26. bölüm · Zincirlenmiş Gökyüzü

Bölüm 25 | Turnuva

Vern SAO

Koruyucum, dumanlar içinde kaybolunca üstümü değişmek için dolabıma yöneldim. Tabii buna ne kadar dolap denilebilirse...orta büyüklükteki tahtadan yıpranmış sandığı açtım ve giyilebilecek herhangi bir şeyler bakındım. Pijama dedikleri şey, gri bir pantolon ve uzun kollu bir tişörtten ibaretti. Buna oldukça şaşırmıştım çünkü manastırda kolay kolay pantolon giymemize izin verilmezdi. Oysaki burada otoritenin buyruğu altında bile olasalar, kendi içlerindeki arzularını yansıtmak; doğal bir olaymış gibi davranılırdı.

Kanlı elbisemden kurtuldum ve üzerimi değiştim. Banyosu olmayan küçük lavaboda kendimi yıkayabildiğim kadar yıkadım ve üzerimdeki kurumuş kan lekelerinden ve tozlardan, kendi yaşanmışlıklarımı derimden söküp atmak istercesine nefretle yıkadım. İra'nın dokunduğu tenimi elimde olsa hiç düşünmeden söküp atardım.

Koridora çıktığımda herkes çoktan gitmişti bile. Anlaşılan, lavaboda çok zaman kaybetmiştim. Harika..şimdi nasıl bulacağım o yemekhaneyi? Aralanmış kapının içeri süzülen durgun loş ışığından ben de çıktım ve boş koridorda bir başıma ilerlemeye başladım. Bir şekilde sürüden ayrılmayı başaran kuzu gibi hissettim kendimi.

Bir anda bir kurt çıksa öldürse beni, kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Hava kararmaya başladığından gün ışığının kızıllığı koridoru yıkamaya başlamıştı. O sırada, buzlu camları inceleme fırsatı buldum. Üzerlerine çizilmiş desenlerin çoğunda bir ejderha duruyordu. Ama ilerledikçe şekildeki ejderhanın yer yüzüne biraz daha yaklaştığını fark ettim ve koridorun sonundaki son camdaki şekilde; ejderha boynunu, bir şeye itaat edercesine bükmüştü. Eğildiği canlının ise bir küçük insan olması oldukça dikkat çekiciydi. Oysaki İra egoist birisinin tekiydi bu sembolü yapan kişinin canına okumadıysa ben bir şey bilmiyorum.

Ensemde bir ürpereti hissedince hemen arkama döndüm ama tek gördüğüm boş bir koridordu.

Yolunu mu kaybettin?"

Başımı sesin geldiği yöne çevirdim kalbim boğazımda attı ve yerimden adeta sıçradım. Varlığını...hissedememiştim. Bir insanın bu kadar hızlı olması normal değildi olamazdı. Kızlarla başta kaleye girdiğimizde merdivenlerin tepesinden bakan adamdı bu. Siyah üniforması hala karanlığın içinde doğan bir gölge gibiydi.

Beni yalnız düşünmesin diye sanki bir arkadaşım varmış gibi davranmak istedim ve aklıma gelen ilk zekice planı uyguladım.

"Yok be... Arkadaşımı bekliyorum. Kendisi biraz süslüdür de." Ona hayırdır der gibi bir bakış attım ve zafer kazanmışcasına gülümsedim.

Adamın kaşlarından biri havaya kalktı. Sanki söylediklerimi zihninde tartıyor, ama aynı zamanda gülmemek için büyük bir mücadele veriyordu.

"Demek arkadaşını bekliyorsun..." dedi ağır ağır. "O halde ikiniz de kayboldunuz."

Birkaç saniye boş boş yüzüne baktım. Yalanımı fark ettiğini anladığım an beynim geç gelen bir tokat yemiş gibi oldu. Yanağımın içini dişledim. Utanç seviyem sessizce yükseliyordu.

O ise açıkça eğleniyordu. Dudaklarının kenarı titriyordu.
Harika. Akademiye geleli kaç saat oldu bilmiyorum ama şimdiden tüm racon gitti.

