Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'

Vaveyla Yazarı: 145 145

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'

“Hadi Sena, derslerini hatırla. Hayatta kalmak için neler yapman gerekiyordu?”

Gözlerimi kapattım.

Tarık Bey’in yıllar önce söylediği, cümleler birer birer zihnimde yerini bulmaya başlamıştı.

Panik yapma, iz bırakma, kaçış yolunu bil.

Ve asla...

Asla karşındaki insanı hafife alma.

Gözlerimi açtım, o anda, salondaki kanlar içindeki yabancıyı hatırladım.

Onun için değilse bile kendim için hayatta kalmalıydım. İlk iş elektrikleri kesmek olmalıydı. Ama şalteri indirirsem ev bir anda karanlığa gömülecekti. Eğer dışarıda gerçekten birileri varsa, bu onların daha çok dikkatini çekerdi. Başka bir yol bulmalıydım. Ne yapabileceğimi düşünürken aklıma eski bir videomuz geldi.

Babamın ölmeden önce çektiği bir görüntü. Telefonumu çıkarıp televizyona yansıttığımda sesini biraz daha yükseltip, evde insanların olduğu izlenimini vermeliydim.

Bir kahkaha sesi.

Babamın sesi.

Bir evin içinden yükselen o sıradan hayatın sesi...

Telefonu masaya bıraktığımda yerde yatan adama bakmıştım. Hala bilinci yerinde değildi. Onu önemseyecek zamanım yoktu.

Yerde yatan adamı, durumunu önemsemeden kenara çektim ve perdenin arkasına geçip dışarıyı gözetlemeye başladım.

İleride, bahçe kapısına doğru yaklaşan adamları gördüğümde, elimdeki silahın şarjörünü kontrol ettim. Sadece bir kurşun eksikti.

Dokuz mermi, dokuzunun da yeterli olması için dua ettim.

Yerde yatan adam kıpırdanınca gözlerimi ona çevirmek zorunda kalmıştım. Dışarıda adamlar varken ben bir de evin içini idare etmeye çalışıyordum.

Fakat bu kez “sus” diyen taraf bendim, parmaklarımı dudaklarıma götürdüm.

Şaşırmış gözlerle bana baktı; dudakları kıpırdadı ama tek kelime etmedi. Sadece başını hafifçe salladı.

“Tamam.”

En azından bu kadarını anlamıştı. Dikkatimi yeniden bahçeye çevirdiğimde içeriye doğru gelen toplam beş adam vardı. Daha önce hiç canlı birini öldürmemiştim; ama bir sürü cansız mankene ateş etmişliğim vardı.

Sanırım bugün ilkler günüydü.

Nefesimi tuttum.

“Hadi hayırlısı”

Ellerimi dua eder gibi yüzüme sürdüm sonra silahı yeniden kavradım.

Karşımda duran adamın yüzüne baktım. Yani adının Cihangir olduğunu öğrendiğim adamın yüzünde anlamsız bir ifade vardı.

“Sanki ne yapabilirsin?” der gibiydi.

Resmen tanımadığım bir adam tarafından küçümseniyordum. En azından biraz minnettar görünmesi gerekmez miydi?

“Kapıdan uzak dur” dedim. “Koltuğun arkasına geç”

Cihangir’in kaşları çatılmıştı.

“Delirdin mi sen?”

Sesi fısıltıdan bile alçaktı ama öfkesi oldukça belliydi.

“Onu bana ver”

Başımı “olmaz” anlamında salladım.

Elimdeki silaha uzandı. Bu kez beklemedi ve bulunduğu köşeden fırlayıp üzerime geldi. Elimi kavradı ve beni arka odalara doğru sürüklemeye başladı. Kulağıma fısıldadığında, “arkada çıkış var mı?” diye sordu.

“Pencere mi?” diye fısıldadım. “Bir sürü var”

Cihangir cevap bile vermemişti. Yaralı olmayan eliyle bileğimi sıkıca kavrayıp beni odama sürükledi.

O sırada bahçedekiler kapıyı yokluyordu. Cihangir, elimdeki silahı birden ona uzattığımda şaşkınlıkla yüzüme baktı. Ben ise sadece komodinin arkasına uzanmıştım.

Kendi silahımı almak için.

Ne yaptığımı fark edince kulağıma eğildi.

“Polis misin?” diye sordu.

Gülümsedim.

“Hayır.”

Silahı kontrol ettim.

“İç mimarım.”

Birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra kaşlarından biri hafifçe havalandı.

“İç mimarlar ne zamandır silah taşıyorlar?”

