12. BÖLÜM: KUŞ DİLİ

Vaveyla Yazarı: Luna. 123

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: 12. BÖLÜM: KUŞ DİLİ

Yaz akşamının sıcak esintilerinin eşliğinde Özbeğen ailesinin evindeydik. Babam karakolda olduğu için annem akşamı yalnız geçirmek istememişti. Biz ise, Emre'yle Emre'nin odasında kendi hâlimize takılmaktaydık. Çalışma masasındaki defterlerini karıştırırken değişik bir yazı gördüm. Kareli bir defterdi. Yazıyı okumadan önce kapağını kapatıp ne defteri olduğuna baktım. Kapağın üzerinde küçük bir stickerda el yazıyla “Emre Özbeğen, 2-C, Matematik” yazıyordu. Ardından defteri tekrar açıp ne yazdığına baktım. Şunlar yazıyordu:
“Bugün kuş dilini öğrendim. Oldukça eğlenceli bir şeymiş. Şimdi kuş dili şeklinde yazmaya çalışıyorum.”
Peşinden odaya gelen Emre'ye defteri göstererek:
“Bu ne?” dedim.
Deftere baktıktan sonra güldü.
“Kuş dili. Bakkalcı Hacı Amca'nın oğlu Mustafa abi öğretti. Sana da öğreteyim, ister misin?”
Merak etmiştim. Oldukça eğlenceli ve değişik gözüküyordu. Hevesle, son harfini uzatarak:
“Evet, bana da öğret!” dedim.
Ben onun çalışma masasının sandalyesinde otururken karşıma bir tabure çekerek oturdu. Bir öğretmen edasıyla kuş dilinden bahsetmeye başladı.
“Şimdi beni dinle. Çok kolay. Her ünlü harfin sonuna konuşurken ‘g’ koyacaksın.”
“Nasıl yani?” diye sordum.
Şöyle dedi ve masayı göstererek konuşmaya başladı:
“Magasaga.”
Sanırım anlamıştım. Ben de masanın üzerindeki kalemlikteki kalemlerden birini işaret ederek:
“Kagagalemgem,” dedim.
“Evet!” dedi şevkli bir şekilde. “Öğreniyorsun!”
Kuş dili üzerindeki sohbetimizi, annemin oturma odasından “Aylin!” diyerek beni çağırması bölmüştü.
O yüzden Emre'nin kuş dilinde:
“Segeni sevgeviyogorum,” dediğini duyamamıştım.
•••
GÜNÜMÜZ
Anneannemin art arda sıraladığı ahiret sorularına cevap verirken bir yandan da alacaklı gibi çalan kapıya doğru gidiyordum. Kapıyı açtığımda asla görmek istemediğim bir yüzle karşı karşıya kaldım. O yüzün sahibi Alper'di.
Ben bir şok girdabına sürüklenirken hâlâ soru sorma derdindeydi. Telefondaki sesi dışarıdan duyuluyordu. Şöyle diyordu:
“Neden böyle oldu? Bir türlü anlayamadım.”
Anneannemin sorusuna cevap verdim.
“Öyle gerekti, anneanne. Kapatıyorum artık,” dedim ve kapattım.
Hâlâ içimde bir yerde, o malum şeyin yaşandığı gün onlara ağız dolusu küfürler etmediğim için pişmanlık yaşıyordum. Ama kahrolası bir huyum vardı işte: Kritik anlarda kilitlenip kalıyordum.
Yüzüne tükürme isteğimi zar zor dizginlerken, kapının üzerinde tuttuğum sol elimin kapının arkasında duran dört parmağını kapıya büyük bir hırsla bastırdım.
Ve sonunda bu bakışma söze döküldü.
“Ne işin var burada?” diyerek bu konuşmayı başlatan kişi bendim.
Dişlerini sıkarak:
“Bana bunu yapmış olamazsın,” dedi.
İster istemez, isterik bir şekilde güldüm. Kıkırdamalarımın arasında:
“Ne oldu? Aldatan adam olunca sıkıntı yok, aldatılan adam olunca mı sıkıntı var?” dedim.
