16. bölüm · Zincirlenmiş Gökyüzü

Bölüm 15

Vern SAO

Bölüm On Beş| Kanatları Kesilmiş Serçe

𓄿

Zihnimde bir ip varmışta, birileri o ipi çekip içimdeki her şeyi boşluğa itiyormuş gibiydim. Zihnimle beraber ben de o uçurumdan düşüyordum. Başımın üstündeki kollarım iki yanımdan aşağı sarktı. Bacaklarım bedenimi taşıyacak gücü bulamadı ve diz çöktüm. Bir an kalbi sökülmüş o şövalye gibi hissettim.

Gözlerim kararmaya başladı. Görüntüler üst üste biniyor, sesler uzaklaşıyordu. Son net seçebildiğim şey, üzerime doğru endileşeyle bağırarak koşan kızlardı.

Aria ' nın acı çığlığı bile bana uğultu olarak geliyordu.
" Luissa! "

Sesler artık tamamen kesilirken ben de huzuru buldum sanıp bıraktım kendimi.

Beatrice'den (Bir saat önce)

Yatakthanenin ortasında deli danalar gibi gidip geliyordum neredeydi bu kız? Bana hemen gidip geleceğini söylemişti bu kadar uzun sürmemesi gerekiyordu. Duvardaki köstekli saatin tik tak ları sinirlerimi lime lime ediyordu.

En sonunda dayanamayıp yatağımın yanındaki şamdanı aldım ve cebime çekmecemden bir çatal attım.

Yemekhaneden çaldığım bu çatal işime yarayacak tek kesici aletti. Son olarak tek müttefikim olan Aria' yı uyandırmaya gittim. Luissa' ya tüm yatakhane geliriz diye hava atıyordum ama bizden başka kimse gelmeye tenezzül etmezdi ne yazıkki.

Aria' nın yatağının baş ucunda durdum.

Sarı saçları alnına yapışmış, terden sırılsıklam kalmıştı. Beyaz geceliği üstünde toplanmış, battaniyesi yere düşmüştü.

"D -dur yapma... gitme oraya"

Yine bahsettiği kabusları görüyor olmalıydı. Rüyalarında ölecek olan insanları gördüğünü söylemişti. Son anlarına şahit olduğunu.. Kendimi bildim bileli Aria'nın bu konu hakkında konuştuğunu ya da herhangi bir şey anlattığını duymamıştım. Ne zaman sorsam endişeli bakışlarla karşılaşır tüm günümü kızların sessiz halleryle geçirmek zorunda kalırdım.

Elimle saçlarını kulağının arkasına attım ve onu yavaşça sarsarak uyandırmaya çalıştım.

"Aria kalk! Çok kötü bir şey oldu"

Buğulu mavi gözleri korkuyla bir anda açıldı ve

"Gitme! " Diye bağırıp elini karşıya uzatarak uyandı.

Kendisine gelecek olacak ki etrafına bakındı ve ayaklarını kendisine çekip ağlamaya başladı.

Yatağına çıkıp ona sıkıca sarıldım

"İyi misin? " Sesimi sakin tutmaya özen gösterdim Aria kadar hassas birisi o rüyalarla nasıl başa çıkabiliyor, anlamıyordum.

Başını omzuma yaslayıp "Evet" dedi çatallaşmış sesiyle.

Hemen ona bir su doldurdum. Titreyen elleriyle suyunu içti ve kaseyi komodinin üzerine koydu. Yüzüme baktı ve gizleyemediğim endişemi gözlerimden anladı.

"Ne oldu? Gecenin bu saati neden uyandırdın? " bana soru sorarken bir yandan da gözlerini ovuşturuyordu. Her geçen saniye endişemi doruk noktasıns çıkarırken uzatmak istemedim.

Bir an, Luissa'yı gerçekten kaybedebileceğimi düşündüm.
Sonra ağzımdan her şey döküldü.

"Luissa ' nın mahzenlere inip bıçağı teslim etmesi gerekiyordu ama çok uzun sürdü. Çok endişeleniyorum kontrol edeceğim benimle gelebilir misin? "

Uyku mahruru olan gözleri bir anda sonuna kadar açıldı.

"Neden başta söylemedin! hadi gidelim. Hem bu saatte ne bıçağı ne mahzeni ?"

