11. bölüm · Zincirlenmiş Gökyüzü

Bölüm 10 | Kızıl Damga

Vern SAO

♱♪ Dusty Room, Evgeny Grinko

Ne demek istediğini anlamaya çalışırken bile çok geçti; o, çoktan tahtın bulunduğu salona doğru yürüyordu. Ayağa kalkıp ardından gitmek istedim, adımlarımı zorlarken kalbim kaburgalarımı tırmaladı. Fakat tam hareket edecekken Beatrice varlığa doğru haykırdı:

"Burada sadece ben varım!"

Sesi taşları yankılandırdı. Elena nın halen taze olan küllerinin yakınında dururken ona engel olmak istedim. Bedenimdeki depremi durdurmak istercesine ellerimi yere dayadım tırnak boğumlarım beyazlaşırken başımı kaldırdım. Kan çanağına dönmüş bulanık görüşümden zor bela seçiyordum gördüklerimi.

Fütursuzca varlığın gözlerinin içine bakıyordu. Onunla aynı havayı solumak bile beni titretirken Beatrice, sanki dünyada başka hiçbir güç kalmamış gibi dimdik duruyordu.

Bacaklarım taş kesildi, ayağa kalkacak gücü bulamadım. Nefes bile almak acıya dönüşmüştü. Boğazım daraldı, hava beni reddediyordu.

Ve o an varlık konuştu.

"Baş Rahibe."

Sanki az önce birini öldüren aynı varlık değilmiş gibi, son derece sakindi. Bu sesi işiten herkes susmak zorunda kalıyordu. Ardından, hiçbir duygu belirtisi olmadan devam etti:

"Bugünü yaz. Bu iksir hırsızı, bir kızın ölümüne sebep oldu. Onun saflığını çaldı ve kendi saflığından ömür boyu uzak kalmaya mahkûm edildi."

Sözleri tapınağın üstüne değil, doğrudan kalbimin içine kazındı. Tek bir kelime yankılandı içimde.

Ben yaptım.

Gözyaşlarım yanaklarımı değil, sanki derimi eritiyordu. Güvenmeyen ben iken bedelini ödeyen sensin. Elena'nın yerinde olmayı, her şey yaşanmadan önce kül olup yok olmayı diledim.

O varlık... artık biliyordum... kutsal metinlerde geçen otoritenin ta kendisiydi. Bir tanrıydı. Yargılamak için yaratılmıştı. Ve ben, günahın ta kendisi olarak kalakalmıştım.

Tanrıya yalan söylemiştik. Ama bugün iki kişinin ölümüne sebep olan bendim.

Suçluluğum her sinir hücremi parçalarken, Beatrice dimdik ayakta duruyor, ben ise karanlığın içine biraz daha gömülüyordum.

Tanrı hükmünü vermişti artık. Söylemesi gerekeni söylemiş, olup biten her şey sanki yalnızca bir anlık yanılgıymış gibi, zaman yeniden akmaya başlamıştı. Tanrı gidince, çığlıklar yükseldi. Öyle ki iki elimle kulaklarımı kapatıp sesleri bastırmak istedim. Rahibeler dualar okuyor, bazı kızlar akıllarını kaybetmiş gibi sağa sola koşuyordu. Şövalyeler içeriye doluştuğunda Beatrice beni buldu. Bir şey söylemeden bileğimden yakaladı ve kalabalığın arasından çekip çıkardı.

Ben neredeyse yürümüyordum; o beni sürüklüyordu. Kollarım, bacaklarım... hiçbirine hükmedemiyordum. Sadece onun peşinden gidiyordum.

Ormana vardığımızda, son gücüyle beni çimenlerin üzerine bıraktı. Kendisi de dizlerinin üstüne çökerken nefesi kesik kesikti.

"Beatrice..." diye fırladım yanına. Sesim titriyordu. "Neden? Neden yaptın bunu? Neden beni kurtardın?"

Tam konuşacaktı ki bir anda elini ağzına götürdü.

Ve kan.

