14. bölüm / 15
30’A ÇEYREK KALA ( GÜNCELLENDİ)13.BÖLÜM: İSTENMEYEN MİSAFİR
Bölümler 15Şu an: 13.BÖLÜM: İSTENMEYEN MİSAFİR
- 1 GİRİŞ434 kelime
- 2 1.BÖLÜM:HAYATIN DENGESİ1.096 kelime
- 3 2. BÖLÜM: ŞAPKA KRİZİ945 kelime
- 4 4.BÖLÜM: SÖZLEŞME1.390 kelime
- 5 3.BÖLÜM: GELİN ÇİÇEĞİ1.274 kelime
- 6 5.BÖLÜM: GİDENLER VE KALANLAR1.181 kelime
- 7 6.BÖLÜM: DÖKÜLEN TAŞLAR1.915 kelime
- 8 7. BÖLÜM: ALLAH YAZDIYSA BOZSUN2.740 kelime
- 9 8. BÖLÜM :GEÇMİŞİN KALINTILARI1.898 kelime
- 10 9.BÖLÜM: SADECE 1 YIL1.791 kelime
- 11 10. BÖLÜM: ZOR KARAR2.308 kelime
- 12 11. BOLÜM: BATTI BALIK YAN GİDERMİŞ2.446 kelime
- 13 12. BÖLÜM: KUŞ DİLİ2.028 kelime
- 14 13.BÖLÜM: İSTENMEYEN MİSAFİR2.849 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 14 . BÖLÜM: HASATLIKLAR VE SIRLAR1.252 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Öğlen saatlerindeydik. Neredeyse bütün okul, lise mezuniyeti için toplanmıştı. Açık bir alandı mezuniyet yeri; birbirinden güzel kokan sümbüllerle bezenmiş bir alanın tam ortasındaydı. Fakat ben insanlardan ve yüksek sesten bunaldığım için alandan kaçmıştım. Çok uzakta olmadığım için mezuniyet alanını rahatlıkla görebiliyordum. Bacak bacak üzerine atmış, oturuyordum bir bankın üzerinde. Üstte olan bacağımın üzerinde Attilâ İlhan'ın Böyle Bir Sevmek kitabı vardı. Rastgele bir sayfasını açıp okumaya başladım.
Attilâ İlhan şöyle diyordu sayfada:
Aydınlık neyin oluyor senin
Gökyüzü akraban filan mı
Beni bulur bulmaz gözlerin
Şimşek çakıyorum, yalan mı?
Yüzünde yalazını gezdirdiğin
Sayfayı okurken etrafta çok tanıdık bir koku hissettim. Bu sebeple gözlerimi kelimelerden kaldırıp etrafa baktım. Etrafa baktığımda, bankın sol tarafında gördüğüm sümbül çiçeği dikkatimi dağıttı. İster istemez severdim sümbül çiçeklerini. Parfümüm sümbüldü. En sevdiğim çiçek oydu. Babam da "Sümbül kokulum." diye severdi beni. Bir çiçek sayesinde anılara dalmıştım. Çiçeğin sahibinin kim olduğunu merak ettiğim için etrafa bakmaya devam ettim ve sonunda gördüm; bankın biraz uzağında yürüyordu. Emre'ydi. Sahibi bırakıp gitmişti. Tahminimce onu görmediğimi ve görmeyeceğimi düşünmüştü. Fakat görmüştüm ve hiçbir zaman onu gördüğümü ve bu çiçeği sakladığımı bilmeyecekti. Bir yere kadar benimse bilmediğim, bu çiçeğin bana bugünden çok farklı bir şey hatırlatacağıydı.
Satırları okumaya devam ettim:
Saçlarından tutuşmuş orman mı
Akla ziyan bir şey elektriğin
Ayışığı mavisi dudaklarından mı
O ışık zenginliği mi giyindiğin
Uzay tozları mı yıldızlardan mı
Elime dokunduğu an elin
Güneşler açıyorum, sahi ondan mı?
Aydınlık neyin oluyor senin
Ve ben bu satırları okudukça gökyüzü gözlü adam, benden adım adım uzaklaşmaya devam etti. Bense sümbül çiçeğini kaldığım sayfaya koyup mezuniyet alanına gittim ve senelerce o çiçeği orada, gençliğim misali, kuruttum.
