6.BÖLÜM: DÖKÜLEN TAŞLAR

Vaveyla Yazarı: Luna. 123

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: 6.BÖLÜM: DÖKÜLEN TAŞLAR

Gördüğüm şeyle resmen dumura uğramış durumdaydım. Hayal kırıklığı, şok ve aynı zamanda çok şey hissetmekten gelen bir hissizlik durumu... Hepsini aynı anda yaşıyordum. Bu anı birine anlatmam gerekseydi şöyle derdim: Elim kolum halatla bağlıyken kafamdan aşağı kaynar sular dökülmesi gibi bir şeydi.
Kendimi umutsuz hissediyordum. Karşımdaki diplomaya ruhsuz bir şekilde bakarken aklımda bunlar dönüyordu. Beni bu girdaptan kurtaran şeyse, elinde büyük iki yeşil kahve fincanıyla yanıma gelen Emre'nin adım sesleriydi.
Kısa bir andan sonra adım sesleri yanı başımda son buldu ve birkaç dakika boyunca hiçbir şey demeden, sadece benim baktığım noktaya baktığını hissediyordum.
Bu kadim sessizliği başlatan ben olduğum gibi son bulduran da ben oldum.
"Neden?" dedim.
Sadece tek bir kelime söyleyince diğerleri de çorap söküğü gibi ardı ardına döküldü dudaklarımdan:
"Neden gelmedin yanıma? Neden bir kere bile uğramadın? Yanına gelmeye değmeyecek kadar önemsiz miydim senin için?"
Kelimelerin sonu gelmedi ya da ben getirmek istemedim. İkisinden hangisinin bizi bu hesaplaşmaya ittiği önemli değildi. Sonuçta eninde sonunda olacak o hesaplaşma oluyordu. Her ikimiz de ceplerimizdeki taşları yere atıyorduk.
"Sen neden gittin?" dedi. "Niye bıraktın beni?"
Cümlesinin ardındaki bu bencilce söylem beni daha da sinirlendirdi. Sinir ateşinin üzerine bir odun daha fırlatmıştı.
"Küçücük liseli bir kızdım! Gitmeyip de ne yapacaktım? Babam ölmüştü, annem tek başınaydı!"
Bu düşüncelerimi ona da haykırdım:
"Benim babam öldü! Annem burada tek başınaydı. Ne yapacaktım ben? Küçücük liseli bir kız çocuğuydum. Annemin peşinden gitmeyip de ne yapacaktım? Söyle, ne yapacaktım? Öyle bencil bencil konuşmak kolay! Sen benim yaşadıklarımın yarısını bile yaşamamışsındır! Söyle, senin en mutlu günün bir anda en kötü günün oldu mu? Bütün arkadaşlarını, sevdiklerini, hayatını bir kenara bırakıp hiç bilmediğin bir yere taşınmak zorunda kaldın mı? Söyle! Sen hiç 'baba' diye soğuk bir mermere sarılmak zorunda kaldın mı? Ben kaldım!"
Sesim gittikçe kalınlaşıyor, bağırdıkça resmen ses tellerimi yırtıyordum.
"Söyle! Gittiğin yerde sana sığıntı ve böcek gibi hissettirildi mi, ha? Söyle! Hangimiz daha dertliymiş? Ne oldu? Öyle sustun kaldın. Az önce bülbül gibi şakıyordun. Ne oldu? Hiçbir şey bilmeden konuşmak kolaymış, ha Emre Özbeğen? Ne oldu şimdi? Kelimeler taş gibi takıldı mı ses tellerine?"
"Hep bencildin, hep önce kendini düşündün. Ama şu an gördüğüm şey, bu başka bir boyut. Zaman sana yaş katmış ama bencilliğinden hiçbir şey eksiltmemiş." diyerek arkama bile bakmadan evden çıktım ve sert bir şekilde kapıyı arkamdan kapattım.
Sertlikle kapattığım kapının peşinden aynı sertlikle geri açıldığını duydum. Sert adımlarımla yürürken peşimden gelindiğini hissettim.
Peşimden sertçe bağırıyordu:
"Kendi taşlarını döktün, benimkileri de dinleyeceksin. Öyle dökülüp kaçmak yok!" diye bağırıyordu.
Adımlarımı durdurmak zorunda kaldım. Çünkü bağırdıkça bağırıyordu. Bu iş böyle devam ederse bütün binaya rezil olacaktık.
Ben durmak zorunda kalınca o da yanıma yaklaşmayı başardı.
Yaklaştığı anda derin bir nefes verip yekten bir şekilde:
"Geldim," dedi, "ama..." diye de ekledi ardından. "Geldiğim gün onunla gördüm seni."
Neyden bahsettiğini anlayamamıştım. Beni kimle görmüştü?