Avuçlarının arasından sızan koyu kırmızı, çenesine, elbisesine damladı.

"Beatrice!" Sesim çırpınan bir kuş gibiydi. Yalvarıyordum. "Hayır... lütfen..."

Gözleri buğulandı. Kanlı eliyle yanağımı kavradı. Soğuk ve titrek parmakları tenime değdiğinde, suçluluk ruhumdan bir parça kopardı.
"Hak ettiğini buldun..." dedi kısık bir sesle. Öksürdü. Daha fazla kan geldi. Bir an sustu sanki söylemek istemiyormuş gibi gözlerini kaçırdı ama hemen sonra bana dikti artık kanlanmış yeşillerini.

"Şimdi canın yanıyor, çünkü büyümek böyle bir şey," dedi, parmakları yanaklarımda hâlâ tutunmaya çalışırken. "Artık birinin arkasına saklanamayacaksın. Kimsenin bacağına tutunup ayakta kalamayacaksın. Ben... seni taşıyamam artık."

Nefesi titredi.
"Bu acıyı unutma," diye fısıldadı. "Unutursan... gerçekten kaybolursun. Ama taşırsan... belki bir gün bir başkasını kurtarırsın. Benim yapamadığımı."
Sesi inceldi, kırıldı.
"Artık yürümeyi sen öğreneceksin, Luissa," dedi. "Ve ben... arkandan bakacağım." son kez gülümsemeye çalıştı bana, bana ilk kez gerçekten gülümsedi. Ama kısa oldu, gülüşü yüzünde soldu.

Sözleri orada bitti.
Eli yanağımdan kaydı.
Ve kucağıma yığıldı.

O an çıkan çığlık bana ait değildi; içimde bir yerden kopup gelen, geri dönüşü olmayan bir şeyin sesiydi. Şövalyeler çoktan bizi bulmuştu. Beatrice'i kollarından tutup mahzenlere götürmek için ayağa kaldırdıklarında bırakmadım; tırnaklarım ellerine geçene, etlerine gömülene kadar direndim.
Sonunda beni de zorla geri çektiler.
Kucağımda yalnızca onun sıcaklığının yokluğu kaldı. İçimde bir şey kırıldı. O an en başta bir rüyaya değil de sadece sana güvenmeliydim diye düşündüm. Bu düşünce karnıma darbe yemişim gibi bir kusma isteği getirdi ama onu bile yapabilecek gücü bulamadım kendimde.

Akşam çökerken hâlâ oradaydım. Çimenlerin üzerinde. O kurumuş kan lekesine bakarken. Dünya yansa, gökyüzü parçansa, tanrılar bir kez daha inse bile dönüp bakamayacak bir hâlde.
Çünkü artık biliyordum:
Bu yük benimdi.
Ve onu taşımak, cezanın kendisiydi.

Arkamdan koşan ayak sesini duydum ama kıpırdamadım.

"Luissa!"

Ses Aria'nındı. Yanıma diz çöktü ve boynuma sarıldı. Titriyordu.

"Özür dilerim... çok özür dilerim..."

Sonra omuzumu tutup sarstı beni.

"Luissa! Kendine gel! Onu kurtaralım. Ne olur. Ben... ben bu vicdan azabıyla yaşayamam!"

O sırada cebimden bir şey toprağa yuvarlandı

Şişe.
İksir.

Camın toprağa değdiğinde çıkardığı o cılız ses, sanki zamanın içini yırtmıştı. Kalbim o an durmadı; tam tersine, uzun süredir unuttuğu bir ritmi hatırlamış gibi düzensizleşti.

Göğsümün ortasında, az önce yalnızca boşluk olan yerde, külden yapılmış bir şey çatladı.
İçimde solmuş bir dal, karanlığın içinden utangaçça uzandı sanki; hâlâ ölebileceğini biliyordu ama yine de ışığı arıyordu.

Şişeyi elime aldım. Soğuktu. Ağırlığı gerçekti. Avucumun içinde duruyordu ve bu, hayal olmadığını fısıldıyordu bana. İlk defa görüyormuş gibi uzun süre baktım; içindeki sıvı, titreyen nefesimle birlikte hafifçe dalgalandı.