•••
Şimdiki zaman
Bunu göreceğime yerin yarılıp beni içine çekmesini ve hayatımın burada son bulmasını tercih ederdim. Ama ne yazık ki böyle fantastik bir dünyada yaşamıyorum ve gördüğüm şey tamamen gerçekti. Hayatımın en acı gerçeklerindendi.
Benim acı içinde bakışlarım eşliğinde; şeytanın sol bacağı, bilinen adı ile memnuniyetsiz Cevriye ve annemin kol kola bir şekilde bana gelmesi, şaşkınlık seviyemi daha da arttırdı. Bu kadının saflık seviyesi, tavan safadaydı gerçekten. O sırada olacak her şeyden habersiz, yanlarında ilerleyen Özbeğen ailesi gerçekten halinden memnundu; bir kişi dışında: Erkan amca. Erdal Bey ile karşılaşacağı için sanıyorum yüzü yerle bir gidiyordu. Haklıydı adam. Erdal Bey oldukça zor bir adamdı. Bilmiyorum ki bu adama +1 bir şekilde bir de yan tarafındaki memnuniyetsiz Cevriye eklenecekti.
Gözüm tekrar anneanneme döndü. Göğsü tavus kuşu misali kabarmıştı. Sebebini biliyordum. Makam aracından farksız bir şekilde havaalanının kapısının önüne çekilen siyah minibüstü. Bu durum anneannemin iğrenç egosunu şahlandırıyor, kendine bir halt hissettiriyordu. Onun geleceğini bilsem araçtan dahi inmezdim. Şimdi hepimiz yan yana dizilmiş, Cevriye Hanım'ın teşrif etmesini beklemiş gibi gözüküyorduk.
Çok geçmeden yanımıza geldiler.
"Hoş geldiniz," diyerek önce anneme, sonra Lale teyzeye, Erkan amcaya sırasıyla sarıldım.
Erkan amca ona sarılırken, "Benim gelinim ne kadar da serpilmiş, su gibi olmuş," dedi içten bir sesle.
Ben ise mahcup olmuş sesimle, "Abartıyorsunuz," demek zorunda kaldım.
Yanındaki Lale teyze, "Ne abartması kızım, doğru söylüyor amcan. Küçükken de böyle güzel olacağın belliydi," dedi. "Ama tek eksiği var amcanın; sen bizim her zaman kızımızdın. Şimdi de gelinimiz değil, kızımızsın."
Erkan amca, "Tabii öyle," dedi Lale teyzeye. "Benimki lafın gelişi. Alınmadın değil mi kızım?" dedi bana doğru.
"Tabii alınmadım amca, neyine alınacağım bu lafın? Ben sizi tanıyorum."
Herkese teker teker sarılırken bilerek Cevriye Hanım'ı atlamıştım.
"Evlenmeden önce 'kızım, kızım' derler; sonra burnundan getirirler," dedi bana doğru.
Sanki kendi zamanında getirmemiş gibi...
Zaten her zaman bakış açıları çok sığdı, o yüzden söylediği sözlere şaşırmamıştım ama cevap da vermemiştim. Çünkü en başından dediğim gibi, rezillik istemiyordum.
Ama Lale Hanım alınmış ve bu sözün altında kalmak istemiyor olacak ki gerekli cevabı verdi:
"Merak etmeyin, ben Aylin kızımın burnundan getirmem. Ama siz zamanında kızımızın lohusalığını burnundan getirmiştiniz. Yanlış hatırlamıyorum, değil mi?" dedi ve anında Cevriye Hanım'ı sus pus etti.
Cevriye Hanım istediği cevapları bizden alamıyor olacak ki Gökhan'a sardı.
"Sen kimsin kara oğlan?" dedi Gökhan'a doğru.
İçimden, "Rezillik resitali başlıyor," diye geçiremeden edemedim.
Gökhan kibar ve sınırlı bir tavırla, "Gökhan ben efendim. Erdal Bey tarafından sizi çiftliğe götürmek için görevlendirildim," dedi.
"Ha ha!" dedi Cevriye.
Gökhan'ın söyledikleri hoşuna gitmişti.
"Ayağımıza adam gönderdi, o kadar önem veriyor bize."
Önem verdiği sen değilsin anneanne, önem verdiği kişi torunu; diye demeden edemedim.