"Biliyorum...benim de kafam karışık. Sözde Luissa yarın anlatacaktı bana!"

Aria sinirle nefesini verip hemen şamdanını yaktı ve papuçlarını ayağına geçirdi. Saçlarını atik bir hareketle önümde savurdu. Bir avcının soğukkanlılığına sahipti. Sonra da etrafa temkinli hareketlerle bakınıp kimsenin bizi izlemediğini anlayınca çekmeceden bir kaşık çkardı.

"Dur, dur bir dakika. Sen ciddi misin? Keseni de alıp saldırgana çorba ikramında bulunsana!"

"Kes sesini...araklayabildiğim tek şey buydu senin silahın ney peki? "

Boğazımı temizlemek için öksürdüm ve başımı kaşıyıp neredeyse fısıltıya yakın:

"Ç-çatal" Dedim Aria' nın dalga geçeceğini anlayınca elimle dudaklarını konuşmasın diye büzdüm. Şuan kesinlikle çok çirkin gözüküyordu ama sonra dalga geçebilirdik.

"Luissa can çekişirken çatal almamı yargılama! Hadi gidelim. " diye çemkirdim.

Aria bana gözlerini devirdi ve elimi yüzünden çekip sürüklemeye başladı o aramızdan en hızlısıydı ve bende ona yetişmek için adımlarımı ona uydurdum.

Mahzenlerin demir kapısının önüne geldik ve birbirimize cesaret verircesine baktıktan sonra demir kapının gıcırdaması gecenin sessizliğini bir bıçak gibi kesti.

Koridor boydan boya tamamen karanlıktı. Korktuğumuzdan cebimizden çatal kaşığımızı çıkartıp karanlığa doğrulttuk. Temkinli adımlarla karanlığın içine ilerlerken bir hareketlenme gördük. Duvar tarafında adeta bir hayvanı andıran büyük bir karaltı vardı. Kalbim hızını arttırırken nefesimi tuttum tüm cesaretimi toplayıp Luissa' yı bulabilmek için tam karaltıya doğru ilerleyecekken Aria bileğimden yakaladı.

"S-sen kafayı mı yedin! Napacaksın o yaratığa o çatlla. Kürdan niyetine ikram mı edeceksin? "

Mantıklı gelen sözleri ayaklarımın yerinde mıhlanmasını sağladı. Yine de Luissa' ya herhangi bir şey olacak düşüncesi mantığın yarattığı ince camları paramparça ediyordu.

Aria' dan elimi kurtarıp karaltıya doğru tam koşacakken yaratığın bir anda yok olması ve gördüklerimin kalbime bir hançer gibi saplanması bir oldu. Önünde daha küçük o beden belirdi. Karanlıkla dalga geçer gibi parıldayan yapraklar küçük bedeni aydınlatınca Luissa' nın solgun cildi ortaya çıktı. Aynı anda Luissa'ya doğru koşmaya başladık. Kafamda oluşturduğum senaryolar vücudumu etkisi altına almadan koşuyordum. Her adımımda bacaklarım boşalıyordu.

Aria koşarken " Luissa! " Diye çok yüksek bir sesle bağırdı ve bizi fark eden şövalyeler arkamızdan bizi yakalamak için koşarken biz de Luissa ya doğru koşuyorduk.

Şükürler olsun ki Aria o yere düşmeden onu kucağına alıp tutmuştu.

Önünde durunca çömeldim ve solgun yüzüne sarıldım o sırada şövalyelerin sert sesi koridorda yankılandı.

"Hey, Durun çabuk! "

Ani refleksle Luissa' yı onlardan saklamaya çalıştım. Vücudumu ona siper edercesine kalkan yaptım. Ama kollarımdan sertçe tutulunca şövalyeler yüzünden ondan uzaklaştım.

"Dokunmayın bana! Uzak durun ondan! "

Sesim o kadar yüksekti ki tüm manastırın başımıza toplanması uzun sürmedi. Bu, artık basit bir kovalamacadan çıkmıştı.

Luissa' dan ( X saat sonra)

Sesler zihnimde parça parça yankılanıyordu.

"Sizi yeterince disipline edememişiz anlaşılan."

Söz, soğuk bir bıçak gibi karanlığı yardı.