Gülümsemesini yumuşattı.
"Merak etme. Sana zarar vermem. Akademi sınırları içinde müsabakalar dışında birini öldürmek yasak."

Başımı korkuyla yana eğdim.
"Y-yani... müsabakada öldürmek serbest mi?"

Gözlerime öyle bir baktı ki cevabı duymama gerek kalmadı. İçimde küçük bir ses, İra'ya orta parmak çekerek bavulunu toplayıp kaçmak istedi.

Adam omuz silkti.
"Yakında öğrenirsin zaten. Seni yemekhaneye kadar götürmemi ister misin?"

Gözlerimi kıstım. Hayır. Açlıktan bayılsam bile yabancı birine güvenmezdim. Özellikle de ölümün günlük konuşma konusu olduğu bir yerde.

Saçlarımı geriye attım ve mesafeli bir ifadeyle başımı kaldırdım.

"Teşekkürler ama aç değ-"

Tam o anda karnım tarihe geçecek bir ihanette bulundu.

Sessiz bir guruldama falan değil.
Hayır. HAYIR

Bu bildiğin savaş borusuydu.

Taş koridor yankılandı. Eminim üç kat aşağıdaki insanlar bile dönüp bakmıştır.

Donup kaldım.
Gözlerimi kapattım.
Hayır. Bu ben değilim. Bu beden bana ait değil. Göz ucuyla ona baktım.

Karşımdaki adam birkaç saniye ciddi kalmaya çalıştı. Gerçekten denedi. Ama sonra yüzü çözüldü ve kahkahayı bastı.

Hem de öyle böyle değil.
Omuzları sarsılıyordu şerefsizin.
Harika. Gerçekten harika. Akademiye yeni gelen gizemli kız imajım tam olarak üç dakika sürdü.

Zavier'in dediği güç buysa rakiplerimi savaşmadan, sadece kendimi rezil ederek alt edecektim.

Utanç refleksi devreye girdi. Beynim kapanıp bacaklarım kontrolü ele aldı ve merdivenlere doğru koşmaya başladım. Neden koşuyorum bilmiyordum ama artık duramazdım.

Arkamdan sesi geldi:
"Dur! Dikkat et-!"
Hayır. Asla durmayacaktım. Şu an görünmez olma büyüsü çıksa ruhumu bile satardım.
Arkama baktım.
Hâlâ geliyordu.
"Gelme!" diye çemkirdim. "İyiyim ben!"

Evren bu cümleyi kişisel hakaret saymış olacak ki ayağım kaydı.
Bir an havada asılı kaldım.
Sonra...

Dünya aşağı doğru hızlandı.
Merdivenler önümden geçerken tek düşündüğüm şey şuydu:
Gerçekten... gerçekten utançtan ölüyorum.

Gözlerimi sımsıkı kapattım. Çarpışmayı bekledim.
Ama beklediğim acı gelmedi.
Belime sarılan kolları hissettim. Sert bir düşüş oldu ama darbenin çoğunu o aldı. Gözlerimi açtığımda yerdeydik.
Hemen doğrulup üzerinden kalktım.
"İyi misin?" diye eğildim nefes nefese.
Cevap gelmedi. Kıpırdamıyordu.

Bir anda içimdeki bütün sıcaklık çekildi. Az önceki utanç yerini buz gibi bir korkuya bıraktı.
" S-siyah çocuk."

Gözleri kapalıydı ve en ufak bir hareket belirtisi yoktu. Korku bütün hücrelerimi ele geçirirken onu uyansın diye sarsmaya ve yanağına tokatlarımı geçirmeye başladım. Ama kahretsin ki hareket etmiyordu. Etrafıma yardım edecek birileri var mı diye bakmaya başladım. Gözlerim dolmaya başlarken kulağımı göğsüne yasladım ve kalbi atıyor mu diye baktım ama...kahretsin ki atmıyordu. Kalbim sancıyla kasılmaya başladı ve gözyaşlarım akmaya başlarken bir hıçkırık döküldü dudaklarımdan. Yine mi aynı şey olacaktı?

Bir anda çocuk gözlerini açtı ve ben ona şok olmuş bir şekilde bakarken bileğimi yakaladı aynı şaşkın ifadeyle birbirimize bakarken aynı anda konuştuk

"Sen ağlıyor musun?"

