18. bölüm · Zincirlenmiş Gökyüzü
Bölüm 17
Olaylar zihnimde canhıraş saldırırken masadan destek almak zorunda kaldım. Karşımda duran rahibe ise sanki beni bu sahnenin oyuncusu yapan kendisi değilmiş gibi sırıtıyordu. Gözlerimi kapattım. Bir süre sadece nefes almaya çalıştım.
İçimde, uzun zamandır zincire vurduğum bir öfke kabarıyordu.
İntikam istemiyordum-hayır.
Ruhumu çoktan karanlığa satmakla itham etmişken, intikam içimdeki ateşi söndürmeye yetmeyecekti.
Öfkem gözlerimde vücut bulmuş olmalıydı ki gözlerimin en dibini soluyan rahibenin gülüşü silindi. Tek eliyle çenemi kavradı, beni kendine yaklaştırdı.
"Anlayamıyorsun sanırım," dedi tıslar gibi.
"İçinde ne varsa tutmaya devam et. Buna alışmak zorunda kalacaksın."
Başımı sertçe geriye itince sendeledim.
"Ne istiyorsun benden?"
Dişlerim sinirden zangır zangır titrerken bir cümle kurmak bile zordu.
Rahibe, bu itaatkâr hâlimden hoşnut olmuş gibi o kusmak istediğim sırıtışını yeniden takındı. Masasına döndü, çekmecesini açtı ve önündeki her şeyi koluyla yere savurdu. Birkaç şamdan kırılarak devrilince irkildim; umurunda bile değildi. İlk kez soğukkanlı görünmüyordu-içindeki heyecanı bastıramıyormuş gibiydi.
Çekmeceden büyük bir parşömen çıkarıp masada açtı. Bunun sıradan bir parşömen değil, bir harita olduğunu hemen anladım.
Eliyle yaklaşmamı işaret etti. Yaklaştığımda bölge isimleri netleşti.
Yedi isim.
"Görüyor musun?" dedi.
"İşte burası yeni oyun alanımız."
"Ne demek istiyorsun?"
"Mezun olunca bu bölgeye gideceksin."
Parmağı IRA yazan bölgeyi gösterdi. Elini çekmeden haritanın ortasına doğru sürükledi ve orada durdu.
Kutsal Saray.
"Ve buraya gitmeyi hak edeceksin," dedi sakin bir kesinlikle.
"Orada... hayatta kalacaksın."
Başımı kaldırdım.
"Bu mu görevim?"
Güldü. Bu kez alayla değil, bir avcının sabrıyla.
"Hayır, Luissa," dedi.
"Bu sadece başlangıç."
Parmağı tekrar dış halkaya kaydı. Yedi bölgeyi tek tek dolaştı; her ismi durmadan ama mühürler gibi.
"Bu akademilerde çocuklar yarıştıklarını sanacak," dedi.
"Öğrenmeyi... yükselmeyi... seçilmeyi..."
Gözleri bana kilitlendi.
"Sen ise onları izleyeceksin."
"İzlemek mi?"
"Kim güçleniyor... kim kırılıyor... kim Tanrıların dikkatini çekiyor."
Parmağı yeniden saraya döndü.
"Ve hangisi artık bir beden olmaya hazır."
Boğazım kurudu.
"Ben... neden?"
Rahibe eğildi. Sesini alçalttı ama ağırlığı arttı.
"Çünkü sen kızıl damgalısın."
"Çünkü Tanrıların seni görmemesi gerekiyor."
"Ve çünkü..."
Bu kez çenemi kavramadı. Sadece fısıldadı:
"Bir Tanrı sana bakarsa...
onu ya kendine bağlayacaksın
ya da yok edeceksin. Tanrıların tutkularını elde edeceksin. "
Geri çekildi. Söyledikleri kalbimde ağırlık bıraktı. Anlayamıyordum.
"Seçim senin olmayacak, Luissa," dedi sakince.
"Biz sadece seni doğru yere koyuyoruz."
Masaya iki elini yasladı. Boşluğa baktı. Gözlerinde gördüğüm şey hırstan fazlasıydı.