Aria'nın omzundan destek alarak ayağa kalktım. Bacaklarım hâlâ bana ait değilmiş gibi titriyordu; bedenim geride kalmak istiyor, zihnim ise çoktan ileriye doğru yürüyordu. Yere kapaklanmamak için dişlerimi sıktım; acının varlığı, hâlâ hayatta olduğumu kanıtlayan tek şeydi.

Sonra, sanki beni buraya çivileyen bütün sesleri susturmak ister gibi, iki elimle yanağıma sertçe vurup derin bir nefes aldım. O nefes, korkuyla dolu değildi artık; kararın ağırlığını taşıyordu.

Aria irkildi. Ama gözlerimde, henüz adı konmamış ama geri dönmeye niyeti olmayan o kararlılığı gördüğünde, dudak kenarı belli belirsiz kıvrıldı.

Kurtaracaktım.
Ne olursa olsun. ve buraya geldiğim zamandan beri ilk kez, Beatrice'in ne düşüneceğini umursamadım. Artık tamamen kendi başıma ayaklarımın üstünde duracaktım.

"Hadi gidelim," dedim.

Aria başını salladı.

"Mezuniyet töreni başladı mı?"

"Hayır... kızların çoğu şokta. Konuşmuyorlar. Rahibeler de kimseyi yanlarına yaklaştırmıyor. Ama herkes kapıda bekliyor."

"Mahzenlerde nöbet?"

"Bugün... daha fazla. Çünkü.. Beatrice orada değil mi? "

Cevap vermedim çünkü cevabı benden daha iyi biliyordu.

Avluya açılan taş yollara çıkmadan, Aria'yla birlikte çalılıkların arasında saklandık. Oradan her şeyi görebiliyorduk. Nefesimi bastırmaya çalışıyordum.

"Ne yapıyoruz biz?" diye fısıldadı Aria.
Sesinde titrek bir kenetlenme vardı.

Birden, aklımda bir şey belirdi. O anda istemsizce gülümsedim. Yanağımdaki donmuş kan yüzünden olmalı ki, Aria bana bakarken gözleri büyüdü ve istemsizce uzaklaştı benden.

"Tütsü alanına gidelim. Domuzlar oradadır."

"Domuz mu? Ne domuzu?"

"Beni takip et. Lütfen."

Manastırın arka tarafına, yalnızca aşçıların girdiği et saklama bölümüne doğru koştuk. Kokudan midem bulanıyordu. Ama beklediğim gibi, duvar boyunca dizili domuzlar asılı duruyordu; iç organları çoktan çıkarılmış, tuzlanmış halde.

"Bir bıçak al," dedim aceleyle. "Tek başıma yapamam."

Aria nefesini tutmuş gibiydi.
"N-ne yapacağız?"

"Mesaneleri keseceğiz. Çabuk."

Tiksindiğini görüyordum ama başka çaremiz yoktu. Ellerimiz titreyerek domuzların mesanelerini ayırdık. Neredeyse on tanesini almayı başardık. Parmaklarım uyuşmuştu. Kalbim kaburgalarımı kıracakmış gibi atıyordu.

"İyy... şimdi bunlarla ne yapacağız?"

"Şişireceğiz," dedim. "Ama ağzını sıkıca bağlamak gerekir."

"Nasıl yani, ağzımla-?"

"Eğer öyle yapmak istiyorsan... sen bilirsin."

"Peki, tamam! Sustum!"

Aria, şömineleri üflemek için kullandığımız uzun borulardan birini getirmeye gitti. O yokken mesanelerin ağızlarını küçük bir delik kalacak şekilde içini boşalttım ve dikmeye çalıştım. Dikişlerim berbattı - ama zamanımız yoktu. Ellerim titriyordu, alnımda soğuk ter damlıyordu.

Aria geri döndüğünde ikimiz de bir şey söyleyemedik.
Sadece çalıştık.

