12. bölüm · Zincirlenmiş Gökyüzü
Bölüm 11
⸸♪⸸ Awaken League of Legends
Luissa 18 Yaşında: Kadim Savaşın
773.yılı
Yeni günün habercisi olan çan sesi, manastırın taş duvarlarında yankılanarak uyuyan herkesi yerinden sıçrattı. Ses, önce tavana çarpıyor, ardından uzun koridorlar boyunca ilerleyerek yatakhanelerin içine sızıyordu.
Luissa, her zamanki gibi herkesten önce uyanmıştı.
Yatağından kalktı, ayakları soğuk taş zemine değerken kısa bir ürperti hissetti. Karşı duvardaki küçük, çatlak aynanın önüne geçti. Aynadaki yüz ona yabancı değildi ama tam anlamıyla tanıdık da sayılmazdı.
Yıllar önce yaşanan o olaya dair suçluluk artık zihnini kemirmiyordu; en azından gündelik hayatta. Yine de geceleri, karanlık çöktüğünde, aynı düşünce sessizce geri dönüyordu:
Bir gün gerçekler ortaya çıkacak.
Luissa'nın işlediği suçtu bu: ölmesi gereken birini hayatta tutmuştu. Herkes onun artık kızıl damgalı olduğunu biliyordu ama neyin karşılığında olduğunu bilmiyorlardı.
Ve Tanrılar affetmezdi. İnsanlar da.
Bu düşünce göğsünü sıkıştırınca pencereye yöneldi. Ahşap çerçeveyi araladı. Nisan ayının sabahı, gece yağan yağmurun nemli kokusunu hâlâ taşıyordu. Serin hava yüzüne çarptı; teninde ince bir ürperti bıraktı. Ufukta güneş ağır ağır yükseliyor, yeşil tepeleri kızıl bir ışıkla boyuyordu.Gün doğumunun renkleri, manastırı çevreleyen devasa surların arasından sızıyordu.
İlk anıları hep buradaydı.
Bu manastırda doğmamıştı belki ama burada büyümüştü. Onun gibi, burada yaşayan ve henüz reşit olmayan yüzlerce kız da aynı kaderi paylaşıyordu.
Manastır, kendi içinde küçük bir kasabayı andırıyordu; tek farkı, etrafının kalın ve geçilmez surlarla çevrili olmasıydı. Duvarların ardında ne olduğunu kimse bilmiyordu.
On sekiz yaşına gelmeden buradan çıkmak kesinlikle yasaktı.
"Hey! Kapat şu camı!"
Emily'nin homurdanarak fırlattığı yastığı Luissa gülümseyerek havada yakaladı.
"Ne var?" dedi. "Temiz hava zararlı mı oldu?"
"Bizi dondurarak mı kurtulacaksın buradan?" diye söylendi Emily, battaniyeyi başına kadar çekerek.
Luissa yastığı salladı.
"Biraz daha yatarsan, rahibeler benim yerime kurtulur sizden. O zaman asıl soğuk neymiş görürsün."
Yastığı geri fırlatmak isterken hemen yan yatakta doğrulan Beatrice'e çarptı. Beatrice gözlerini irice açtı, etrafa bakındı ve titrek bakışları Luissa'yla buluştu. Luissa hiç konuşmadan parmağıyla Emily'yi işaret etti.
Bir saniye sonra yastık, eski sahibinin kafasına geri dönmüştü.
Bu, sanki görünmez bir işaretmiş gibi, yatakhanede bir anda küçük bir kaos başladı. Yastıklar havada uçuşuyor, kahkahalar yükseliyor, beyaz tüyler sabah ışığında süzülüyordu. Uykunun son kırıntıları da bu çılgınlıkla birlikte yok olmuştu.
"Kesin yakalanacağız," diye güldü Mary, bir yastığı savururken.
Tam o anda kapı tarafından sert bir ses yükseldi:
"Geliyorlar!"
Sessizlik, bıçak gibi indi.
Herkes aynı anda dondu. Çünkü kuralların dışına çıkmanın bedelini çok iyi biliyorlardı. Yerdeki tüyler telaşla toplanmaya başladı, yastıklar yataklara fırlatıldı, saçlar alelacele düzeltilip yüzler ciddileştirildi.
