Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'

Vaveyla Yazarı: 145 145

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'

“Serkan, gözlerini topla. Yoksa bir daha bu masaya oturamazsın.”

Sözleri tokat gibiydi; Serkan’ın gülümsemesi dondu, benimse kalbim hızla çarpmaya başladı. Cihangir’e baktım. O da bana bakıyordu.

Bir saniye.

İki saniye.

Sonra bakışlarını benden çekti sanki az önce söylediği şeyin benim üzerimde nasıl bir etki bıraktığıyla hiç ilgilenmiyormuş gibiydi.

“Ne var abi?” dedi Serkan. “Bakmak suç mu oldu şimdi? Öylesine bakıyorum, yani masaya oturmuşken kör mü olayım, bakmamak için?”

Cümlesini uzatırken gözlerini yeniden bana çevirmişti. Alaycı bakışlarıyla masanın üzerinden bana doğru eğildi. Omuzunu silktiğinde sanki az önceki gerilimi hafife alıyormuş gibi Cihangir’e dönerek konuştu.

“Oğlum, Cahit’in babası Macit geldi. Dün geceden beri depoda seni bekliyor. Ölürüm de Cahit’i vermem, dedi.”

Cihangir’in gözleri kısılmıştı, dudaklarından alaycı bir kahkaha gibi sert bir cümle döküldü:

“Öl deseydin lan sende! Hatta ...” Tam cümlesini bitirirken susmuştu, söyleyeceklerinin ağırlığını fark etmiş gibiydi. Ya da benim yanımda bu kadarını açığa vurmak istemiyordu. Gerçi Cihangir hiç de sözünü sakınacak birine hiç benzemiyordu.

“Birazdan depoya geçeriz” dedi sonunda, sesi daha kontrollü çıkmıştı.

“Hakan’ı ara, Cahit’i depoya alsınlar. Önce bir görüşelim bakalım. Sakince... konuşalım!”

O “sakince konuşalım” lafı bana koca bir yalan gibi gelmişti.

İçimde, işin sonunda kan ve silah kokusu olacağına dair kesin bir his vardı. Emirler ve silahlar, Cihangir’in sesinden daha gerçekçi geliyordu kulağıma.

Serkan cebinden telefonunu çıkarıp Hakan’ı aradı, kısa ve kesin emirlerle Cahit’in depoya götürülmesini söyledi. Telefonu kapatırken de bakışlarını kaçırdı.

Göz ucuyla Cihangir’e baktığımda onun da bana baktığını fark ettim. Gözlerinin karası mavilerime değdiğinde içim ürpermişti.

Sanki bu bakışı bir yerlerden hatırlıyordum. Bir anlığına zihnimde silik bir görüntü canlandı: küçük bir kız çocuğu ve onu koruyan, uzun boylu bir çocuk...

Ama gözümü kırptığımda bu anı yok oldu, hiç yaşanmamıştı.

Cihangir derin bir nefes alıp elini bana uzattığında, istemsizce parmaklarım kıpırdandı. Sanki elimde bir elektrik akımı dolaşıyordu. Eliyle omzuma dokunduğunda, elbisemin düşmüş askısını yavaşça kaldırdı. Parmaklarının yakıcılığı tenime değdiğinde, gözlerim şokla büyümüştü.

O da ne yaptığını anlamamış gibi elini hızlıca geri çekti. Serkan burada sadece bir seyirciydi; çünkü ikimizin arasında gidip gelen bakışlarını fark edebiliyordum.

“Teşekkür ederim... fark etmemişim” dedim gülümserken. “Dün geceden sonra yaran nasıl oldu?” diye ekledim, Cihangir’e bakarak.

Kafasını hafifçe salladı, sanki “önemli değil” dercesine.

“Serkan, bizi yalnız bırak. Sena’yla konuşmamız gereken şeyler var” dedi Cihangir.

Gözlerini Serkan’dan ayırıp bana çevirdiğinde, bakışlarının derinliği değişmişti. Aslında muhatabı Serkan’dı ama gözleri gözlerimde bir şey arar gibiydi...

“Cahit bizi bekliyor, unuttun mu oğlum?” dedi Serkan.

Cihangir gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı, sonra Serkan’a döndü.

O an hiç konuşmadan bile sessizce küfürleşebildiklerini fark ettim.