Atalarımız boşuna dememişti "Yılanın başını küçükken ezeceksin," diye. Erdal Bey'e de böyle konuşma ihtimali çok yüksekti, önünü almalıydım.
Anneannem etrafındaki kişilerin onun hakkında düşündüklerini çok önemserdi. O yüzden gerçek yüzünü burada göstermedi. "Elalem ne der?"cilerdendi o. Ailesinin onun hakkında düşündüğü zerre umurunda değildi.
O yüzden sahte bir gülümsemeyle, "Tabii kızım, ben öyle lafın gelişi söyledim. Hadi arabaya geçelim," dedi.
Gökhan bizim konuşmamızın ardından, "Erdal Bey sizi bekliyor, merak etmiştir," dedi.
Herkes sırayla minibüse bindi. Gökhan Emre'ye, "Siz binmeyecek misiniz efendim?" diye sorduğunda Emre, benim az önce olanlardan mutsuz olduğumu fark etmiş olacak ki, "Biz gelmeyeceğiz. Aracımız burada kalmasın, sizi takip ederiz," dedi.
Gökhan anladığını belli eden şekilde kafasını eğdi ve ön kısımdaki şoförün yanındaki koltuğa bindi. Çok geçmeden biz de arkalarından gitmek adına yola koyulmuştuk.
Ön koltukta oturduğumda benim yaptığım tek şey anneme mesaj atmaktı.
Siz: Anne, ben sana anneannem gelmesin demedim mi, rezil edecek bizi millete?
Umurumda olan rezil olmak değildi. Daha önce de dediğim gibi, "Elalem ne der?"ci ben değildim, oydu. Ama bu gerçek bir evlilik de değildi. Gerçeğin gün yüzüne çıkma ihtimalini kaldıramazdım. O yüzden bu düğün törenlerinde her şeye burnunu sokan bir memnuniyetsiz Cevriye istemiyordum.
Siz: Ayrıca kötü günümde yanımda olmayan, iyi günümde de olmasın anne.
ANNEM: Haklısın kızım, haklısın ama inan ki bir anda oldu. Bahçeye bir çıktım, benden önce bavulları ile hazır bir şekilde bekliyordu. "Gelme," diyemedim işte. Desem de kabul etmezdi, biliyorsun anneannenin huyunu.
Siz: OF ANNE OF!
Yazmadan edemedim.
Annemin yanıtı şu oldu:
ANNEM: Sakin ol kızım, düğününde mutluluğuna odaklan.
Emre sinirle kimle mesajlaştığımı merak etmiş olacak ki "Kim?" diye sordu.
Benimse mutsuzluktan yerle bir giden suratımla cevabım şuydu: "Annem."
Uzunca bir yolun ardından çiftliğe vardık. Gökhan bu sefer bahçe takımına değil, evin içindeki salona aldı Erdal Bey'i beklememiz için. Birkaç kere çiftliğe gelmiştim ama ilk defa evin içine girdim.
Otantik, karamsar bir şekilde düzenlenmiş bir evdi. Şu anda içinde bulunduğumuz salon üzerine konuşacak olursam; büyük, kahverengi deri bir koltuk takımı vardı. Ortasında ise kahverengi bir post... Ama bu post sahte değildi, kahverengi büyük bir ayı postuydu. Ayının kafası ve patileri hâlâ postla beraberdi. Duvarlarda ise birçok av hayvanının kafası vardı. Sanırım Erdal Bey avcılığa meraklıydı.
Çok geçmeden, oturduğumuz salona giriş yaptı Erdal Bey. Sol elinde oldukça uzun ve heybetli bir baston, birkaç adım ardında da Gökhan vardı. Koltuk takımının berjerlerinden birine oturdu.
"Hoş geldiniz," dedi otoriterliğinden ödün vermeyen sesiyle. Özbeğen ailesini bizden ayrı tutarak onlara ayrı bir şekilde, "Hoş geldin oğlum," dedi.
Gözü Lale teyzeye döndü. Sanırım onun burada olmasından pek de hoşnut değildi. Yarım ağızla, çok da göz kontağında bulunmadan, "Sen de hoş geldin gelin," dedi.
Özbeğen çifti ise aynı yarım ağızlık ve memnuniyetsizlikle yanıtladılar: "Hoş bulduk."
Ve tekrar bizimkilere döndü:
"Tekrar hoş geldiniz, ne içersiniz?"
