19. bölüm · Zincirlenmiş Gökyüzü
Bölüm 18
Belki sondu belki de sonumuza giden bir yoldu.
Sesi donuklaştı, eskisine göre duygusunu kaybetmiş gibiydi:
"Bilmiyorum. Neyden bahsediyorsun, anlamıyorum."
Kolunu, ateşe dokunmuş gibi bıraktım ve hızla özür dileyip ayrıldım yanından.
Koruyucumun hafıza silme yetenekleri olduğunu düşünmek bile titretti beni. Bir başkasının bu kadar kolay aklına girip anılarına kadar silebiliyorsa bana yapacağı şeyler... Onunla aramı iyi tutmalıydım anlaşılan.
Lavaboda işlerimi halledince, Beatrice ve Aria'ya yemekhaneden yiyecek dolu bir tepsi hazırladım. Zaten çok yemek yiyen kızlar değildik bu yüzden yemekten oluşan dağ gibi bir tepsiyle yatakhaneye geri döndüm. Tüm gün derslerde olacağım için başka zaman yemek getiremezdim. Yeteceğini umuyordum. Beni gören Aria'nın yüzünde masum bir sevinç belirdi.
"Salyan akıyor."
Aria'ya muzipçe sırıttım ve yemek tepsisini şifonyerin üstüne bıraktım.
"Kes be. Öhm, neyse... teşekkürler." Sonlara doğru sesini duymayayım diye kısmıştı. Onun bu haline sırıttım.
"Duyamadım, bir daha söyle."
Aria'nın nazik olduğunu çok nadir görürdük; hatta düşünüyorum da, hiç görmemiştik. Bana gözlerini devirdi ve yemeğine yumuldu. Beatrice ise çoktan yine uyumuştu. Bu kıza izin verseler, senelerce kış uykusuna yatabilirdi.
Yastıklarını düzelttim ve başka bir eksikleri olup olmadığını kontrol ettikten sonra, çamaşırları asmak için bahçeye çıktım.
Havalar, artık kış mevsiminde olduğumuzdan daha soğuktu. Üzerimdeki ince hırkaya iyice sarıldım ve kızarmış parmak uçlarımı sıcak nefesimle ısıttım.
Derenin önünde, soğuk suyu kovaya dolduran kızlara yardım etmek için bir kova aldım elime. Taşıdığımız kovaları, manastırın arka cephesinde kalan büyük şömineli salona götürüyorduk.
Kendime dört kova su taşıdım, salonda şöminenin önüne suları koyup ılımanlaşmalarını bekledikten sonra, çamaşırları kahverengi tahtada sürterek yıkamaya başladım. Bu kadar çamaşırı hangi ara ürettik, anlamıyordum ama öğlene kadar çamaşırları yıkayıp asmakla geçmişti zamanım.
O sırada, kızların dedikodusunu beyaz uzun örtülerin arasında gizlice dinliyordum. İşime yarayacak birkaç şey bulurum umuduyla.
Dedikodular her zamanki gibi çok sıkıcı ve sıradan şeylerdi ama birden dikkatimi çeken bir ses duydum ve hemen oraya yöneldim.
"Bugün ahırda, bir kara şövalyenin siyah büyük atla ilgilendiğini gördüm."
Diğer kız, alayla karışık cevap verdi:
"İlk kez kendi işlerini kendileri yapıyorlar!"
"Evet, evet... Oradan geçiyordum, sonradan kızmasın diye yardım lazım mı diye sordum ama reddetti beni."
"Kafamıza taş düşecek, desene kız."
"Hiç sorma."
Sesler gittikçe uzaklaşırken, zihnimde çakan şimşeklerle şeytani gülüşüm yerleşti yüzümde. Demek, zamanı gelmişti. Şövalye ile rahibenin yaşadığı şeylere tanık olduktan sonra ne kadar gözlerimi sabunlarla yıkamak istesem de ilk kez merakım işe yaramıştı.
Kimsenin beni görmediğinden emin olarak, salondan çıktım ve ahırlara doğru ilerledim.
Gökteki gri bulutlar yerlerini alırken, rüzgar hızını arttırıyordu. Bugün değil belki ama yarın büyük bir fırtına olacağının haberini veren bulutlardı bunlar.
Atların ahırına gelince durdum ve tahta kapısını yavaşça araladım. Aralıktan ilk burnumu çıkarttım ama çıkartmaz olsaydım dışkı kokusu etkisi altına almıştı bile beni. Öğürmemek için burnumu ve ağzımı tülbentimle kapatarak içeri daldım.
Tüm atların eyersiz olduğu belli oluyordu. Bir at hariç. Oldukça kuvvetli duran simsiyah bir attı. Üzerine bir eyer ve şişkin bir çanta atılmıştı. Etrafıma iyice bakındım ve kimsenin olmadığından emin olunca atın yanına gittim. Simsiyah yelesi ile öyle bir baktı ki bir an saldıracak sandım. Neyse ki yemekhaneden bir elma aşırmıştım gelmeden önce. Elmayı ona uzattım ve en tatlı gülümsememi takındım. At başını eğdi ve tek hamlede elmayı elimden elmayı alınca elim gıdıklanmıştı. Elimdeki salyadan tiksinince atın yelesini okşuyormuş gibi yapıp temizledim ellerimi.
Tam çantaya uzanmak üzereyken kapı tarafından bir ses işitince atın arka tarafına koşmamla dışkıların olduğu yere battım.
