9. bölüm · Zincirlenmiş Gökyüzü
Bölüm 8 | Küllerden Doğanlar
───༻✦──────────✦
Küllerden Doğanlar
✦──────────✦༺༺༻
🎼Wicked: Seori
Odanın içi sessizdi. Sanki biraz önce olanlar hiç yaşanmamış gibiydi.
Beatrice'in çekmeceyi açarken çıkardığı ses, manastırda duyduğum en sıradan sesti. Aynı sesi yüzlerce kez duymuştum.
İşte beni asıl korkutan da buydu.
Çünkü ben onu bu kadar sakin görmeye alışkındım.
Yalnızca şimdi, bu sakinliğin bana ait olmadığını anlıyordum.
Nereden bulduğunu bilmediğim hançerini çekmeceden çıkardı ve ucunu bana doğrulttu. Sivri ucu ışığı yansıtmış gözümü kamaştırmıştı.
Ben ise hiçbir tepki vermedim.
Neden bilmiyorum ama o bıçağın herkese zarar verse de bana vermeyeceğini düşünüyordum.
Beatrice tepkisizliğimi beğenmiş olacak ki bıçağı yüzümden çekti ve yavaşça indirip bacağındaki kemere yerleştirdi.
Beni asıl şaşırtan şey, o bıçağı ve kemeri nereden bulduğuydu.
"Biliyordun değil mi, Luissa..."
Cevap veremedim.
Çünkü sorunun cevabını ikimiz de biliyorduk.
Omuzlarımdan itti ve yatağa sırt üstü düşmemi sağladı. Ardından üzerime çıktı. Kollarını iki yanımda açarak beni kapana kıstırdı.
Kaçmam için değil. Kahretsin ki kaçmayacağımı biliyordu.
O her zaman bana karşı böyle davranırdı.
Yaklaştığında kaçmamı istemezdi.
Durmamı isterdi.
Sesini yükseltmez, tehdit etmezdi; aksine sakinliğiyle beni yerimde tutardı. Beni korkutmak yerine, korkmam gereksizmiş gibi davranırdı.
Sanki yanında güvende olmamak bir seçenek değilmiş gibi.
Başkalarına bakarken gözlerinde alay olurdu. Bana baktığında ise dikkat.
O bakışta şefkat yoktu.
Sahiplenme vardı.
Ne zaman geri çekilsem bir adım yaklaşır, ne zaman itiraz etsem sesini daha da alçaltırdı.
Ve ben, fark etmeden, her seferinde susardım.
O an fark ettim; beni yatağa iten gücü değil, karşı koymamayı seçmiş olmamdı.
"Ne zamandır biliyorsun?" dedi.
"Hep biliyordum," diye fısıldadım.
"Ama inkâr ediyordum."
Bu gerçekliği ilk kez kendime de itiraf ediyordum. Konuşurken ona bakamıyordum.
"Bana bak."
Bakmadım.
Bir an sessizlik oldu. Sonra sesi yine aynı sakinlikte geldi:
"Birisi seninle konuşurken yüzüne bakacaksın. Gözlerinin tam içine bakıp meydan okuyacaksın."
Gözlerimi onun duygusuz gözlerine sabitledim.
Dudaklarının kenarı neredeyse fark edilmeyecek kadar kıvrıldı.
Bunu başardığı için her seferde takındığı ifadeydi bu: Sessiz bir memnuniyet.
Ona her zamanki gibi istediğini veriyordum.
Biri bana kötü davrandığında müdahale etmezdi. O an tepkisiz kalırdı.
Sonra yalnız kaldığımızda, onların söylediği cümleleri tek tek tekrar ederdi. Nerede hata yaptığımı anlatırdı.
Zamanla şunu öğrendim:
O beni korumuyordu.
Benden bir şey istemiyordu.
Benim değişmemi istiyordu.
Beni şekillendiriyordu.
Bir anda üstümden kalktı ve odadan çıkıp beni yatakhanede yalnız bıraktı. O gidince tuttuğum yaşları salmaya başladım. Bende yataktan doğruldum ve gözyaşlarımı kolumla silip yatakhaneden çıktım. Muhtemelen o da dua alanına doğru gidiyordu. Ama korkuyordum onun hedefindekinin kim olduğunu bilmiyordum. Sorsam da cevapsız bırakırdı beni..