Ardından...
Şak!

Kırbacın sesi yatakhaneyi boydan boya yarıp gitti.

"Gece yarısı macera arayan bir grup avanak yüzünden bütün yatakhane ayakta."
Ses yanımdan, tükürürcesine geçti.
"Sağ olun kızlar."

Konuşanın Bowary olduğunu anladım.

Şak!

Bir kırbaç sesi daha.

Gözlerim buğuluydu. Işığa alışamadan doğruldum. Bayılmış olmalıydım ama..ne kadar zamandır baygındım kestiremiyordum. Yatağın ucundan baktığımda gördüğüm manzara, kabul edebileceğim bir şey değildi.

Yatakhanenin tam ortasında, falakaya yatırılmış iki arkadaşımı görmemle başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

Ağzımı açtım. "Durun" diye bağıracaktım ki—

"Sonunda uyandınız, Bayan Luissa."

Rahibenin sesi sertti. Merhametsizdi.

"Arkadaşlarınız ne olduğunu anlatmayı reddediyor."
Bir adım yaklaştı.
"Umarım gecenin bir yarısı neden mahzenlerde saklandığınızı açıklayabilirsiniz."

Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Yanlış bir kelime... tek bir yanlış kelime...
Bu iş falakayla kapanmazdı.

Bakışlarım Aria ve Beatrice'la kesişti. İkisinin de gözleri doluydu. Beatrice, neredeyse fark edilmeyecek bir hareketle başını iki yana salladı.
Anladım.
Susmamı istiyordu. Ne yağacağımı biliyordu.

Gece yarısı dışarı çıkmamızı o kadar büyütmüşlerdi ki Baş Rahibe bile yatakhaneye falakayı izlemeye gelmişti. Kapı tarafından aşina olduğum tüm rahibeler hemen bitse de gitsek diye etrafa bakış atıyor, iki şövalye sırtı dönük bir şekilde kapıda nöbet tutuyordu.

Sesim kısık, çatallaşmış halde dudaklarımdan döküldü:

"Her şey... benim suçum."

Rahibe anlamadı. Omuzlarımdan sertçe tutup beni sarstı.

"Ne dedin? Daha yüksek konuş!"

O an, kaçacak bir yerim kalmadığını anladım. Gerçeği söyleyecektim. Ama gerçeğin üstüne biraz sis ekleyerek... hayatta kalacak kadar.

"Bahçede..." dedim.
"Bir şövalyenin bir müridi taciz ettiğini gördüm."

Yatakhanede bir uğultu dolaştı. Kendi hatalarını yüzlerine vurarak geri çekilmelerini sağlayacaktım.

"Onu korkutmak için kovamı ve bıçağımı yere attım. Şövalye birinin onu gördüğünü anlasın istedim... kızın kaçması için." Sesimin çaresiz çıkmasını sağlıyordum. Gözyaşlarım hunharca akmaya başlayınca dizlerimi kendime çekip ağlamaya başladım.

"Beni göremezdi, görürse..." dudaklarımdan bir hıçkırık koptu. "Görürse sonumun da kızla aynı olacağını düşündüm korktum ve ben de oradan uzaklaştım. "

Duraksadım. Oyuna devam etmek zordu.

"Gece yarısı... bıçağı yerine koymadığımı fark ettim. Mahzenlere geri götürmek için çıktım. Yalnız gitmek istemedim. Aria ve Beatrice'i benimle gelmeleri için ikna ettim."

Sözüm biter bitmez—

"Hayır," dedi Aria.
"Biz kendimiz gitmek istedik."

Beatrice de hemen ekledi:
"Luissa bilmiyordu."

İkisi de aynı anda konuşmuştu. Aynı yalanı, hiç tereddütsüz sırtlamışlardı.

Onların suçlanması demek, kızıl damga demekti.
Ben yanardım, zaten yanmıştım ama onlar hala kurtarılabilirdi.

Omuzlarımı dikleştirdim. Sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalıştım; içimdeki fırtınayı bastırarak:

"Tüm suç benim."
"Onları rahat bırakın."

Onlara canavardan bahsetmek istedim ama bunu yaparsam bir de deli diye damgalanacaktım. Burada sadece kendime güvenebilirdim.

