24. bölüm · Zincirlenmiş Gökyüzü

Bölüm 23| Akedemi

Vern SAO

tiktok: vernsao8

İyi okumalar🤍

O anda tanrı kanatlarını açtı. Tapınağı saran büyülü çember, altın ve gümüş ışık halkalarıyla birlikte yükseldi. Ve kendisiyle beraber boğucu havayı da götürdü.

Etrafta yalnızca sessizlik ve boşluk kaldı. Ama aynı zamanda, bu sessizlikte bile yeni bir başlangıcın enerjisi titriyordu. Bildiğim tek şey artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağıydı.

İra gider gitmez hemen Beatrice ve Aria'nın yanına koştum. Çoğu kızın hafızası bir haftaya tamamen gelmeye başlamış olacaktı. Aria'nın kanı kurumuş yanağına bakıp iç çektim ve kolundan tutup kendime yaklaştırarak kulağına fısıldadım: "Sen delirdin mi, Neden iksiri içmedin?! "

Baygın mavileriyle ters ters baktı. Sonrada kelepçelediğim kolunu kurtardı benden. "İksirsiz de uyanış geçireceğimi biliyordum çünkü. "
"Ne demek bu? Hem... Gözündeki o sembol, rüyalarla ilgili değil mi? Üstelik-" Aria' ya daha çok sokuldum kimse duyamasın diye. "Üstelik koruyucun bir peri!"

"Biliyorum... Bana da tuhaf geliyor ve inan ki sebebini bilmiyorum. "

O sırada Beatrice'te kendisine gelmeye başlamıştı. Yattığı yerden doğrulunca hemen koşup boynuna sarıldım. "İyi misin? Çok kötü bir haldeydin. "

"B-boğuluyorum-" Onu çok fazla sıktığımı fark edince ayrıldım hemen boynundan. Aria'da hemen lafa girdi:"üvey evlat mıyım ben? Bana nasılsın diye soran yok! " Aria'ya küçümseyici bir bakış attım:"Kötülere bir şey olmaz. " O da bana dil çıkardı ve tam ağzını açmıştı ki Baş Rahibe sesiyle hepimizi susturdu:
" Müritler, kapıya tek sıra halinde toplanın gidiyoruz. "

İçimi anında bir heyecan dalgası kaplayınca Beatrice'in elini sıktım. Normalde hep soğuk olan arkadaşımın eli bu sefer daha sıcaktı. "Güçlerini içinde hissediyor musun? " Beatrice biraz düşündü sonra da diğer elini kaldırıp bir ateşten küçük kıvılcım oluşturdu. "Odaklanınca yapabiliyorum gibi. Aria sen? "
Aria gururlu bir ifade takındı. " Her an birinizin zihnine girebilirim. Beatrice neden hep ineklerin çiftleşmesini düşünüyorsun? "

Betarice'in anında yüzü kızardı. "N-ne saçmalıyorsun sen of! " Şok olmuş bir şekilde Aria'ya baktım: "Ben ne düşünüyorum şuan peki? " Aria biraz odaklanarak baktı gözlerimin içine. Yüzünü buruşturup geri çekildi. "Burada zihnine giremediğim tek kişi sensin. Girmeye çalıştığım anda bir şey engelliyor gibi. "

Kalbimden bir sızı aktı. Koruyucumun gözlerimin önünde öldüğünü görmemden beri çok zaman geçmemişti. Zihnimdeki iblsin o olduğunu biliyorum mamafih bu itiraf edebileceğim bir şey değildi. O.. O insanın aklını kaçırabileceği kadar korkunçtu. Ve o canavarın içimde yaşadığını düşünmek.. Aria kolumdan sarstı ve dalgın halimden çıkmamı sağladı. "Gidiyoruz hadi. " Başımı salladım ve Beatrice önde Aria arkamda sırasıyla kapıdan çıkmaya başladık.

Üzerimdeki kan kurumuş ve elbiseyle uyumlu hale gelmişti. Göz ucuyla baş Rahibe ye baktım bunu da planlamış olabilir miydi? Sormaya fırsatım olamayacaktı çünkü buradan sonra hemen surlardan çıkacaktık. İra ile yaptığımız anlaşma içimi kemiriyordu.

Herkes gibi bir uyanış gerçekleştirememiştim ve yine herkes gibi odaklanınca herhangi bir güçte hissedemiyordum. İblisin içimde olduğunu hatırlıyordum ama ne konuştuğumuzu tam olarak hatırlayamıyordum.

