekip oturdum. Arabadayken saçlarıma rastgele bağlamıştım o yüzden çok fazlasıyla dağılmıştı.

Tokamı çekip çıkardım. Saçlarımı iki yandan ayırıp balıksırtı örmeye başladım. İki örgümün de ucunu tokayla sabitlemek üzereyken Eda kabinden çıktı.

Saçlarımla işim bittiğinde sandalyeyi eski yerine koyup aynanın karşısına geçtim.

Balıksırtı örgünün bana çok yakıştığını düşünüyordum. Saçlarımı örmek beni mutlu ediyor, sanki bana ayrı bir enerji veriyordu. Ne zaman saçlarımı örsem kendimi daha iyi hissediyordum.

Tam son bir kez örgülerimi kontrol ederken Eda arkamda belirdi. Aynadan bana bakıp gülümsedi.
“Çok yakışmış, örüklü kız!”

Dudaklarımdaki gülümseme bir anda silindi.
Örgülü kız

Ege'nin önceden bana Örüklü kız deyişi gelmişti aklıma

Geçmiş ( genel bakış açısından anlatılır)

Küçük Ezgi, abisinin odasına bodoslama girdiğinde Bora'yı yatağında uzanmış, telefonla konuşurken buldu. Hiç vakit kaybetmeden yatağa atlayıp abisinin elindeki telefonu almaya çalıştı.

“Abi, kimle konuşuyorsun? Ben de konuşacağım! Ege'yle konuşuyorsun, değil mi?”

Telefonu alma çabaları sonuçsuz kalınca Bora kardeşini hafifçe kendinden uzaklaştırdı.

“Ezgi, git başımdan. Odanda oyun oyna. Benim odama da böyle bodoslama dalma, hadi!”

Ezgi dudağını büzüp masum masum abisine baktı.

O sırada telefonun diğer ucunda konuşulanları duyan Ege, Bora'ya çıkıştı.

“Oğlum, Ezgi'yi niye kızıyorsun? İstediği gibi girer! Ben Mustafa amcayı arayıp Ezgi'yle konuşacağımı söylemiştim ama arayamadım. Bir sesini duyayım ”

Bora derin bir of çekti. Sonunda telefonu kulağından uzaklaştırıp hoparlörü açtı.

Odada Ege'nin sıcacık sesi duyuldu.

“Nur'um, nasılsın?”

Küçük Ezgi, Ege'nin sesini duyar duymaz gülümsemeye başladı.

“İyiyim, Ege! Sen neden abimle konuşuyordun? Benimle konuşmadın. Ben sana çok darıldım!”

Telefonun diğer ucundan küçük bir kıkırdama duyuldu.

“Darılma kalbine kurban olduğum.”

Ezgi, Ege'nin ve babasının kendisine "Nur" demesine hiç kızmazdı. Ege ona öyle şefkatli bir sesle “Nur'um”, “Nur kız” derdi ki asılan yüzü hemen gülerdi. Babasının aynı şekilde seslenmesi ise ona tarifsiz bir huzur verirdi.

Ege'yle konuşmaya başladığında küçük kızın çenesi her zamanki gibi düşmüştü. Birbirlerine anlatacak o kadar çok şeyleri vardı ki sohbet uzadıkça uzuyordu.

Bora ise yanlarında oflaya puflaya bekliyordu.

Sonunda sabrı tükenmiş olacak ki dayanamadı.

“Yeter ya! Başka zaman konuşursunuz. Ege ne yapsın senin bugün yaptığın yapbozu? Allah'ım, sabır ver!”

Ege hemen lafa karıştı.

“Ula bak, bozuşacağuk o olacak! Sana ne be? Bana ne anlatıyorsa anlatıyor!”. Ege'nin şiveli konuşması ezgiyi yine gülümsetmişti.

Bora, Ege'nin yine Ezgi'yi savunmasına gözlerini devirdi.

“Ya tamam be! Ne hâliniz varsa görün. Hemen koru zaten. Ama yanlış kişiden koruyorsun, Laz uşağı! O benim gözümün bebeği.”