Sesindeki küçümseme geri dönmüştü. Umursamadım. Pencereye yönelip perdeyi çektim.

Cihangir camın önüne geçip camı açtığında, önce dışarıyı dikkatlice kontrol etti. Kimse görünmüyordu, bir ayağını dışarı attı sonra diğerini. Yaralı olmasına rağmen yüzündeki acıyı belli etmemeye çalışıyordu. Dışarı çıktıktan sonra dönüp bana baktı. Elini kendisine doğru salladı.

“Bana gel.”

Sanki başka bir seçeneğim varmış gibi.

Tam pencereden çıkacağım sırada evin kapısı gürültüyle kırıldı; tüm adamlar içeri doluşmuştu bile. Son bir kez evime baktım, o an aklımdan geçen tek şey şuydu:

“Kapının hesabını bu adamdan soracaktım.”

Ve kendimi dışarı attım.

Cihangir hemen elimi yakaladı ve beni peşinden sürüklemeye başlamıştı.

“Koş!” diyordu.

Sanki bunu söylemesine gerek varmış gibi. Koşuyordum zaten.

Bahçenin arkasına doğru ilerlerken evden gelen seslerle ikimiz de aynı anda duraksayıp arkamıza baktık. Penceredeki adamlardan biri bizi görmüştü.

“Efendim,” diye bağırdı. “Bu tarafta! Evin arkasında Cihangir yanında bir kız da var!”

Harika.

Artık bende arananlar listesindeydim.

Cihangir hiç düşünmeden silahını kaldırdığında tek bir el silah sesi duyuldu. Kurşun penceredeki adama isabet ettiğinde, adamın geriye savrulduğunu gördüm. Korkarcasına ona baktığımda, “Korkma, sana bir şey olmayacak” dedi.

Nedense o cümle içimde hiç beklemediğim bir yere dokunmuştu. Güvenmek isteyen bir tarafım vardı.

Bu, mantıklı değildi. Yarım saat bile olmamıştı. Bu adamı tanımıyordum. Adını bile yeni öğrenmiştim. Üstelik silahlıydı, yaralıydı ve peşinde bir grup adam vardı.

Yine de...

Sanki onu daha önce bir yerlerde görmüş gibiydim. Ya da belki beynim korkunun ortasında tanıdık bir şey bulmaya çalışıyordu. Bilmiyordum.

Bildiğim tek şey, elini hala bırakmadığımdı. Evden çıktığımızdan beri durmadan koşuyorduk. Ve ben, hayatımda ilk kez bir yabancının peşinden giderken, nereye gittiğimi bilmiyordum.

Ama garip olan şuydu:

İlk kez bunu bilmekten korkmuyordum.

Daha ne kadar koşacağımızı bilmiyordum. Nefesim kesiliyor, kalbim göğsümün içinde yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu. Sonra Cihangir’in kolundan damlayan kanı gördüğümde, bir anlığına acil yardım dersinde öğrendiğim her şey aklımdan silinmiş olduğunu hatırladım.

Hızlıca Cihangir’in elini bıraktım.

Cihangir anında bana öfkeyle döndü; gözlerinin karası üzerime öyle sert oturdu ki, sanki beni bakışlarıyla beni yutmak ister gibiydi.

Ya da kızmak ister gibi...

Hangi bakışı attığını çözmeye fırsat bulamadan elimi yeniden tuttu ve adımlarımız hızlandı, ayaklarımın altındaki her şey tehlikeli bir karmaşaya dönüşüyordu sanki.

“Duracak vaktimiz yok!” diye öfkeyle bağırdı.

Ardından nefes nefese bana baktı.

“Sahi senin adın neydi... kızıl?”

Kaşlarımı çattım bu soruyu saçlarıma ithafen sormuştu. Kızıl saçlarım, yüzüme serpiştirilmiş çillerim ve mavi gözlerim...

Annem Nergis gibi.

“Sena...” dedim nefes nefese. “Benim adım, Sena Algın.”

Gözlerim yeniden koluna kaydığında “ama senin kolun kanıyor, ona bakmalıyız!”

Kelimelerim neredeyse nefesimle yarışıyordu. Şuursuzca hareket ediyordum, kontrolümü kaybetmeme ramak kalmıştı. Arkamızda belki bir ordu dolusu adam vardı ama ben, kendi canımdan önce onun kolunu düşünüyordum.

“Saçmalama!” dedi sesi sertti.

“Araba şurada hadi, hızlı ol Sena!”

Sesinin titrediğini fark ediyordum.