Serkan, bana “Görüşürüz, Sena” demeyi ihmal etmeden hızlıca bahçeden uzaklaştı ve arabasına bindi. Ben Serkan’ın arkasından bakarken, Cihangir yerinde kıpırdandı; sanki beni uyarıyordu.

“Olup biten her şeyin ne kadar yabancısı olduğunu biliyorum, Sena. Bu kadar korumanın ya da belimdeki silahın neden orada olduğunu sorgulayan bakışlarının da farkındayım. Bura da ne işim var diyorsun, biliyorum” dedi. Sözlerine karşılık başımı sessizce salladım.

“Dediğim gibi, Cahit mevzusunu halledince seni Urla’ya kendim götüreceğim, merak etme. Sadece bunun küçük bir tatil olduğunu düşün. Bugün ben gelene kadar evden çıkmanı istemiyorum. Bu tamamen senin güvenliğin için. İhtiyacın olursa... Bahar Hanım sana yardımcı olur. Ayrıca sana bir telefon aldım,” dedi Cihangir.

Başını korumaya doğru sallayıp bir işaret verdi. Koruma hızla elindeki kutuyu bana uzattı.

Telefonu aldığım anda çalmaya başlamıştı; ekranda “Cihangir” yazıyordu, kendi numarasını kaydetmişti.

“Öncelikle telefon için teşekkür ederim. Fakat bu mevzu iki-üç günde bitecek; telefon almana gerek yoktu” dedim, nefesimi toparlamaya çalışarak.

İçimde hem minnettarlık hem de hafif bir tedirginlik vardı. Hızlıca nefes alıp devam ettim.

“Açıkçası, beni gerçekten merak edecek kimsem yok. Sadece Makbule abla, Selim abi ve arkadaşlarım var. Aman aman ne kadar merak ederler, bilmem.”

“Merak etme, onlara haber verildi. İstanbul’a bir iş için gittiğini sanıyorlar.” dedi Cihangir, gözlerimi süzdükten sonra sanki konuşurken her kelimemi tartıyor gibiydi.

“Nasıl yani? Evdeki arbedeyi gördüyse, Makbule abla akşam olanları öğrenmiştir” dedim, biraz da kendimden emin olmaya çalışarak. Gerçekten de öyleydi. Makbule Abla’nın inanılmaz bir yeteneği vardı; kim nerede ne yapmış ne olmuş... her şeyi bilirdi.

Bir anda içimde hem şaşkınlık hem de bir parça korku belirdi. Her an her şeyin farkında olan birinin yanında olmak... hem güven verici hem de baskılayıcıydı.

“Sabaha karşı, evindeki her şey temizlenip eski haline getirildi. Buna kırılan kapı da dahil, Sena” dedi Cihangir.

Böylece kırılan kapının akıbeti çözülmüştü. Derin bir oh çekip sandalyemde arkama yaslandım.

Tüm bu karmaşanın yanında, Makbule abla İstanbul’da olduğumu nasıl öğrendiğini düşünüyordum ki, tam ağzımı açıp bu merakımı dile getirecekken... Cihangir’in elimin üstüne dokunuşu her şeyi bir anda susturmuştu.

Sanki söylediklerim, düşüncelerim, tüm tereddütlerim bir anda kaybolmuştu. O anda fark ettim; bu adam... nasıl böyle sıcacıktı?

“Halletmem gereken birkaç iş var” dedi Cihangir. “Akşam eve geldiğimde hazır ol, seni yemeğe götüreceğim.”

Ne?

Duyduklarımın anlamsızlığına dair kafamı sadece onaylarcasına salladım. Söylediği şeyin neden bu kadar normalmiş gibi karşılandığını anlamıyordum. Sanki dün gece evime silahlı adamlar dalmamış, ben yaralı ve tehlikeli bir adamla birlikte İstanbul’a gelmemişim gibi.

Karşımda ise bütün bunların aksine, yüzünde o çapkın gülümsemesiyle bana bakan Cihangir vardı.

Bir de göz kırptı.

Cidden.

Sanki az önce beni yemeğe davet eden adam, hayatımı dün gece altüst eden adamla aynı değilmiş gibi. Sakin hareketlerle masadan kalktı.

Siyah takım elbisesinin içindeki beyaz gömlek, üzerine öylesine oturmuş gibiydi ki. Dağınık sarı saçları, yüzündeki hafif sakal ve o kendinden emin tavrı.