“Sen ilişkin boyunca hep sadık bir kadın oldun. Bunu yapmazsın, yapamazsın.”
Haklıydı. Hep sadık bir kadın olmuştum. Fıtratım böyleydi. Ama şu zamana kadar hiçbir zaman işime yaramamıştı ahlaki sınırlarımı önemsemek.
O yüzden şu anda ne aldatan ne de aldatılan konumuna düşmek zerre umurumda değildi. Umurumda olan tek şey borçlarımı ödemekti.
“Yaptım,” dediğimde kahkaham daha da büyüdü.
“Hem de iki sene boyunca.”
“Senin bana hissettiremediğin her şeyi o verdi bana,” dedim.
O kahrolası günde bana hissettirdiklerinin bin beterini hissettirmek istiyordum ona. Sözlerimle canını yakmak istiyordum.
Son cümlemden sonra resmen kilitlenip kalmıştı.
Daha fazla muhatap olmak istemediğimden kapıyı yüzüne kapatmak adına geri çekilmiştim ki bir anda içeri girdi. Oturma odasına doğru gidiyordu. Etrafa baktı ve komodinin üzerindeki birkaç yeni fotoğrafı gördü.
Bunlar, Instagram story'sinden sonra iki saat içerisinde yapay zekâ desteğiyle ürettiğim fotoğraflardı. O anda birkaç kere daha içimden geçirmiştim ama şimdi tekrar söylemek istiyorum:
Sizin huzurunuzda teşekkürler 2026. Teşekkürler, yapay zekâ yılı!
İspanya fotoğraflarıydı bunlar. Erdal Bey'in fotoğrafları sorma ihtimaline karşı üretmiştim.
Fotoğraflara doğru yürüdü.
“Ne zaman?” diye sordu.
“Amasya'ya annemin yanına gittiğimde,” diyerek tekrar yalan söylemiştim.
Bu, onun için bardağı taşıran son damla niteliğinde olmuştu.
Çerçeveyi yere atarak kırdı ve gitti.
Zaten olduğu hâliyle kuru sıkı bir insan olmaktan öteye geçememişti.
Alper kapıya doğru gittiğinde Emre'yle karşılaşacağını ben de düşünmemiştim.
•••
EMRE'DEN
Hastanede 24 nöbetimin saatinin dolmasını beklerken Aklım asla işimde değildi. Aylin story paylaştığından beri telefonlarım asla susmuyordu. Açıkçası bu işin etrafa yayılması patlama ihtimalini daha çok yükseltiyordu. Bu da beni ister istemez korkutuyordu. Aylin'e bu paraya ikimizin de ihtiyacı olduğunu söylemiştim. O yüzden kendime bir sebep bulmam gerekiyordu çünkü her an hangi sebepten dolayı ihtiyacım olduğunu bana sorabilirdi. Branşım ortopedi olduğundan bir klinik açmayı düşünüyordum. O yüzden bugün fizik branşına sahip olan en yakın arkadaşım İlker'e bir teklif götürecektim. Reddetmeyeceğini düşünmüyordum ama o ihtimale karşı bir plan daha düşünmeliydim. Telefonum tekrar çaldı. Tekrar bu konu hakkında sorguya çekilmek istemediğimden telefonumu elime alıp tam sessize alacaktım ki arayanın Gökhan olduğunu gördüm. Gökhan; dedemin hem avukatı, hem sağ kolu, hem de korumasıydı. Kısaca her şeyi... Bana teklifi getiren de oydu. Yani dedem şeytansa Gökhan da onun zebanisiydi. Aramayı yanıtladım.
“Erdal Bey, aile tanışması ve kız isteme tarihlerini netleştirmek istiyor,” dedi Gökhan'ın robot misali sesi.
Kolumdaki saatime baktım. 2 saate nöbetim bitiyordu.
“Tamam, gün içinde size uğrarız,” dedim.
Net bir saat vermemiştim çünkü önceden işimi bitirmem, sonra da Aylin'le konuşmam gerekiyordu. Bu işin kendi aramızda toplantısını yapmadan dedeme götüremezdim.
2 saat içerisinde nöbet saatimi hızla tamamlayıp Aylin'e geçtim.