"Gittiğinde seninle bir şekilde iletişime geçeceğim."
Bir anda ayağa kalkınca geriye birkaç adım attım. Kafam sorularla doluydu. Konuşmak üzere ağzımı açtım ama eliyle beni susturdu.
"Bilmen gereken sadece bunlar," dedi.
"Mezun olmayı da dert etme. Kızıl damgaya sahip olduğunu gizleyeceğim."
"Gizlemek mi?" dedim.
"Manastırdaki herkes biliyor."
"Onlar sadece yedi günah işlediğini biliyor," dedi sıkıldığını göstere göstere.
"Bu, günah işlemekten kaçınmanız için uydurduğumuz bir yalan."
Göz pınarlarını sıktı.
"Asıl damga kader değiştiğinde oluşur. Biraz düşünseydiniz, bu şart gerçek olsaydı manastırdaki herkesin çoktan damgalandığını anlardınız."
Duyduklarım komik değildi ama dudaklarımdan bastıramadığım bir kahkaha kaçtı.
Bizi göz göre göre yalanlarla büyütmüşlerdi. Birer aptal gibi yaşamamız için.
Başrahibe gözlerini devirdi, başıyla kapıyı işaret etti.
Tam kapı koluna uzanmıştım ki iğrenç sesi yeniden duyuldu.
"Birine söylersen," dedi sakince,
"kellesini sana postalarım. Uslu dur."
Yutkundum. Bunun boş bir tehdit olmadığını biliyordum.
Cevap vermeden dışarı fırladım. Kapıyı kapatır kapatmaz bahçeye koştum. Duvarlar nefes almamı engelliyor, beni kafesteki bir kuş gibi hissettiriyordu.
Elimle gözyaşlarımı sildim.
Üzüntüden değildi.
Öfkeden ağlıyordum.
Kanatlarımın zincire vurulmasından.
Çaresizlik kemiklerimi ve ruhumu acımasızca parçalıyordu.
Lilium Gölü'ne vardığımda adımlarım kendiliğinden durdu. Bacaklarım beni daha fazla taşımak istemiyordu sanki. Dizlerimin üzerine çöktüm; çimenler nemliydi, soğuk gece tenime yapışıyordu. Avuçlarımı suya daldırdım. Buz gibiydi. Bir an duraksadım ama sonra sertçe yüzüme çarptım.
Nefesim kesildi.
Bir kez daha yaptım. Ve bir kez daha. Soğuk, düşüncelerimi bastıracak kadar keskin olsun istiyordum. Gözlerimi açtığımda yansımam bana bakıyordu. Kızarmış gözler. Dağılmış saçlar. Kendime bile yabancı bir yüz.
Omzumu sıyırdım.
Kızıl damga oradaydı.
Tenime kazınmış bir kader mührü gibi. Bir çiçekti ama canlı değildi; açtıkça öldüren bir şeydi bu. Parmaklarım titreyerek ona dokundu. Sonra... bastırdım. Mantığım çoktan devre dışı kalmıştı. Tırnaklarımı derime geçirdim. Kazıdım. Her bastırışta acı içime yayıldı ama duramadım. Sanki yeterince canımı yakarsam, yeterince kanatırsam, beni bırakacaktı.
Kan, gölün suyuna karıştı.
"Git," diye fısıldadım. Sesim paramparçaydı.
"Git... lütfen."
Ama çiçek oradaydı. Yaprakları kanımla daha koyu bir hâl almıştı. Daha belirgindi. O an elim durdu. Gerçeklik yüzüme çarptı. Gitmeyecekti. Ne yaparsam yapayım.
Kollarımı kendime sardım. Göğsüm sarsılarak ağlamaya başladım. Ne kadar süre orada kaldım bilmiyordum. Zaman, ormanın içinde anlamını yitiriyordu. Ya da ben yitiriyordum.
Sonra...
Onu hissettim.
O varlık... orada olduğunu bağırmazdı ama geldiğini hissettim. Ormanda yalnız başıma uyandığım geceden beri tanıdığım o saçlarımdaki dokunuş zihnimin kenarını da okşadı. Kalbim bir an durdu. Ardından öyle hızlı atmaya başladı ki göğsüm ağrıdı.