•••
Üniversitenin ilk günüydü. Her ne kadar muallakta kalsa da onun için geçmişten kalan en güçlü hatırasına dönme arzusunu susturamamış, üniversite tercihlerini Amasya'dan yana kullanıp buraya gelmişti.
Bütün cesaretini toplayıp gelse de gördüğü şey cesaretini bir anda tuzla buz etmişti.
İçinde bir şeylerin çatladığını hissediyordu Emre ve çatlayan şeyler kalbine batıp resmen kanatıyordu.
Aylin'in karşısında bir adam vardı. Hararetle ve büyük kahkahalarla sohbet ediyorlardı. Bu görüntü Emre'nin kalbinde, ister istemez onun unutamadığı şeylerin başkaları tarafından çok çabuk unutulabildiğini hissettirmişti.
•••
Bu şifreli konuşma tarzı beni gittikçe sinirlendiriyordu. Artık bu sinir ses tonuma da yansımaya başlamıştı.
"Neyden bahsediyorsun, Emre? Anlayamıyorum seni. Yeter artık!"
"Üniversitenin ilk günü gördüm seni ama sen karşındaki adamla ne konuşuyorsan beni fark etmedin bile."
Ne anlatmaya çalıştığını yavaş yavaş anlıyor gibiydim. Alper ile tanıştığımız günden bahsediyordu. O gün orada mıydı? Ben nasıl görmemiştim?
Gerçi o gün kafam çok karışıktı ve heyecanlıydım. Okuldaki ilk günümdü, binaları karıştırmıştım. O vesileyle tanışmıştık Alper'le de. Eğitim Fakültesi binasının nerede olduğunu sormuştum. O da matematik öğretmenliği okuyordu.
O gün başlayıp çok güzel giden bir ilişkimiz vardı; ta ki çalıştığı dershanenin sahibi olan Simay Hanım'la beni aldatana kadar.
Bana, "Eğitim Kongresi'ne Bursa'ya gidiyorum." dediği gün benim evimde beni aldatıyordu.
O kadar karaktersiz bir insandı işte.
Ben sadece o gün olanları görmüştüm. Kim bilir ne kadardır sürüyordu bu ilişki?
Yani o gün onu fark etmemem oldukça muhtemeldi.
Peki, yanıma neden gelmedin diye sormadan edemedim. Beni Alper'le görmesi, yanıma uğraması için bir engel teşkil etmemeliydi.
Derin bir nefes vererek:
"Cesaret edemedim." dedi.
Onun bu sözleri, benim bacağımdaki alçıyı unutarak sert adımlarla yürümem sebebiyle ağrılarımın artması ve sendelememle aynı anda oldu.
Bu sendelemeye benim anlık korkuyla söylediğim:
"Ayyy!" da eklendi.
Benim yere düşmemi engelleyen şey ise şu anda belimi sarmakta olan Emre'nin kollarıydı.
Düşmemi engellemekle kalmayarak beni kucağına aldı ve dairesine doğru yürümeye başladı.
Bir anlığına şaşırdım ama bu çok kısa sürdü.
"Kendim yürüyebilirdim," dedim. "Ayrıca nereye gidiyoruz? Ben evime gideceğim. Beni geri bırak."
Derin bir nefes vererek:
"Kendin yürüyemezsin. Çünkü alçını çatlatmışsın. Ayrıca evine de gidemezsin." dedi.
Emir verir gibi konuşması beni rahatsız ettiği için bunu ses tonumla belli ederek:
"Nedenmiş?" diye sordum.
"Çünkü bacağına ağırlık vermeye devam edersen kırıkları daha da beter edersin." diyerek beni dairesine getirdi.
Ben hâlâ kucağındayken kilitlemediği kapıyı rahatlıkla açtı ve beni gri renkli L koltuğa uzandırdı.
Bunu yaptıktan sonra geri çekildi ve şaka yaptığı belli olan bir sesle:
"Senin yüzünden kahveleri soğuttuk. Yenisini yapıp geliyorum." dedi.
Bunları söylerken o buz prens tavırlarından eser yoktu. Sanki seneler önceki o hasretini çektiğim Emre benimle konuşuyordu.
Çok zaman geçmeden elinde yeni yapılmış kahvelerle geri döndü. Kendisininkini masaya koyup benimkini elime uzattı.
Masanın ortasında duran kuş lokumlarını da elim rahatça uzanabilsin diye yakınıma bıraktı.
Emre benim ayak ucumda yerini aldıktan sonra kısa bir sessizlik oluştu. Eli masadaki kuş lokumlarına gitti. Portakallı olanlardan bir tanesini alıp ağzıma getiriyordu ki:
"Sen portakallı lokumu sevmezsin ki." demem onu durdurdu.
Bunu demeyebilirdim. Fakat o nasıl benim sevdiğim kahveyi hatırlıyorsa, benim de onun sevmediği lokumu hatırladığını bilmesini istedim. Bunu neden istediğimi ben de bilmiyordum.
