5. bölüm · Zincirlenmiş Gökyüzü
Bölüm 4 | Yalnızlık
"Unutmak bu kadar acı vericiyse varlığınla zülm etme bana.. "
Kadim Savaştan 763 yıl sonra: Luissa 9 yaşında
Top, kulağının dibinden geçerken havayı yırtmış gibiydi. Öyle yakındı ki, istemsizce irkildi Luissa. Avlunun ortasında, taş zeminin üzerinde, kızlar neşeyle bir çember kurmuştu. Beden dersi işleniyordu sözde; ama kahkahalar, oyundan çok birlikteliğin coşkusunu taşıyordu. Luissa çemberin biraz dışında kalmıştı her zamanki gibi. Ne tamamen dışarıda, ne de gerçekten içindeydi.
Ellerini önde birleştirdi. Belki... belki bu kez top ona da gelirdi. Küçük bir ihtimaldi. insanı ayakta tutan türden. Ama top hep başka ellere uçtu. Hep başka kahkahalara değdi. Kimse bakmadı. Kimse fark etmedi. Sanki orada değilmiş gibiydi. Bazen gerçekten görünmez olup olmadığını düşünürdü.
Günün birinde dayanamaz, rahibelere ya da kapıda nöbet tutan muhafızlara dönüp aynı soruyu sorardı:
"Beni görüyor musunuz?"
Cevap hiçbir zaman kelimelerle gelmezdi. Sadece donuk bakışlar. Hafifçe aralanan kaşlar. Delirmiş gibi bakan yüzler. O anlarda Luissa, sorunun kendisinden çok cevabın ağır olduğunu hissederdi.
Bir süre daha derse dahilmiş gibi yaptı. Gözlerini topa dikti. Ayaklarını yerinden oynattı. Sanki çağrılmayı bekleyen biri gibi. Ama beklemek de yorucuydu. Umut, insanın içini en çok yoran şeydi. En sonunda oradan sessizce ayrıldığında kimse fark etmedi. Avlunun yan tarafındaki, gövdesi yaşlı, dalları yere doğru eğilmiş en sevdiği ağacın altına çömeldi. Orası onun yeriydi. Kimseye ait olmayan, ama onu kabul eden tek köşe.
Kızların kahkahaları taş duvarlara çarpıp yankılanıyordu. Luissa eline ince bir sopa aldı. Toprağa rastgele çizgiler çekmeye başladı. Meşgulmüş gibi görünmek istiyordu. Sanki yalnızlığı kendi seçmişti. Sanki onlar Luissa'yı dışlamıyordu da, Luissa onları hayatının dışında bırakmıştı. Bu düşünceyi sevdi. Gerçeğe benzemese bile, acıyı biraz olsun hafifletiyordu.
Bileğine sardığı bandaj gözünün ucuna takıldı. İç çekti. Rahibe her gün kontrol ederdi. Ya eldiven taktırırdı ya da sargının sıkı olmasını isterdi. "İz görünmeyecek," derdi. İz... Sanki mesele sadece görünen bir şeydi.
Toprağa eğildi yeniden. Bu kez çizgiler rastgele değildi. Küçük figürler belirdi. El ele tutuşmuş, birbirine benzeyen cin ali'ler. Çoktu. Kalabalıktılar. Yan yana duruyorlardı. Kimse dışarıda değildi. Çizdikçe içi acıdı. Ama durmadı.
Tam o sırada, bir gölge düştü çizimin üzerine. Ardından top. Önünde duruyordu. Gerçekti. Yuvarlak. Sessiz.
Luissa kalbi hızlanarak topu aldı. Sevinçle başını kaldırdı. Ona atıldığını düşündü. Bir anlığına, gerçekten bir anlığına, çağrıldığını sandı. Ama avlu susmuştu. Kahkahalar kesilmişti. Yerini fısıltılar almıştı. O fısıltılar, rüzgâr gibi değildi; ağırdı, keskin ve can yakıcıydı.
Saçı iki yandan örgülü bir kız ona doğru yaklaştı. Yüzünde kaygılı bir ifade vardı. Gözleri istemsizce yere, Luissa'nın çizdiği resme kaydı. Cin ali'lere. El ele tutuşanlara. Kız bir an duraksadı. Sanki başka bir şey söyleyecekmiş gibi oldu. Belki bir özür. Belki bir açıklama. Ama arkasında bekleyen arkadaşlarını hatırlayınca dudaklarını ısırdı ve söylemesi gerekeni söyledi:
"Topu... atabilir misin?"
Luissa gözlerinin dolduğunu hissetti. Ama ağlamadı. genişçe gülümsedi. Dolan gözlerinin arasından, biraz fazla bir gülümsemeydi bu. Acısını yansıtmayı sevmezdi.
"Tabii..."