Ezgi bunu duyar duymaz abisinin yanağına kocaman, sulu bir öpücük kondurdu.

Bora böyle şeylerden pek hoşlanmazdı ama kardeşinin bu hareketlerine alışmıştı. Bu yüzden yalnızca başını iki yana sallamakla yetindi.

Ardından şefkatli bir sesle konuştu.

“Hadi abiciğim, sen git. Ben Ege'yle konuşacağım.”

Ezgi hemen itiraz etti.

“Ya ama ben daha Ege'ye saçlarımı ördüğümü söylemedim!”

Ege'nin sesi yeniden duyuldu.

“Saçlarını ördün mü?”

Ezgi, sanki Ege onu görebilecekmiş gibi iki örgüsünü de elleriyle tuttu.

“Evet! Annem ördü. Hani senin doğum günümde gönderdiğin çiçekli çıtçıt tokalar vardı ya, onlardan da taktım. Çok yakıştılar!”

“Eminim çok yakışmıştır, örüklü kızım.”

Ezgi'nin yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.

O gün telefonda saatlerce konuştular.

Her zamanki gibi Ezgi en saçma şeylerden bahsetti, aklına gelen soruları birbiri ardına sıraladı. Ege ise bütün bunları sabırla dinledi, her sorusuna cevap verdi. Küçük kızın anlattığı hiçbir şeyi önemsiz görmedi.

Ama telefonun kapanma vakti geldiğinde Ezgi'nin neşesi yavaş yavaş kayboldu.

Ege'yi görmek, ona sarılmak ve birlikte oyunlar oynamak istiyordu. O günde diğer günler olduğu gibi hayal olarak kalmıştı...

Telefon kapandıktan sonra yine gözyaşlarına hâkim olamadı.

Küçük Ezgi, kendisini babasının göğsüne bırakıp sessizce ağladı. Gözyaşlarını başkalarına göstermek istemiyordu ama babasının yanında kendisini tutmasına gerek yoktu.

Mustafa Kaya ise kızın saçlarını okşayıp ezginin tekrar tekrar Ege ile olan konuşmaları dinliyordu...

Şimdiki Zaman

Daldığım yerden Eda'nın sesiyle kendime geldim.

“Ezgi, iyi misin?”

Birkaç kez seslenmiş olmalıydı. Tepki vermediğim için endişelenmiş, bana korkuyla bakıyordu.

İyi olduğumu anlaması için ona küçük bir gülümseme sundum.

“İyiyim. Hadi, çıkalım. Çok oyalandık.”

Daha fazla soru sormasına fırsat vermeden odadan ilk ben çıktım.

Her zamanki ciddiliğime bürünerek Eda'yla birlikte koridorda yürümeye başladım. Botlarımızın sert zeminde çıkardığı sesler koridorda yankılanıyordu. Karargâhın alışıldık atmosferi her zamanki gibiydi; askerlerin alçak sesli konuşmaları, arada duyulan fısıltılar ve görevine yetişmeye çalışan insanların kendinden emin adımları…

Üsteğmen Ezgi Nur Kaya olarak emin adımlarla toplantı odasının önüne kadar geldim.

Toplantı odasının kapısına ulaştığımda kısa bir an durdum.

Derin bir nefes aldım, ardından kapıyı açtım. İçeriye önce ben girdim. Eda da hemen arkamdan geldi.

Kapıdan içeri girdiğimizde masadaki herkesin bakışları bize döndü.

Rıza Albay, yani babamın yakın arkadaşı, benimse öz amcam gibi gördüğüm Rıza amcam henüz gelmemişti.

Masadaki düzen belliydi. Rıza Albay'ın yeri masanın başındaydı. Sol tarafında Berk, onun yanında Yiğit, Yusuf ve Barış abi oturuyordu. Sağ tarafında ise benim olduğunu düşündüğüm koltuk boştu.

Hiç oyalanmadan oraya geçip oturdum. Yanımda Oğuz, onun yanında Eda, Eda'nın yanında da Alper vardı.

