9. bölüm / 9
Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'
Bölümler 9Şu an: Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'
- 1 Yazdan Kalma Bir Günden -Önce1.556 kelime
- 2 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'3.039 kelime
- 3 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.135 kelime
- 4 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.958 kelime
- 5 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.279 kelime
- 6 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.338 kelime
- 7 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.362 kelime
- 8 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.253 kelime
- 9 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.730 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Benim için o artık sadece “Uyuz Serkan’dı.”
“Senin şarjın mı bitti Serkan?” dedim, kaşlarımı kaldırarak. “İstersen sana priz bulalım.”
Bahar Hanım araya girmek ister gibi bir adım attı ama Cihangir’in yüzündeki sabırlı gülümseme, onu durduruyordu.
“Yok yok, bırak konuşsun” dedi Cihangir alttan bir tonla. “Serkan’ın enerjisini düşürmek lazım.”
Serkan, ellerini cebine sokup başını hafif yana eğdi.
“Ben sadece, gözlerimle gördüğümü söylüyorum.”
“Neyse, ne bok işin var gene burada Serkan, hayırdır?” dedi Cihangir. Sesindeki ton, her zamanki sakinliğinden çok uzaktı.
“Oğlum, beraber gitmeyecek miydik bu akşam. Ondan geldim” dedi Serkan, sanki hiçbir şey olmamış gibi rahat tavrıyla.
Cihangir gülümseyerek beni işaret etti. “Ben Sena’yla gidiyorum, seni bilemem dostum.”
Yaa... resmen eriyordum ama haberi yoktu.
Serkan’a küçük bir zafer edasıyla baktıktan sonra, odama çıkacağımı söyledim.
Yatağın üzerinde duran o şık kutuyu görünce kalbim hızla atmaya başlamıştı. Üzerinde “Perry” imzası vardı. Sadece o ismin bile pahalı anlamına geldiğini biliyordum. Kutuyu açtığımda nefesim kesilir gibi oldu.
Siyah, saten bir elbiseydi bu; sade görünüyordu ama detaylarıyla adete “ben buradayım” diyordu. Drapeli yakası, ince askılarıyla omuzlarımı zarifçe ortaya çıkartan görüntüsü. Derin göğüs dekoltesi ve arkadan bağlama detayıysa elbiseye tam bir cesaret dokunuşu katmıştı.
Altına siyah, ince topuklu bir ayakkabı giyip, aynada kendime baktığımda yabancı bir kadını görür gibiydim.
Güçlü, zarif ve bir o kadar da iddialı.
Kuaförün yanına indiğimde saçlarım çoktan şekil almaya başlamıştı. Islak, maskülen topuz modeliyle sırt dekoltem dengelenmişti. İtiraf etmeliyim, sırtımın açık kalmasını özellikle istemiştim. Makyajım tamamlandığında saate baktım: neredeyse 20.00 olmuştu.
Hazırlanmam şaka gibiydi, ama aynadaki sonuç her saniyeye değmişti. Odadan çıkıp Cihangir’e görünmek istedim ama koridorda Bahar Hanım’la karşılaştım.
“Nasıl olmuşum Bahar Hanım?” dedim, etrafımda bir tur atarak.
“Kesinlikle bu gece davetteki en güzel kadın siz olacaksınız, Sena Hanım.” dedi gülümseyerek.
İçten içe bunu duymak istemiştim zaten. Dün gece çıkan haberden sonra, bu gece parlamak zorundaydım.
Bahar Hanım gözlerimin birini aradığını fark etmişti hemen.
“Cihangir Bey, Serkan Bey’le birlikte dışarıda, arabanın yanında sizi bekliyorlar” dedi.
Bir anda içim kıpır kıpır olmuştu.
Çantamı alıp, Bahar Hanım’ın açtığı kapıdan çıktım.
Bahçede, arabaların yanında Serkan ve Cihangir hareketli bir konuşma içindeydiler.
Serkan beni fark edince sustu, gözleriyle Cihangir’e beni işaret etti.
Cihangir arkasını dönüp bana baktığında... bacaklarım gerçekten titredi. O bakışta bir şey vardı; öyle bir karışım ki şaşkınlık, sahiplenme, hayranlık...
Ve ben o an, ilk defa birinin gözlerinde kendimi bu kadar net görmüştüm. Sanki gözleriyle elbisemin her kıvrımını ezberliyordu.
O anda konuşmasa da yüzündeki ifade her şeyi söylüyordu.
Serkan gözlerini devirip arabaya binerken, “hadi o zaman, prenses hazırsa gidelim” dedi.