Adrenalin ile ilk ne yaptığımı fark edemedim ama burnuma dolan yoğun dışkı kokusu ve ayaklarımın altındaki sıcak yumuşaklık yüzünden bayılacak gibi oldum. Bu kadar şansız olup nasıl hayatta kalıyordum hayret ettim. Adım sesleri yakınlaşınca istemeye istemeye eğilmiştim görmesinler diye. Duvarın arka tarafında kaldığımdan giren kişi kim ise çok çok dikkat etmedikçe göremezdi beni. Zırhın birbirine sürtünerek çıkardığı metalik sesten bir şövalyenin geldiğini anladım. Kalbim hızla atıyordu bir an kalp atışımı yavaşlatmak için elim göğsüme gitti. Adım sesleri hemen yanımdaki duvarda durdu. Başımı hafifçe yukarı kaldırdım görebilmek için ve..
Bir kaç gün önce kütüphanede gördüğüm kara Şövalye olduğunu anlamam çok sürmedi. Kendime övgü dolu bir ıslık çaldım içimden o sırada atta bir hareketlenme oldu. Yoksa.. Şimdi mi gidecekti. Şövalye atın eyerini sıkmak için arkasını dönmüştü.
Çantasını karıştırabilmek için yalnızca bir kaç dakikam vardı battığım dışkıdan ses çıkmaması için yavaşça uzandım nefesimi bile tuttum fark etmesin diye. Çantanın ağzını yavaşça açtım ve içindeki mektup ile kutuyu gördüm Ardından o şövalye anlık arkasına dönecek gibi olunca hemen kutuyu çektim oradan ve kucağıma basıp eğildim bir anda. Beni görmemesi için içimden dualar ediyordum gözlerimi kapatmış resmen dışkı ile bir olmuştum. Şuan yakalanma korkum dışkının iğrenç kokusundan bayılmamın önüne geçiyordu.
Hemen sonra çıkan toynak seslerinden uzaklaştıklarını anlayınca tuttuğum nefesimi geri verdim ve ciğerlerimi havayla doldurdum koku artık dayanılmaz noktaya gelince öğürerek koşmaya başladım benim hep kaçtığımda sığındığım Lilium gölüne doğru.
İlk kez bir şeyler çalmıyordum ama bu çaldığım şey, çok farklı ve tehlikeliydi, bunu biliyordum. Kalbim mi daha hızlıydı, yoksa ben mi, bilmiyordum ama bir şekilde göle gelmiştim. Soğuk suyu umursamadan ayaklarımı suya soktum.
Ayaklarım, soğuktan yanıyor, göğsüm artık batıyordu. Ama umursamadan, çiçekleri alıp ayağıma sürdüm, dışkı kokusunun ve izinin kaybolması için.
Soğuk suyun içindeki titremelerim, her geçen saniye derinleşiyordu ama o an sadece bir şey vardı kafamda: Kutuyu saklamalıydım. Kendimi artık kurtulmuş hissediyordum ama ayaklarım zangır zangır titriyor ve hatta morarmıştı.
Her şeyin ötesinde, elimdeki kutunun güveni her şeye bedeldi. O güveni, kalbimde duyduğum o boğulmuş korkuya rağmen hissetmek... Bu his, her şeyden daha değerliydi.
Gölün kenarından çıkarken, vücudumun her yerinde titremeyi hissediyordum. Dişlerim o kadar hızlı birbirine çarpıyordu ki bir an kırılacak sandım. Ayaklarımın her bir adımda sızlayan mor rengini, toprağın soğukluğundan gelen rahatsız edici acıyı yok sayarak ilerledim. Ormanın içerisine doğru adım attım, kutuyu iyice kavrayarak. Her köşeyi dikkatle kontrol ettim. Kimse beni görmemeliydi. Orman o kadar derindi ki, bu yolda kaybolmam çok kolay olabilirdi.
İçimden geçen o huzursuz düşünceler, bir anda her şeyi unutturdu. Ağaçların arasında ilerlerken, tek bir amacımdan başka bir şey yoktu: Kutuyu incelemek. Artık manastırın hiç kullanılmayan bölgesine gelince durdum. Bir ağacın gövdesine oturdum, kutuyu kucakladım. Altın işlemeli kutu, göz kamaştırıcı bir parlaklıkla bana doğru bakıyordu. Hayatımda bu kadar ışıltılı bir şey hiç görmemiştim. Kutunun etrafına işlenmiş her çeşit mücevher o kadar dikkatli yerleştirilmişti ki her biri adeta kendi hikayesini anlatıyordu.
Bütün bunları gözlerimle yakalarken nefesimi tutarak kutuyu yavaşça açtım. İçinde gördüğüm şey... Tokat etkisi yarattı.
Manastırın altında bulduğum kolyenin aynısıydı. O kadar benziyorlardı ki bir an bendeki kolyeyi aldıklarını düşündüm. Tek farkı bu kolyenin bendekinden daha yeni ve canlı gözüktüğüydü. Alnımdan soğuk ter aktı. Bu kolyenin bilinmeyen hikayesi nedensizce iliklerime kadar korkuttu beni.
Kolyenin büyüklüğü avuç içimle eşdeğerdi ve kalp şeklindeydi. O kadar ince bir zincire sahipti ki muhtemelen takılsa hiç görünmezdi. Diğer her şey, kutusunun dışında kalan her şey, bu kolyenin yanında sönük kalıyordu. Sade, ama bir o kadar güçlü bir çekiciliği vardı.