Kapıdan ben de çıktım ve artık saat gece yarısına geliyordu. Bugün, aynı zamanda noeldi. Sabahları çok soğuk olmasa da akşamları oldukça soğuk olurdu. Şövalyeler biz çıkınca hemen yanımıza geldi ve omzumuza kalın tilki kürklerinden koydular. İlk kez bu kadar lüksü bir arada görünce ürperdim.

Sessiz bir şekilde manastırın ön kapısına doğru yürümeye başladık. Kızların şenliği çoktan bitmiş olmalı ki sadece rüzgarın yaparakları okşaması duyuluyordu. Lilium gölünden geçerken derin bir iç çektim. Son kez görüyordum benim huzurlu bölgemi. İlk kez bu kadar geç saatte görüyordum ve nefesim kesildi. Ateş böcekleri durgun suyu parlatırken, beyaz zambakların da yapraklarını sarıya boyuyordu. Gökyüzündeki yıldızlar, suya karışmış gibiydi.

Lilium gölünden sonra biraz daha yürüdük ve avluya ulaştık. Bir kaç tane kız avluda hala bulunuyordu. Masalardaki yiyeceklerin çoğu ve noel ağacı bütün ihtişamıyla avluda duruyordu. Guruldayan karnımı umursayamadım ve hemen masalara doğru koştum. Rahibenin beni azarlayacağını biliyordum ama umrumda değildi. Açım yahu!

Önümdeki sarmalardan bir kaç tane ağzıma attım. Patatesli böreklerin çoğu bitmişti ama yine de kendime parça çıkardım. Önümdeki değişik muhallebili tatlıdan da büyükçe bir kaşık aldım. Masadaki her şeyden yemek istesem de borozan sesini duyar duymaz midem ters döndü ve ağzımdaki lokmayı bitiremeden bulduğum bir tabağa her yemekten koymaya başladım ve kızların yanına doğru koştum.

Aria bir dolu yanaklarıma bir de elimdeki kocaman tabağa baktı ve göz devirdi. "Gitmeden milletin rızkına da çöküyor. "

Ağzımdaki lokma bitmeden konuştuğumdan patesli böreğin bir parçası arianın yanağına uçtu. "Kes be siz insan mısınız? Açken sen, sen değilsin. Al bir sarma ye. "

Aria bana Baş Rahibe takla atıp öpücük göndermiş gibi baktı. Ve başını sallayıp önüne döndü. İyi, sonra açlıktan bayılırsa benim suçum değil!

Aria'ya uzattığım sarmayı Beatrice e uzattım bu sefer. O da yüzünü buruşturdu." Ya görende Tanrıça sanacak sizi bu ne arkadaş! " Hiç umursamadan sarmayı ağzıma attım. O sırada kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Kalbim hızlanırken tabağımı bitirebilmek için her şeyi ağzıma atmaya başladım.

Rahibe Marlyn uyarı dolu bakışlarından yollayınca lokmam boğazımda kaldı ve sessizliği benim deli gibi öksürüklerim bozdu.

Aria sırtıma sırtıma vurmaya başlarken ben de kendime gelmeye çalışıyordum. Gözlerimi kısmış, devasa sur kapılarından gelecek kara şövalyelere bakıyordum bir yandan.

Şuan aşırı stres oluyordum ve stresimi sadece yemek kesebiliyordu. İçimde kopan fırtınaları sarmalarla bastırmaya çalışıyordum.

Kapıdan içeri, siyah zırhlar içinde en önde 7 kara şövalye ve arkasındaki onlarla beraber olan şövalyeler adım attı. Miğferlerinin altı karanlıktı; sakladıkları şey, zırhlarından çok daha fazla korku salacaktı sanki.

Her biri farklı bir sancaktan gelmiş gibiydi. Tuttukları bayraklarda farklı semboller yer alıyordu : birinde açgözlü bir yılanın ağzı, bir diğerinde kana bulanmış bir taç. Bazıları gururun ihtişamını andıran zarafetle işlenmişti. kimisi kıskançlıkla çarpılmış gözler gibi bakıyordu bezin üzerinden. Aklıma önceden kitaptan kopardığım yedi ölümcül günahın simgeleri geldi.

Semboller, otoritenin yıpranmış yüzü gibiydi. Taş zemine vuran ayak sesleri, saltanat kadar soğuk ve kararlıydı. Sessizlik, onların geçişine saygı duruşunda bulunuyordu.