Urla’nın arka sokaklarında koşuyorduk. Karşıdan gelen birkaç kişi bizi görünce olduğu yerde donup kaldı; ikimizin de elinde silah vardı, yanımdaki adamın kolunda kan akıyordu. Tehlikeyi anlamış olacaklardı ki sessizce geri çekildiler.

Hızımız arttıkça Cihangir elimi daha sıkı tuttu.

“Duracak vaktimiz yok!” diye bağırdı yeniden.

Sonunda arabasına gelmiş olmalıydık. Elimi bıraktığı anda beni hızla arabaya bindirmeye çalışırken beynim ancak o an olan biteni gerçekten kavrayabildi.

Resmen kaçırılıyordum.

“S-Seninle gelemem!” diye bağırdım. “Seni tanımıyorum! Sen kimsin?”

Cihangir bir an durdu. Yüzündeki öfke belirginleşmişti. Sanki biradan patlayacak gibiydi. Ama onun yerine dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. O küçücük tebessüm, nedense öfkeden daha ürkütücüydü.

“Bin şu arabaya Sena!”

Emir veren konuşmasını aldırmadım. Onun yerine avazım çıktığı kadar bağırdım.

“Hayır!” diye bağırıyordum. Bu kez yüzündeki o küçük tebessüm tamamen kaybolmuştu. Bir adım bana yaklaştığında sanki kanım çekilmiş gibiydi.

“Ölmek istemiyorsan,” dedi, sesi artık buz gibi sakindi, “hemen bin!”

O cümle her şeyi susturmuştu.

Arabaya itilip oturtulduğumda Cihangir çoktan sürücü koltuğuna geçmişti. Kapıyı kapatır kapatmaz arabayı hareket ettirdi. Araba hızlıca dar sokaklara dalıyor, farların ışığı taşların ve duvarların üzerinde çılgınca dans ediyordu.

Ben koltukta kenetlenmiş, kalbim göğsümden fırlayacak gibi çarparken, silahımı iki elimle sıkıca tutuyordum.

“Açıkçası bana sorularının olduğunu biliyorum Sena.”

Cihangir’in sesi arabanın içindeki sessizliği bölmüştü. “Ama adamları atlattıktan sonra sana dilediğin gibi açıklama yapacağım, merak etme”

Sesi bir emir gibi değil de bu kez daha çok sabır isteyen bir uyarı gibi çıkmıştı.

Başımı yalnızca sallayabildim. Konuşacak halim kalmamıştı.

Şimdi fark ediyordum ki evden çıkarken ne telefonumu ne cüzdanımı almıştım.

Ne harika.

Kendi evimden kaçırılmıştım ve bunu yaparken bilincim yerindeydi. Üstelik yanıma bir kuruş bile almayı akıl edememiştim.

“Geri zekâlı falanım herhalde...” dedim kendi kendime.

Yanımda oturan adama asla bakamıyordum şu anda. Garip bir ruh halindeydim. İstemsizce gözlerimi kapattığımda, içimden babama fısıldadım: “Özür dilerim baba... Kızın hayatta kalma dersinde sınıfta kaldı. Lütfen mezarında ters dönme lütfen baba!”

Tam o sırada Cihangir cebinden telefonunu çıkardı. Parmakları ekranda hızlıca hareket ederken gözüm istemsizce telefona kaydı.

“Serkan” diye bir isim parladı ekranda.

Arabanın içinde sadece motorun uğultusu ve Cihangir’in kısa, sert konuşmaları vardı. Bense zamanın yavaşladığını hissediyordum. Korku ve merak beynim bir köşesinde yaşanan her şeyi tek tek kaydediyordu.

Cihangir telefonu kulağına götürdü.

“Serkan, Urla’dayım. Marinaya yakınım. Takip var.”

Kısa bir sessizlik olduğunda direksiyonu biraz daha sıkmıştı.

“Evet, aynı isim. Cahit iti!” dedi çenesindeki kas geriliyordu. “İstanbul’a geçiyorum. Depoyu hazır tut.”

Telefonu kapattığında arabada oluşan sessizlik, içimde bir sürü soruyu biriktiriyordu. Bense konuşmadan ne kadar duracağımı düşünüyordum.

“Takip var dedin,” dedim sonunda. Sesim düşündüğümden de sakindi. “Bu ne demek oluyor?”

Cihangir gözlerini yoldan ayırmadı.

“Demek oluyor ki,” dedi “bu gece Urla’dan sağ çıkmamız şans.”

“Cahit kim?” diye sordum. “Telefonda öyle demiştin.”

Bana bakmıştı, sadece bir saniyeliğine.

“Cahit, peşimizdeki adam, Sena.”

Gazı biraz daha kökledi.