Merdivenlerden inerken bile kızların kahkahaları manastırda yankılanıyordu. Tüm koridoru kızlar küçük çam ağaçlarıyla ve süslemelerle donatmışlardı bile. Bugün aynı zamanda yeni yıla gireceğimiz gündü. Bir an diğer kızları kıskandım. Cahil kalmak her zaman daha mutlu ederdi. Iyanna ve diğer kızlar koridorda oturmuş ve bahçeden topladıkları çiçeklerle taç yapıyorlardı. Olacaklardan habersiz.
"Luissa gel buraya sana da yapalım. "
Tam reddedip yanlarından gidecektim ki arkamdan birisi fırladı ve renkli çiçeklerden yaptığı aranjmanı kafama koydu.
"Çok yakıştı. Benim yaptığım saça da her şey yakışır zaten." Odet, kendi kendisine böbürleniyordu ama enerjik sesi her ortamda insanların neşelenmesini de sağlayabiliyordu.
Gülerek yanımdan ayrıldı ve diğer kızların yanına geçti. Iyanna sesini yükseltip "Hadi dua alanına gidelim de hemen ana salona geçip ziyafet çekelim. " diye şakıdı.
"İşin gücün yemek senin." Nıss her zamanki gibi şikayet ediyordu durumdan. Kızlar birlikte ayaklanınca içlerinde bizim yatakhaneden olmayan kişilere bakmaya başladım. Bizden küçükler ve büyüklerin bir arada etkinlik yaptığı nadir günlerdeydik. Gözlerim tedirginlikle Beatrice i aradı. Ama yoktu çoktan gitmiş olmalıydı.
Dua salonunun büyük kapısından içeri girdim ve boş bir alana oturdum.
Dua alanı bugün mezuniyet olduğundan her zamankinden daha kalabalıktı. Mumların titrek ışığı taş duvarlarda gölgeler yaratıyor, rahibelerin tekdüze fısıltıları kubbenin altında birbirine karışıyordu.
Dizlerimin üzerinde duruyor, ellerim sıkıca kenetlenmiş halde başımı öne eğmiştim. Dudaklarım dua eder gibi kıpırdasa da zihnim başka bir yerdeydi.
Beatrice birkaç sıra önümdeydi.
Onu görmemek imkânsızdı; sırtı her zamanki gibi dimdikti ama omuzlarında alışılmadık bir gerginlik vardı.
Beatrice'in nefes alış verişini bile ayırt edebildiğimi fark ettiğimde ürperdim. Sanki o gün her şey fazla yakındı, fazla netti.
Başrahibe duaları bitirmeye yaklaşırken, taş zeminde hafif bir sürtünme sesi duydum.
Beatric sessizce ayağa kalkmıştı. Ne aceleyle ne de tereddütle. Onun her hareketi kaslarımı geriyordu. Sırtımdan ince şerit halinde akan terimi hissettim. Sanki bu an önceden belirlenmişti. Başını bile çevirmeden arka sıralara doğru ilerlemeye başladı. Kimse onu durdurmadı. Kimse şaşırmadı. Sanki Beatrice'in kalkması, ritüelin bir parçasıymış gibiydi.
Kalbim aniden hızlandı.
Refleksle ben de doğruldum. Dizlerimden güç alarak ayağa kalktım. Bakışlarım, Beatrice'in arkasına kilitlenmişti. Onu şimdi bırakmamalıydım. İçimde açıklayamadığım bir korku kabarmıştı, boğazıma oturan türden.
Tam adım atacakken sert bir ses duymala irkildim.
"Luissa."
Ses, yan tarafımdan gelmişti. Hayır, hayır şimdi olmaz. Burada başka Luissa yok muydu? Rahibelerden biri bana bakıyordu. Gözleri soğuk ve dikkatliydi. Dua alanında ayakta olan tek kişinin ben olduğumu o an farkettim. Tüm başlar bana dönmüştü artık.
Otur, diyecek sandım.
Ama rahibe konuşmaya devam etti:
"Sen... iyi ki ayaktasın."
Bu cümle, içimi daha da huzursuz etti.
Rahibe yanıma yaklaştı, sesi alçaldı ama sertliğini kaybetmedi.
"Alt kattaki mahzenlerden bazı tütsüler eksik. Az önce fark ettim. Unutulmuş olmalı. Dua bitmeden getirilmeleri gerekiyor."
Bir an için Beatrice'in gittiği yöne kaydı bakışlarım. Şimdi olamazdı olmamalıydı...Kapı kapanmak üzereydi. Arada kalan boşluk daralıyordu.
"Ben... şimdi mi?" diye fısıldadım.