Emre'nin bunu duymasıyla dudağının hafifçe havalanıp küçük bir şekilde sırıtması bir oldu.
"Doğru, sevmem." dedi.
Konuşurken gülüşü hâlâ bakiydi. Bu küçük konuşmayla o rahatsız edici sessizlik son buldu.
"Sana bir şey sorabilir miyim?" dedi.
"Sor." dedim yumuşak bir ses tonuyla.
Bunu sormak onun için zor gibi duruyordu. Fakat ne kadar zor olsa da sordu:
"Emin amca öldükten sonra ne yaptınız?"
Bu sorusuyla resmen kalbime görünmez bir hançer saplamıştı.
•••
Geçmiş — Kars, Arpaçay
En mutlu günüm, en acı günüme dönüşmüştü. Şu anda lise mezuniyetinde olmam gerekirken babamın cenazesindeydim. Gerçi şu anda babamın da soğuk kuru toprağın içinde değil Benimle birlikte velilerin katılacağı baloda olması gerekiyordu Fakat ne yazık ki hayat bizim yerimize de bütün planları yapmıştı İkimiz de olmamız gereken yerler'de değil buradaydık.
Ruhsuzca bir plastik sandalyenin üzerinde oturuyordum. Etrafımdaki kadınlar keder içinde bağırıyor, erkekler ise babam için cenaze namazı kılıyordu.
Hocadan şöyle bir ses yükseldi:
"Hakkınızı helal ediyor musunuz?"
Ardından şöyle bir ses yükseldi:
"Helal olsun."
Kimse bana sormamıştı ama ben yine de içimden cevap verdim:
"Helal olsun." Babama hakkım sonuna kadar helal olsun.
Bakışlarımı bulunduğu noktadan koparan şey ise sol tarafımda zar zor ayakta duran annemin yere yığılma sesi oldu.
Babamın cenaze töreni bittikten sonra bulunmam gereken en son yerden, mezarlıktan ayrıldık.
İçimi rahatlatan tek şey, hasret duyduğu kişilerle yan yana olmasıydı. Rahmetli dedem ve babaannemem onları ne kadar özlediğini hep söylerdi. Artık yanlarına varmıştı; hiç ayrılmayacak kadar.
O törenden sonra bir daha Kars'a hiç uğramayacaktım. Cesaret edemeyecektim. Babamı bir karış toprağın içinde görmeye dayanamayacaktım.
Törenden sonra apar topar bir şekilde Amasya'ya, anneannemin yanına gelektik. Hayatımın sonuna kadar sıkıntıyla hatırlayacağım o evin eşiğinden ilk defa yetim bir şekilde o gün adım atacaktım.
Anneannemin sesi yankılandı kulağımda:
"Dul bir şekilde geldin yetmedi, bir de çocuğunu getirdin."
Anneannemin iğrenç tavırlarına sadece bir ay dayanabilecektik. Bir ay sonra annem, avukat bir kadının yanında sekreter olarak işe girecek; ben de hem okuluma gidip hem de akşam saatlerinde restoranlarda garson olarak çalışacaktım.
Ben üniversiteyi bitirip atamam Ankara'ya çıkınca anneannemin yüzsüz bir şekilde annemi arayıp, "Yaşlandım gel bana bak," demişti. ne kadar anneme "Gitme," desem de, "Annedir nihayetinde bakmam lazım," deyip evi kapatıp onun yanına taşımıştı.
•••
Beni içine aldığım geçmiş girdabından çıkaran şey yine Emre'nin sesiydi. Sorusunu tekrarladı:
"Ne yaptınız?"
Geçiştirici bir ses tonuyla:
"Yaptık işte bir şeyler. Ne yapacaksın..." dedim.
Henüz yaşadıklarımı sesli bir şekilde dile getirecek kadar cesaretli değildim.
O da bunu anlamış olacak ki çok üstelemedi.
"O zaman ben de sana bir soru soracağım: Erkan amca ile Lale teyze nasıllar?"
İsimleri geçince Emre'nin yüzünde küçük bir tebessüm oluştu ve bahsetmeye başladı:
"İyi onlar da. Annem emekli oldu, babam da hala Ankara'da avukatlık yapıyor."
"Bir soru daha sorabilir miyim?" dedi. Hafifçe güldüm. "Bu böyle olmayacak; çıkar koy telefonunu masaya, çevirelim. Kime gelirse o merak ettiği soruyu sorsun, tabii istersen."
Bir saniye bile düşünmeden, "Olur, eğlenceliymiş," dedi ve telefonunu koydu, çevirdi. Telefonu ona doğru döndü.
"Konuştuğun adam kimdi?"
"Sevgilim," dedim, "yani eski sevgilim. Birkaç gün önce ayrıldık."