Ben mesaneleri şişirdim, o hızla bağladı. İçlerine dolan hava deriyi iyice geriyor, zar inceldikçe hafif bir cızırtı gibi bir ses çıkıyordu. O ses, sinirlerimi lime lime ediyordu.

"Tamam..." dedim zor yutkunarak.
"Şimdi bunları surlara yakın, ama muhafızların görmeyeceği bir yere taşıyacağız."

Yola çıkmadan önce, fermente bal sirkesini bir testiye doldurdum. Sonra hayvan taşıma arabasına mesaneleri dizdik ve sessizce ormanın içinden dolaşıp surların arkasına ulaştık.

Her bir mesaneyi duvar dibine yerleştirdik. Gece çökmek üzereydi. Hava ağırdı. Sessizlik, bağıracak gibiydi.

"Kapıların açılmasını belli eden brozan sesini mi bekliyoruz?" dedi Aria.

"Eğer doğru düşündüysem... az kaldı." Bir süre sonra borozan sesi tüm manastırırı titretti. Kapılar açılmıştı artık.

Testiyi kaldırdım. Sirkeyi mesanelerin üzerine azar azar döktüm. Asidin sıcak yağ kalıntılarıyla buluştuğunu hissediyordum - zar gerildikçe ince bir çıtırtı yayıldı.

"Koş!"

Nefes almadan koştuk.

Kalabalığın toplandığı kapılara yaklaştığımızda Aria'ya fısıldadım:

"İçeride hain var diye bağır. Saldırı var de. İçeri yeni şövalyeler doluşsun. Hepsi surlara akın edecek. Birbirlerinden şüphelenecekler. Her bölgeye bağırdıktan sonra mahzenlerin kapısına gel. "

Aria yüzüme baktı.
Gözlerinde bir anlık dehşet ve hayranlık vardı.

Ben bile kendimi tanımıyordum.

Tam o sırada -

Duvar tarafından bir gürültü koptu.

Sonra bir tane daha.
Ve bir tane daha.

Surların arkasından, metal bir gong çalıyormuş gibi sert sesler yükseldi. Mesaneler gerildikçe patlıyor, yankı taş duvarlarda büyüyordu. Şövalyeler irkilerek başlarını çevirdi.

Aria, bütün gücüyle bağırdı:

"İÇERDE HAİN VAR! SALDIRI!"

Bir anda herkes hareketlendi.

Şövalyeler koşmaya başladı.
Komutanların sesleri birbirine karıştı.
Kapılar açıldı - yeni muhafızlar içeri doluştu.

Ve tıpkı düşündüğüm gibi...

herkes surlara akın etti.

Kimse kimseye güvenmiyordu.
Bağırışlar, kılıç sesleri, kaos...

Ben o kargaşayı arkamda bırakıp, mahzenlere doğru yürümeye başladım. Ama yol üstünde birkaç kız görmemle onlarında beni gördüğünü anladım. Muhtemelen kan içindeki halimle beni o hain sanmışlardı bir anda üstüme doğru koşmaya başladılar.

Taş sokaklar ayaklarımın altından kayıyordu. Nefesim boğazımda düğümlenmişti; kalbim sanki kulaklarımın içinde atıyordu. Arkama bakmadım. Bakarsam düşerim sandım. Yalnızca, şişeyi sıkıca kavramış parmaklarımı, kanayan dudağım gibi hissediyordum.

Bir köşeyi dönünce surlar önüme bir duvar gibi yükseldi. Kaçacak yol kalmamıştı.

"Seni sıçan! kaçabileceğini mi sandın?"

Sesi duydum ama bakmadım. Çarpmanın etkisiyle sırtım taşlara yaslandı, nefesim kesildi. Bir an için dünyam karardı. Yine de... şişeyi bırakmadım. Eğer görürlerse, yalnızca beni değil, Beatrice'i de öldürürlerdi. Bunu biliyordum. Beni deli sansınlar diye gülmeye hatta kahkaha atmaya başladım. Bana tiksinti dolu bakışlar attılar ve birisi yüzüme tükürdü.