Topu karşı tarafa fırlattı. Sadece topu değil, içinde büyüttüğü o küçücük umut kırıntısını da gönderdi. Kız arkasını dönüp koşarak uzaklaştı. Fısıltılar dağıldı. Kahkahalar geri geldi. Her şey kaldığı yerden devam etti. Sanki Luissa hiç orada olmamış gibi.
Luissa kendisine kızdı. "Kabullen artık," dedi içinden. "Böyle." Ama küçük yüreği bu gerçeği taşımayı reddediyordu. Bir süre daha izledi onları. Sonra ayağa kalktı. Sessizce avludan çıktı. Kimse arkasından bakmadı.
Ormanlık alana doğru yürüdü. Ağaçların arasına girdikçe sesler azaldı. Işık kırıldı. Yalnızlık, burada daha dürüsttü ve sakindi. Luissa, bir kez daha, kimseye görünmez olmanın yükünü taşımak zorunda kalmadan nefes alabildi.
Burası manastırın artık kullanılmayan, duvarlara en yakın kalan tarafıydı. Surların içi, muhafızlar sayesinde genellikle güvenli sayılırdı; düzenli devriyeler, tanıdık adımlar, metalin taşa vuran sesi... Ama bazı köşeler vardı ki insan ayağı seyrek düşerdi. İnsan azsa, muhafız da olmazdı. Sessizlik orada daha kalın olurdu. Luissa bu sessizliği bilirdi. Hatta onu tanırdı.
Ezberlediği patika yoldan ilerledi. Ayakları düşünmeden hareket ediyordu; sanki bedeninin hafızası, zihninden önce öğrenmişti bu yolları. Dalların arasından sızan ışık, yere parçalı gölgeler düşürüyordu. Lilium Gölü'nün kenarına geldiğinde durdu. Su, durgun ama derindi. Işık vurdukça yüzeyi masum görünürdü; oysa altında ne sakladığını kimse tam olarak bilmezdi.
Karşı yakaya uzanan ağaç gövdesi hâlâ oradaydı. Eskimiş, kabuğu yer yer soyulmuş, yosun tutmuştu. Ne zamandır burada olduğunu düşündü Luissa. Büyük ihtimalle kendisinden yaşlıydı. Belki de bu manastırdan bile. Kim bilir kaç kişinin korkusuna, tereddüdüne, kaç adımın titremesine tanıklık etmişti.
Yosunlaşmış toprağın önünde durdu. Ayağının altındaki nemi hissetti. Bir an tereddüt etti. Sonra ağacın üzerine ilk adımını attı. Kütük hafifçe kaygandı. Ayağı boşluğa gidecekmiş gibi oldu. Dengesi bozuldu. Kalbi aniden hızlandı. Gözleri, ışığı yansıtan gölün derinliğine kaydı. O derinlik, insanı içine çağıran türdendi. Sessiz ama tehditkâr.
Hemen toparladı kendini. Alışıktı. Korku, onun için yabancı değildi.
Dizlerini biraz kırdı, kollarını iki yana açtı. Bir bebeğin ilk adımları gibi, yavaş, temkinli ve kararlı ilerlemeye başladı. Her adımda kütüğün altından gelen hafif çıtırtıları duydu. Yosunlar ayağının altında kayıyor, rüzgâr suyun yüzeyinde küçük halkalar oluşturuyordu. Düşmemek için nefesini tuttu. Zaman uzadı. Sanki göl, onu izliyordu.
Sonunda ayakları karşı yakadaki toprağa değdi. O an içini bir zafer duygusu kapladı. Kimsenin görmediği, ama onun için büyük olan bir zaferi için küçük bir dans yaptı. Gülümsedi. Ardından hiç durmadan surlara doğru koşmaya başladı.
Rüzgâr saçlarını yaladı. Çimenlerin kokusu ciğerlerine doldu. Burası sık ağaçlı değildi; gökyüzü daha açıktı, adımlar daha özgürdü. Ayakları yere vurdukça içindeki ağırlık biraz daha hafifledi. Nefesi kesilene kadar koştu. Sonra durdu. Kendini çimenlerin üzerine bıraktı.
Bir süre o şekilde kalmak istedi. Gözlerini kapatıp uyumayı düşündü. Ama eli, istemsizce surlarla gökyüzünün kesiştiği noktaya uzandı. Taşın sert çizgisiyle mavinin sonsuzluğu birbirine değiyordu orada. Tam o anda iki kuş havalandı. Kanat çırparak surların öbür tarafına geçtiler. Özgürce.
Luissa bir an kuş olmayı diledi. Kuş olsaydı, kimse ona "buraya kadar" demezdi. Surlar onun için bir sınır olmazdı. İstediği yere gider, ardındaki dünyayı keşfederdi. Buraya gelmeden önce neler yaptığını bilmiyordu. Hafızası suskundu. Ama hayalleri susmazdı. Belki de okuduğu kitaplardaki gibi bir prensesti.