Kolyeyi elime aldım ve güneşe doğru tuttum. Işık, kolyenin yüzeyine vurduğunda, karanlıkla ışık arasında dans eden bir oyun başladı. Bendeki kolyenin ise içi mattı sanki içinde her ne varsa enerjisi bitmişte geriye yalnızca boş bir kabuk kalmıştı.
Elimdeki kolyenin, etrafındaki ışığı içine çekip, onu karanlıkla yutuyor gibi olduğunu düşündüm. Tüm dikkatim, o anın içine hapsolmuştu. Bir kıpırdanma görür gibi oldum, ama hiçbir şey değişmedi. O anı, dikkatlice, hiçbir şey kaçırmamaya çalışarak izledim.
Neredeyse içimdeki nefesimle beraber titredim. Kolyeyi geri kutusuna koydum ve kutuyu hemen yanıma indirdim. İçimden, bir an önce bu gizemi çözmek için sabırsızlık duyuyordum. Ama hemen hemen her şeyin farkındaydım, tek bir hata, her şeyin sonu olabilirdi.
Daha sonra, içi boş bir ağacın dibini kazmaya başladım. Parmaklarım, soğuktan morarmıştı ama hiçbiri bu anın önemli olmasından daha değerli değildi. Nefesimle ellerimi ısıtarak kazmaya devam ediyordum.
Tırnaklarım, toprakla birleşmişti; her kazmada, derinlere iniyordum. O an, ellerimle toprağa ne kadar sımsıkı tutunursam, bu yükten o kadar çabuk kurtulacağımı hissediyordum. Göğsümdeki baskı her an artıyordu ama başka hiçbir şey umurumda değildi. Kutuyu sokabileceğim kadar kazdım, sonra durdum.
Gerçekten yorulmuştum. Bunu bir an önce bitirmeliydim. Geriye düşerek oturdum, nefes nefese kalmıştım. Aldığım her nefes, göğsümde bir bıçak gibi batıyordu. Kollarım ve ellerim toprağa batmışken, titreyen vücudumla yeniden doğruldum. Kutuyu dikkatle kazdığım çukura yerleştirdim, ardından üzerini toprakla örttüm. Her hareketimde toprağın soğukluğu ve canlılığını hissediyordum.
Şanslıydım ki, kış aylarındaydık. Etrafımda kurumuş çimenler vardı ve kazdığım yer kendini belli etmiyordu. Toprağı dikkatle düzelttim, yüzeyin düz olmasına özen gösterdim. Ormanın derinliklerine bir kez daha göz attım ama en nihayetinde gizemi bu şekilde saklayarak geri çekilebilirdim. Her şey tamam gibiydi mamfih içimde bir şey, bir şeylerin eksik olduğunu söylüyordu.
Etrafıma bakındım ve kimsenin olmadığını anlayınca kalktım. Hızlıca ormanın arkasından dolanıp, manastırın arka girişine geldim.
Çamaşır görevi bitmiş olmalıydı ki kızlar yemekhaneye yeni giriyordu.
Saçımı başımı düzeltip ben de aceleyle yemekhaneye girdim.
Sıraya girdim ve tepsime bir kase çorba ile yulaf lapası aldım. Son zamanlarda, kilo almamamız için yemekler özel olarak düzenleniyordu. Son zamanlarımızı karnımız tok bir şekilde bitirmemizi istiyorlardı anlaşılan. Elimdeki tepsiyle, Odet'in ve diğer kızların olduğu masaya oturdum.
Nıss beni görünce hemen konuya girdi, sesindeki alaycı tınıyı hemen fark ettim:
"İşte geldi onur konuğumuz. Yemek yediğini görmek şaşırttı. Bitkiye dönüştüğünü sanıyordum."
Gözlerimi devirdim altta kalmayacağımı bildiği halde buna devam etmesi çok acınası geldi.
"Beni bu kadar sevdiğini bilmek, gözlerimi yaşarttı. Demek her gün beni özlemle arıyorsun." Kibirli bir şekilde gülümsedim ve onu takmadan yemeğime yumuldum.
Nıss, cevabını almış olacak ki birden sustu. Ancak, havanın gerildiğini hissettim; Odet ortamın gerginliğini çözmeye çalıştı. Gözlerinde, sakinleştirmeye yönelik o alışılmış bakışları vardı.
"Of Nıss, bir kere de uğraşma şu kızlarla." Koluyla beni dürttü. "Onu bunu boş ver, sen bize ne olduğunu anlat, hepimiz meraktan çatlayacağız. Neden rahibe bu kadar ileriye gitti?"
Bıkkınca ofladım her zamanki saçma cezalardan biriymişçesine sıkılır gibi elimdeki kaşığı bıraktım. Kaşığın tabakta yarattığı ses masadaki tüm sesleri susturdu.
"Emin ol, ben de bilmiyorum. Davranışlarında mantık aramayı çoktan bıraktım."
Odet, konuşmak istemediğimi anlayınca sustu. Dedikodu yapacak havada değildim; aslında hiçbir şeyi paylaşmaya niyetim yoktu. İçimde bir şey, her kelimenin bir yalandan daha tehlikeli olduğunu söylüyordu ve kimsenin kellesini yatağımın altında görmeye de niyetim yoktu.
Birden Odet, neşeyle araya girdi. "Dans dersleri için çok heyecanlıyım."