Emre olaya el atarak genel olarak bu merasimi hızlı bir şekilde tamamlamak adına —çünkü akrabalarımın burada olmasından hoşnut olmadığımı biliyordu— araya girdi.
Akrabalarım için bir çıkarımım vardı; tek temennim, bu merasimde çıkarımımın tekrar gerçekleşmemesiydi. Bu çıkarım da şuydu: Akrabalar kanla bulaşan bir hastalıktır; buna en küçüğünden en büyüğüne, en yakınından en uzağına hepsi dahildir.
Bulanmış zihnimi Emre'nin "Hepimiz sade kahve alırız," deyişi berraklaştırdı.
Çok geçmeden anneannem olacak kadın, namıdiğer memnuniyetsiz Cevriye, söze girdi cırtlak sesiyle:
"Normalde erkek tarafı kız tarafının evine gelir kız istemeye ama ben anlayamadım, biz niye geldik?"
Zihnimden, "Senin bir tarafından uydurduğun çıkarımların kimsenin umurunda değil," diye geçirmeden edemedim.
Erdal Bey yanıtladı Yeşilçam'ın kötü zengin adamları edasıyla:
"Sağlığım pek iyi değil..."
Bekledi.
Anneannem ne için beklediğini anlamış olacak ki "Cevriye," dedi.
Belli ki Erdal Bey anneannemin adını sormayı unutmuştu. Keşke ben de bütün bir şekilde anneannemi unutabilseydim.
Tamamlamak için sözünü başa aldı Erdal Bey:
"Sağlığım pek iyi durumda değil, Cevriye Hanım, o yüzden Emre ve Aylin'den sizleri buraya çağırmalarını rica ettim," diye açıkladı kendini.
"Ayrıyeten," diyerek sözü ben aldım, "Emre ile ben bu törenlerin oldukça hızlı olmasını istiyoruz. O yüzden sizin burada olmanız iyi oldu. Çünkü kız istemeye onlar gelse bile düğün için siz buraya geleceksiniz."
"Öyle olur mu kızım?" diyecek oldu Cevriye Hanım ama hemen sözünü kestim:
"Olur anneanne, ben istersem her şey olur."
Sonunda kız isteme merasimi başladı.
Erdal Bey, klasik o girizgâhla, "Burada hayırlı bir iş için toplandık. Allah'ın emri, peygamberin kavliyle Aylin kızımı torunum Emre'ye istiyorum."
Anneannem, sevecen bir gülümsemeyle, "Belli ki gençler tanışmış, görüşmüşler ve birbirlerini sevmişler; onların bu kararlarına karşılık bize düşen tek şey mutluluklarının daim olmasını dilemektir, yani hayırlısı olsun," dedi.
Yağlı kapıyı bulduğunu zannediyordu. Sonunda hayır der miydi hiç? Ama bu paradan ona zırnık dahi koklatmayacaktım. Göbeğim çatlıyordu burada borçlarımı ödemek için. Çok fazla uçuyordu, çok sert çakılacağının farkında bile değildi. Başına ne gelecekse bu zenginlik sevdası yüzünden gelecekti ama hiç üzülmeyecektim.
En başta söylediğim gibi, akraba kanla bulaşan bir hastalıktır.
Gerisi klasik bir kız isteme düzeyinde ilerledi. Yaklaşık bir saat sonra merasim bitmiş, Erdal Bey yorulduğunu söyleyerek odasına çekilmişti.
Ben ise ihtiyaçlarımı görmek adına lavaboya gitmiş, işimi bitirdikten sonra salona doğru ilerliyordum. Erdal Bey'in sesini duyar gibi oldum. Yandaki kapıdan... Sanırım orası yatak odasıydı, tahminimce Gökhan'la konuşuyorlardı. Ne söylediklerini tam duyamıyordum ama merakıma da yenik düşüyordum.
Tam kulağımı kapıya dayayacaktım ki Emre'nin, "Aylin!" diyerek bana seslenmesi beni durdurdu.
"Geliyorum," diyerek seslenişine yanıt verdim ve salona doğru ilerledim.
Ardından evlere dağıldık.
•••
İki hafta sonra
Bugün tarihte 15 Mayıs'tı, günlerden ise benim doğum günümdü. Pardon, ben ile Emre'nin, yani bizim doğum günümüz.