"Sen niye ölmedin? "

Bir süre sustuk ikimizde ve o da sanki ölmemesine şaşırmış gibi konuştu. "Ölmedim... Aslında uyanacaktım ama sana küçük bir şaka yapmak istedim."

İçimde yükselen öfke ile bir anda ayağa kalktım. Ona nefret dolu bir şekilde bakmam onu daha da şaşkına uğratmış gibiydi.

"Umarım eğlenmişsindir."

Gitmeye yelteneceğim anda yine çok hızlı bir şekilde bileğimden yakaladı ve ona bakmamı sağladı.

"Dur bir dakika neden tanımadığın birisi için ağladın?"

Bileğimi ondan ateşe dokunmuş gibi çektim ve bir kaç adım uzaklaştım. Soğuk bir tonda konuştum:

"Sence şuanda önemli olan bu mu? Bir daha sakın karşıma çıkma."

Gitmeye yelteneceğim sırada önümde durdu. "Sence biraz fazla tepki vermiyor musun? alt tarafı küçük bir şakaydı."

"KÜÇÜK MÜ?!" ona sert bir şekilde bağırınca bunu beklememiş olacak ki bir anda sıçradı. Ona aldırmadan yürümeye başladım. Sonra arkamdan sesini duydum. "Yemekhane diğer tarafta."

"Kes sesini!"

İştahım kesinlikle kalmamıştı ama yine de kalabalıkta daha iyi hissedeceğimi düşünüp, dediği tarafa doğru yöneldim. Koridorun sonundaki büyük kapıdan yemekhane olduğu anlaşılıyordu. Kapıyı itip içeri girdim ve manastırdaki gibi sade masalardan oluşan bir salon beklerken şaşırtıcı şekilde ihtişamlıydı.

Salonun tam ortasında büyükçe bir avize her yeri aydınlatıyordu. Taşları büyü gücüyle yanıyor olacak ki mumlar kullanılmamıştı. Altın ve gümüş işlemeli oldukça uzun altı masa önümde duruyordu artık. Her masadaki insanlar sanki bir grubun üyesiymiş gibi uyumlu üniformalar giyinmişlerdi. Kızlar ile geldiğim masa bizim için ayrılmış olmalıydı. Salonun duvar kenarında duruyordu. Erkekler de bizim gibi gri tonlarında giyinmişlerdi. Kızlar gibi onlarda ruhsuz gözlerle bakıyordu. Onların da hafızası geçici süreliğine gitmiş olmalıydı.

Hemen yan masada mavi tonlarında giyinmiş insanlar bulunuyordu. Her masada kahkaha ve şakalaşma yükselirken sadece onların masası ve benim bulunduğum grubun masası sessiz ve sakindi. Birkaç baş, ben gelince bana çevrilmişti bile. Kendi aralarında fısıldaşmalara başlamışlardı.

Huzursuzca yerimde kıpırdandım. Mavi masanın yanında salonun en grültücü olan masası duruyordu: Yeşil grup. Kendi aralarında o kadar çok gülüp eğleniyorlardı ki benim de dudaklarım istemsizce kıvrıldı. Ve onların yanında da kırmızı masa vardı. O grubun üyeleri nedensizce çok soğuk hissettiriyordu. Alayla etraflarına bakıyor, bazıları beni işaret edip delici bakışlardan yolluyordu. Onların yanında da sarı grup vardı. Ve son masa siyah gruptu. Bu masada oldukça az kişi vardı. Yalnızca üç kişi oturuyordu. Onlara bakar bakmaz hepsi sanki bunu hissetmiş gibi gözlerime diktiler bakışlarını. Aklıma geride bıraktığım siyah çocuk geldi. Muhtemelen o da bu grubun üyesiydi.

Kapı hemen arkamdan açılınca salondaki gürültü büyük bir şekilde azaldı. Çoğu baş, artık arka tarafıma bakıyordu. Ben de hemen oraya bakınca gelen kişinin arkamda bıraktığım düzenbaz olduğunu gördüm. Ona sinirli sinirli bakarken o beni şaşırtmadı ve tahmin ettiğim gibi umursamıyormuş gibi davranıp, sadece yemek bölümüne doğru ilerledi.