Herkesin gözleri parladı. O an, hiçbiri fark etmedi ama benim kalbim daha da ağırlaştı.
Gerçekten mutlu olmaları, bana garip geliyordu.
"Ben de heyecanlıydım ta ki rahibe düşük puan alırsak mezun olamayacağımızı söyleyene kadar."Bu bir tehditti; ancak kimse buna dikkat etmiyor gibiydi. Herkesin heyecanla gelecekten bahsetmesi, kalbimi daha da sıkıştırıyordu. Geleceklerine olan o saf inançları, içinde taşıdıkları masumiyet beni vuruyordu. Her birinin gözlerinde biriken ışık, geleceğe dair bir umut vardı.
Odet, masanın havasını daha da yükseltmek ister gibi konuşmaya devam etti:
"Kızlar! En azından şöyle düşünün, kurtulacağız bu lanet olası yerden."
"Kesinlikle! Her yer eminim ki buradan daha iyidir."
"Ben rengarenk elbiseler giymek istiyorum artık. O masallardaki prensesler gibi!"
"Ben de ben de! Mezun olan kızlar beyaz bir elbise giyiyor, çok güzel oluyorlar. Süslenmek için sabırsızlanıyorum!"
Bu cümleleri duyarken, içimden "Sen öyle san!" dememek için zor tuttum kendimi. Ne kadar da saf, ne kadar da neşeliydiler. O an, içimde bir his vardı, sanki hepsi kördü. O beyaz elbiselerin, o renkli dünyaların onların kaderi olmayacağını biliyordum. Fakat kimse benim hissettiklerimi bilmiyordu, hiçbiri geleceklerini göremiyordu.
Gelecek için bu kadar mutlu olmaları, kalbimi acıttı. İçimdeki yük gittikçe ağırlaşıyordu. Ne kadar onları seviyor olsam da bir şeyler beni onlardan uzaklaştırıyordu. İnsanın birine doğruyu söylememesi, her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Belki de bunun sebebi, benim günahkar olduğumu bilip üstelik mezun olamayacağımın farkında oldukları halde devam etmeleriydi.
Birden ayağa kalktım. Kızlar o kadar heyecanlı konuşuyorlardı ki kimse dönüp bakmadı bile. Duyduğum o coşkulu sesler, zihnimde yankı yapıyordu. Bir an için onları bırakıp gitmek istedim, ama içimdeki suçlulukla kalakaldım.
Hepimiz farklı dünyaların içindeydik, ama kimse benim gördüğüm şeyi göremiyordu. Kızlar, hala gelecekteki o masum hayalleriyle konuşmaya devam ettiler, ben ise yemekhaneden çıkarken, derin bir nefes aldım.
Tepsimi lavaboya koyup bulaşıklarımı yıkadım ve hızla dersliklerin olduğu bölüme yöneldim. Kendi sınıfıma girip panodan ders saatlerini kontrol ettim.
Dans Eğitimi Salon 1 14.50
Davranış Eğitimi Salon 3 18.20
Bir hafta boyunca bu eğitimleri alacağımızı öğrenmek ne de olsa sonrasında sıkıcı din derslerinden kurtulacağımızı anlatıyordu. Artık kızların neden bu kadar heyecanlı olduğunu anlıyordum.
İlk kattaki salon bire doğru ilerledim. Kızlar, heyecan içinde içeri girmeye başlamışlardı. Bu kadar erken gelmeme rağmen ilk gelenin ben olmadığıma şaşırdım. Yuvarlak salonun tam ortasında, daha önce görmediğim bir kadın duruyordu. Öğrencilerden daha yaşlıydı, ama yüzündeki kırışıklara rağmen gülümsemesini eksik tutmuyordu. Üstünde uzun, sade bir sarı elbise vardı; elinde de dantelli bir yelpaze tutuyordu. Manastıra pek uymayan bir tarzdı bu. Salonun her bir köşesinde de rahibeler ellerinde tuttukları suntalarla kaderimizi çizmek üzere bekleyen zebaniler gibi duruyordu.
Kalabalık oluşmuştu artık, derse başlamak için zaman gelmişti. Sarı elbiseli kadın elindeki yelpazeyi kapattı bir anda ve salondaki uğultu kesildi. Herkes, merakla ona döndü.
"Merhaba sevgili müritler, bendeniz dans öğretmeniniz Nicole. Bir hafta boyunca dans derslerini birlikte götüreceğiz."
Kadının dik duruşu dikkatimi çekti, belindeki korse o kadar sıkıydı ki nasıl boğulmadan konuşuyor hayret ettim. Hareketleri o kadar yavaş ve narindi ki onun yanında barbar sürüsünden farkımız yoktu. Her adımında zarafet, her hareketinde bir anlam vardı. "Lütfen, arka tarafta gördüğünüz topuklu ayakkabılardan kendinize uygun olanı seçin."
Kızlar, heyecanla arka tarafa koşturup ayakkabı seçmeye başladılar. Her biri birbirinin aynısı olan kahverengi, sert deriden yapılmış ayakkabılardan seçiyordu. Ama giyindiklerinde, hemen hepsi ayakta durmakta zorlanıyordu. Neşeli seslerin yerini homurtular almıştı. Adımlar sarsak, bedenler garip bir denge kurmaya çalışıyordu. O an, sınıfın içindeki herkesin bir acemilik içinde olduğunu görmek yüzümde bir gülümseme oluşturdu İlk kez dans eden kızlar sandıkları gibi birer balerin gibi değil, henüz bir adım bile atmamış bir grup bebek gibi görünüyordu.