"Neden?" diye sordu. Sevgilim olduğunu duyduğunda düşen yüzü, eski sevgilim olduğunu duyunca gülmüştü.
"Aldattı beni," dedim.
"Aptal," dedi ağzının içinde, benim duyamayacağım bir kısıklıkla söylediği için.
"Efendim?" dedim.
"Boş ver," dedi ve bir tur daha çevirdi.
Bu sefer telefon beni gösterdi. Ben de yekten bir şekilde:
"Hayatında biri var mı?" diye sordum.
Neticede o bana sorabildiyse ben de ona sorabilirdim, değil mi?
Bu soruların için cevaplaması kolay bir soru olsa gerek, hemen "Yok," demişti.
"Telefon numaran hâlâ lisedeki ile aynı mı?"
"Hayır, değil," dedim. Lise döneminden sonra Amasya'ya taşındığımızda Ankara'daki hayatımı geride bırakmak istediğim için telefon numaramı da değiştirmiştim.
"Yenisini versene," dedi. "O kadar oyun oynadık artık görüşürüz o zaman değil mi?"
Hafif bir kıkırdamanın ardından:
"Görüşürüz tabii," kıkırdamalarım ona da güldürmüştü.
"Ver o zaman yenisini," dedi.
Numaramı verdikten kısa bir süre sonra telefonum çaldı ve cebimden çıkardım, rehberime kaydettim:
"Emre sil Buz Prens"
Bu kısa oyundan sonra o kadar gülüp eğlenmiştik ki dilim damağım kurulmuştu. Geride bırakmak istediğim geçmişimde sadece kötü anılar yokmuş, bugün bunu tekrar hatırladım.
"Bana bir bardak su getirir misin?" dedim.
Kafasını "Evet" anlamında eğdi ve mutfağa gitti.
O gittikten kısa bir süre sonra telefonun çaldı.
Meraklanıp kafamı hafifçe eğerek masanın ortasındaki telefonuna baktım:
"Genel arama Cemo"
Çok geçmeden o da mutfaktan gelmişti.
"Cemlerle hâlâ görüşüyor musun?"
•••
Üç gün sonra...
Ayağımın alçıda kalma süresi bitmişti, çıkarttırmak için hastaneye gitmiştim. Çıkardıktan sonra, yeni hayatının başlangıcı olması niteliğinde saçlarımı boyatmaya gelmiştim. Artık koyu kahverengi saçlarım aralarında sarı ışıklar da vardı; kabul etmeliyim ki bir ay önce Alper salağı ile gittiğimiz Antalya tatili yüzünden bronzlaşmaktan esmere kayan kumral teninde gerçekten çok yakışmıştı.
Şanslıyım ki bugün çok dersim yoktu, var olanlara girdikten sonra balayından yeni dönen Ayça ile bir kahve içip yapamadığımız düğün dedikodularını yapmıştık. Kocası balayından hemen sonra gemi seferine çıkmak zorunda kaldığı için üzgündü, kaptandı eşi.
Çok dolu bir gün geçirmesem de sıcaklar nedeniyle yorgundum. Eve gelebildiğim kadar hızlı gelip kendim koltuğa atmıştım. Televizyonda kanallar arasında geziniyordum. Gezinmeyi sürdürürken televizyona bağlı bir flash bellek olduğunu fark ettim ve girdim. İçinde birkaç fotoğraf, birkaç video vardı.
Fotoğraflarımı bir de tatildeydik; annemle ben şezlongda uzanıyorduk. Annemin üzerinde siyah bir bikini, benim üzerimde ise siyah bir mayo vardı. İkimizde ise siyah güneş gözlükleri... Fotoğrafı çeken kişi büyük ihtimalle babamdı.
Birkaç tane daha fotoğraf vardı, onlara da hızlıca bakıp videolara geçiş yapmıştım. Videoların bir tanesi annemle babamın düğününe aitti. Çok kaliteli olmayan, cızırtılı bir videoydu. Annemin gelinliği oldukça güzel ve naif bir gelinlikti. Eğlenceli bir mahalle düğünüydü onlarınki. Tam ortada duruyorlardı; etrafları ise sandalyelerle ve insanlarla kaplıydı. Kars'a ait bir oyun havası oynuyorlardı. Oynadıkça annemin maşa yapılmış saçları ve arasındaki ve duvağı uçuşuyordu. Onun naif ve güzel olduğu kadar babam da yakışıklı olmuştu düğünde. Onlar oynadıkça misafirler alkışlıyordu. Şarkı da şuydu:
Ay Saçı Burma
Uzakta Durma
Gel Ay Sevgilim
Boynunu Burma
Ay Saçı Burma
Uzakta Durma
Gel Ay Sevgilim
Boynunu Burma
Bu videoyu birkaç kere daha izleyip uykuya daldım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.