Her hareketi gözüme batıyordu ama kendimi tuttum ve ona vurmak yerine ayaklarımı yere vura vura yemeklerin olduğu bölüme gittim. Kenarda üst üste konulmuş tepsilerden birisini aldım ve kendime neredeyse her türlü yemek bulunan yerden rastgele bir şeyler koydum.

Yemek gibi bir düşüncem yoktu sadece meşgul görüneyim yeter. Çünkü şuan o kadar baskı ve odak hissediyordum ki buradan kaçmama az kalmıştı ama gidebileceğim hiçbir yer de yoktu.

Elimdeki tepsiyle grubumun olduğu masaya doğru ilerledim. Bir yandan da geçtiğim yerden arkamdan konuştuklarını duyuyordum.

"Onun gibi birisinin burada ne işi var? "

"Güçsüz birisini bir büyü akademisine mi aldılar cidden? "

"İlk turda öleceğine bahse girerim. "

Arkamdan oldukça fazla konuşmalar ediliyordu ve bunu gizleme gereği duymuyorlardı. Ama onlara istediklerini verme gibi bir niyetim de yoktu. Sakin kalıp, hayatta kalmak tek derdimdi benim.

Masadaki boş bir sandalyeye oturdum ve yemeğime yumuluyormuş gibi yaptım. Ama tek yaptığım çatalımla üzümlerle oynamaktı. Bir anda kafamdan aşağı yemek artıkları boşalınca ayağa kalktım.

Kırmızı formalı sarışın bir kız elindeki boş tepsi ile bana alayla bakıyordu. "Ups, elimden kaydı üzgünüm tatlım. "

Sinirden yumruk yaptığım elimi kızın yüzünde patlatmamak için zor duruyordum. İçimdeki öfkeyi durdurabilince korkmuş bir ceylan gibi ağlamaklı durup, titremeye başladım.

Kulağına doğru yaklaştım ve kimsenin bizi duyamayacağı şekilde fısıldadım: " Sevgilin bana aşık olacak diye mi korkuyorsun yoksa?"

Herkes susmuş sahnelediğim gösteriyi izlerken, kız yüzünü buruşturdu."Bune cürret?!" Elini bana vurmak için kaldırdığı anda bir rüzgar yanımdan uçtu ve bir an sonra bileğini tam havadayken yakaladı.

"Bu kadar yeter Elanor. "

Az önceki düzenbaz, sarı saçlı kızın gözlerinin içine sinirle bakıyordu. Kız ise ona hayal kırıklığı ile bakarken gözleri doldu. "Burada beni desteklemek varken, bu kızı mı koruyorsun gerçekten? "

Düzenbaz, kızı bir kaç adım geriye itekledi. "Çok ileriye gittin. " Kız eliyle yüzünü tutup koşarak çıktı yemekhaneden. "İyi misin? " Kızın tepsisindeki çoğu şey sulu yemeklerden oluştuğundan sırılsıklam olmuştum. Kahverengi gözlerine, yaşlı gözlerle bakarak konuştum : "İ-iyiyim, teşekkür ederim. " Titreyen dudaklarıma bakarkenki endişesini fark ettim.

"Gel, seni temizleyelim. "

Usulca başımı salladım. Kabul etmek zorundaydım çünkü temizlik konusunda takıntılarım vardı ve bu şekilde kalmaya devam edersem bayılmam an meselesiydi. Bir an sonra omuzlarımda siyah ceketi vardı. Belimden hafifçe yönlendirdi ve çıkışa doğru ilerledik. Koridora geri döndüğümüzde ikimizdende herhangi bir ses çıkmıyordu. "Odamdaki banyoyu kullanabilirsin. Yedek kıyafet de verebilirim sana. "

Benim bulunduğum odada sadece tuvalet vardı ve yıkanabileceğim herhangi bir yer yoktu. Reddetmek istesem de berbat kokuyor ve görünüyordum ona sadece başımı salladım.

"Elenor, sanırım bizi koridordayken gördü ondan böyle davrandı."