Rahibe sinirlenmiş olacak ki olayları daha fazla üstelemek istemedi. Ona sadece suçlu lazımdı; kimi harcadığı önemsizdi.

"Dürüst olduğun için teşekkürler Bayan Luissa. Aria ile Beatrice'i serbest bırakın. Beni takip et, seninle detayları konuşalım."

Olayların bir şekilde kendisine dokunduğunu bildiği için kimse daha fazla görmeden benimle yalnız hesaplaşmak istiyordu. Amacım da buydu. Ben zaten en büyük cezaya sahiptim; bundan sonrası da beni öldürmek olurdu. Onlar ise benim cesedimle uğraşmak istemezdi.

Baş Rahibe yatakhaneden çıktıktan sonra diğer rahibeler de sırasıyla onu takip etmeye başladı. İki rahibe yanıma gelip beni ayağa kaldırdı ve kollarımdan tutarak dışarı çıkmam için çekiştirmeye başladı.

Yatakhaneden çıkıp koridor boyunca yürümeye başladık. Rahibelerin kollarımı tuttukları yerde iz kalmış olabilirdi... Kalsın, umursamıyorum artık.

Meşalelerin eşliğinde Baş Rahibe'nin odasına gelince durduk. Beni odanın içine ittirdiler ve Baş Rahibe de girince kapıyı üzerimize kapattılar.

Başım aşağı bakıyordu; ellerimi de önümde suçlu çocuklar gibi birleştirmiştim.

Rahibe masasına oturmuştu. Küçümseyen, soğuk sesi tüylerimi ürpertti.

"Kendini çok akıllı sanıyorsun, değil mi?"

Anlamaz gözlerle rahibenin gözlerinin içine baktım. Küçük oyunumu fark mı etmişti, yoksa?

Çekmecesinden bir pipo çıkardı ve yandaki mumun ateşinden piposunu kıvrak bir hareketle yaktı. Daha önceleri de içtiği belliydi ama bir anda değişmesi midemin kasılmasını sağladı. Anlaşılan dinsel yasaklar bir onlara ulaşmıyordu.

Baş Rahibe, diğerlerine nazaran daha genç görünüyordu ama hareketleri o kadar otoriterdi ki insana her şeyin yaş olmadığını hatırlatıyordu.

Rahibelerin giydiği siyah, uzun kıyafet yüzlerini de örterdi; sadece ağız kısmı açıkta kalır, onun dışında tamamen gizlerlerdi kendilerini. Bana bakıp gülümsedi ve piposunu dolgun, kırmızı dudaklarının arasına aldı.

Dumanı içine çekti.

Sonra yavaşça bana doğru üfledi.

Sanki nefesini değil, günahını yüzüme bırakıyordu.

Birkaç kez öksürdüm ve o, öncekine nazaran daha sakin bir sesle:

"Otur, hadi seninle biraz konuşalım," dedi; sesini sonlara doğru alçaltmıştı.

Sakin tavrı bana korkutucu geliyordu. Odaya girer girmez sanki kişilik değiştirmişti. O an keşke beni dövse ya da bir yere kapatsa da durumdan kurtulsam diye düşündüm. Terli avuç içlerimle sandalyeyi çekip oturdum.

"Ne hakkında konuşacağız ki? Yatakhanede her şeyi açıkça söyledim. Tüm suç benim ve cezamı çekmeye hazırım."

Rahibe, sıkıldığını belli eder gibi geriye yaslandı.

"Senin arkadaşlarına ne olduğu umurumda değil. O oyunların bana sökmez."

Ciddileştiğini, piposunu söndürüp masadan üzerime eğilerek ellerini önünde birleştirince anladım.

"Söyle hadi, mahzende ne gördün de bayıldın? Yoksa bunun sebebi kafesten gizlice çaldığın yumurta mı?"

Sakince ağzından çıkan kelimeler, sanki biri elindeki bıçağı defalarca kafama saplıyormuş gibi canımı yakıyordu. Ne söyleyeceğimi bilemedim. Yalanlayamazdım artık, çünkü her şeyi biliyormuş gibi bir hâli vardı. Nereden öğrenmişti, nasıl fark etmişti? Kalp atışlarım göğüs kafesimi zorlarken odaklanmakta zorlandım. Gözlerine bakamadım.