"Şimdi, bana bir gönüllü lazım," dedi Nicole, sesindeki sakin ama otoriter tonla. "Dans hareketlerini göstereceğim, sonra ikili eşleşip kendiniz deneyeceksiniz."
Herkes, dikkat çekmemek için nefes bile almıyordu. Geri duruyorlardı, kimse öne çıkmak istemiyordu. Haklıydılar; ilk günden, geleceğimizin ellerinde olduğunu bildiğimiz bu kadının gözünde batmak, istemeyeceğimiz bir şeydi. Ama ben, her zamanki gibi o fırsatı değerlendirmeye karar verdim. Hızla bir adım öne çıktım.
Nicole, cesaretimi fark etmiş olacak ki yüzünde memnuniyetle bir ifade belirdi.
"Bayan...?"
"Luissa," dedim.
"Bayan Luissa, gönüllü olduğunuz için teşekkürler. Yanıma gelebilir misiniz?"
Aşırı nazik bir sesle konuşuyordu. Bu kadar nazik bir yaklaşımı hiç beklememiştim. Bir an tereddüt ettim ama sonra başımı dik tutarak kadının yanına gittim.
"Müritler," dedi, elini zarifçe göğsüne koyarak ve diğer elini elbisesinin kenarına yerleştirerek, hafifçe eğildi. "Şimdi size nasıl doğru bir referans yapılır, onu göstereceğim."
Bu hareketi o kadar zarifti ki, bir an için Elena'nın görüntüsü aklıma geldi. Göğsüme bir ağırlık oturdu. Ağlamamak için terli avuçlarımı sıktım ve tırnağım etime batana kadar sıkmaya devam ettim.
Nicole, vücudunu sanki bir rüzgârın taşıdığı yaprak gibi hafifçe hareket ettirirken, ben bir adım daha geri çekilerek ona alan açtım.
"Elinizi uzatın, Bayan Luissa."
Terli avuç içlerimi elbisemle sildim ve o ince parmaklarını avuçlarıma zarifçe bıraktı.
Sonra, bir elini belime, diğerini omzuma koydu. "Adımlarınızı bana uydurmaya çalışın. Buradan sonra, müritler, her iki role de alışmanız gerektiğini unutmayın. Çünkü dans ettiğinizde, bu hareketler her zaman aklınızda olacak."
Nicole benle hareket ederken, arka planda kızlar ikili eşleşip dans etmeye başladılar. Zaten salondaki ilk dans denemeleri oldukça karışıktı. Birbiriyle çarpışan, adımlarını birbirine uydurmaya çalışan kızların aralarındaki gülüşmeler, hafifçe tizleşmişti. Kimisi düşen topuklu ayakkabılarından şikâyet ediyordu, kimisi ayakkabılarına basmamak için sanki başka bir evrende dans ediyordu.
Bunu hissediyordum, adımlarım hâlâ sarsaktı. Nicole'nin ayakkabısına basmamak için canhıraş direniyordum. Soğuk terler, vücudumdan hızla süzüldü ama, Nicole hiçbir şey belli etmiyordu.
Birkaç saat sonra, Nicole benden ayrıldı ve salona mesafeli bir şekilde seslendi:
"Bugünlük bu kadardı, hanımlar. Puanlarınızı gün sonunda görebilirsiniz."
Görgü kuralları derslerinde ise Antasia adlı bir eğitmen yardımcı oldu bize. Hiç beklemediğim bir şekilde, sert ve çirkin bir kadındı. Siyahlar içindeki dar elbisesi, dudağının hemen altındaki beni ve sürekli hoşnutsuz bir şekilde bakan gözleriyle resmen diken gibi batıyordu.
Elindeki uzun sopasıyla, her yanlış hareketimizde elimize vuruyor, "Hayır! Bu böyle yapılmaz!" diyerek bizi azarlar, bir yandan da her hareketimizi gözlemlerken doğruyu göstermeye çalışıyordu. Belimize sıkı korseler takıp, başımızda kitaplarla yürümeyi öğrenmiş; nasıl işkence ederek yemek yenir onu uygulamalı görmüştük.
İlk başta garip bulsak da bir süre sonra bu işkencenin bir parçası gibi hissetmeye başlamıştık. Sonraki günlerde Beatrice ve Aria iyileşince onlar da bu "işkence derslerine" katıldılar. Bir hafta, bir ay gibi geçip gitmişti ve sonunda mezuniyet günü gelip çattı.
Puanlarımız genel olarak iyi sayılırdı; birkaç kişi hariç herkes mezun olacak gibi görünüyordu. Beatrice ve Aria, derslere katılsalar da mezuniyet için hiçbir umudu olmayan ama yine de en iyi puanları almayı başaran iki kız olmuşlardı.
Sonunda günün son dersinden dönünce ayaklarım, topuklularla yürümekten şişmişti. Topukluları çıkarıp yatağın yanına adeta fırlattım. Gece çökmeye başlamıştı ve bir mezuniyet geleneği olduğundan tüm kızlar çoktan yatakhanenin ortasına yastıklarını alarak oturmuş, tüm gece sürecek sohbetlerine başlamışlardı.
Beatrice ile Aria çoktan yerlerini almışlardı. Odet beni ilk fark eden oldu ve sevinçle çığlık attı.
"Luissa, gel artık! Bir sen kaldın, hemen başlayalım."