Adamın yakışıklı olduğunu inkar etmek mümkün değildi. Ne yazık ki bunu kabul etmek zorunda olmak, hoşuma gitmiyordu.

Masadan ayrılıp bahçenin girişine doğru ilerlediğinde, siyah bir Range Rover’ın arka koltuğuna oturdu. Ben de arkasından bakarken, az önce benimle flört ettiğini düşünmeye başlamıştım bile. Benim hayatımın garipliği nerede başlamıştı acaba?

Yetim ve öksüz kaldığımda mı? Yoksa dün gece bahçeme silah sesleri arasında giren, kolundan vurulmuş, kanlar içindeki o “yaralı ve tehlikeli” adamla tanıştığımda mı?

Muhtemelen ikincisiydi. Çünkü hayatımda ilk kez bir adam beni kaçırmış sayılabilecek bir şekilde İstanbul’a getirmiş, evine almış, kapımı sabaha karşı yeniletmiş...

Ve şimdi de akşam yemeğine çıkarıyordu. Normal olan hangisiydi, gerçekten bilmiyordum.

Sanırım hala bulmam gereken bir cevap vardı ama beynim ve midem dünden beri kafayı yemişti, onlara sormak imkansızdı.

Önümdeki masada duran kahvaltılıkları göz ucuyla süzdüm; ekmekler, peynirler, zeytinler...

Hepsi harika görünüyordu.

Dünden beri neler yaşamıştım, düşününce aklım hala dönüyordu. Bir yandan kafam karma karışıktı, bir yandan midem açlıktan protesto ediyordu her şeyi.

İlk lokmayı ağzıma attığımda, hafif bir kahkaha attım kendi kendime: “Evet, hayatım ne kadar karışık olursa olsun, aç kalmak için yaratılmamıştım.”

“Sena Hanım, kahve içer misiniz? Ya da dilerseniz odanıza geçebilirsiniz” dedi Bahar Hanım.

“Sade Türk kahvesi içerim, zahmet olmazsa” dedim. Ama aklım istemsizce Nagihan Abla’ya kaydı; İstanbul’da yaşarken bana bakardı. Acaba hala yaşıyor muydu? Belki İstanbul’a gelmişken onu da görebilirdim.

Bahar Hanım, hızlıca içeri yöneldi. Beş dakika sonra, elinde kahve tepsisiyle geri geldiğinde kahvenin mis gibi kokusu, hafif bir rahatlama sağladı ama merakımı bastıramıyordum.

“Kahve için teşekkür ederim, Bahar Hanım. Sahi... biz tam olarak İstanbul’un neresindeyiz?” diye sordum.

Sanırım bu sorum karşısında hazırlıksız yakalanmıştı; çünkü kolayca cevap verebileceği bir soru olmasına rağmen neredeyse bir dakika duraksadı. O duraklama, içimdeki merakı daha da arttırdı. İstanbul’un sokaklarında, geçmişin ve şimdinin arasında kaybolmuş gibi hissettim kendimi.

“Burası Kuzguncuk, Sena Hanım” dedi Bahar Hanım.

Anladığımı belli etmek için başımı sadece salladım.

O, daha fazla yanımda durmadan içeriye doğru ilerledi.

Kahvemi yudumlarken etrafa bakındım; bahçede neredeyse ondan fazla adam vardı. Gerçekten bu kadar korumayla yaşamak zorunda mıydı Cihangir?

Babam da iş insanıydı, ama bizim evimizde hiç bu kadar koruma olmamıştı. Kahvemi bitirip masadan kalktıktan sonra içeriye girdim. Salon devasa ve etkileyiciydi.

Benim kaldığım odanın beyaz ağırlığına karşılık, burada gri tonlarının elli farklı çeşidiyle oynanmış gibiydi. Koyu koltuk takımları, salonun ağırlığını ve ciddiyetini hissettiriyordu.

Evin geri kalan kısmına göz gezdirdiğimde ise, daha özgür ve kişisel dokunuşlar vardı; sanki her köşe, farklı bir ruh halini taşıyordu. Burası sadece bir ev değil, bir yaşam tarzının aynasıydı.

Yukarı, kaldığım odaya doğru çıkarken koridorda yavaşça duraksadım. Kapısı hafif aralık olan bir odayı dikkatle açtığımda, evin geri kalan kısmındaki özgür ve kişisel dokunuşlarla tamamen zıt bir manzarayla karşılaştım.