Koridorda yankılanan ayak sesleri yaklaştı. Rahibeler bir anda içeri doluştu. Ardından rahibenin sert, tartışmaya kapalı sesi duyuldu:
"Herkes dışarı. Temizlenip avluya toplanın. Bugün yeni bir göreviniz var. İstediklerimizi yaptıktan sonra kahvaltı yapacaksınız."
Bir anlık duraksamadan sonra yatakhane harekete geçti.
Luissa, Beatrice'in üzerindeki uzun beyaz geceliğin iplerini çözmesine yardım etti. İnce dantel işlemeler, rahibelerin estetik anlayışından çok disiplin takıntısını yansıtıyordu. Kumaş Beatrice'in beyaz teninden kayarken, Beatrice de Luissa'nın geceliğini çıkarmasına yardım etti.
Gözleri Luissa'nın omzuna takıldığında nefesi kesildi.
Oradaydı.
Kızıl Damga.
Beatrice istemsizce iç çekti.
"Ben-" dedi ama devam edemedi.
Luissa fark etti.
"Bakma öyle," dedi yumuşak bir sesle. "Geçti artık."
Ama geçmemişti.
Luissa, yalan söylemenin ağırlığını gözlerinde belli ettiğinden bakamadı. Beatrice ise her zamanki gibi sormaktan korkuyordu.
Kızıl Damga, kader değiştirdiğinin şaretiydi ve anlamı kesindi: Luissa asla mezun olamayacaktı. Kırmızı damgalıların nereye gittiğini kimse bilmiyordu. Tek bilinen, on sekiz yaşına geldiklerinde buradan gönderilecekleriydi.
Kızlar geceliklerini çıkarıp kendilerine verilen tek tip kıyafetleri giymeye başladılar. Gecelikler dışında buradaki her şey siyahtı. Uzun siyah elbiseler, kahverengi deri çantalar... Saçlar mutlaka sıkı bir topuz olmalıydı. Aynı yüzler, aynı kıyafetler, aynı kader.
Lavaboda hızlıca hazırlanıp avluya çıktılar.
"Bugün yine ne istiyorlar bizden?" diye mırıldandı Anna.
Luissa, midesindeki boşluğu hissederek düşündü:
Umarım uzun sürmez. En son ne zaman doğru düzgün kahvaltı yaptım, hatırlamıyorum bile.
Avlunun tam ortasında, örtüyle kaplı büyük bir kafes duruyordu. İçindekiler görünmüyordu ama garip, ağır bir enerji daha şimdiden hissediliyordu. Tüm on sekiz yatakhanesi kafesin önündeydi artık. Herkes heyecana karışık merakla ne olacağı hakkında teoriler kuruyordu. " Yakışıklı bir prens koymuşlar! " Odet sinir bozucu bir sesle konuşuyordu yine. Luissa gözlerini devirdi. Baş rahibe manastırdan çıkıp ağır ağır yürüdü kafese doğru. Onu görür görmez tüm sesler kesildi.
Baş rahibe Marlyn kafesin yanına geldi. Örtüyü tek bir hareketle kaldırdı.
Yüzlerce yumurta.
Her biri farklı renkte ve boyuttaydı. Bazıları elmas gibi parlıyor, bazıları ise ışığı emen bir karanlığa sahipti. Herkes şok olmuştu beklenen gün gelmişti.
"Bunlar canavar yumurtaları," dedi Marlyn. "Her biriniz kendinize yakın hissettiğiniz bir tanesini seçeceksiniz ve mezun olana kadar onun bakımından sorumlu olacaksınız. Seçiminizi yaptıktan sonra yemekhaneye gidebilirsiniz."
Odet dişlerinin arasından homurdandı.
"Yüzlerce yumurta... delirmiş olmalılar. Nasıl seçeceğiz? "
Luissa ağzının kenarındaki salyayı silerek sırıttı.
"Belki kahvaltı niyetine kullanabiliriz. Ne dersiniz?"
Rahibenin keskin sesi havayı yardı:
"Luissa. Sen yumurta almayacaksın. Önden gidip yemekhanede tavuk yumurtası yiyebilirsin."
Beatrice Luissa'nın elini sıktı.
Luissa gülümsedi.