En öndeki ejderha bayraklı şövalye öne çıktı. Rüzgar şiddetini arttırken siyah elbisem siyah saçlarımla uyumlu şekilde ahenkle dans etti. Kara şövalye geceyle bir olmuş şekilde bana doğru yaklaşmaya başlayınca kalbim göğüs kafesimden çıkacak gibiydi. Elimdeki tabağı umursamadan önümde durdu ve elini uzattı. Onunla gelmemi emreden bir tanrı askeriydi.

Elimdeki bitmiş tabağı yan tarafımdaki Baş Rahibe ye uzattım. "Gitmeden sana hediyem. " Baş Rahibe bana gözlerini belerterek bakınca ona genişçe gülümsedim. Önümdeki beni bekleyen şövalyeye döndüm.

Ona reverans yaptım ve küçük ellerimi büyük metalik avuç içine bıraktım. Zarifçe tuttu ve surların kapısına doğru ilerlemeye başladık. "Ne kadar büyümüşsün küçük iblis."

Bu ses... ayaklarım yerinde durdu. Ben durunca o da benimle beraber durmak zorunda kaldı. Dolu gözlerle ona bakıyordum şimdi. "Yalancı şövalye. Bana burası bir ev demiştin. "

Şövalye, ihtiyarlaşmış sesiyle gülmeye başladı. Küçük ve saf bir çocukken güvendiğim ilk yetişkinden aldığım hayat dersiydi kendisi. Ama nedensizce garipti hissettiğim. Kollarımı göğsümde birleştirdim ve ayağımla önümdeki taşı itekledim. Büyük eliyle saçlarımı karıştırdı. O sanki daha da uzamıştı ama ben hep aynı boydaydım. Sesi kırgındı. "Affet bu ihtiyarı." Gözlerimin daha da dolmuştu artık.

Altı yaşında hiçbir şeyden kendimden bile habersiz getirmişlerdi beni bu surlara. Bir insanın umudu geçmişinden gelirdi. Geçmişimi bile almışlardı ellerimden. Buraya getirildiğimde belki de istedikleri gibi saf ve günahsızdım. Peki neden beni gönderirlerken en büyük günahla damgalanmıştım? Ellerimle istemsizce şövalyenin metalden zırhına vurdum. "Hani aileydi... " Dudaklarımdan bir hıçkırık koptu. "Hani rahibeler bir anneydi... " Bir kez daha güçsüzce itekledim. Gözyaşlarım artkarken görüşüm de bulanıklaşıyordu. "Bana neler yaptılar biliyor musun? " İlk kez birisine içimi döküyordum. Kimsesiz insanların hakettiği gibi uzun yıllar susmuştum.

Kimsesizdim. Öyle ki hiçbir suçu olmayan bu şövalyeye içimi dökecek kadar yalnızdım. Titreyen ellerimle kürkü sıyırdım ve kızıl damgamı gösterdim. "Ben sadece tek arkadaşımı korumak istemiştim. " Boğazıma oturan yumrudan doğru düzgün konuşamıyordum. "Neden ben olmak zorundayım." Ellerimle yüzümü kapattım bu sefer. Ben kimsenin önünde ağlayamazdım.

Ellerimde sıcak bir dokunuş hissettim. Ve bulanık görüşümden şövalyenin miğferini çıkarışını izledim. lk kez gördüm güvendiğim insanın yüzünü. Sağ yüzü baştan sona yanmış haldeydi. Gözü büzüşmüş, görmesini imkansız kılmıştı. Esmer teni uzun zamandır güneşin altında çalışmış bir emekçinin eseriydi. Sol gözü kızarmıştı aynı dolu gözle o da bana bakıyordu. Miğferi yavaşça kafama yerleştirdi." İstediğin kadar ağla küçük iblis. Bu miğfer, uzun bir süre beni saklayabildi. Ama umarım ki ilerde senin buna asla ihtiyacın kalmaz. "

Çok garip hissediyordum garip.. Bu his nedir? Neden o altı yaşımdaki halim gibi hissediyordum. Neden bu ihtiyar bu kadar.. Huzurlu hissettiriyordu. Elini tekrar uzatınca nasırlaşmış ellerinden tuttum. Eskisi gibi küçük ellerim avcunda kaybolurken sıktım. Rüzgar saçlarımı ve elbisemi uçuştururken ilk kez...hayatımda ilk kez o huzuru tadabilmiştim belki de.