Cihangir’in odası tıpkı onun gibi sert, düzenli ve koyu renklerle doluydu; siyahın hakimiyeti beni hem etkiliyor hem de hafif ürperti veriyordu. Halbuki Cihangir sarışındı, esmer değildi; ama o gözleri... nasıl desem, insanı karanlığında yutar cinstendi.

Odaya hızlıca göz gezdirdiğimde duvarda asılı çerçeveler dikkatimi çekti. Hiç de Cihangir’in sert, disiplinli havasıyla uyuşmuyordu; sıcacık bir gülümsemeyle bir kadına aitti.

Oldukça güzel bir kadına...

Yüzündeki gülümseme, Cihangir’in başlarındaki sertliğin ardında gizli olan sıcaklığı açıklıyordu.

Belki de sevgilisi vardı... Ya da sahi, bu adam evli miydi?

Neden daha önce aklıma gelmemişti ki? Ya kadın evi basarsa ve beni burada görürse... Al başına belayı!

Hızlıca cebime koyduğum telefonu çıkardım ve Cihangir’e mesaj attım:

“Evli misin?”

Hiç gecikmeden cevap geldi. Telefona anlamsız bakışlar atarken cevabın ardında yatan belirsizlik beni sinir etmişti.

Sadece “neden” yazmıştı.

Bir süre sonra ekrana yeni bir mesaj daha düşmüştü.

“Yani neden soruyorsun?”

Bende titreyen parmaklarımla yazdım.

“Yani evliysen ya da nişanlı, bilmiyorum... sevgilin varsa mesela, beni burada görse yanlış anlar diye sormuştum.”

Bir süre bekledim ama herhangi bir cevap gelmedi.

Çerçevelere tekrar göz gezdirdim; içimde merak tedirginlik ve hafif bir kıskançlık karışımı yükselmişti.

Bu sefer de kalabalık bir aile fotoğrafı vardı. Cihangir’in kopyası gibi bir genç adamla poz vermişti: belki erkek kardeşi olabilirdi.

Allah’ım...

Bir diğer fotoğrafta, o kadınla aralarında Cihangir’e benzeyen bir erkek çocuğu vardı.

İçimdeki karmaşa büyüyordu; hayranlık, merak, korku ve hafif kıskançlık birbirine karışmıştı.

Bu adamın hayatı, sandığımdan daha karışıktı.

“Çocuğun mu var” yazdım.

İstemsizce bir kızgınlık hissetmiş olabilir miydim?

Ne haddimeydi... Ama eğer evli ve çocukluysa, beni en başından uyarmalıydı ne olur ne olmaz diye düşündüm. Bir süre sonra telefonuma mesaj düştü.

“Olmasını ister miydin?”

Şok üstüne şok yaşıyordum.

Hem evli hem de çocuğu vardı...

Hem de bana olmasını ister miydin diye sormuştu. Terbiyesiz!

Hızla odasından çıkıp kendi kaldığım odaya döndüm. Ama gözlerim bir türlü o fotoğraftan ayrılmıyordu. Tekrar Cihangir’in odasına yöneldim. Fotoğrafa yeniden baktım; Cihangir’in çocuğu olduğunu düşündüğüm bu çocuk...

Sanki çocukluğumdaki, kahramanıma benziyordu; ya da sadece ben öyle hayal ediyordum.

Emin değildim.

Odadan çıkıp kendi odama girdiğimde gözlerimin önünde o görüntüler canlandı.

Sanki yıllar öncesinden bir tanıdıkla karşılaşmış gibi bir his vardı içimde ona dokunduğumda; bu adam, hayatımın en beklenmedik şeklinde içimdeki bir boşluğu sorgulatıyordu.

Tam düşüncelere dalmış, kafamın içi bulanık fikirlerle doluyken, Bahar Hanım’ın sesi koridordan gelmişti.

“Sena Hanım, Urla’dan eşyalarınız geldi.”

Bahar Hanım, eşyaları ben odadan çıkıp alana kadar getirmişti bile.

“Ne zahmet ettiniz, ben alırdım” dedim bir çırpıda.

Bir anda içim sevinçle dolmuştu: çünkü evimden gelen herhangi bir şey olabilirdi. Evimi... çoktan özlemiştim. İki yılda evinden dışarı çıkmayan ben, ne zaman oraya döneceğim belli olmayan bir andaydım sanki ve şimdi evim bana birden dönmüş gibi hissetmiştim.