Rahibe, elini cübbesinin içinden çıkarıp eski, ağır bir anahtar uzattı. Anahtarın metal yüzeyi mum ışığında donuk bir şekilde parladı.
"Evet. Tünelden geçeceksin. Kimseyi rahatsız etmeden. Çabuk ol!"
Bu bir rica gibi durabilirdi ama emirdi gitmem için.
Anahtarı aldığımda metalin soğukluğu avucuma yayıldı. Beatrice'in ardından gitme isteği göğsümü yakıyordu ama rahibenin bakışları sırtıma saplanmıştı. Baş Rahibe de buradayken geri çeviremezdim.
"Hemen dönerim," dedim. Daha çok da kendime.
Dua alanından çıktığımda manastırın içi bir anda sessizleşti. Üst katlardaki mırıldanmalar geride kalmış, taş koridorların nemli kokusu burnuma dolmuştu. Elinmdeki anahtar her adımda biraz daha ağırlaşıyor gibiydi.
Merdivenleri inerken aklıma Beatrice ve yapacakları geldi. Zaman kaybedemezdim. "Bir dakika da halledeceğim" diye kendimi ikna etmeye çalıştım. Anahtarı hemen bırakıp, geri dönmeliydim.
Mahzen katı her zamanki gibi karanlıktı. Mumlar seyrek aralıklarla yanıyor, ışık tünelin sonunu yutuyordu. Mahzene açılan kapıyı anahtarla açtığımda karşıma tek bir oda çıkmadı.
Uzun bir koridor uzanıyordu önümde.
Sağa ve sola açılan kapılar... dar geçitler... karanlıkta kaybolan yollar. Mum ışığı her yere yetmiyor, bazı köşeler tamamen gölgede kalıyordu. O an duraksadım.
Manastırın altında böyle bir yer mi vardı?
Bunu daha önce kimse anlatmamıştı.
Koridorlardaki raflarda eski şişeler, taş kaseler, kurumuş otlar vardı. Tütsülerin keskin, bayıltıcı kokusu havaya sinmişti.
Tam tütsülerin olduğu bölümü ararken...
Bir hareket gördüm.
Uzak bir koridorda, mum ışığını kesen bir gölge ilerliyordu. Metalin taşa sürtünme sesi yankılandı. Yavaş ama ağır adımlar hissettim.
O an gördüğüm şövalye ile dondum.
Zırhı loş ışıkta parlıyor, her adımı ağır bir şekilde koridorlarda yankılanıyordu. Elinde küçük, koyu renkli bir sandık taşıyordu. Sandık sıradandı ama nedense gözlerimi ondan alamadım.
Kalbim, göğsümden çıkacakmış gibi attı. O kadar hızlıydı ki sayamıyordum.
Geri çekilmek istedim ama ayaklarım taş zemine yapışmıştı. Kıpırdayamazsam görmeyecekti. Kıpırdarsam...
Omzum, arkamdaki soğuk duvara değdi. Taşın nemi cübbemin içinden tenime geçti..
Şövalye ilerledikçe, iki rahibenin daha ileride durduğunu fark ettim. Sesleri net değildi.
Önce anlamlandıramadım. Kesik kesik gelen fısıltılar duyuyordum sasece. Taş duvarlardan sekip gelen cümle parçaları.
" ...bu gece... gecikmemeli..."
Bu bir rahibenin sesiydi.
Bir başka ses daha vardı. Daha kalın. Metalik bir yankı taşıyordu.
"...emredildiği gibi." Az önceki şövalye olmalıydı.
içgüdüsel olarak gölgenin içine çekildim. Elimdeki anahtar hafifçe şıkırdadı; hemen avucumu sıkıp sesi bastırdım. Anahtar derimi kesiyordu ama umursamadım. Kalbim kulaklarımda atıyordu.
Fısıltılar devam etti.
" Mezuniyet öncesi... herkes içecek... Bunlar olmadan mezun olamazlar.."
" Direnç göstermeleri mümkün değil."
"Zaten hissetmeyecekler."
O an midem kasıldı.
" Ne..." diye fısıldadım istemsizce.
Rahibe konuşmaya devam ediyordu:
" En kötü duyguları siler. Korku, öfke, suçluluk... Hepsi arınmanın bir parçası."
Bir anda aklıma Beatrice geldi. Belki de.. İşe yarardı.
"İksir hazır mı?" diye sordu rahibe.
Şövalye başını salladı. Zırhının metal parçaları hafifçe sürtündü.