Sesi alaycıydı ama umursamadım.
Cihangir, bana elini uzatarak arka kapıyı açtı. Elini tutarken parmak uçlarımız birbirine değdi. O küçücük temas bile kalbimi hızlandırmaya yetti.
Arabaya bindiğimizde içeride yumuşak bir müzik çalıyordu. Hava kararmış, dışarıda şehir ışıkları akmaya başlamıştı. Serkan ön koltukta sessizce telefonuyla oynuyor, Cihangir yanımda oturuyordu.
Cihangir'in bakışı önce önümde sabitlendi, sonra farkında olmadan sırtıma kaydı. Omuzlarımın arasından belime doğru uzanan açıklığı o an gerçekten gördüğünü hissettim. Derin bir nefes aldı. Kulağıma doğru eğildi.
“Siyah... en çok sana yakışıyor Sena.” dedi sesi alçaktı ama etkisi fazlaydı. Sonra istemsizce yutkundu. Bu kez sesi değişmişti; daha çok kendine söyler gibiydi.
“Ben... bu kadar açık olduğunu fark etmemiştim,” dedi. “Böyle durmuyordu. Bu kadar açık olacağını bilseydim... farklı bir şey seçerdim.”
Bakışları bir anlığına direksiyonun önündeki boşluğa takıldı.
Başımı ona çevirdiğim de gözleriyle gözlerim buluşmuşken Serkan gülerek araya girdi.
“Arka koltukta ciddi bir sahiplenme iç güdüsü dönüyor gibi ama merak etmeyin, ben sadece yolu izliyorum.”
Cihangir ona dönmeden bana bakarak konuştu. “İn istersen Serkan, ama yürüyerek varırsın.” Serkan’ın gülüşü bir anda susmuştu.
Üsküdar’da, Beylerbeyi’nde bulunan Palace Hotel’e geldiğimiz de burası Boğaz kıyısında, ihtişamlı avizeleriyle ışıl ışıl parlayan bir binaydı; her köşesinden lüks ve güç akıyordu.
Her yerde korumalar vardı, bir yardım gecesinde bu kadar korumanın ne işi olurdu. Gerçi, buraya gelirken bizim dışımızda iki araba daha bize eşlik etmişti. Sanırım ultra zenginlerin dünyasında “güvende olmak” biraz da gösteriş meselesiydi.
Araba durduğunda Cihangir bana dönüp, “Sena, buradaki herkes senin, benim sevgilim olduğunu düşünüyor. Sende ona göre davranmalısın yanımdan bir an olsun ayrılma tamam mı?” dedi.
Zaten ayrılacak olsam nereye gidecektim ki?
“Nerede nasıl davranmam gerektiğini biliyorum,” dedim kendimden emin bir ses tonuyla.
Başımı çevirdiğimde yüzünde beliren gülümseme o kısa anı sonsuzmuş gibi hissettirdi.
“Dışarıda magazinciler var. İstersen arka kapıdan girebiliriz.”
Neden istemeyecekmişim ki? İlk defa bu kadar güzel hissettiğim bir gecede, onun yanında olmaktan çekinmeyecektim.
“Benim için sorun değil” dedim gülümseyerek. Gülümsemem hoşuna gitmişti; dudak kenarındaki o gamze bir an belirip kaybolmuştu. Sonra dışarıda bekleyen Hakan’a başıyla işaret etti.
Kapı açıldığında flaşlar bir anda patladığında birkaç saniye boyunca gözlerim kamaştı. Kalabalığın içinden yükselen sesler birbirine karışıyordu.
“Cihangir Bey, ne zamandır birliktesiniz?”
“Evlilik planı var mı?”
Sorular peş peşe geliyordu.
Cihangir’in eli belimdeydi, parmaklarıyla sırtımı okşarcasına bastırdı. O temasla birlikte içimdeki tüm gerginlik yavaşça dağılmıştı.
Otelin içine girdiğimizde, etkinliğin düzenlendiği deniz kenarındaki alana geçtik. Sanki herkes bana bakıyordu.
Gerçekten Cihangir’in sevgilisi olmadığımı biliyor gibiydiler.
Cihangir tedirginliğimi fark etmiş olmalıydı ki beni yavaşça durdurdu, Serkan’a dönüp benim için bir şeyler getirmesini istedi. Ben etrafı incelerken, o bana bir adım daha yaklaştı ve yavaşça dudaklarını başıma değdirdi.
Ben dahil, salondaki bütün kadınlar şok olmuştuk, Cihangir Soytürk’ün böyle bir şey yapması beklenmedik bir hareketti. Ama bir yandan da içimi tuhaf bir rahatlık kaplamıştı.