Bahar Hanım’ın elinden bavulumu alıp odanın kapısını kapattım. Bavulu açtığımdan içinden çok fazla eşya çıkmamıştı; sadece çantam, telefonum, sigaram ve ayakkabılarım vardı. Yani ortalıkta görünen temel şeyler konulmuş olmalıydı. Kıyafetlerim yoktu. Çantamı kaldırdığımda, aile fotoğrafımızı gördüm.

On bir yaşındaki ben...

Anne ve babamı, en son gördüğüm halleriyle, kameraya gülümserken, saf bir mutlulukla poz vermiştik. Çerçeveyi komodinin üstüne koydum. Çantamı kontrol ettiğimde paralarım, kartlarım, kimliğim ve pasaportum buradaydı.

Sahi silahım neredeydi?

Akşama geldiğinde bunu Cihangir’e sormalıydım.

Kendi telefonumu çıkarttığımda, Makbule Abla’yı arayıp burada olan biteni öğrenmeliydim.

“Abla, nasılsın? Ne var ne yok?” dedim hızlıca.

“Kız sen nasılsın asıl? İstanbul’a gitmişsin, üniversiten bir arkadaşının yanına. Keşke haber verseydin bize de. Neyse ki muhtara denk gelmişsin sabah erkenden, ona söylemeyi akıl etmişsin” dedi Makbule abla.

Söylediklerine şaşırmış olsam da hiç bozuntuya vermeden devam ettim.

“Evet Makbule abla. Akşam üniversiteden bir arkadaşım aradı. Ne zamandır görüşemedik, illa gel İstanbul’u gezelim dedi. O yüzden bende erkenden sabah otobüse bindim.”

Asıl soruyu sormalıydım.

“Sahi akşam silah seslerini duydunuz değil mi?”

Ama içten içe, Makbule Abla’nın önce benim nerede olduğumdan değil, akşam yaşanan olayları bana anlatması gerektiğini düşündüm. Çünkü Makbule Abla, nereden çıkacağı belli olmayan, her yerde kulağı olan biriydi.

“Yok ablam! Ne silah sesi, tövbeler olsun Urla’da... hem de. Kâbus mu gördün gece gece?” dedi Makbule abla.

Söylediklerine açıkçası şaşırmıştım; çünkü evim, Urla’nın dışında olmasına rağmen, silah sesini net bir şekilde duymuştum. Ayrıca Cihangir’i kanlı canlı karşımda görmesem ve bu evde olmasaydım, kâbus gördüğümü kesin bir dille söylerdim. Ama görünen o ki, görünen köy kılavuz istemiyordu. Daha fazla soru sormamaya karar verdim.

Makbule Abla’ya “Herhalde çok kötü bir rüya gördüm” diyerek telefonu kapattım.

Telefon elimdeyken, arama motoruna gayri ihtiyari “Cihangir Soytürk” yazdım.

Çocukluğuna dair bir şeyler bulmalıydım, bir iz ya da herhangi bir şey. Gördüğüm haberler karşısında yüzümdeki ifade kendiliğinden ortaya çıktı. Cihangir Soytürk çok ünlü bir iş adamıydı; bu doğruydu. Fakat hakkında çıkan diğer haberler, gerçekliği henüz kanıtlanamamış, daha çok haber dünyasında karalama olarak değerlendirilen başlıklardan oluşuyordu;

“Yeraltı dünyasının en genç ve varlıklı isimlerinden olan inşaat devi şeklindeki başlıklardı.”

Haberlerin çoğu Soytürk ismi üzerinden, emlak ve inşaat sektörüyle ilgiliydi. Ailesine dair pek fazla bir bilgi yoktu. Çocukluğu tam bir muammaydı. Sadece bazı haber sitelerinde, babasının isminden bahsediliyordu. İnşaat sektörünün devi “Sezgin Soytürk” imparatorluğunu büyük oğlu Cihangir Soytürk’e bıraktı şeklindeydi.

“Acaba Sezgin Bey babamı tanır mıydı? Belki Cihangir’e bunu da sorabilirdim ayrıca beni tanıyıp tanımadığını da sormalıydım.” diye geçirdim içimden.

Telefonumda biraz daha araştırma yaptıktan sonra bu kez Instagram’a girdim ve Cihangir Soytürk adını arattım.

Bingo!

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

14okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.