"Kızların hazırlanma odalarına götürülecek. Kimse fark etmeyecek."
İksir kelimesi içime bir taş gibi oturdu.
Gölgeden baktığımda şövalyeyi gördüm. Elinde küçük, koyu renkli bir sandık vardı. Üzerinde hiçbir işaret yoktu ama onun sıradan bir şey olmadığını iliklerime kadar hissettim.
Rahibe bir an durdu.
"Bu konuda kimse konuşmayacak," dedi.
"Zaten konuşacak kimse kalmayacak."
Şövalye başıyla onayladı ve arkasını dönüp karanlık koridora doğru ilerledi.
Bacaklarım titriyordu. Şuan önemli bir karar verecektim. Takip etmeli miydim yoksa Beatrice in peşine mi düşmeliydim. Bir an geri dönmek için hareket ettim ama şövalyenin uzaklaştığını görünce düşünmeye bile fırsat bulamadan şövalyeyi takip etmek için ayaklanırken buldum kendimi. Adrenalinden inip kalkan göğüsüm yanlış bir şey yaptığımı anlatıyordu. Pişman olacaktım ama o an aklıma Beatrice in sözü geldi "Risk al Luissa. Risk almadan ilerleyemezsin." O kadar içime işliyordu ki o yokken bile onun istediğini yapıyordum.
Düşünmeyi bıraktım ve rahibelerin şövalye ile zıt yönde başka bir koridora ilerlediğini görünce destek almak için soğuk duvarı tuttum, içimde ise bir şeyler kopmuştu artık. "Tam zamanı" diye düşünüp şövalyeyi gizlice takip etmeye başladım. Geri dönüşü olmayan bir kırılmaya doğru ilerliyordum.
Şövalye düz koridorda ilerliyor, ben ise ona görünmeden taş sütunlarda saklana saklana ilerliyordum. Aramızdaki mesafeyi o her ilerlediğinde düşünüp karşıdaki sütuna geçiyordum. Burası bir labirent kadar büyüktü ve eğer gözümü bir an için bile olsa şövalyeden ayırırsam neler olabileceğini düşünmek bile istemiyordum.
Yol ayrımına gelince durdu bir süre yoksa beni fark mı etti? Kalbim kulaklarımda atarken taş sütunun altında küçülebileceğim kadar küçüldüm nefesimi bile tuttum. Sonra bir anda büyük bir hapşırık sesi duymamla yerimden adeta sıçradım. Demek bu yüzden durmuştu. Derin bir nefes aldım ama titremelerim geçmedi.
Şövalyenin homurdanmaları uzaklaşırken ben de nereye gittiğini görebilmek için kafamı taştan çıkardım. Sağa dönmüştü.
Uzun adımlar atarak köşeyi döndüğü duvara geldim hemen. Tahta bir kapının önünde durdu ve kapıyı açarak içeri girdi. Bir süre bekledim ve bende tahta kapıdan içeri girdim ama girmemle yüzüme çarpan ağır toz ile hapşırmak istedim burnunu sıkarak bu isteği bastırdım ve elimle tozları dağıtarak ilerledim.
Burası bir çocuk odasıydı ama sanki yüzyıllardır kullanılmıyor gibiydi. Eski ve kafası sökülmüş oyuncaklarla göz göze gelince baştan sona ürperdim ve hemen karşımdaki kapıya adeta koştum.
Kapıdan çıkınca gördüklerimle adeta dondum. Son sınıfların olduğu kattaydık. Mezunlar burada tekli odalarda kalırdı. Şövalye koridorun başına kadar ilerlemiş ve ilk kapıda durmuştu. Ve ben şuan neredeyse tamamen açıktaydım. Elim ayağıma dolaştı ve o korkuç çocuk odasına dönmek istemediğimden karşımdaki ilk odaya daldım.
Makyaj masasında oturmuş kız tam rujunu sürecekken benim girmemle rujunu taşırmıştı. Göz göze gelince açılan ağzından çığlık atacağını anlayıp ondan önce davrandım ve elimle ağzını kapattım.
"Şşt, Sana anlatamam ama şuan çok meçhul durumdayım! "
Yeşil gözleri adeta sonunda kadar açılmıştı ama yüzüme bakıp endişeli halimi gördüğünden olacak ki bakışları normale döndü. Yavaşça elini elimle tuttuğum ağzından ayırdı.
Fısıltıya yakın çıkan bir sesle konuşmaya başladı. "Takip mi ediliyorsun?"