Koluna baktığımda kan hala sızıyordu.

“Kolun...” dedim.

“Sonra,” diye sözümü kesti. “Önce buradan uzaklaşalım.”

Bir süre sustum. Ama kafamın içindeki sorular susmuyordu.

“Beni neden yanına aldın?” diye sordum dayanamayıp. “Bırakabilirdin.”

Bu kez bana öyle bir bakmıştı ki. Bu kısa, ölçen bir bakıştı.

“Bıraksaydım,” dedi, “ya şimdi ölü olurdun ya da... ya da öyle işte anla!”

Sustum, haklıydı.

Kesin bu gece ben ölürdüm.

“Adamları atlattık.” dedi Cihangir sonunda direksiyonu sıkıca kavrarken.

Başımı arkaya çevirdiğimde yol bomboştu, peşimizden gelen kimse yoktu. Ama içimdeki huzursuzluk gitmiyordu. Çünkü artık başka bir şeyi düşünüyordum, gidemezdim. Bırakamazdım ailemi... Hepsi oradaydı. Hepsi orada yatıyordu.

“Ben seninle gelemem” dedim sesim titreyerek.

“Bırakamam ailemi. Ben olmadan kururlar...” Son cümle, kendi kendime edilmiş zayıf bir teselli gibi çıkmıştı ağzımdan.

Cihangir birkaç saniye bana öylece baktı.

Kaşları çatılmıştı. Sonra yüzünde inanılmaz bir ifade belirdi.

“Ne demek kururlar kızım? Çiçek mi bunlar?” dedi alayla. Gülünmesi gereken bir cümleydi. Yani normalde beki gülerdim ama o bunun gerçekten ne demek olduğunu bilmediği için beni anlayamazdı.

O an, gülmek yerine gözlerim istemsizce dolmuştu. Başımı çevirdim, cama bakıyormuş gibi yaptım. Gözlerimdeki yaşları görmesini istemiyordum. Çünkü ben ağlamazdım. Hele bir yabancının yanında hiç ağlamazdım.

Benden cevap alamayınca Cihangir konuşmaya devam etti.

“Benim adım Cihangir Soytürk,” dedi. “Soytürk Şirketi’nin sahibiyim. Bir iş adamıyım.”

Direksiyonu bırakmadan devam etti.

“Bu gece olanlar, şirketimin girdiği bir ihale yüzünden çıktı. Marinaya yakın bir arazi için açılmış bir ihale... Ve o araziyi isteyen sadece ben değildim. Cahit iti de aynı araziyi istiyordu.”

Adamın adını söylerken bile yüzündeki her mimik sertleşti.

“Kaç defa konuşup anlaşmaya çalıştık ama...” Dudaklarını küçümsercesine büktü.

“O it insan gibi konuşmaz. Bu gece olanlar, araziden dönerken pusuya düşmemle başladı. Arabadan iner inmez çatışma çıktı. Ve kolumdan vuruldum.”

Göz ucuyla koluna baktı. Sanki kendi kolundan kan akmıyormuş gibi son derece sakindi.

“Ormanlık alana girdim. Yolun sonu...” Bana baktı. “Senin bahçene çıktı.”

Ve bunu söylerken yüzünde, yaşadığımız onca şeyin aksine, hafifçe gülümseme vardı.

Kaşlarımı çatıyordum ona bakarken.

“Senin için bu yaşananlar sıradan şeyler mi?” dedim.

Göz ucuyla bana baktığında halinden memnun gibiydi.

“Yaşananlar değil, sen sıra dışısın.”

Kaşlarım daha da çatıldı söylediklerinden sonra.

“Polisi aramak yerine silahımı almışsın ve kullanmayı da biliyor gibisin, Sena. Sence bu normal mi?”

Ona ‘normal’ olduğumu söylemek istedim ama kelimeler bir türlü ağzımdan çıkmadı. Benim, Tarık Algın tarafından yetiştirildiğimi bilmediği için, normal olup olmadığımı sorgulamamalıydı.

Babamın sesi bu gece bilmem kaçıncı kez zihnimde yankılandı.

Tarık Algın ders 1:

Zor durumdaysan önce kendini güvene al. Eline sert bir cisim geçir. Etrafı tara ve bekle. Kimseye güvenme.

Ders 2:

Eğer güvendeysen ve kolyen yanındaysa üç kez üstüne dokun.

Elim farkında olmadan boynumdaki kolyeye gitti.

“Bu gece... kolyem yanımda mıydı?”

Değildi.

Unutmuştum.

Ve artık sinyalini takip edecek bir babam da yoktu.