Korku vardı. Ama onunla birlikte gelen, istemeden kabul ettiğim başka bir his daha vardı. Göğsümdeki yanma arttı. O tuhaf iz... yumurtanın bıraktığı sıcaklık , derin ve rahatsız ediciydi.
Gelmişti.
"Koruyucum," diye geçirdim içimden.
İstemesem de. Kaçmak istesem de.
"Aptal," diye fısıldadım. Kime dediğimi bilmiyordum.
"Aptalsın sen."
Hıçkırık boğazımdan koparak çıktı.
"Neden," dedim, sesim zorlanarak çıkmıştı. "Neden beni seçtin?"
Yanımdaki çimenler hışırdadı. Ağırlığı yanımda durdu. Oturduğunu hissettim ama dönmedim. Eğer bakarsam... kaçacaktı. Buna emindim.
"Bana aptal diyorsun," dedi. Kadifemsi sesi sakindi ama içinde sert bir şey vardı.
"Peki üç yıl önce yaptığın aptallık?"
Sözleri içimi oydu. Cevabı biliyordum. O da biliyordu. Dudaklarımda istemsiz bir gülümseme belirdi.
"Her canavar senin gibi mi?" dedim.
Derin bir homurtu duyuldu.
"Hayvana benzer bir hâlim mi var?"
"Bilmiyorum," dedim omuz silkerek. "Göremedik hâlini. Şu an seni domuz yüzlü, geyik boynuzlu biri gibi hayal ediyorum."
Hava değişti. Sanki orman nefesini tuttu. Sesi zihnimin içinde yankılandı.
"Koruyucun olmam, sınırlarını unutabileceğin anlamına gelmez, insan kız."
Tüm bedenim titredi. Gözlerimin önüne kalbi sökülen şövalye geldi ama korku... beklediğim gibi değildi. İnsan öleceğini bildiğinde korkardı. Ben ise çoktan ölmüştüm.
"Blöf yapıyorsun," diye bağırdım. Sesim kendi kulağıma bile yabancıydı.
"Çirkinsin. Domuzsun sen."
Neden böyle davrandığımı bilmiyordum. Mantığımı yok edeli çok olmuştu.
Bir anda saçlarım sertçe kavrandı. Dünya ters döndü. Sırtım toprağa çarptı. Nefesim kesildi. Üzerime kapandı - ağırlığı, sıcaklığı, kaçamayacağım kadar gerçekti.
Kaçmak ve ondan uzak durmak istiyordum. Ne kadar belli etmesem de her hücrem deli gibi korkuyordu ondan.
Maskesi yakındı.
Çok yakındı.
Üzerindeki çarpı işareti kalbimi hızlandırdı. Fazla tanıdıktı. Zihnime düşen ihtimali kovmaya çalıştım ama başaramadım.
"Beni görmeye hazır değilsin," dedi alçak bir sesle. "Yanlış oyunları yanlış kişide oynuyorsun."
Bir anda oluşan yakınlıktan zambak kokusu yine beynimi istila etmeye başladı. Koku o kadar baş döndürücüydü ki sadece onu solumak bile zevkten tüm bedenimin kasılmasına yetiyordu.Güçsüz ellerimle onu kendimden uzaklaştırmaya çalıştım ama bedenimin tüm hücreleri zambak kokusundan uyuşmuşken bilincimi açık tutmak bile zordu.
Belki delilikti. Belki kendimi sabote ediyordum. Ama kollarımı boynuna doladım ve onu kendime çektim. Bedenimin kontrolünü kaybetmiştim ama içgüdülerim çığlık atıyordu.
Ani hareletimle bacağı bana sürtünmüştü. O temas beni hazırlıksız yakaladı. Karnımın altı alev aldı. Utançla karışık bir çekim... Tanımadığım ama inkâr edemediğim bir his..
Yoğun, ağır, baş döndürücüydü. Düşüncelerim bulanıklaştı. Boynumda sıcak nefesini hissettim. Tenim ona doğru istemsizce yükseldi.