"Hayır, hayır. " O an ne söyleyeceğimi bilemedim ve suçlu çocuklar gibi ellerimi önümde birleştirdim. Şu an tek düşünebildiğim şövalyeydi kızın beni ele vereceğini düşünmek deli gibi titrememe sebep oluyordu.
Kız ise bana gülümsedi "Pekala ufaklık. Sana soru sormayacağım." Sadece o anlık rahatlayabileceğimi düşündüm ama yine de güvenemiyordum.
"B-bir süre burada kalabilir miyim?"
Korkuyla bakan gözlerime güven vermek ister gibi bakıyordu.
"Tabii, ama benim hazırlanmam lazım biliyorsun ki mezun olacağım bugün. "
Ben de ona gergince gülümsedim.Bugün onun için büyük bir gündü. Bakışlarım masanın üzerindeki adeta mavi rengin en koyu tonu olan yumurta da kaldı. Üzerindeki parıltılar olgunlaştığını ve çatlamak için can attığını haykırıyordu adeta.
"Çok güzel... " İstemsizce konuşmuştum kıza döndüm ve oda memnun olmuş bir ifadeyle baktı bana.
"Biliyorum.. Bugün koruyucumla da tanışacağım gün. Bu yüzden çok güzel olmalıyım. " Neşeyle şakıyan sesiyle devam etti.
"Sadece duvağımı takmak kaldı. Yardımcı olur musun? "
Sarı saçları adeta omuzundan şelale gibi dökülüyor beyaz elbisesi ise ışığın altında parıldıyordu. O an kızın yumurtadan bile daha güzel göründüğünü düşündüm.
"S-sen de çok güzelsin" İltifat etmekte çok kötüydüm ama önemdeki kız sanki mümkünmüş gibi daha çok gülümsemişti. Bana duvağını takmam için uzattı ve önümde eğildi.
Altın tutamlarının arasına tül duvağı yerleştirirken parmaklarım titriyordu. Sanki çok önemli bir ana tanıklık ediyordum.
"B-bitti." Sesimi kontrol edemiyordum, eminim şuan çok aptal görünüyordum. Yanaklarım utançtan kızardı ve o sırada kız da ayağı kalktı.
Ayağa kalkınca uzun duvağının yere kadar uzadığını fark ettim. Kendi etrafında bir tur döndü ve çiçek kokusu odayı doldurdu. Çok.. Mistik bir görüntüydü benim için.
"Adın ne ufaklık? Yoksa sana ufaklık dememi mi tercih edersin. "
Hafifçe kıkırdadı ve bana muzipçe sırıtmaya başladı.
"Luissa." Dedim çekingen bir şekilde. "Sen? "
"Öncelikle teşekkür ederim Luissa. Ben Elena."
Başımı sallamakla yetindim. Şaşkınlıktan elimi nereye koyacağımı bilemedim. Bu halime Elena ise gülümsüyordu sadece. Bir anda kapı sert bir şekilde çalındı. Yerimden sıçradım şövalye gelmiş olmalıydı. Tam Elena ya beni saklaması için yalvaracaktım ki benden önce davrandı ve kolumdan tutup gardropuna doğru götürdü.
"Sakın sesini çıkartma tamam mı? Saklan burada. " Başımı evet anlamında salladım ve beni dolaba saklamasına izin verdim. Yerleşince Kapağını da üzerine kapattı.
Elena üstünü düzeltip hemen kapıyı açtı. Acaba şövalye benim burada olduğumu görüpte mi gelmişti. Gerginlikten karnıma sancılar giriyordu. Elimle ağzımı ses çıkartmamak için kapattım.
"Leydi Elena," Şövalye başını hafifçe kızın önünde eğdi ve eliyle tuttuğu kutudan bir iksir uzattı. O iksir- mahzenlerde gördüğümdü adına saflık dedikleri.. O an ellerim uyumaya ve terlemeye başladı. Alnımdaki ter damlacıkları boynumdan aşağı iniyordu. Elena şövalyeye teşekkür etti ve kapıyı ardından kapıyı kilitlemişti; anahtarın metal sesi odanın sessizliğinde neredeyse kulaklarımı acıtacak kadar netti. . Bir süre bekledik ikimizde ve adım sesleri uzaklaşırken benim kalbimin atışı da hızlanıyordu. Ses tamamen kesilince Elena yanıma koştu hemen. Dolap kapaklarını hızlıca açtı. Endişeli gözlerle bana bakıyordu ben ise elindeki şişeye...