Onda düz bir şekilde konuştum. İçimden de alayla gülümsüyordum."Umrumda değil. "

Başını öne eğip, ensesini sıvazladı. Merdivenlerden yukarı çıktık ve erkeklerin olduğu bölüme girdik. Kızlarınkine benzer tarzda bir koridor karşıladı beni. Koridorun orta tarafında kalan en büyük siyah kapılı odanın önünde durduk. Kilide, cebinden çıkardığı sembollü bir taşı tuttu ve bir klik sesinden sonra kapı, her iki yandan kendi kendine açıldı.

Odaya girer girmez gözüme ilk olarak tam karşımdaki devasa kitaplık karşıladı. Kitaplığın her iki yanında da oldukça büyük iki adet çift kişilik yatak duruyordu. Bizim odalar bunların odalarının yanında bir sinek gibi kalıyordu. Salon kadar olan odanın tam orasında bir meşeden masa duruyor, üstünde de satranç takımı göz kırpıyordu.

Geçmem için kenara çekildi ve başımı eğerek küçük adımlarla odasına girdim. "İki kişilik odalar mı? "

"Evet burada herkes iki kişilik odalarda kalır ama hepsi bizimki kadar büyük değil. "

"Sizinki? "

Devasa meşe gardropa yöneldi ve kapağını açıp muhtemelen bana uygun birkaç giysi bulmaya çalıştı. İçini görmesem de tüm giysilerinin siyah olduğunu hayal edebiliyordum. Beklediğim gibi siyah bir tişört ve gri ve muhtemelen bana çuval gibi olacak bir pantolon çıkardı.

"Seçilmişlerin odaları büyük olur. "

Ona gözlerimi kısarak baktım. "Seçilmişler de nedir? "

"Gördüğün o grupların en güçlülerinin seçildiği grup kısaca. "

Başımı anladım dercesine salladım ve uzattığı kıyafetleri elime aldım.

"Banyo o tarafta ben çıkıyorum odaya bir kaç saat boyunca kimse gelmez. Rahat olabilirsin."

Cebindeki anahtarı da bana uzattı.

" İçeriden kilitlersen kimse açamaz."

Oldukça mahçup hissediyordum ama beni kendi sevgili işlerine bulaştırması bir bakıma onun da suçuydu.

Elimle çenemi sıkıp gözlerimi kısarak baktım ona. O da şaşkınca ne yapacağımı bekliyordu. Usulca önünde hafifçe eğilip alttan bakarak gözlerimi kahvelerine diktim.

"Adın ne? "

Şaşkınlığı geçince başını hafifçe benim hizama indirerek bir nevi beni taklit etti. Silas..

Sırıtarak ona baktım ve " Teşekkürler Silas." dedim." Ben de Luissa memnun oldum tanıştığımıza. Çok da güzel bir tanışma olmamış olsa da... "

Dudaklarını birbirine bastırarak suçlu çocuklar gibi gülümseyince dudaklarımdan bir kıkırdama çıktı.

"Seni yalnız bırakayım. "

Güven verircesine göz kırptı ve çıktı odadan. O arkasını döndüğü anda yüzümdeki sırıtış kayboldu ve eski soğuk haline geri döndüm. İnsanlar duymak istediklerini söyleyen insanlardan hoşlanırlardı nasıl olsa. Yan duvardaki boy aynasından ruhsuz gözlerime baktım. Ardından gözlerimi huzursuzca kaçırıp Yatağındaki kadife yorgana dokundum.

Ellerime gelen yumuşaklık hayalini kuramayacağım kadar gerçekti. İçimdeki haset duygusu büyürken, yatağının üstüne asılmış geyik başı iskeletine imrenerek baktım.

Ne olursa olsun o yarışmayı kazanıp her şeye sahip olmaktı istediğim. Komodinin üzerine konulmuş arma dikkatimi çekti. Bir pegasus motifi vardı armanın üzerinde. Bir aile arması olduğuna emindim mamafih burada değil bir aileye sahip olmak dış dünyadan bizi tanıyan herhangi bir kişinin bile olmaması gerekiyordu. Aldığım yere geri koydum. Ve daha fazla oyalanmak istemediğimden banyoya doğru ilerledim.