İhtişamlı ve büyük atlı arabalara yaklaşırken, şövalyeye merak ettiğim o soruyu sordum. "Neden bana küçük iblis diyorsun? " Şövalye derin bir iç çekti. "Bunu kimseye anlatmadım. Ama bilmen gerekiyor. "

Ellerimi tutan elleri gevşemişti. Bir süre düşünür gibi patika yolun kenarlarındaki Sığ ve uzun ağaçlara baktı. "Seni bulan bendim. Seni bir mağarada küçük bir çocukla beraber buldum. Sen yerde uzanıyordun. Çocukta ellerini tutarken yanı başındaydı. Çocuğu da götürmek istedim ama o çoktan ölmüştü. Çocuğun tuttuğu elinde çarpı işareti vardı. Sonra seni oradan götürdüm. Çocuğu da bırakmak zorunda kaldım. " Bir şeyler hatırlamaya çalıştım ama hiçbir şey ya da herhangi duygu kırıntısı bulamıyordum.

"Seni manastıra vermek zorundaydım. Seni o halde bıraksaydım gören ilk kişinin avı olacaktın. " Sesi, sonlara doğru kırgın gelmişti.

Uzun yıllar, baş Rahibe elimdeki izi doğum lekesi olarak inandırmıştı bana. Bunu sorgulamak hiç istememiştim. "Ama elindeki iz gitti bu ne anlama geliyor? " Şövalye bilmediğini belli edercesine başını salladı. " Ben de bilmiyorum ilk kez böyle bir şey duyuyorum. " Her geçen gün, kafamdaki soru işaretlerinin daha da artması sırtımdaki yükleri de arttırıyordu. "Akademide bunu araştırabileceğin kadar zamanın olacak ama bunu kimseye anlatamazsın. " Sebebini anlıyordum kadim savaş, tanrılar ve iblisler arasındaydı. İblis gibi olan birisini gördükleri anda yapacakları...

Başımı anladım dercesine salladım. Bu konuşma bir yandan da iyi gelmişti. " Teşekkür ederim. " Şövalye bunu beklememiş olacak ki tutuşu gevşedi. Bir kıkırtı kaçtı dudağımdan. Bazı insanlar hiç değişmezdi. Atlı arabaların yanına gelince durdum ve miğferini şövalyeye geri verdim. Ve ona en sıcak gülümsememi sundum. O da miğerini göğsünde tuttu ve hafifçe başını eğdi. Kapımı açtı ve yavaşça oturduğumda kapımı ardımdan kapattı.

Ben atlı arabaları hep rahatsız edici sanardım oysaki bu arabanın kırmızı koltukları kadifedendi. Önümdeki küçük masada altın varaklı bir çaydanlık duruyordu. Burukça gülümsedim ve koltuğun dokusunda elimi gezdirdim. Dokunmak bile lükstü oysaki.

Her bir mürite ayrı bir atlı araba eşlik edecekti anlaşılan. Çünkü beklemeden ilk hareket eden ben olmuştum. Arabanın atları da ön tarafta bana atıyla eşlik eden şövalyem gibi simsiyahtı. Saat gece yarısını çoktan geçtiğinden yavaş yavaş uykum da geliyordu. Arabanın taşların üzerinden geçerkenki takırtıları bir beşik gibi yorgun gözlerime kapanması için emrediyordu. Gözlerimi kapattım ve surların ardındaki ilk gecemin bitmesini bekledim.

Aniden hissettiğim sarsıntıyla uyandım. Başta nerede olduğumu fark edemedim ama kalbim surların dışında olmamın heyecanıyla küçük bir kuş gibi kanat çırptı. Tüm vücudumun ağrıması gerekirken oldukça rahat bir uyku çekmiş olmam da cabası. Hemen kırmızı perdemi araladım ve dışarı baktım. ama gördüklerim karşısında şok olup bir anda perdemi kapattım. Rüyada mıydım yoksa? Ellerimle gözlerimi ovuşturdum ve perdeyi yavaşça araladım. Şuan karşımda bir sürü balık vardı. Ve bu balıklar denizin içindeydi. Tek fark denizin yerde olması gerekirken iki yandan yukarı doğru yükselmesiydi. Sanki denizin ortasından geçmemiz için ikiye ayrılmuştı. Denizler hep böyle mi olurdu acaba? Perdeden elimi dışarı çıkardım ve güneş ışıklarıyla parlayan denizin yanından geçerken suya ellerimi uzattım. Parmaklarım suyun sınırını ikiye ayırırken bir çatlak oluşturmuşum gibi taşan sular kuru toprağa dökülmeye başladı. Suyun soğukluğu içime işlerken korkan balıklar kaçışmaya başladı ben de kahkaha atmaktan kendimi alamadım.