"Üzülme. Tavuk yumurtası bunlardan daha doyurucu." deyip samimi bir göz kırptı ve arkasını dönüp yemekhaneye doğru yol aldı.
Sessizliği, avluda hafif esen rüzgar ve kuşların cıvıltısı doldurdu. Rahibeler herkesin adını teker teker söylüyor, her gelen kafesten bir yumurta eksiltiyordu.
"503 Numara Anna" Anna burun kıvırarak yürüdü ve kafesten en büyük ve gösterişli olan yumurtayı aldı.
"504 Numara Odet. " Odet zıplaya zıplaya kafeslere uçtu. Mutluluktan ıslık çaldı ve gözlerini kapattı.
" O piti piti karamela sepeti.. Ey prens sen ortaya çık aş-kı -mız ol -sun vı -cık vı -cık. " Denk gelen orta boydaki beyaz yumurtayı eline aldı ve o da gitti.
"667 Numara Aria. " Aria kendinden emin bir şekilde yürüdü kafeslere. Sarı saçları rüzgarda uçuşuyordu. Elini kaldırdı ve yumurtaların üstünde gezdirdi. Bir anda durdu. Gözlerinin dolduğunu hissetti. Avuç içi kadar olan altın bir yumurta aldı eline. Yumurta eline değdiği anda içine dolan sıcaklık onu gülümsetti. Memnun bir şekilde yemekhaneye gitti.
Saatlerce herkes ayakta sırasının gelmesini bekliyorlardı.
Çoğu kişi kafesten en gösterişli ve büyük görünen yumurtayı alıp gidiyordu. Mantıklı olan da buydu; güvenli ve dikkat çekici seçimler her zaman öne çıkardı. Rahibeler dikkatle izliyor, her hareketi not ediyordu. Güneş ışığı kafesin üzerindeki örtüden süzülüyor, yumurtaların renklerini farklı tonlarda parlatıyordu. Kızların fısıltıları, sessizliği bozan tek şeydi.
"708 Numara Beatrice. "
Beatrice çekingen bir tavırla saçlarıyla aynı kızıllıktaki bir yumurtayı gözüne kestirdi. Neredeyse herkes seçimini yapıp rahibelerce onaylanmıştı bir tek Beatrice kalmıştı. Beatrice alışık değildi yalnız seçim yapmaya.. Keşke Luissa burada olsaydı o ona ne yapacağını söylerdi ama yoktu burada değildi. İstediği yumurtayı seçip yemekhaneye doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladı.
...
Luissa yemekhaneye vardığında salon neredeyse doluydu. Onlardan yaşça büyük kişiler çoktan yumurtalarını alıp bakımını üstlenmişti. Ve mezun olmuşlardı. Sıra bu sene onlardaydı artık. Tahta masalar, metal tabakların çıkardığı seslerle dolup taşıyordu. Luissa ise tabağını hızla doldurmuş, kimseyle göz göze gelmeden yemeye başlamıştı. Açlık, düşünmeye izin vermiyordu.
Kızıl Damga'nın bazen işe yaradığı anlar oluyordu.
Kimse yanına oturmak istemezdi. Kimse soru sormazdı.
İnsanların ondan uzak durması, Luissa'ya kendisiyle baş başa kalma özgürlüğü veriyordu. Rahatsız edilmeden düşünebilmek... burada nadir bir lükstü.
Tam o sırada sandalye çekilme sesi duydu.
"Selam."
Luissa başını kaldırdı. Beatrice karşısındaydı. Kucağında, alev topunu andıran kızıl bir yumurta vardı. Yumurta, ışık altında sanki nefes alıyormuş gibi hafifçe parlıyordu.
"Selam," dedi Luissa ağzı doluyken. "Bunu mu seçtin? Gerçi benimkini sorma... benimki mide asidinde çözülüyor şu an."
Beatrice yumurtayı dikkatle masanın üzerine bıraktı.
"Kendimi en çok buna yakın hissettim."
Luissa kaşlarını kaldırdı.
"Tabii. İkiniz de kızıl kafasınız. Irksal bir bağ olabilir."
Sonra eğilip yumurtaya baktı. "Peki... dokununca bir şey hissettin mi?"