İlk kez bu tarz bir banyoyla karşılaşmıştım bu banyo değil de resmen küçük bir dere gibiydi. Büyükçe bir taşın içine oyulmuş bu küvetin her iki yanından da su akıyordu durmaksızın. Üstelik bu suyun üstünden gözüken buharları görmek bile rahatsızlıktan katılaşmış vüdumu rahatlatmaya yetmişti. Üstümdeki her şeyden kurtuldum ve kendimi yavaşça sıcak suyun kollarına sardım. Rahatlıklak gözlerim kapanırken tüm vücudum mayışıyordu. Fazla zamanım olmadığını bildiğimden hemen yan tarafta bulunan çeşit çeşit sabundan pembe renkli olanını aldım. Suya daldırdığım anda yayılan koku, bir gülde bile bulunmayacak güzellik taşıyordu. Saçlarımı ıslatıp hemen köpürttüm ve son olarak da vücudumu yıkayınca çıktım banyodan. Hiç umursamadan asılı duran temiz havlulardan birisini vücuduma sardım. Muhtemelen her gün yenileniyor olmalılardı.

Kurulanınca Silas' ın benim için getirdiği giysileri üzerime geçirdim. Üzerime oldukça bol gelmişlerdi. Sadece tişörtü giysem bile kalçalarıma kadar kaptıyor, pantolonu gereksizmiş gibi gösteriyordu. Keyifle işimi halledince çıktım odadan. Elimdeki anahtarı veririm diye bir umut etrafıma bakındım mamfih ortalarda yoktu. Koridora ölüm sessizliği hakimdi. Bu kadar kişinin bu saatte nerede olduğunu bilmiyordum ama şuan birisi beni bu halde görse muhtemelen hiçbir zaman bilemeyeceğimden hızlıca kendi koridoruma adeta koştum. Eskimiş tahta kapıdan girer girmez diğerlerinin aksine biz yenilerin, çoktan yatağına yatmış olduğunu gördüm. Benim de yavaşça uykum gelirken kendimi rahatsız saman yığınıma attım ve ellerimde hala o kadifemsi yatağın izleri varken gözlerimi huzursuzca kapatıp uyumayı bekledim.

Rahatsız edici bir gong sesi akademinin dört bir yanında yankılanırken gözlerimi bir anda açtım. Kalbim hızlanmıştı; göğsüme sığmıyormuş gibi çarpıyordu. Hâlâ bulanık olan görüşümle etrafı seçmeye çalıştım. Gölgeler kıpırdıyor gibiydi... ya da bana öyle geliyordu.
Ardından, duvarların içinden yükseliyormuş gibi gelen o mekanik ve soğuk ses tüm akademiyi doldurdu.

"DİKKAT. 704. ELEME OYUNLARI BAŞLAMAK ÜZERE."
Gong ikinci kez vurduğunda irkilerek doğruldum. Saman yatağım hışırdadı altımda. Ayaklarım yere değer değmez taşın keskin soğuğu içime kadar işledi. Nefesim hızlandı.
Kapı, hiçbir dokunuş olmadan ağır ağır açıldı.

Koridordan içeri süzülen loş ışık odayı doldururken içimde tuhaf bir his kabardı. Sanki... bu yer canlıydı. Sanki akademi bizi izliyor, bekliyor ve şimdi de çağırıyordu.

Arkamdan yükselen homurtularla diğer kızlar da uyanmaya başladı. Uykulu, huzursuz ve tedirgin.
Sonra o ses tekrar yankılandı, bu kez daha sert, daha buyurgan:

"DİKKAT. 704. ELEME OYUNLARI BAŞLAMAK ÜZERE. TÜM MÜRİTLER 7 GÜNAHIN ORTAK ARENASINA YÖNLENDİRİLSİN."

Eleme oyunları...
Dudaklarım istemsizce aralandı.
Bu... hiçbir zaman bir oyun değildi.
Ve asla olmayacaktı.
Bu bir avdı.
Ve o arenada hayatta kalabilenler...
sadece kaçanlar değil,
avlanmayı öğrenenler olacaktı.