Ona çapkınca bir öpücük attım, yastığımı alıp gülerek Aria ile Beatrice'i itekleyip aralarına oturdum.
Neriman, sevinçle konuşmayı başlatan kişi oldu.
"Evet kızlar, bugün tüm sırlar açıklanacak. Zaten son günümüz."
Nıss her zamanki gibi sataşacak bir şey bulmuştu.
"Narıyman, bize böyle diyorsun ama kendin hiçbir şey anlatmayacaksın değil mi?"
Neriman ona sinirle baktı.
"Ya karı, bir günde düzgün söyle şu adımı!"
Bir anda kendi dilinde konuşunca dediklerinden bir şey anlamadık.
"Bir koyarım sana, buradan uçarsın ha!"
Nıss yüzünü buruşturarak ona baktı.
"Kuyarım sana da ne demek?"
Neriman şeytanice sırıttı.
"Seni seviyorum demek, tatlım. Rahibeler gelince gitmeden söyle bence. Belki eksik puanını tamamlarlar."
Nıss sinirle soluyup tam kızın üzerine yürüyecekken Odet parmağını kaldırıp ikisine de çıkıştı.
"Ya, bugün son günümüz. Rahat durun artık!"
Odet her zaman neşeliydi ama sinirli hâli korkunç olduğundan ikisi de sütü dökülmüş kediye döndü. Odet bir anda Bowary'e baktı.
"Bowary, atıştırmalık getirdin mi?"
"Getirdim tabii ki."
Aramızda rahibelerle en iyi anlaşan Bowary olduğundan yemekhaneden kurabiye rica edip getirmek onun için kolay olmuştu. Kurabiyeleri yatağının altından çıkardı, bir tabağa koyup tam ortaya yerleştirdi.
Anna sıcak bir şekilde gülümsedi.
"Kızlar gecesi başlasın!" diye bağırdı.
"O zaman ilk sen başla, Anna."
Aria, Anna'ya buz gibi bir bakış attı. Nedenini tam kestiremiyordum ama ondan hoşlanmadığı çok belliydi. Ortam bir anda ağırlaşmıştı.
Anna'nın yüzü bir anda kıpkırmızı oldu. Gözleri panikle bir Aria'ya bir Beatrice'e gidip geliyordu. Beatrice, "Ne oldu?" der gibi kaşlarını hafifçe kaldırdı. Aria ise sıkıldığını belli edercesine uzun bir iç çekti.
"Sen söylemezsen ben söylerim ona."
"Tamam, tamam... dur, söyleyeceğim."
Anna'nın sesi titriyordu. Gözleri dolmuştu. Beatrice'e öyle bir baktı ki, herkes bir anda sustu. Yatakhane nefesini tutmuş gibiydi.
"B-Beatrice... sen değişmeden önce senden hoşlanıyordum. Aslında... hâlâ hoşlanıyorum. Önceden çok erkeksiydin ama şimdi... gözüme daha tatlı geliyorsun."
Sanki biri başımdan aşağı kaynar su dökmüştü.
Şokla Anna'ya baktım.
"Ne?!" diye bağırdım.
Bu ani çıkışın nedenini ben de anlayamamıştım ama içimde bir yer Beatrice'i hâlâ sahipleniyordu. Bu düşünce bile beni rahatsız etti.
Beatrice ise sakindi. Anna'nın yanına yaklaştı. Utançtan süzülen gözyaşlarını eğilip parmak uçlarıyla sildi. Ona o meşhur, insanın içini eriten gülümsemesini verdi. Ellerini tuttu.
"Teşekkür ederim."
Bu kadar nazik bir cevap... Anna'nın savunmasını tamamen yıktı. Daha şiddetli ağlamaya başladı. Birbirlerine sıkıca sarıldılar.
"N-Neden sen de mezun olamıyorsun ki?" diye hıçkırdı. "Bu manastırda senin kadar iyi kalpli kimse yokken bu haksızlık!"
O cümle içimde bir şeyi paramparça etti.
Gözlerimi kaçırdım. Ellerim istemsizce birbirine dolandı. Suçluluk boğazıma oturmuştu. Tam o sırada Aria, sıcacık elleriyle buz kesmiş elimi tuttu. Hafifçe sıktı.
Yanındayım, der gibiydi.
Anna'nın ağlaması yavaş yavaş dinerken Aria sabırsızca konuştu.
"Anna, ağlaman bittiyse yeni kişiye geçelim. Bu gidişle sabaha yetişemeyeceğiz."
Bakışlarım Nıss'e kaydı. Peçeteyle ezilip atılmış bir hamam böceğine bakar gibi baktım ona.
"Sen söyle o zaman. Madem bu kadar heyecanlısın."
Nıss sırıttı. O sırıtmada açıkça provoke etme isteği vardı.
"Tüm bu zaman boyunca o topuklularla nasıl yürüdün acaba, Luissa?"
"Ne?"
Kahkaha attı.
"O ayakkabılarla geldikten sonra... topuklunu küçük bir numarayla değiştirdim."
Bir anlığına dünya durdu.
Sinirle ayağa kalktım. Yatağın yanındaki topuklumu elime aldım. Altındaki "36" yazısını görünce kan beynime sıçradı. Elimdeki ayakkabıyı hiç düşünmeden Niss'in sırtına fırlattım.
Çarpma sesi odada yankılandı.
Niss acıyla bağırdı. Odet hemen yanıma koştu.