Yeni uyanmıştım. Evde yalnızdım çünkü Erdal Bey, rahat etmedikleri adına annemle anneanneme 5 yıldızlı bir otelden oda ayırtmıştı.
Yanındaki komdinden telefonumu elime aldım. Yalan söylemeyeceğim, uyandığımda özellikle doğum günüm ise bir sürü mesaj görmek hoşuma gidiyordu.
Ayça: Doğum günün kutlu olsun, güllerin gülü.
Selin: Doğum günün kutlu olsunnnnnnn.
Zehra: Doğum günün kutlu olsun, canım arkadaşım.
Cem: Pişt... Doğum günün kutlu olsun, güzellik.
ANNEM: Normalde yarın gün içinde de kutlardım ama biliyorum. Bu gece yarısında gelen mesajlar hoşuna gidiyor, kızım. Doğum günün kutlu olsun. İyi ki seni doğurmuşum. İyi ki senin annen olmuşum.
Bütün bu mesajlara toplu olarak cevabım şu oldu, anneminki hariç:
Siz: Teşekkürler sevgili halkım, hayatınızda böyle bir insan olduğu için duyduğunuz minnet beni mutlu etti.
Yalan söyleyemem, bunu yazarken çok eğlenmiştim. Etrafımdaki bütün insanlar beni tanıdığı için bu yazdığım mesaja alınmayacaklardı.
Anneme yazdığım mesaj ise şuydu:
Siz: Ben de iyi ki senin kızın olmuşum annem.
Annemin de dediği gibi bütün mesajlar gece yarısında gelmişti. Bir kişi hariç... Emre doğum günümü, yani doğum günümüzü kutlamamıştı.
Unutmuş muydu yoksa?
Hayır, unutamazdı. Diyelim ki beni unuttu ama kendi doğum gününü unutamazdı, dolayısıyla da benimkini.
Bugün günlerden cumaydı, yani okulun son günü. En azından bu hafta için.
Günün son dersine girecektim. Bütün öğretmenler ve bütün öğrencilerim doğum günümü itinayla kutlamışlardı. Bugün için beni mutsuz eden tek şey, 30 yaşına giriyor olmamdı.
Aklıma gelen şeyi durduramadım. Sözleşmenin şartlarını bir şekilde yerine getirmiştik. Erdal Bey'inkinden bahsetmiyorum, bizim sözleşmemizden bahsediyorum. Otuz yaşına kadar evlenecek birini bulamamıştım ve Emre ile evleniyordum. İşte hayat böyle bir şeydi. Ne olursa olsun, verdiğin sözleri bu şekilde önüne getiriyordu.
Son dersim için sınıfın içerisine girdiğimde tam çocuklara "Oturun," diyecektim ki bir anda ses yükseldi:
"İyi ki doğdunuz, Aylin Hocam! İyi ki doğdunuz, Aylin Hocam! İyi ki doğdunuz! İyi ki doğdunuz! İyi ki varsınız, Aylin Hocam!"
Çocuklara teşekkür ettim, verdikleri çiçekleri ve hediyeleri aldım. Günün dersini işleyip bitirdik.
Evime dönmek adına bahçeye çıkmıştım ki Ayça'ya verdiğim sözü hatırladım. Benim için nişan elbisesi bakmaya gidecektik. Doğum günü şansı olacak ki anneannem ve annem bizimle gelmiyordu.
Son dakikada annemden aldığım mesajda şu yazıyordu:
ANNEM: Kızım, son dakika Erdal Bey bizi kahve içmeye davet etti. Şimdi reddetmek olmaz. Siz arkadaşınla bakarsınız elbiselere.
Üzüldüğümü söyleyemeyeceğim. Çünkü biliyorum ki memnuniyetsiz Cevriye buna da karışacaktı. Yani son dakikada Erdal Bey beni kurtarmış oldu.
Unuttuğum daha önemli bir şey olduğunu okul bahçesinde gördüğüm araba eşliğinde hatırladım. Ayça, oturduğu ev AVM'ye yakın olduğu için direkt oraya geçecekti. Benim arabam ise yıllık bakımdaydı. O yüzden mağazaya beni Emre bırakacaktı.