Asansörden çıkıp Aylin'in katına ulaştığımda evin giriş kapısının açık olması beni şaşırtmıştı ve içeriden, tahminimce, iki insanın hırslı yürüyüş sesleri yankılanıyordu.
Aylin karşısındaki insana: “Kaç, her zaman yaptığın gibi kaç!” diye hırsla bağırdı. “Senin yaptığın bir şeyi karşındaki insan da yapınca hiçbir şey diyememek kadar acı bir his yok, değil mi Alper? Ne kadar acı!” diyordu ilk başta söylediği cümlenin ardından. Cümleyi duyduğumda tek temennim, o Alper'in bu Alper olmamasıydı.
Birkaç saniye sonra dualarımın tutmadığını anladım. Çünkü o Alper, bu Alper'di. İğrenç bir ses tonuyla, imalı bir şekilde gözlerimin içine bakarak şunları söyledi bana:
“Beni aldattığın adam da gelmiş! Şu anda kazandığını düşünüyorsundur eminim ki. Ama inan ki beni aldattığı gibi senden de sıkılıp seni de aldatması çok sürmeyecek. Hanımefendi daldan dala atlamayı çok sever.”
Bu cümleyi kurmasıyla yüzüne benden gelen bir yumruk yemesi aynı anda olmuştu.
•••
AYLİN'DEN
Alper ile Emre'nin arasında geçen it dalaşı misali kavgadan sonra ikimiz de evin koltuğunda oturmuştuk. Alper'in Emre'ye benim hakkımda söyledikleri beni zerre etkileyip yaralamamıştı. Çünkü ne onu gerçekten aldatmıştım ne de gerçekten söylediği bir insandım. Yapmaya çalıştığı tek şey Emre'yi kışkırtmaktı. Nitekim bunu başarmıştı da. Emre'ye kızmamın asıl sebebi de buydu. Alper'e uymuştu. Sol tarafında oturmuş ona pansuman yapıyordum. Sol kaşı patlamış, alt dudağı yarılmış durumdaydı ve sağ elmacık kemiğinde fena bir morluk vardı.
“Niye yaptın bunu?” derken sesimde hafif bir sitem ve kızgınlık vardı. Böyle bir yalanın içine girmişken kendimize düşman edinemezdik; aksine, müttefiklere ihtiyacımız vardı.
Bu sitemim onu kızdırdı.
“Kusura bakma Aylin, sana bir haber vermeye gelmişken eski sevgilinle kavga etmeyi ben de beklemiyordum.”
“Daha önce söyledim ya, ben de beklemiyordum gelmesini. Kapıyı açtığımda bir anda karşıma çıktı. Ayrıca biz ne, şu an sevgili gibi kavga ediyoruz?”
“Biz sevgili değiliz, sadece dava arkadaşıyız.”
Son söylediği beni güldürmüştü.
“Ayrıca ne söylemeye gelmiştin sen?”
Sebebini bilmediğim bir şekilde yüzü düşmüştü.
“Dedem, gün içinde seninle kız isteme ve aile tanışması tarihlerini konuşmak istiyormuş. Gökhan'ı arayıp söyledi.”
“Tamam,” diyerek kalktım.
“Bir dakika, beni bekle.”
Yatak odama gidip kitaplığımdan anı kutumu çıkardım. Kimsenin görmemesi için sözleşmeyi içine tıkmıştım. Kapağı açıp hızlıca içinden çıkardım. Bunu yaparken yere kuru sümbülün düştüğünden habersizdim.
Oturma odasına geri döndüğümde, elimde sözleşmeyi görmek Emre'yi şu anda olduğundan daha fazla çileden çıkarmıştı.
“Şu sözleşmeyi her şeyde çıkarıp çıkarıp durma! Sinirim bozuluyor. Biliyorsun zaten içinde ne yazdığını.”
“Emin olacağım, bir sakin olur musun artık? Yeter!” diye kızmıştım. Onun bu gerginliği beni de germeye başlamıştı.
“Neredeydi o madde?” dedim.