"Hey, sakin ol! Olan oldu. Son günümüz. Bu gidişle mezun olamayacağız."
"Olmasın zaten! Amacım da bu!"
Üzerine yürüyecektim ki Odet bileğimden yakaladı. Beni minderlere doğru çekiştirip zorla yerine oturttu.
Kimse Niss'le ilgilenmiyordu. Herkes ona kınayan bakışlar atıyordu.
Bowary beklenmedik şekilde konuştu.
"Bu sefer gerçekten ileri gittin, Niss."
Niss sinirle ayağa kalktı. Acısının o kadar da büyük olmadığını göstermek ister gibi dimdik durdu.
"Ne haliniz varsa görün!" diye bağırdı ve yatağına gidip uzandı.
Bir süre sonra horlamaya başladı.
Neriman, "Yuh amanın namı!" diye kendi dilinde bir şeyler söylendi. Yine hiçbirimizin anlamadığı kelimeler...
Aria ise kaostan beslenircesine kurabiye kemirerek bizi izliyordu.
"Bu kadar mı ya? Nerede kavga?" dedi.
Ona göz devirdim ve kafasına hafifçe vurdum.
Dudak büzdü. "Hıh." deyip bana sırtını döndü.
İçimden geçirdim:
Benim neden bir tane normal arkadaşım yok?
Bowary, Odet'e döndü.
"Sen söyle hadi."
Odet omuz silkti. "Benim öyle eğlenceli sırlarım yok. Bence Narıyman'ın vardır. Hepimiz merak ediyoruz. Neden bizden farklı bir dil konuşuyorsun?"
Neriman, kuzguni siyah saçları ve buğday teniyle hepimizden ayrı bir çekiciliğe sahipti. Gülümseyince çekik gözleri hafifçe kısılırdı.
"Önceki hayatımı hatırlamıyorum," dedi sakin bir sesle. "Ama kendimi bildim bileli bu dili biliyorum. İlk buraya arabayla getirildiğimde ben de sizi anlamıyordum. Zamanla sizin dilinizi öğrendim."
Bowary bir bana bir de Neriman'a baktı. Ona "Ne oldu?" bakışı attım.
"Aslında bakarsan," dedi Bowary, "seni Luissa'ya benzetiyorum. Belki kardeş çıkarsınız."
Kıkırdadı.
Aria bir anda bana döndü.
"Ya evet! Bunu nasıl fark edemedim? Cidden benziyorsunuz. Ama Luissa daha beyaz tenli... ve daha kısa. Narıyman daha güçlü duruyor."
Şaşkınlıkla ikisine baktım.
Gerçek olabilir miydi?
"Neriman," dedim temkinli bir sesle, "buraya getirilirken sadece sende olduğunu düşündüğün bir özellik oldu mu?"
Başını olumsuzca salladı. Sonra bir şeyi hatırlamış gibi elini kaldırdı. Ortadaki iki parmağıyla baş parmağını birleştirdi, serçe ve işaret parmağını açık bıraktı.
"Sadece bunun kurt olduğunu biliyorum."
Anlamadım. İçimde yükselen umut bir anda söndü.
"Yok... yanlış anlamışız. Sorun değil, Neriman."
Omuzlarımı sıvazladı.
"İsmimi doğru söyleyen tek sensin. Kardeşim çıkmasan bile kardeşim kabul edeceğim seni."
İçim ısındı. Ona gülümsedim.
Odet, "Bowary sıra sende," dedi.
Bowary omuz silkti.
"Benim sırrım ya da günahım yok. Beni hep doğruları konuştuğum için kötü sanan sizsiniz."
İlk kez tüm yatakhane ona hak verdi. Gerçekten de şimdiye kadar kötü bir hareketini görmemiştik.
Bowary bir anda gözlerini bana çevirdi.
"Bence burada en çok günaha sahip kişi konuşmalı."
Oda sessizliğe gömüldü.
Tüm bakışlar bana döndü.
Kalbim bir an duracak gibi oldu ama yüzüme aptalca bir sırıtış yerleştirdim.
Şimdi sıra bendeydi ama ne yazık ki bekledikleri gibi sırlarımı paylaşmayacaktım. Aria ya döndüm hemen.
Aria'ya döndüm.
Bana "Ne var?" der gibi baktı. Muzipçe sırıttım.
"Benim öyle eğlenceli bir sırrım yok ama..." dedim dramatik bir duraksamayla. "Başkasının sırrını biliyorum!"
Bir anda elimi boynuna attım.
"Aria'nın bir sürü tiki var! Saldırın kızlar!"
Ne olduğunu anlaması bir saniyesini aldı. İkinci saniyede üzerine atlamıştık. Bir sürü el Aria'yı gıdıklamaya başlamıştı bile. Aria'nın kontrolsüz anırışları yatakhaneyi çınlattı.
"Kesin şunu! Kes— ahahaha!"
Bir anda ayağını savurdu. Kahkaha krizine girmiş Odet'in ağzına ayağını sokunca Odet öğürmeye başladı.
Aria kahkahalarının arasından bağırdı:
"Bir haftadır ayağımı yıkamıyorum!"
O an hepimiz koptuk.
Hedef değişti. Bu kez Bowary'ye saldırdık. Bowary'nin ilk kez kontrolsüzce kahkaha attığını görmek... tuhaftı. Güzel bir tuhaflık. Hepimizin içinde bir şeyleri yumuşattı.
Gece böyle geçti.