Arabaya binmemle eş değer bir şekilde telefonuma bir bildirim düştü. Telefon hâlihazırda elimde olduğu için düşen bildirime baktım. "Geçen sene bugün," diyordu bildirimde; bildirim fotoğraflar uygulamasındandı, tarihe göre fotoğraf hatırlatan bir uygulamaydı.
Geçen sene bugünlerde kiminle olduğumu merak ettiğim için fotoğrafı açıp baktım. Aynı anda Emre bana "Hoş geldin," dedi. Hatırlamamasından dolayı kırgın olduğum için yarım ağız bir şekilde "Hoş buldum," dedim.
Fotoğrafta çilekli bir pasta fotoğrafı vardı, yanındaysa saat takmış bir erkek kolu gördüm. Bu kolun sahibi Alper'di. Doğum gününde o saati ona ben hediye ettiğim için yanımda kim olduğunu rahatça hatırlamıştım.
Oysa ki benim çilek alerjim vardı. Ayriyeten meyveli pasta da sevmezdim; benim en sevdiğim pastalar çikolatalı olanlardı. O gün Alper bunu hatırlamamıştı. Bugün ise Emre...
Doğum günümü, pasta çilekli olduğu için o gün yiyememiştim; sadece mumları üfleyip fotoğrafını çekebilmiştim. Bugün ise elimde fotoğrafını çekebileceğim bir pasta bile yoktu.
Ben arabayı çalıştırmasını beklerken arka koltuktan bir şey aldı Emre ve tekrar arabaya bindi. Ne yaptığını merak ettiğim için dönüp ona baktım. Elinde küçük çikolatalı bir pasta vardı.
Hatırlamıştı!
En sevdiğim pastayı da doğum günümüzü de...
Bana doğru bakıp "Doğum günümüz kutlu olsun," dedi.
Ben ise "Doğum günümüz kutlu olsun," dedim ve beraber pastayı üfledik.
Sonunda Ayça ile buluşmuştuk. Gözümüze çarpan ilk mağazaya girip gezmeye başladık.
Benim baktığım kıyafetler cansız mankenlere giydirilmiş olanlardı; Ayça ise askıya asılı olanlara bakıyordu. Bir adet askıyı eline alıp bana getirdi.
Askıdaki kıyafet kare yaka, kalın askılı, diz altında dantellerle bezenmiş, dantellerin üzerinde ise yer yer taşları olan oldukça güzel bir kıyafetti.
Bana baktı; oldukça tatlı, reddedilemez diyebileceğim bir ifadeyle "Bu olsun mu?" dedi. "Eminim ki senin üzerinde çok güzel duracaktır."
Bir kıyafete, bir surat ifadesine baktım. Oldukça güzel bir kıyafetti, fiyatı da makul denebilecek bir düzeydeydi. Daha fazla mağazaya girebilecek sabrım da mecalim de yoktu çünkü mesai çıkışı gelmiştik buraya. Ayça'yı da kırmak istemiyordum. Zevklerimiz birbirine oldukça yakın olduğu için elbiseyi de beğenmiştim ve o gün gelip çatmıştı.
Özbeğen ailesinin varlığını birkaç gün önce öğrendiğim yalılardan birinde nişanımız vardı.
Benim hazırlanmam için ayrılan odada, oval boy aynasının önünde son hazırlıklarımı yapıyordum. Aynadan bir kez daha baktım kendime; üzerimde Ayça ile beraber seçtiğimiz elbise, ayağımda ise Ayça'nın beni son dakika soktuğu mağazadan aldığımız taş işlemeli, gümüş ince bantlı stiletto sandalet vardı.
Makyajım oldukça zarifti, saçlarımı ise kalın maşa yapıp sol tarafa doğru yatırmıştım.
Her şey tamamdı.
Sol elimi kalbime koyup derin bir nefes verdim; içim hiç rahat değildi, her an bir şey olacakmış gibi hissediyordum. Kafamda bütün felaket senaryolarını kurmuştum bugüne kadar.
Kapı açıldı, bakışlarım kapıya doğru döndü. Gelen annemdi; elinde büyük, lacivert kadife bir kutu vardı.
"Müsait misin kızım?" diyordu içeri girerken.
"Gel anne, gel," dedim, "müsaitim."
Hiçbir şey demeden tam arkama geçti ama önümdeki ayna sayesinde ağlamaya şimdiden hazır, dolu dolu gözlerini rahatlıkla görebiliyordum.