Oturma düzenimiz böyleydi.

Tabii tam karşımda dağ ayısının oturuyor olması hiç hoşuma gitmemişti.

İstemeden gözlerim Berk'e kaydı. Önündeki dosyanın sayfalarını dikkatle inceliyor, bütün odağını ona vermiş görünüyordu.

Sanki odada ben yoktum.

Zaten ben de kendisini görmek için can atmıyordum!

Masadaki sessizlik Oğuz'u germiş olacak ki oturduğu yerde doğruldu. Ardından bana doğru eğilip kulağıma fısıldadı.

“Komutanım, kavga etmediniz, değil mi? Bari burada sağ çıkalım.”

Önce Oğuz'a baktım, sonra sol kaşımı kaldırıp gözlerimle Berk'i işaret ettim.

“Her an kafasını masaya yapıştırabilirim.”

Oğuz gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Ben de kendimi tutamayınca ikimiz sessizce gülmeye başladık.

Tam o sırada dosyasından başını kaldırmaya tenezzül eden Berk, omuzlarını silkip arkasına yaslandı.

Gözleri ilk önce saçlarıma değdi. Yüzünde bir gülümseme oluştu ama hemen geri ifadesiz haline büründü.

Bu adamı gerçekten anlayamıyordum.

Karargâha ilk geldiğim gün gayet iyi anlaşabileceğimizi düşünmüştüm. Sonra Mert'le aramızdaki ilişkiyi yanlış anlamış, tuhaf tuhaf davranmaya başlamıştı. Ceylan'ın doğum günü gecesini saymıyorum bile!

Tamam, belki kafasında yumurta kırıp bir de karşısında diklenmem onu biraz sinirlendirmiş olabilirdi ama…

Haklıydım bir kere!

Hem haklı olmasam bile bu, bana böyle davranabileceği anlamına gelmezdi.

- Ezgi, sen ne yaptığının farkında mısın?

İç sesim hiç vakit kaybetmeden devreye girdi.

- Kos koca, yakışıklı bir adamın kafasında yumurta kırdın. Hem de herkesin ortasında! Yetmezmiş gibi bunu Ankara'nın dedikoducu kadınlarının cirit attığı bir yerde yaptın. Sence biraz ileri gitmedin mi?

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

- Lan, adamın karizmasını çizdirmeye kalkıştın!

Tam kendi kendime tartışırken Berk'in bana doğru döndüğünü fark ettim. Ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki toplantı odasının kapısı aniden açıldı.

İçeri Rıza Albay girdi.

Hepimiz aynı anda ayağa kalkıp hazır ola geçtik.

" Oturun,oturum"

Rıza Albay masanın başındaki yerine ilerlerken hepimiz yeniden oturduk. Elindeki dosyayı masaya bıraktı, gözlerini sırayla üzerimizde gezdirdi.

" Nasılsınız" dedi rıza am- ... Rıza albay.

Hep bir ağızdan " sağolun komutanım" dedik.

“Bugün önemli bir konuyu görüşeceğiz. Öncelikle hepinizin dikkatini vermesini istiyorum."

Rıza Albay, Berk'e döndü.
“Yüzbaşım, başlayabilirsin.”

Berk sandalyesini geriye iterek ayağa kalktı. Masanın karşısında kalan ekrana doğru ilerledi. Önündeki bilgisayardan birkaç işlem yaptıktan sonra ekranda bir adamın fotoğrafı belirdi.

"Damir Volkov"

Ekrandaki adama dikkatle baktım.

"Damir volkov , uluslararası bağlantıları bulunan ve uzun süredir güvenlik birimlerinin takibinde olan bir suç örgütü yöneticisiydi. Kara ve deniz yoluyla gerçekleştirilen kaçakçılık faaliyetleri, silah ticareti ve çeşitli yasa dışı bağlantılarla adı anılıyor."

Berk konuşmasına devam etti.