Başımı biraz daha uzattım camdan ve yolun sonundaki ihtişamlı ateşten kaleye dehşet içerisinde baktım. Gitmek için denizi yarmanın gerektiği bu kalenin gidiş yolunun abartılığına göz devirmek istedim ama kalenin uzanan devasa gri stünlarından gözlerimi alamaz haldeydim. Rahibenin daha önce gösterdiği İra kalesi burası olmalıydı. Camdan arkayı görebilmek için sarktım ve gördüklerimle kahkaha atmaya başladım. Benimle arabaya eşlik eden bir kaç kızın arbasından da başlar çıkmıştı ve artık şaşkınca birbirimize bakıyorduk. Onlara el salladım ve tekrar önüme dönüp manzaramın keyfini çıkardım. Beatrice'in de benimle aynı akademiye geleceğini biliyordum. En başından İra'nın ona karşı olan özel ilgisinden bu anlaşılırdı.

Aria'yı ve diğer yakın olduğum birkaç arkadaşımı görememiştim. Muhtemelen farklı akademiler tarafından seçilmişlerdi. Uzaktan kalenin büyüklüğü anlaşılmasa da yakınlaşınca buranın sadece bir kaleden ibaret değil de küçük bir şehir gibi durduğunu anlamam çok sürmedi. Geldiğim manastırın en az onlarca katı kadarı sadece.

Denizin yüksekliğinin de artık alçalıp iyice kaybolduğu yerde en az üç at arabası genişliğinde demir parmaklıklı bir kapının önüne gelince durduk. Demir kapının tam ortasında duran ejderha başı simgesi daha önce kütüphane kapısında gördüğümle aynıydı. Kapının ardında sıska ama uzun sakallı üçgen şapkalı bir ihtiyar duruyordu.

Elindeki uzun sopa ile oldukça komik durduğundan gülmeden edemedim. Güldüğüm anda gözleri benimle kesişti utanıp hemen arabanın içerisine girdim. Atlı araba da durdu ve kapının önünde birkaç boğuk konuşma duydum.

Göz ucuyla bakmak için perdeyi araladım ve o ihtiyar ile benim ihtiyarın bir konuşma yaptığını gördüm. Yeni ihtiyar uzun sakalını sıvazladı ve başıyla onaylarcasına bir hareket yaptıktan sonra şövalyem elini arkadaki arabaların da görmesi için kaldırdı ve gelin işareti yaptı.

Bir süre sonra yeniden hareket etmeye başladık. Önümüzdeki demir kapı sonuna kadar kendiliğinden açılırken ucube ihtiyar ile yeniden denk gelmemek için perdelerimi sıkı sıkı kapattım.

Arabanın iyice ilerdiğinden ve uzaklaştığımızdan emin olunca tekrar perdeyi araladım ve etrafı izlemeye başladım.

Taştan yolun her iki tarafından da devasa heykeller yükseliyordu. Büyüklükleri ve benzerlikleri kanımı döndürdü. Daha önceleri Beatrice ile manastırın altında bulduğumuz devasa kanatlı tavana zincirlenmiş devlerle benzerlik taşıyorlardı. Tek farkları başlarının ezik değilde oldukça şekilli ve özenli işlenmiş olmalarıydı. Heykellerin arasından ince bir su akıntısı geçiyordu. Araba ilerledikçe taştan kemerler yükseliyor ve kalenin devasa stünları ile birleşiyordu.

Kalenin en az devlerin geçebileceği kadar büyüklükteki kapısının önünde bir sürü insan duruyordu. Hepsi birbirinden şık ve güzel olan bu insanlar benim yaşlarımda değil de daha çok orta yaşlı duruyordu. Kapıya doğru yükselen merdivenlerin önüne gelince durduk. Arkamızdaki arabalar da yan yana olacak şekilde sırayla durdu. Şövalyem, atından indi ve kapımı açıp elimi inebilmem için uzattı.

"Umarım bu yarışı sen kazanırsın küçük iblis. Tek duam yaşadığın bir gelecekte tekrar karşılaşmamız ve bu ihtiyarın hikayelerini sıkılana kadar dinlemen. "

O an fark ettim. Buraya akademi dense de aslında bir ölüm yarışından farksızdı. Ve ben burada bir kızıl damgalı olarak hayatta kalmalıydım. Rahibenin de ensemde olacağını bilerek.