Yanında hafif bir hışırtı duydu. Luissa dönüp bakmadı. Kimin geldiğini biliyordu. Adımların ritmi, çimenlerin ezilişi, havadaki varlığın tanıdık ağırlığı... Beatrice her zamanki gibi tam vaktinde gelmişti.
Yanına uzandı Beatrice. Kızıl saçları çimenlerin üzerine yayıldı; güneşte, sanki toprağı yakacakmış gibi parlıyordu. O renk hep canlıydı dikkat çekmekten korkmazdı.
"Ne düşünüyorsun?" diye sordu, sesi yumuşak ama meraklıydı.
Luissa bir süre cevap veremedi. Ne düşündüğünü gerçekten bilmiyordu. İçinde dolaşan şeylerin adı yoktu. O yüzden her zamanki cevaba sığındı.
"Surların ardında neler olabileceğini hayal ediyordum."
Beatrice, Luissa'nın havada asılı kalan elini tuttu. Parmakları sıcak ve emindi.
"Nereye gidersen git," dedi Beatrice, gülümseyerek, "hep yanında olacağım."
Luissa gözlerini devirdi zamanki gibi. Sonra bir anda elini çekti. Bu sözleri daha önce de duymuştu. Beatrice genelde okuduğu romantik kitaplarla dalga geçer, oradaki cümleleri bilerek abartılı bir tonla tekrar ederdi. Şaka mıydı, yoksa ciddi mi olduğu hiçbir zaman tam belli olmazdı.
"Sence orada neler var?" diye sordu Luissa.
Beatrice cevap vermeden önce sustu. Gerçekten düşünüyormuş gibi yaptı. Belki de düşünmüyordu; sadece sözlerini nasıl şekillendireceğini seçiyordu.
"Ben orada ne olduğundan çok," dedi sonunda, "bizim ne olacağımızı merak ediyorum."
"Buradan iyi olacağı kesin..." dedi Luissa.
Sesi istemeden kırıldı. Beatrice bunu hemen fark etti. Hep fark ederdi. Luissa'nın sesindeki en küçük çatlağı bile kaçırmazdı.
"Yine o aptal kızlar seni dışladı, değil mi?"
Kelimeler bıçak gibi girdi içine. Ama Luissa cevap vermedi. Gerek de yoktu. İkisi de gerçeği biliyordu.
Beatrice bir anda doğruldu. Bir kolunu yere dayadı, başını Luissa'ya çevirdi. Elini uzatıp Luissa'nın saçlarını kulağının arkasına attı. Hareketi tanıdıktı. Sahiplenici. Sanki onu toparlıyormuş gibi.
"Ben sana ne demiştim?" dedi.
Luissa'nın canı sıkıldı. Bu konuşma defalarca yapılmıştı.
"Diğer kızlara öyle... mal gibi bakmamamı," dedi isteksizce, "ve başka bir yere gitmemi."
"Evet," dedi Beatrice, memnun bir ifadeyle. "Çünkü ben yokken hep yalnız olacaksın, Luissa. Bunu kabul etmelisin. Eğer ben yanındaysam sorun yok. Ama ben yokken... kimsenin seni görmesine izin verme. Uzaklaş. Kendini koru."
Bunu söylerken sesi şefkatliydi. Öğretir gibiydi. Sanki dünyayı ondan daha iyi biliyordu. Sanki doğrular, onun ağzından çıktığında doğru oluyordu.
Beatrice, Luissa'nın üzülmesine dayanamıyordu. Ya da en azından öyle görünüyordu. Baş rahibenin Luissa'ya gösterdiği özel ilgi, sargılı bilekleri... Hepsi fazlasıyla dikkat çekiyordu. İnsanlar korkuyordu. Anlamadıkları şeylerden hep korkarlardı. Üstüne bir de söylentiler eklenmişti. Fısıltılar. Gölge gibi peşinden gelen sözler.
Bir keresinde söylentiler öyle bir noktaya gelmişti ki, Luissa'nın dokunduğu her şeyi küle çevirdiği söylenmişti. Beatrice buna çok sinirlenmişti. Söylentileri susturmak için günlerce Luissa'nın elini tutmuş, avlunun tam ortasında onunla yürümüştü. Herkesin görebileceği şekilde. Gururla. "Bakın," der gibi. "Hiçbir şey olmuyor."
Ama söylentilerin sonu gelmemişti. Hiç gelmezdi zaten.
Beatrice iç çekerek yeniden uzandı. Gözlerini gökyüzüne dikti. Luissa'nın kafasında ise başka sorular dolaşıyordu. Beatrice'in sözleri kulaklarında yankılanıyordu. "Ben yokken kimse seni görmesin." Bunu bir nasihat gibi söylemişti. Bir dostun uyarısı gibi.
İki kız düşüncelere dalmışken uzaktan gelen çan sesi ikisini de yerinden sıçrattı. Derse geç kalmanın bedelini biliyorlardı her bir çan sesinde yürekleri hoplarken manastıra doğru koşmaya başladılar.