İşi şakaya vurup, "Yapma, sen ağlarsan ben de ağlarım, makyajım bozulur," dedim.
Hafifçe güldü bu sözlerime; gözlerini kırptığı için yanaklarına birkaç damla yaş dökülmüştü o esnada. Bir yandan da kutuyu açtığı için kutunun içindeki hafif ışık parladı.
Kolyeyi çıkarıp boynuma yasladı; zarif baget bir su yolu setiydi bu. Elimle eşit bir şekilde hizalayıp rahatça takmasını sağladım. Annem taktıktan sonra elime setin küpelerini verdi; onlar da tek bir baget halindeydi. Sırasıyla kulaklarıma taktım.
Sonra da anneme doğru dönüp kutunun içinden su yolu bilekliği alıp sol elimin bileğine taktım.
Her şeyim uyum içindeydi, buna rakı beyazının üzerine ince tozu yapılmış tırnaklarım da dahildi.
Artık buradan çıkıp bu işi tamamıyla bitirmek istiyordum. O yüzden hızla kapıya yöneldim.
Peşinden annemin fısıltılarını duyuyordum. Ne yaptığını anlamak adına ona döndüğümde yüzüme tükürmesi beni şaşırtmıştı.
Yüzümü ekşiterek "Ne yapıyorsun anne?" diye sorduğumda, "Nazar duası okuyorum kızım," demişti.
Ses tonu o kadar tatlıydı ki beni güldürmüştü. Şu an gerçekten gülmeye çok ihtiyacım vardı.
"Allah kabul etsin anneciğim," dedim bir yandan kapıyı açarken.
Kapıyı açtığımda karşımdaki odadan çıkan Emre, tepeden tırnağa simsiyah olan takımıyla resmen jilet gibiydi.
Yolun ortasında buluşup kol kola girip yürümeye başladığımızda, "İçimde kötü bir his var, kesin bir şey olacak," demeden edemedim.
Emre kulağıma eğilip yatıştırıcı sesiyle, "Sakin ol, hiçbir şey olmayacak. Buraya kadar geldik, inan bundan sonrası en kolayı," dedi.
Bu konuşmayı yaparken bir yandan da senkronize bir şekilde yürümekteydik.
Nişanın yapılacağı alana geldiğimizde içerisi tıklım tıklım misafir dolu idi. Dört bir yana dağılmış kokteyl masalarının ortasında küçük sümbül buketleri vardı. Nişanın kesildiği alan ise oval bir şekilde sümbüllerle süslenmiş bir alandı.
Aralarına geçtiğimizde hemen yanımızda nişan tepsisini tutacak olan Selin belirdi.
Nişan tepsisinde küçük sümbül yaprakları, geleneğin aksine mor kurdele ve hemen altında ise uzun, ince incilerle birbirine bağlanmış iki altın yüzük ve küçük bir makas vardı.
Her şey aklıma gelebilirdi ama Erdal Bey'in yerine haberlerde ve gazetelerde gördüğüm otel zincirlerinin sahibi Cihat Suna'nın nişanımızı keseceği asla...
Birbirlerine söz vermiş iki arkadaştan Cihat Bey'in oğlununkini Erdal Bey, Erdal Bey'in torununkini ise Cihat Bey kesecekmiş.
Cihat Bey töreni çok uzatmadı:
"Görüyorum ki bu tazecik çift çok heyecanlı. O yüzden çok uzatmayalım, onları hemen kavuşturalım. İnşallah bir ömür bir yastıkta yaşlanırsınız," diyerek yüzükleri parmaklarımıza taktı.
O an görmüştüm yüzüklerin içinin boş olmadığını; benimkinde Emre'nin adı, Emre'ninkinde ise benim adım yazıyordu.
Yüzükleri taktıktan sonra "Mutluluğunuza," diyerek kurdeleyi kesti Cihat Bey. Aynı esnada inciler yere döküldü.
Tören yapılırken Erdal Bey'in bir eli kalbinde bir şekilde nefes nefese bizi izliyor olması dikkatimi çekmişti.
Bugüne kadar kurduğum felaket senaryoları arasında, elini öpmek için ona doğru yürüdüğümüz esnada Erdal Bey'in yere yıkılabilme ihtimali asla ama asla yoktu.
•••
DEVAM EDECEK
Bölüm etkileşimi