"Boşver," dedi başka bir ses. "Rahibeler görmeden gidelim."

Ayak sesleri uzaklaşırken ben de sessizce yere yığılıp nefesimi tuttum. Bayılmış gibi... her zamanki gibi. İnsanlar deli sandığında, bazen hayatta kalırsın.

Sessizlik geri dönünce doğruldum. Dizlerim titriyordu. Yanağımdan süzülen sıcaklığı hissetmemeye çalıştım ve manastıra giden patikaya yöneldim. Beatrice'i düşününce kalbimdeki sızı yerini buz gibi bir kararlılığa bıraktı.

Avluya giden taş yolu kullanmadım. Çalılıkların arasından dolanıp arka tarafa geçtim. Şövalyelerin çoğu kargaşayı engellemek için surlara ve ana salona toplanmıştı. Plan işe yaramıştı. En azından şimdilik.

Ve ben... mahzene inmek zorundaydım.

Yosun tutmuş taş basamaklardan inerken içimde tuhaf bir sessizlik vardı. Yukarıdaki gürültü, burada boğuk bir uğultuya dönüşüyordu. Zindanın paslı kapısını ittiğimde, içerideki kızların çığlıkları duvarlardan geri sekti.

Ama onları dinleyemezdim. Dinlersem çökerdim. Başka lanetlilere ve suçlulara da ev sahipliği yapıyordu mahzenler.

Sabah bana rahibenin verdiği anahtarı kullandım ve şimdi titreyen parmaklarımla kilidi açarken, içimdeki sessizlik yarıldı.

Beatrice.

Hareketsizce yatıyordu. Kızıl saçları taşın üzerinde dağılmış, nefesi incecik bir iplik gibi.

"Lütfen..." fısıldadım. "Ne olur çok geç olmasın..."

Lanet, teninin üzerinde siyah bir sarmaşık gibi dolaşıyordu. Ama damarlarındaki sıcaklık, henüz zamanım olduğunu söylüyordu. Başını kollarımın arasına aldım. Şişeyi dudaklarına dayadım. Öğrettiği gibi. Korkmamam gerektiğini hep o söylemişti bana.

"Bak," dedim titrek bir gülümsemeyle, "bu sefer ben seni kurtarıyorum."

Bir damla gözyaşı saçlarına düştü. Onu nazikçe yere bıraktım. Alnına son bir öpücük kondurdum.

Sonra ayağa kalktım.

Yukarıda, kendi yarattığım kargaşanın sesi büyüyordu. Şövalyeler birbirine bağırıyor, avluda yankılar koşuyordu. Bir canı kurtarmak için kaç kalbi ateşe attığımı bilmiyordum.

Artık yaptıklarımı geri alamazdım. Ve hiçbir zaman alamayacaktım.

Beatrice'i orada öylece bırakıp mahzenlerden çıktım. Ayaklarım beni nereye götürdüğünü bilmeden taş merdivenleri tırmanırken tek umudum Aria'nın söz verdiği gibi gelmesiydi.

Bir süre gizlice mahzen kapısının arkasından kimse görmesin diye bekledim. Bana doğru koşan sarışını görünce içimdeki endişe yerini rahatlığa bıraktı.

"Luissa!"

Yüzündeki korku her şeyi anlatıyordu.

"Herkes birbirine girmiş durumda," dedi nefes nefese. "Hain arıyorlar. Her yerde."

Sadece başımı sallayabildim. Bunu... en önce ben yaşamıştım.

"Hadi," dedim. "Beatrice'i buradan çıkaralım."

Aria tereddütle bana baktı.
"Emin misin? Diyelim ki kurtuldu... Onun lanetli olduğunu bilenler var."

Bir an boğazım düğümlendi. O görüntüler zihnime geri döndü ve konuşurken nefesim kesildi.

"Bilmiyorlar," dedim zorla. "Sadece Başrahibe. Diğerleri... bugün gidecek kızlardan ibaret."