"Daha beni görmeden," diye mırıldandı kulağımın dibinde. "Böylesi bir arzu..."
Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.
"Seni hafife almışım, insan kız."
Dudaklarını boynumla omzumun birleştiği yere bastırdı. Bir anlığına dünya durdu benim için ve boynumu yana yatırıp ona alan açtım. Daha fazlasını istediğimi saklayamadım.
"Siktir," diye fısıldadı. Sesinde kontrolünü kaybetmenin eşiği vardı.
Bir anda geri çekildi.
Sıcaklık yok oldu. Boşluk kaldı. Ellerim havada asılı kaldı.
Ve sonra... yok oldu.
Havada süzülen yapraklardan başka hiçbir şey kalmamıştı.
Boşta kalan ellerime baktım. Titriyordu. Yüzümü kapattım. Utanç ve arzu iç içe geçmişti. Kalbim hâlâ deli gibi atıyor, bedenim olan biteni anlamlandırmaya çalışıyordu.
Bu gece...
Beni geri dönüşü olmayan bir çizginin kenarına getirmişti.
Ayağa kalkabilecek gücü kendimde bulunca sarsılarak doğruldum yattığım yerden. Bu bir kabus ise hemen uyanmam lazımdı. İki elimle yanağıma bir tokat attım kendime gelebilmek için.
Ellerim titremiyordu.
Aslında hiçbir şey hissetmiyordum.
Bu daha korkutucuydu.
"N-ne oldu" mırıldanarak ayağa kalktım dengem tamemen altüst olmuştu. Ama yine de...garip bir mayhoşluk hala bedenimi sarıyordu. Sarsak adımlarla yavaşça yatakhanelerin yolunu tuttum. Yine geceyi ormanda geçirmiştim bu o kadar sıradanlaşmıştı ki arkadaşlarım bile umursamıyordu eskisi kadar. Arkadaşlarım..
Bir anda unuttuğum arkadaşlarım aklıma geldi ve endişeyle onları görebilmek için koşmaya başladım. Nasıl unutmuş olabilirdim benim yüzümden falakaya yatırılıyorlar ve ben burada...
Zihnime doluşan kötü ihtimalleri kovaladım ve hızlıca uzun boş koridoru geçip yatakhaneye girdim. Beklediğim gibi çoğu kız ayaklanmış ve yeni gün için hazırlanıyordu. Benim çatlak arkadaşlarım hariç...
Yanlarına sinirli sinirli gittim. Beatrice hala uyuyordu. Ayaklarındaki sargı bezlerini görünce hemen yumuşadım. Aria cadısı ise uyanıktı ve eline bir dikiş malzemesi almıştı. Muhtemelen tüm gününü yatakta geçireceği için Odet üzülüp iplik takımını vermiş olmalıydı.
Yatağının başında durunca beni gördü ve elindeki ipliği kucağına bıraktı. Yatak başlığına sırtını dayayarak yüzünü buruşturup doğruldu.
Onu görür görmez çemkirdiğimden afallamıştı.
"Ne diye geldiniz aşağı. Olan size oldu mutlu musunuz şimdi. "
"Asıl sen kafayı mı yedin de gecenin bir vakti mahzenlere iniyorsun! " sırtındaki yastığı üstüme atlayamayınca kafama attı.
gözlerimi devirerek ona baktım ve bakışlarım ayaklarına gitti. Ne kadar kızmak istesem de olmuyordu yapamıyordum. Sıkıntıyla nefesimi verince Aria elimi tuttu ve endişeli gözlerle beni baştan aşağı süzdü.
"O manyak rahibe bir şey mi yaptı sana yoksa. "
"Y-yok sadece normal şekilde konuştuk. Her zamanki tehditler işte."
Yalanıma inanmasını beklemek aptallık olurdu ama yine de bir umut baktım gözlerine.
"Bizden bir şey saklıyorsun değil mi? " Etrafına bakındı ve bana daha fazla yaklaştı.
"Bugün çamaşır günü. Yemekhaneden sonra bana ve Beatrice e olan her şeyi anlatıyorsun anladın mı?" Sesini sakin tutmaya çalışıyordu ama belliydi kızdığı.