Demek ki bu oyunu kurallarına göre oynuyorduk; sevgiliymişiz gibi davranabilirdim.
Cihangir’den aldığım cesaretle, belimde duran elini tuttum ve dudaklarına ufak bir öpücük kondurdum. Bu kez şaşırma sırası ondaydı. Fakat beklediğimin aksine bir ifade takınmıştı Cihangir. Yaptığımdan memnun olmuşçasına gülümsediğinde gözlerinin karası kalbime kadar değmişti, sadece bana ne yaptığının farkında bile değildi.
Cihangir konukların arasında yerimizi alabilmemiz için bize ayrılan masayı işaret ettiğinde, kalabalık bir grubun olduğu masaya oturduk. Bir yanımda Cihangir diğer yanımda Serkan oturuyordu.
Masadaki çoğu kişiyi ismen tanıyordum; televizyon ekranlarından, dergilerden...
Karşımda oturan adam, turizm sektöründe büyük başarılar elde etmiş bir isimdi, Semih Ceylan. Eşi ile katılmıştı geceye. Magazin haberlerinde gördüğüm kadarıyla, tutkulu bir aşkları vardı.
Masadaki diğer kişilerde genel olarak iş dünyasının önemli isimleriydi.
Serkan’ın benim için getirdiği Cosmopolitan kokteyl, ilk yudumda burnuma keskin bir votka kokusu yaydı. Limon suyunun ekşiliği neredeyse kaybolmuştu; inşallah çarpılmazdım, içki içmek konusunda çok da iyi değildim, o esnada sahne ışıkları biraz azaldı.
Eski bir haber spikeri olan Hande Korkmaz, mikrofona doğru ilerledi. Kırmızı elbisesinin içinde zarif, sesi ise alıştığım o tok ve güven veren tondaydı. Yaşını hiç göstermiyordu o kadar kendinden emin, o kadar asil duruyordu ki salondaki tüm gözler bir anda ona çevrildi.
“Bu gece” dedi Hande Korkmaz, “çocukların haklarını desteklemek için özel sektörden kaynak geliştirmek amacıyla buradayız. Bir çocuğun sağlıklı bir şekilde büyümesi, eğitim görmesi ve hayatta kendi ayaklarının üzerinde durabilmesi için... Her bir bağışçımız, ihtiyaç sahibi çocuklarımız için adeta bir ebeveyn gibidir.”
Salondan nazik bir alkış yükseldi. Bazı konuklar ellerini zarifçe birbirine vururken, diğerleri sadece başlarını onaylarcasına eğdi. Masalarda fısıltılar dolaşıyordu; kimisi Hande’nin elbisesini, kimisi masadaki ünlüleri konuşuyordu. Zenginde olsan illaki dedikodu yaparsın işte.
“Bu gece” diye devam etti Hande Hanım, tebessümünü koruyarak “sadece açık arttırmadan aldığınız eşyalarla ayrılmayacaksınız aynı zamanda bir çocuğa umutta olacaksınız.”
Işıklar biraz daha kısıldığında, sahnenin önündeki spot gerdanlığın üzerine yoğunlaştı.
“Açık arttırma için gelen ilk antika parçamız” dedi, “turizm sektörünün öncü isimlerinden Semih Bey ve eşi Sena Ceylan’ın koleksiyonundan: yakut taşlarla bezenmiş göz alıcı bir gerdanlık. Açılış fiyatı iki yüz elli bin dolar.”
Salondan birkaç nefes sesi duyuldu; bir kadın ‘İnanılmaz...’ diyordu.
Şahsen bende ilk defa bu kadar pahalı bir şey görüyordum. Gözlerim istemsiz açılmıştı.
Tavanın ortasındaki kristal avizeler ışığı öyle bir kırıyordu ki, her bir yakut taşının üzerinde dans eden parıltılar göz kamaştırıcıydı. Kadehlerin birbirine çarpan sesi, fısıltılar ve zaman zaman yükselen heyecanlı nefesle karışıyordu.
Bir masada iki kadın birbirine eğilip “O parayı çocuklar için mi, reklam için mi veriyorlar bakalım...” dedi.
Parayı çocuklar için değil de reklam için veriyorlarsa yazıklar olsun ya.
Gerdanlığın açılış fiyatı çoktan ikiye katlanmıştı. Elimdeki kokteyli yudumlarken, sıvının boğazımdan geçişini hissettim. Serin ama içimde bir sıcaklık bırakıyordu.