Gözümle maddeyi ararken bulduğumda, ister istemez:
“Ha, burada,” dedim ve maddeyi sesli bir şekilde okumaya başladım:
• Madde 4 – Ailelerin Tanışması: Miras Bırakan, gelin adayı ile tanışmasını müteakip en geç bir (1) hafta içerisinde, uygun göreceği tarih ve yerde gelin adayının ailesiyle tanışacaktır.
Erdal Bey ile tanışmamın üzerinden henüz bir hafta bile geçmemişti zaten. O yüzden Emre'ye bakıp:
“Gelecek hafta perşembe uygun olur herhalde. Benim bir işim yok, senin?” diye sordum.
Hemen onun cevabı ise “Yok,” oldu.
“Erdal Bey'e de sorarız. Annemlerin?” diye sordu. Ses tonu meraklıydı.
Zaten günü belirlerken onu düşündüm. Bir tek perşembesi boştu, hatırladığım kadarıyla. Annem, yaşlanmasına rağmen hayattan kopmayan bir kadındı. Gidebildiği kadarıyla belediye etkinliklerine katılır, günlere gider, hayatını olabildiğince dolu geçirirdi.
•••
Aynı günün ilerleyen saatlerinde, Çiftliğe gelmiştik, yine aynı konumda oturuyorduk. Bu sefer tek bir farkla: Erdal Bey henüz huzurumuza teşrif edip bizi şereflendirmemişti.
5-6 dakika içerisinde Gökhan, kolundan destek alarak yürüyerek gelip karşımıza oturdu. Hoş geldiniz girizgâhı ve zorunlu bir şekilde yapılan havadan sudan muhabbetten sonra sonunda nasıl konuya girebilmiştim:
“Efendim, tanışma tarihi için size haftaya perşembe uygun mudur?”
Sonunda asıl konuya girildiği için Emre'nin rahat bir nefes verdiğini duymuştum. Basit bir el hareketiyle yanına Gökhan'ı çağırdıktan sonra kulağına bir şey söyledi. Tahminimce müsaitliğini sormuştu. İkisinin arasından geçen kısa bir konuşmadan sonra bana verdiği yanıt, âlâ oldu kısa bir an kadar karşımda sanki Sultan Süleyman oturuyormuş gibi hissettiğimi itiraf etmeliyim. Aldığımız yanıtın ardından kısa bir süre kadar oturup zorunlu ve sıkıcı muhabbetler edip kalkmıştık.
•••
Aynı gün gece saatleriydi, durumu haber vermek için annemi aramıştım. Her şey bu kadar hızlı olduğu için bana sitem ediyordu.
“Her şeyi niye yangından mal kaçırır gibi oldu, ben anlayamadım kızım ama tamam geliriz. Bu kadar İstedin madem istediğin gibi olsun.”
“Öyle olması gerekti anne, lütfen çok soru sorma,” deyip bütün soruların önünü kesmeye çalıştım. Çünkü bu konu hakkında bana soru sorulduğunda elim ayağım birbirine karışıyor ve ne yapacağımı şaşırıyordum. Sorulan sorular soruları cevapladığında cevap sanki elimdeki pimli bir bombanın pimi çekilmiş ve patlayacakmış gibi hissediyorum. Ondan bir ricada daha bulundum:
“Lütfen anneannem gelmesin, herhangi bir rezillik istemiyorum. Özellikle ondan kaynaklanan...”
Bıkkın bir şekilde nefes veren annem:
“Tamam kızım, ona da tamam,” dedi ve birbirimize iyi geceler dileyip aramayı sonlandırdık.
•••
Emre'nin şu anki durumu benimkinden farksızdı. Aramasının yanıtlanmasını beklerken söyleyeceği şeyleri kafasında kurmaya çalışıyordu ama bunu pek becerebildiği söylenemezdi. Araması son anda yanıtlandığında, uykunun mahmurluğuyla bir ses karşılık verdi:
— Efendim, oğlum?
Telefonun karşısındaki ses annesine aitti.
Emre, bütün düşündüğü şeyleri bir kenara bırakıp yara bandını çeker gibi her şeyi bir anda söylemeye karar verdi.
— Anne... Anne, benim sevgilim var.
— Aylin.