Muhafızları düşünmüyordum bile. Onlar sadece kendilerine söyleneni yapardı. Ve lanetlenmiş bir kızın tekrar nefes alabileceğine inanacak kadar da akıllı değillerdi. Aria başını sallamakla yetindi ve sessizce mahzenlere girdik.

Beatrice'i omuzlarından tutup birlikte kaldırdık. Ormanın karanlığına dalana kadar onu taşıdık. Nefesi, her adımda biraz daha düzene giriyordu. İksir işe yaramıştı. Arkadaşım... kurtulmuştu.

Boğazımdan ansızın bir hıçkırık koptu. Dizlerimin çözülmesine ramak kalmıştı. Kendimi zar zor toparladım. Daha bitmemişti. Güçlü görünmek zorundaydım güvenli bir yer bulana kadar.

Ormanın derinliklerine kadar ilerledik ve Lilium Gölü'nün kıyısında durduk. Burası... kimsenin gelmek istemeyeceği tek yerdi. Beatrice ' i dikkatlice yere bıraktık.

Bir an her şey üzerime çöktü. İçimde tuttuğum her şey, suyun kenarında taş gibi kırıldı. Ayakta duracak halim kalmamıştı. Üstümdeki kanlı ve pis giysilerden kurtulup suya girdim. Soğuk su tenime çarpınca içimden aynı dilek geçti:

Keşke burada kalıp... hiç çıkmasaydım.

Keşke basit bir kurbağa kadar dertsiz olsaydım.

Her şey bitmişti. Benim için en azından. Tek sorun şimdilik Başrahibe'ydi. Ama onu... gelecekteki bana bıraktım. Şu an bununla savaşacak gücüm yoktu.

Aria nefes nefese yüzünde açan tomurcukla sevinç çığlığı attı: "Başardık! "

Onun neşesine ortak olmak istedim ama suçluluk her hücremi ele geçirirken bunu hak etmiyordum. Suyun soğukluğuna aldırmadan yıkadım kendimi.

**

"N... neredeyim ben?"

Beatrice'in sesiyle irkildim. Arkama döndüm.

"Sonunda uyandın," diyebildim yalnızca.

Gidip sarılmak isterdim. Ama çıplaktım. Ve suçluydum. En çok da kendime karşı.

Beatrice şaşkınlıkla etrafına bakınıyordu. Daha önce defalarca kaçıp saklandığımız ormana dehşet içerisinde bakıyordu. Aria'yı görünce ürkek bir adım geri çekildi.

"S-sen kimsin?"

O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

Hiçbir şey... hatırlamıyor muydu? Elena...bundan mı korkuyordu?

O cesur Beatrice gitmişti. Yerine... boş bir kabuk kalmıştı sanki.

Bir anda göğsüme saplanan acı boğazımdan bir çığlık olarak çıktı. Başımın içinde bir şeyler çatlıyordu. Dizlerim çözülüp sığ suya çömeldim. Sırtımdan yukarı doğru yayılan yanma hissi giderek dayanılmaz oldu. Sanki kızgın bir bıçakla etime şekiller çiziliyordu.

"Luissa!"

Aria'nın sesi boğuk bir uğultu gibiydi. Omzumun üzerinde derimin yandığını hissediyordum. Arianın bağırışları bir rüyadaymışım gibi içimde yankılandı.

"Omuzunda.. Yedi sembol.. Hayır! "

Aklımdan derslerde öğretilen kural kesik kesik geçti.

Kızıl Damga...
Bir günde yedi ölümcül günahı işleyenlerin derisine ömür boyu kazılır.

Bu kural üzerine oluşturulmuştu bu manastır. Bizi en saf şekilde günahlardan uzak yetiştirmeyi amaç edinmişlerdi.

Ve ben... artık en büyük günahları işlemiştim.

Acıya daha fazla dayanamayan bedenim sonunda pes etti. İçimdeki her sinir bağı tek tek koparken dünya, suda dağılan bir mürekkep lekesi gibi bulanıklaşmaya başladı. Sesler uzaklaştı. Aria'nın çığlığı, rüzgârın uğultusuna karıştı.