“Volkov'un faaliyetleri bir süredir takip ediliyor. Ancak örgütün yapısı ve kullandıkları depolar hakkında elimizdeki bilgiler henüz yeterli değil. Bu nedenle öncelikli hedefimiz, bağlantılarını ortaya çıkarmak ve somut deliller elde etmek.”

Ekrandaki fotoğraf değişti.

Bu kez karşıma genç bir adamın görüntüsü çıktı.

“Bu da damir'in ortağı, Maksim Morozov.”

Oğuz kısık bir sesle " isimleride ne boktan yok Maksim buksin Alper mehmet çuvala mı girdi-"

Şu anda konumuz bu değildi Oğuz'un susması için ayağımla ayağına vurdum bu onun susması için yeterli olmuştu.

Tekrar Berkin anlattıklarına odaklandım.

Berk, adamın fotoğrafını bir süre ekranda tuttu.

“Yasa dışı faaliyetlerin organizasyonunda önemli bir rol oynadığı değerlendiriliyor. Ancak tam olarak hangi işlerden sorumlu olduğunu henüz kesinleştiremedik.”

Kaşlarımı hafifçe çattım.

Demek Damir Volkov yanında tek başına hareket etmeyen, onunla birlikte işleri yürüten başka biri daha vardı.

Berk yeni bir dosya açtı. Ekrana genç bir kızın fotoğrafı yansıdı.

“Birkaç gün önce ailesi tarafından kayıp başvurusu yapılan bir genç kız var. Son bilinen bağlantılarından bazıları, Volkov'un ortağıyla ilişkili olabilecek bir çevreye uzanıyor. Ancak bu bağlantı henüz doğrulanmış değil.”

Rıza Albay söze girdi.

“Önceliğimiz kızın nerede olduğunu bulmak ve güvenliğini sağlamak. Elimizde yeterli delil olmadan kimseyi suçlamayacağız. Aynı zamanda bu kayıp vakasının Volkov'un faaliyetleriyle bağlantısı olup olmadığını da araştıracağız.”

Başımı hafifçe salladım.

Bir kayıp vakası, uluslararası bağlantıları bulunan bir suç örgütü ve henüz yerleri kesin olarak belirlenememiş depolar...

İş düşündüğümden daha karmaşıktı.

Berk bilgisayarın başından ayrılıp yeniden masaya döndü.

Rıza albay, " bu dosya tek başınıza olmayacaksınız sizinle beraber hareket edip araştırmalara devam edecek iki ajanımızda olacak"

Albayın dediği ile kaslarım havalandı.

Dosyaların üzerinde birkaç saat daha çalışıp konuyla ilgili ayrıntılı bir değerlendirme yaptıktan sonra Rıza Albay, bugünlük yeterince ilerlediğimizi düşündü. Herkesin araştırma sonuçlarını özetlemesini istedi ve ardından dosyaları kapattı.
Tam ayağa kalkmaya hazırlanıyorduk ki Alper söze girdi.

“Albayım, ne zaman harekete geçeceğiz?”

“Dediğim gibi, bu dosyada iki yeni ajanla birlikte çalışacaksınız. Şimdilik harekete geçmiyorsunuz.”
Bir an duraksayıp hepimizi süzdü.
“Yirmi dört saat sonra hepiniz hazır olacaksınız. Ajanlarla tanışacak, görev dağılımını yapacak ve ardından harekete geçeceksiniz.”
Kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra konuşmasına devam etti.

“Siz bu süre zarfında 26f’ye geçin. Ezgi Komutanınız 26f yerini öğrensin. Hemde siz ezgiyi ezgide sizi tanımış olsun. Böyle görevde hazırlanmış olursunuz "

26f neresi? Doğru 26f ne?

___________________

Bölüm uzun oldu ama güzel olduğunu düşünüyorum sizin düşünceleriniz ne. gün geçtikçe büyüyoruz hepinize kalp kalp 🫶🫶 gönderiyorum yorumlarda konuşalım bekliyorum canlarım görüşünüz 🩷🌸🤍

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

161okunma 28beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…