— Evet, Merve teyzemin kızı Aylin. Biz birkarar verdik. Haftaya perşembe kız istememiz var. Ve Aile tanışmamız var. Dedem de orada olacak. Gelin...
Deyip, taramalı tüfek misali bütün cümleleri art arda sıraladıktan sonra annesinin cevap vermesini beklemeden telefonu kapattı.
•••
Uyumak için yatak odama geçtiğimde çıplak ayağıma bir şey yapıştığını hissettim. Ne olduğunu anlamak
için kafamı aşağı baktığımda gördüğüm şey kurumuş bir sümbülden başka bir şey değildi. Eğilip onu, yapıştığı ayağımdan kurtardım ve elime aldım. Aslında bunu hiç planlamıyordum ama elime aldığımda ayaklarım beni günlüğüne götürdü. Anı kutusunu açıp sümbülü oraya bırakmak yerine günlüğü aldım elimdeki sümbül ile beraber yatağımın ucuna oturdum.
Ve herhangi bir sayfayı açıp okumaya başladım. Açtığım sayfada gözyaşı damlaları vardı.
Normalde hiçbir günlük sayfasına tarih düşmezdim çünkü bu günlüğü sıradan bir günlük olarak görmez, arkadaş yerine koyardım. Bir tek bu sayfaya düşmüştüm tarihi. Çünkü bu alelade bir sayfa değildi; hayatımın değiştiği ve asla aynı şekilde bir hayat süremeyeceğimizin ilanı olan sayfaydı.
"Sevgili günlük, tekrar merhaba. Bugün seninle vedalaşıyoruz. Senin hayatının en mutlu günü, bir anda en beter gününe dönüştü mü? Benim dönüştü. O gün tam olarak bugün. Benim bugün lise mezuniyetimin olduğu gündü. O kadar mutluydum ki ayaklarım resmen yere basmıyordu. Sabah saatlerinde mutluluktan havalara uçarken, şimdi ise en ağır şekilde yere çakıldım. Hayat bana kendini hatırlattı, hem de en ağır şekilde. Bugün şen şakrak bir şekilde evin eşiğinden çıkarken, aynı gün ağıtlarla, kederlerle aynı eşikten bir cenaze çıkardım; hem de kalbimin en büyük parçasını, babamı. Mezuniyette Emre'nin bugünü unutmamam için bana hediye ettiği sümbül, benim için mutlu bir günün nişanesi değil, en kederli günün şahidi olacak. Bir şeyi unutmayacağım, kesin: Bu bir mezuniyet değil, bir cenaze olacak. Artık sana yazmayacağım, sevgili günlük. Çünkü bugünden itibaren artık unutmayacağım, unutmak istemeyeceğim mutlu günlerim olmayacak. Sana yazacak kadar değerli hissettiğim hiçbir günüm olmayacak. Eğer bir gün geri dönüp buraya yazarsam, o gün miladım olacak."
6 Haziran 2016
•••
Bu satırları okuduktan sonra hıçkırıklar eşliğinde uykuya daldım ve zaten gözyaşları ile dolu olan sayfalara, satırlara tekrar gözyaşı döktüm. Ve gerçekten sözümü tutmuştum; bu sayfadan sonraki bütün sayfalar boştu, hiçlik doluydu. Tıpkı benim gibi...
•••
O gün gelip çatmıştı. Bugün öğlen saatlerinde annemin ve Özbeğen çiftinin uçağı inecek, o önemli tanışma gerçekleşecekti.
Öğlen saatlerine kadar okuldaki bütün işlerimi bitirip havalimanına gelmiştim. Emre ile beraberdik, o da bana eşlik etmek istemişti. Yanımızda artı bir kişi daha vardı, o da Gökhan'dı. Büyük ihtimalle Erdal Bey, yanımızda olması ve annemi ve Erdal amcaları hemen çiftliğe getirmesi için onu yanımızda yollamıştı.
Otomatik kapı sonunda aralandı. Özbeğen çifti ile birlikte annem bize doğru geliyordu, valiziyle beraber. Yanlarında asla beklemediğim bir kişi vardı: Anneannem!
İşte şimdi, kelimenin tam anlamıyla mahvolmuştuk.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.