"Bana sahip olmasanız işler daha kötü olabilirdi."
Bir sarılı ayağına birde ona baktım ve bir anda ayağa kalkıp yüzüne tısladım.
"Kızım sen daha bir şey halledeceğim deme. Bu ayaklarla nasıl çalışacaksınız hem? "
"O kadar da kötü değil. "
Elimle ayağını itekleyince bizim ahırdaki eşek yatakhaneyi bastı sandım. Tüm kızlar şaşkın gözlerle bize bakıyordu şimdi.
Yüzümü buruşturarak ona baktım. "Lütfen...çalışma bugün."
Tam ağzını açıp kafamı şişirecekti ki bir anda kapı gürültüyle açıldı ve içeri Baş Rahibe girdi. Midem onu görmemle anında kasıldı ağzım kurudu. Kimse, bir anda yatakhaneye gireceğini beklemediğinden, şaşkınlığın ardından kendimizi toparladık ve yatakların önünde sıraya girdik.
Bugün, beni şaşırtarak, neşeli bir tonda konuşuyordu.
"Günaydın, Müritler! Size çok sevineceğiniz bir haberi vermek için bu kadar erken geldim."
Arkasından iki rahibe, uzun bir panoyla içeri girdi. Panolar, dersliklerdeki siyah tahtaların minyatür versiyonları gibiydi; sadece üzerlerine adımız ve numaramız yazılmıştı, bir tür çizelge hazırlanmıştı.
Panoyu göstererek konuşmaya devam etti.
"Bildiğiniz üzere, bir hafta sonra mezun olacaksınız. O süre zarfında kişilikleriniz, genel görgü kuralları ve dans gibi konularda eğitim alacaksınız."
Gözleri kısa bir an benimle kesişti, ama o hızla konuşmasına devam etti. Göz devirmemek için zor duruyordum. Birden ses tonu karanlık bir hale büründü. Bu kadın, dengesizdi.
"Eğer aldığınız puanların ortalaması sekizi geçemezse, mezun olamazsınız. Bunu bile başaramayacak olan gereksizlere burada yer yok."
Tüm yatakhanenin ruhu bir anda çekildi. Herkes tedirgin bir şekilde birbirine bakıyor, ne olacağını bilmeden nefesini tutuyordu.
Rahibe, herkese tek tek baktı. Gözleri, hala yatakta olan iki kızla kesişti. Dudaklarında, o iğrenç sırıtışı gördüm.
"Hiçbir fiziksel ya da ruhsal durumu bahane olarak görmeyeceğim. Şu andan itibaren herkes eşit şekilde değerlendirilecek."
Sinirden kendimi kaybettim.
"Bu haksızlık!" diye haykırdım, dayanamayıp.
"Onları bu hale getiren sensin! Nasıl bir de değerlendirmelere katılmalarını isteyebilirsin?"
Benden güç alan kızlar, kendi aralarında fısıldaşmaya ve hatta "O haklı!" diye bağırmaya başlamıştı. İçeri bir anda şövalyeler doluştu, herkesin sesi soluğu kesildi. Rahibe ise, kusmak istediğim gülüşünü bize bahşedip gözlerimin içine bakarak konuştu.
"Bir konuda yanılıyorsun, Bayan Luissa. Onları bu hale ben değil, sen getirdin."
Sinirden titremelerim arttı. Ne olursa olsun, onları mezun etmek istemiyordu ve ne yaparsam yapayım, doğrulttuğum bıçağı geri bana atmayı çok iyi biliyordu. Hiç istifini bozmadan devam etti.
"Her günün sonunda, puanlarınızı bu panoya yazacağız. Koridordan kontrol edebilirsiniz."
Sanki az önce iki kızın geleceğini mahvetmemiş gibi, sesi yine neşeli haline geri döndü.
"Söyleyeceklerim bu kadardı, kızlar. Öyleyse... size değerlendirmelerde başarılar."
Rahibeler ve muhafızlar dışarı çıktı, geride bir enkaz bırakarak...