O sırada Cihangir, elini sakin bir kararlılıkla kaldırdı.
Salon sessizleşti. Herkes onun ağzından çıkacak sayıyı bekliyordu.
“Bir milyon dolar.”
Sesi ağır, kendinden emin, neredeyse bir emir gibiydi. Bir milyon dolar...
Bu kadar büyük bir rakamı bir mücevhere vermek inanılmaz.
Kaç karatlık bir gerdanlıktı bu?
Altı iri yakut, kan kırmızısı bir hizada dizilmişti; ışık her taşın üzerinde farklı bir hikâye yakalıyordu.
Ama o hikâyenin en parlayan noktası artık o değildi, Cihangir’di.
Onun teklifi sonrası hiçbir ses çıkmadı. Kimse o sessiz gücün karşısına geçmeye cesaret edemedi. Eğer biri daha yüksek bir teklif verseydi, yemin ederim kalbim o anda dayanamazdı.
Hande Hanım, yüzünde profesyonel bir tebessümle, “Satılmıştır” dediğinde salondaki hava hareketlendi.
Cihangir başını hafifçe eğip teşekkür etti, o kadar. Gösterişsiz, ama inanılmaz etkileyiciydi.
Oturduğum sandalyede Cihangir’e biraz daha yaklaştım; aramızda yalnızca birkaç santimetre vardı.
O an burnuma tatlı kehribar kokusu doldu, sıcak, yumuşak ve tehlikeli bir koku...
Bedenim, irademi hiçe sayarak o kokunun içinde eridi. Bu adamın varlığında pürüzsüz bir tatlılık vardı; nefes almak bile başlı başına bir zevke dönüşüyordu.
Cihangir ona doğru biraz daha eğildiğimi fark ettiğinde tüm dikkatini bana çevirmişti. Gözleri, sanki çevredeki bütün ışığı emiyor gibiydi. O tanıdık, tatlı ve tehlikeli gülümsemesiyle beni dinliyordu.
“Sence de biraz fazla teklif etmedin mi?” dedim, sesimde hem şaşkınlık hem de hafif bir meydan okuma vardı.
“Yani... çocuklar için yardım etmek elbette çok güzel bir şey ama gerçekten küçük bir servet harcadın o gerdanlık için?”
Cihangir başını hafifçe yana eğdi. Gözlerini dudaklarıma sabitleyip alçak bir sesle konuştu.
“Benim olmasını istediğim her şey...” Kısa bir duraksama yaşadı, nefesimin göğsümde sıkıştığını hissettim.
“Bir başkasının erişemeyeceği değerlere sahip olmalı, Sena. Buna bir gerdanlık da dahil.”
Bu adam, gerçekten ne istediğini bilen biriydi. Ve belki de asıl tehlike buydu, istediğini almayı da biliyordu.
Dikkatimi Cihangir’den çekip masaya çevirdim. Serkan, masadaki diğer konuklarla zoraki bir sohbete dalmıştı. Cihangir de masadakiler ile ilgilenmeye başladığında yerimde huzursuzca kıpırdandım.
Elimdeki kokteyli bitirip ayağa kalktım.
“Ben biraz hava alacağım” dedim Cihangir’e, gözlerinin ucuyla beni izlediğini fark ederek.” Sigara içmeye çıkıyorum.”
“Çok uzaklaşma Sena, görüş açımda kaldığın sürece sorun yok” dedi Cihangir.
İnsan, bir kadının yerinden kalktığını görünce ‘bende geleyim’ der değil mi?
Ama tık yoktu.
Bir elimde kokteyl, diğerinde çantam, salonun biraz daha loş kalan kısmına, geniş masaların arkasındaki bistro masalardan birine geçtim.
Yeni getirilen kadeh elime geçtiğinde, bir sigara yaktım. Duman, nefesimle birlikte havada kalıyordu. İlk yudumu aldığımda yüzümü buruşturdum. Bu kokteyl değildi, resmen votkaydı. Ne limon tadı vardı ne de kızılcık suyu.
Hafifçe başımın dönmeye başladığını hissettim; muhtemelen biraz beni çarpmıştı.
Tam o sırada, çıplak omuzlarımda bir el hissettim gelen kişiyi Cihangir sandım ama değildi.
Yanıma oturan adamın parfümü daha keskin, sesi daha yabancıydı.
“Merhaba güzelim,” dedi, dudaklarının kenarında kural tanımaz bir gülümsemeyle.
“Ben Cihangir’in arkadaşı, Cahit Mert Kolcuoğlu.”
Bölüm etkileşimi