"Hayır," dedi Beatrice omuz silkerek. "Sıradan bir yumurta gibi."
"Bence uydurma," diye mırıldandı Luissa. "Kitaplarda yazıyor diye gerçek olacak diye bir şey yok."
Bir an sessizlik oldu.
"Luissa," dedi Beatrice tereddütle. "Sence de tuhaf değil mi? Büyülü çekirdeğimiz yokken bizi yumurtalarla eşleştirmeleri?"
Luissa kaşığını tabağa bıraktı.
"Evet. Ama bu manastırda tuhaf olmayan ne var ki?" Beatrice, sessizliğine gömülünce Luissa içini çekti.
"Bugün bütün koridoru silmem gerekiyor. Yumurtayla uğraşacak halim yok."
Luissa, yemekhanedeki panodan numarasınj buldu ve görev yerine doğru ilerledi.
Luissa'ya avludaki yaprakları süpürme işi verilmişti. Süpürgenin yıpranan tahtasından çıkan kıymıklar ellerine batıyordu.
Tam karşısında duran kafese bakıp iç çekti. Homurdanarak yaprakları süpürüyordu. Yine de yağmur öncesi toprak kokusu hoşuna gidiyordu.
Gün ilerledikçe gökyüzü ağırlaştı. Rüzgâr yön değiştirdi, bulutlar alçaldı. Yağmur şiddetini arttırıyordu.Avlunun ortasında duran kafes hâlâ yerindeydi. Gece yarısı şövalyeler gelip yumurtaları götürecekti.
Luissa süpürgesini sürerken bakışları istemsizce kafese kaydı. Etrafına bakındı ve kimsenin olmadığını gördü.
Sadece bakacağım, diye düşündü.
Sadece bakmak suç sayılmazdı.
Ama adımları ona ihanet etti.
Yaklaştıkça rüzgâr sertleşti. Yapraklar ayaklarının etrafında dönmeye başladı. Gök gürültüsü, manastırın taş duvarlarını titretti. Yağmur her bir saç telini ıslatırken kalbi hızlandı.
Bedenine hükmedemiyordu artık.
"Dur," demek istedi kendine.
Ama eli çoktan uzanmıştı.
Avucunda onun nabzını hissediyordu-iki kalp, sanki çoktan tamamlanmış gibi, birlikte atıyordu.
Parmakları istemsizce kasıldı.
Bırakmak istedi.
Ama yumurta, onu bırakmıyordu.
Zihnini dolduran, daha önce hiç duymadığı bir dile ait gürültülü fısıltılar, siyah bilye kadar olan yumurtayı eline aldığı anda sustu. Zaman akmayı durdurmuş gibi yağmur damlaları yavaşladı.
Ve dünya karardı.
O an, zamanın bile nefesini tuttuğu bir boşlukta süzülüyordu. Suyun altındaydı sanki. Kulağına bilinmeyen bir lisanla dokunan uğultular sızdı. Başlangıçta bir yaprağın rüzgârdaki titremesi gibiydi; sonra, derinlerden gelen bir uğultu halini aldı. Sanki eski bir tanrının unuttuğu dua, tekrar uyanmak için içinde yankılanıyordu. Göğsünün ortasında çırpınan bir sıcaklık, gözlerini kararttı. Karanlığın içinden, yüzü olmayan biri yaklaşıyordu;
Alnını kendi alnına bastırdı- Parmakları tenini nazikçe okşadı. Sesi suda yankılandı.
"Her kaybım seni yeniden bana getiriyor..."
ve her şey bir anda normale döndü.
Luissa, avcundaki küçük yumurtayla nefes nefese kaldı. Ne yaşadığını anlayamıyordu. Gerçek miydi, hayal mi? Bildiği tek şey, yumurtadan yayılan o hafif sıcaklık ve içini titreten sarsılmaz varlık hissiydi.
Etrafına bakındı.
İçgüdüleri tek bir şey söylüyordu: Kaç.
Adrenalinin inip kalkan göğsüyle yatakhanelere doğru koşmaya başladı.
Onu camdan izleyen gölge, hareket etmedi.
Yağmur camdan süzülürken, gülüşü karanlıkta eridi.
Dudakları kıpırdadı.
"Sonunda...uyandı. "