Tüm yatakhane bir anda birbirine girdi, tartışmalar başlamıştı. Herkesin kafası karışıktı. Geleceğimiz, tamamen meçhuldu.
Ayaklarım geri geri gitse de, Beatrice'in yanına gittim. Gözlerine bakmaktan bile utanıyordum; suçluluk duygusu tüm vücudumu ele geçirmişti.
"Yapma böyle... Senin bir suçun yok. Yine kendini suçlama, Luissa, biz çocuk değiliz."
"Çocuk..." Bu kelime, eski kanayan yarama tuz basmıştı. Gözlerim yanıyordu, ağlamamak için zor tuttum kendimi. Elimi tutan sıcaklık, mazinin kapısından geri döndürdü beni. Gözlerine, ilk kez o zaman baktım. Tüm sıcaklığıyla bakan gözlerinde, hiçbir kızgınlık belirtisi yoktu. Bana tatlı bir gülümsemesini bahşetti.
"Görünüşe göre tüm gün tembellik yapabiliriz." Beatrice, sanki geleceği mahfolmamış gibi elini birbirine vurdu. Beni neşelendirmek için yapmıyordu bunu. O, en kötü şeylerden bile mutlu olmayı başarabilen bir kızdı.
Yaşaran gözlerimden tuttuğu elimi sıkıca kavradım ve gülümsedim.
"Sizin için şifalı bitki bulacağım. O zamana kadar dinlenin ve iyileşin, tamam mı?"
Aria, bir anda homurdanmaya başladı.
"Bana gelince, katil gibisin. Beatrice'in yanında ise kedi yavrusu... Anlamadım ki, arkadaş!"
Beatrice, Aria'ya dil çıkardı ve "Hakedene hakkettiği gibi," dedi, sonra onunla uğraşmaya başladı. Onlar atışmaya devam ederken, ben de üstümü değiştirmek için dolabıma yöneldim. Siyah elbisemi üzerime geçirip beyaz bir bone taktım. Saçımı ne kadar toplasam da, kabarık tutamlarım hala çıkmaya yer arıyordu.
Bir yandan da mezuniyet kısmını düşünüyordum. Kızlar, tahminimce en az iki gün yatmalıydılar, bu da eksi yirmi puanla başlamak demekti. Bir hafta içinde sekiz puana ulaşmaları imkansızdı, her gün tam puan alsalar bile.
İçimden rahibeye lanetler okuyordum. Sadece benle uğraşsa iyi olurdu ama arkadaşlarımla da tekrar uğraşarak haddini aşmıştı. Bir açığını bulsam... Sadece bir tane...
Dalgın bir şekilde çıktım yatakhaneden.İçimde sebebini bilmediğim bir huzursuzluk vardı. Koridorlar, görev yerlerine doğru ilerleyen kızlarla dolmuştu çoktan. Telaş, heyecan artık hepsi birbirine karışmıştı. Lavaboya giden yolda, önüme bakmadığım için birisinin omuzuna çarptım.
"Ah! Pardon."
"Önemli değil."
Bu ses... Kız gitmeden kolundan tuttum. Bu oydu. Bahçedeki kız. Yan yatakhaneden çıkmıştı.
"Ne oldu?" Sesi narindi. Kulağına doğru yaklaştım, kimse duymasın diye.
"O günden sonra..." dedim "Kendine gelebildin mi? "
Kız, anlamaz gözlerle bana bakıyordu. Sanki cevabını bilmediğim bir soru sormuştum ona.
"Neyden bahsediyorsun?"
Şaşkınlıkla ona baktım, rengim solmuştu. Bir an sendelendim ve güçsüz çıkan sesimle fısıldadım:
"Canavarı... H-hatırlamıyor musun?"
Kızın yeşil gözleri bir an için boşlukta asılı kaldı. Öyle ki beni duymadı sandım.
Sesi donuklaştı, eskisine göre duygusunu kaybetmiş gibiydi:
"Bilmiyorum. Neyden bahsediyorsun, anlamıyorum."
Kolunu, ateşe dokunmuş gibi bıraktım ve hızla özür dileyip ayrıldım yanından.