Gülerek, itişerek, birbirimizin üzerine devrilerek.
Ne zaman yastıkları çekip yere serildik, ne zaman birbirimize dolanıp uyuyakaldık, hatırlamıyorum.
Yüzüme vuran ışıkla gözlerimi araladım.
Üzerimde bir ağırlık vardı. Vücudum tamamen uyuşmuştu. Kollarımı zorla hareket ettirip bana sarılmış iki bacağı üstümden ittirmeye çalıştım.
Bowary'nin bana bacaklarını dolayarak uyuyacağını söyleselerdi, "Başrahibe aslında erkekmiş," deseler daha az şaşırırdım.
Sessizce ayağa kalktım. Yerde üst üste yığılmış bedenlerin arasından geçmek savaş alanından çıkmak gibiydi.
O sırada, Beatrice'i gördüm. Elinde sarılı yastıkla, başını yatak başlığına yaslamıştı. Benimki uzakta kaldığından hala uyuyan Aria nın yastığını bir anda çektim ve camış gibi uyuduğundan artık bir yastıkta değilde Odetin ayağının üstünde yattığını fark edemedi. İntikamını aldım Odet.
Beatrice in yanına zıplayarak gittim.
"Yana kay kız, yer aç bana," dedim.
Beatrice, uyku mahmuru gözleriyle bana gülümsedi ve yana kayarak yer açtı. Hızla yanına yerleştim ve kollarımı ona sardım. Beatrice, yorgun ve hüzünlü bir sesle bana fısıldadı:
"Üçümüz de mezun olamayacağız... Bunu düşünmek üzücü ve yanlış biliyorum ama yine de beraber olacağımız için mutluyum."
Onun bu haline gülmeden edemedim. Kulağını yaklaşıp, hafifçe fısıldadım:
"Sana bir sır vereyim mi?"
Beatrice, anlamaz gözlerle bana bakarak başını onaylar anlamda salladı.
"Üçümüzde mezun olacağız bugün," dedim yüzümdeki gülümsemeyi tutamayarak.
"NE!" Beatrice öyle bir çığlık attı ki, kulak zarım patlayacak gibi oldu. Diğer kızlar da başlarını çevirmiş, onaylamaz bakışlarla bize bakıyorlardı ama kimse gerçekten bizimle ilgilenmiyordu, herkes kendi derdine düşmüştü. Ama Aria, meraklı bir şekilde, Beatrice'in çığlığını duyduğu anda yanımıza koşmuştu.
"Üçüncü tekerlek gibi hissediyorum," dedi ve sinirli bir şekilde bize dikti uykusuzluktan zor bela açtığı mavilerini. Saçları nasıl o şekilde duruyor bilmiyorum ama havaya dikelmişti. Bir insan nasıl bu kadar hayvanlara benzeyebilir..
Hemen Beatrice ile beni birbirimizden itekleyerek ayırmaya çalıştı. Ama gücünün yetmeyeceğini anlayınca bir anda üstümüze atlayarak ikimizin arasına girdi.
"Ya sen manyak mısın, bize bir gün bile sakin bir sabah yaşatmaya niyetin yok mu?"
Kulağına çemkirdim, ama Aria sinirlenip bizi birer iteklemeyle yataktan dışarıya doğru itti. Beatrice ve ben kıç üstü yere düştük. Birbirimize bakarak gülmemek için kendimizi zor tuttuk. Yine sabah rutini olarak, saçlarımızı yolup, birbirimizi dövmeye başladık Aria ile. Ama en çok dayak yiyen yine Beatrice oldu, aramızda kavgayı ayırmaya çalıştığı için.
Tam o sırada, manastırın derinlerinden gelen çan sesi sadece duvarlarda değil. içimizde de yankılandı. Herkes nefesini tutmuştu. Sanki son kez duyacağımız bu ses, ölmeden önce bizi uğurlayan tek melodi olacaktı. Çan birkaç saniye sonra durunca kavgamızda bitmişti. Herkes birbirine dolu dolu gözlerle bakıyordu. Son günümüzde azar işitmemek için hemen hazırlanmaya başladık.
"Son bir kez..." diye geçirdim içimden. Üzerimize son kez giydiğimiz kıyafetlere bakarak, içimde garip bir duyguyla, bir yandan üzülüp, bir yandan da bir şeylerin sonlanması gerektiğini fark ediyordum. Lavaboya gidip işlerimizi hallettik ve yatakhaneye geri döndük. Baş Rahibe'nin gelmesini bekledik. Ama içimde bir gariplik vardı, her şey bitmek üzereydi. Bazılarımızın dün gece son kez mutlu oldukları zamanlardı bazılarımız ise bugün bir bilinmeze doğru yola çıkacaktı.
Kapı bir anda sonuna kadar açıldı. Ve baş rahibeyle birlikte bir çok rahibe içeri doluştu. Dışarı da da sayamayacağım kadar çok muhafız duruyordu. Bir an acaba mezun mu oluyoruz yoksa savaşa mı çıkıyoruz diye düşündüm.
"Günaydın müritler, bugün ne yazık ki son günümüz olacak. Mezun olacak kişilere özel odalar hazırladık. Oraya çekilip hazırlıklarınızı tamamlayabilirsiniz. "
İşte başlıyorduk...Bugün yaşanacakların geri dönüşü olmayacaktı ve ben ormana gömdüğüm o sır ile ya bizi mezun ettirecektim ya da ölüme doğru bir yol çizecektim.