"Nereden öğrendiğimi merak ediyorsun, değil mi? Sence yumurta seçim günü senin o bahçede görevli olman bir tesadüf müydü? Hadi ama, senden daha iyisini beklerdim."

O an şimşekler beynimde çaktı; oyuna getirilmiştim. Ama ona bu zevki tattırmayacaktım. Artık maskeler ardında konuşmayacaktık. , Her şeyi dökme zamanı gelmişti. Ses tonum daha düz ve soğuk bir hâl almıştı.

"Neden damgalı bir kızın yumurta çalmasıyla bu kadar ilgileniyorsun? Sen de biliyorsun ki ben istesem de o yumurtayı çatlatamam."

"Evet, çatlatamazsın..."

Dudakları, konuşmaktan zevk aldığını belli edercesine yana kıvrıldı.

"Eğer ki sen yumurtayı seçersen çatlatamazsın. Ama o seni seçerse... işler değişir."

Duyduklarım her seferinde ruhumu yok etmeye devam ediyordu acımasızca. O gece kontrol bende değildi. Bedenimin kontrolü ele geçirilmiş gibi davranmıştım. Ve hissettiğim o birleşme hissi de bundan dolayı olmalıydı.

Duyduklarımı sindirmek benim için imkansızdı. Bilmeyerek bir tanrının kurallarına karşı gelmiştim. Bu durumdan artık tanrı gelse bile kurtaramazdı beni. Kalbim, gerçekliğin yüzüme çarpmasıyla hızını artırmıştı; boynum ter içinde kalmıştı. Boğuluyormuş gibi hissedip başımı büktüm ve ellerimle yaka kısmımı çekiştirdim.

Rahibe ayağa kalkıp önümde durdu. Tek eliyle çenemi tutup ona bakmamı sağladı. Kulağıma doğru eğildi:

"Eğer istediklerimi yaparsan senin en az zararla kurtulmanı sağlayabilirim."

Soğuk ama zarif çıkan sesi içimi titretti. Tüm bedenim kaskatı kesildi.

Bir anlaşma gibi gelebilirdi cümleleri ama beni açık açık istediklerini yapmam için tehdit ediyordu. Manastırda kutsal metinlerde bile geçen bir kuralı ihlal etmiştim. Daha kötü olanı ise oyununa gelmiş olmamdı. Zihnime burada geçirdiğim tüm zamanlar ve olaylar hücum ediyordu.

Avluda herkesin içinde beni yumurta alamayacağımı göstererek rencide etmiş, sonrada asla kavuşamayacağımı bildiği yumurtaların önüne görevimi vermişti. Orada o an bahçede hiç bir şövalyenin olmaması ise cabası.

Belki de yıllar önce damgalanmamı sağlayarak başlatmıştı planını. Her olayın rahatsız edici şekilde mükemmel zamanlaması karnımı büktü. Ne kadar aptaldım ki göz göre göre pençelerine girmemi sağlamıştı.

Ve en sonunda kutsal metinde bile bulunan o yasağı çiğnememe neden olup beni bir aykırı yapmıştı .. Kitaptaki ezberden bildiğim cümleler zihnime canhıraş çarpmaya başladı. İki gözümden de akan yaşlarla, kaderim olacak o dua döküldü dudaklarımdan.

"Ve fanilere şans verildi."

"Tanrının gayesinden sapmamak için bir oldular.
Ellerini birleştirdiler."

"Bağlılıklarını kanıtlamaları gerekiyordu.
Bu yüzden bir kurban seçtiler."

"İçlerinden en günahkâr olanı."

"Tanrının yedi günahını işleyip kızıl damga taşıyanı.
İblisleşmiş olanı."

"Tanrı affediciydi... ama şartlı."

"Her faniye, en saf kalabilene, bir koruyucu verildi.
Kızıl damgalı en günahkar fani de ölene dek yalnız bırakıldı."

"Ve eğer tamahkârlık edip bir koruyucuya sahip olursa—
Tanrıya kurban edilecekti. Ruhu sonsuz bir ızdırapla cehennemin en dibinde çürüyecekti."

Buradaki kurban bendim.
Ve artık zincirlerim, tanrının değil başkasının ellerindeydi.