-İyi misin çok korkmuş olmalısın. Geçti artık güvendesin.
Elini inebilmem için uzattı. Soğuk ve terli parmaklarım onun sıcacık elleriyle buluşunca ürperdim. Yavaşça yere indirdi beni.
Dolaptan çıktığımda bacaklarım hâlâ titriyordu. Bir süre konuşmadık. O şişeyi elinde tutuyordu, cam yüzeyine düşen ışık sıvının içindeki koyu yansımaları ortaya çıkarıyor, iksir sanki hareketsiz durmuyor, kendi içinde ağır ağır nefes alıyordu. Elena'nın bakışları ona kilitlenmişti ama yüzünde bir sevinç yoktu. Mezun olacak birinin taşıması gereken rahatlık, gurur ya da beklenti yoktu; yalnızca derin bir tereddüt vardı.
"Bunu içmem gerekiyor," dedi sonunda, ama sesi ikna olmuş birine değil, kendini ikna etmeye çalışan birine aitti. Şişeyi biraz daha yukarı kaldırdı ama dudaklarına yaklaştırmadı.
Parmakları camın etrafında sıkılaştı. Ben farkında olmadan bir adım geri çekildim. O an içimde anlaşılmaz bir korku belirdi; iksirden değil, onun bakışlarından korktum.
"Elena..." demek istedim ama kelimeler boğazıma takıldı.
Bana baktı. İlk kez göz göze geldik ve o an anladım; bu iksir onun için bir ödül değil, bir kurtuluş da değil, bir yüktü.
"Biliyor musun," dedi yavaşça, "Bunun kötü anılarımızı sildiğini söylüyorlar ama kimse gerçekten neyi götürdüğünü anlatmıyor."
Gülümsedi ama bu gülümseme yüzüne yakışmadı. "En kötü duygular diyorlar. Peki ya onları taşıyan şey iyiyse?"
Elimle elbisemin kenarını sıktım. Nefes almayı unutmuş gibiydim. Elena bir an gözlerini kapadı, şişeyi iki eliyle tuttu, sanki düşerse paramparça olacakmış gibi. "Ya içimdeki korku beni ben yapan tek şeyse?" diye fısıldadı.
"Ya suçluluk gitmemesi gereken tek şeyse?"
"Ben kendime güveniyorum Luissa. Kötü anılarım da olsa bana ait olan şeylerin gitmesini istemiyorum. Hem.. Eminim ki iksiri içmeden de koruyucumu görebilirim."
O an bana doğru bir adım attı. Şişe hâlâ elindeydi. Şişeyi bana uzattığında geri çekildim.
"Hayır," dedim refleksle. "Bu bana ait değil."
"Biliyorum," dedi. "Zaten bu yüzden sana veriyorum."
Ellerimi tutup şişeyi avuçlarımın arasına bıraktı. Cam soğuktu. Fazlasıyla ağırdı. Kalbim kulaklarımda atmaya başladı. "Sakla," dedi. "Sadece bir süreliğine. Eğer içmeye karar verirsem, senden geri alırım. Ama şu an..." Sesi kırıldı. "Şu an buna sahip olmak istemiyorum."
İksir artık bendeydi. Elena'nın bakışları rahatlamıştı ama bu bir huzur değildi; bu, yükünü başkasına devretmiş birinin sessizliğiydi. O an fark ettim: Bu iksir beni seçmemişti. Elena beni seçmişti. Ve ben, farkında olmadan, manastırın en tehlikeli sırrını ellerimde tutuyordum.
İksirin hâlâ bende olduğunu kavrayamadan, çan sesi tüm manastırı doldurdu.
"Zamanı geldi," dedi Elena.
Elini tuttum.
"Nereye gidiyorsun?"
Cevabını biliyordum. Yine de, iksiri almadan gitmesi içimi huzursuz ediyordu.
"Ayin vakti," dedi sakinlikle. "Öğleyi geçtiğimizi unutmadın, değil mi?"
O an zamanın benden geriye doğru aktığını fark ettim; sanki herkes ilerliyor, ben yerimde kalıyordum. Vicdanımı susturmaya çalıştım. Kendime, doğru olanın bu olduğunu fısıldadım. Bir canın diğerinden ağır basabileceğini... bazı kurtuluşların başka kayıplar pahasına mümkün olduğunu.
Ne başlatacağımı bilmiyordum.
Ama tek bir şeyden emindim:
Pişman olmayacaktım.