İçimdeki kocaman boşluk kendini belli etti. Ama öncelikli olan tek bir şey vardı;

Hayatta kalmak.

Ve bunu kendi başıma yapmak zorundaydım.

“Beni ne zaman bırakacaksın, Cihangir?” diye sordum.

Ama sorumu duymamış gibiydi; kaşları çatılmış, dalgın bir ifadeyle yola bakıyordu.

Bir süre onu sessizce seyrettim. Sonra, sakin bir kafayla bakınca fark ettim ki Cihangir Soytürk, gerçekten de fazlasıyla çekici bir adamdı.

Sarı saçları, güneşten yanmış teni, geniş omuzları...

Ve sağ yanağında, kirli sakalının altında zar zor seçilen o küçük gamze... işin tuzu biberi gibiydi.

Harika.

Hayatım tehlikedeydi ve ben adamın gamzesini inceliyordum. Bana cevap vermediği için bakışlarımı camdan dışarı çevirmiştim.

“Şu an için böyle bir şey söz konusu değil, Sena” dedi sonunda konuşmuştu. “Cahit mevzusu çözülsün. O zaman seni istediğin yere bırakırım.”

Bir süre sessiz kaldım.

Ne söylesem boştu; her kelime içimde sıkışmıştı sanki.

Arabanın içi loştu, camdan dışarı baktığımda yol kenarındaki ışıklar birer çizgiye dönüşüyordu. Yavaşça başımı koltuğa yasladım, gözlerim yanıyordu. Ne kadar süre geçti bilmiyorum ama ilk kez uzun zaman sonra birinin yanında uyuyakalmıştım.

Gözlerimi açtığımda birkaç saniye hiçbir şey anlamadım. Her şeyin bir kâbus olduğunu sandım. Sonra tavana baktım ama burası benim odam değildi.

Bir an nerede olduğumu hatırlamaya çalıştım ve birden panikleyip vücudumu yoklamaya başladım.

Ya böbreğimi çaldılarsa? Ya bir organım eksikse?

O sırada yan taraftan gelen gülme sesiyle irkilmiştim, odada yalnız değildim.

“Merak etme” dedi Cihangir gülmeye devam ederken. “Her organın sağlam. Hiçbir yerine dokunmadık Sena.”

Ona bakakalmıştım. Oysa o gülmeye devam ediyordu.

“Yani... böyle şeyler olabilir.” Şüpheyle gözlerimi kıstım. “Neler görüyoruz televizyonda. Organ mafyası falan olabilirsiniz sonuçta...!”

Cihangir dudaklarını kıvırdı, gözlerinde alaycı bir ışıltı vardı.

“Öyle bir şey olsa” dedi ve ayağa kalktı.

Yatağın kenarına oturduğunda içimdeki her şey birbirine karışmıştı. Elleri saçlarımın arasına kaydığında bir anlığına nefesim kesildi.

“Sanırım” dedi yavaşça “şimdi toprağın altında olurdun ama sen İstanbul’da benim evimdesin.”

Sözleri içime buz gibi bir şey bıraktı ama garip bir şekilde rahatladım da. Fakat hala şaka ile gerçek arasında gidip geliyordum.

“Beni sen mi taşıdın?” dedim öfkeyle.

Cevabını beklerken üzerime baktığımda incecik bir gecelik vardı üstümde. Boğazımdan istemsizce küçük bir çığlık koptu.

“Üstümü de mi değiştirdin? Ne hakla bana dokunursun!”

Yatakta deli gibi çırpınıyordum; saçlarım yüzüme düşmüştü, kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu.

Cihangir ise kımıldamadı bile, sadece biraz daha yaklaştı. Başta ellerimle onu nedensizce ittim ama gücüm yetmemişti; üstelik bu sefer bana daha çok yaklaştı. Nefesi yüzüme değiyordu, tenimin her zerresinde hissediyordum.

Elimi sakince tuttu; parmakları soğuktu ama tutuşu ise şaşırtıcı derecede yumuşaktı.

“Hırçınlığın bittiyse, Sena” dedi sakin bir sesle Cihangir. “Evet, seni ben taşıdım. Ama üstünü Bahar Hanım değiştirdi.”

Sözleri o kadar sade, o kadar kendinden emin çıkmıştı ki...

Utancım mı ağır bastı, yoksa korkum mu, bilemedim. Sadece nefesimi tuttum, sanki bana biraz nefes alma şansı vermek için bekliyordu. Sonra gözlerimin içine baktı; bakışlarında tuhaf bir ciddiyet vardı.

Hazır hissetmiş olmalıydı ki konuşmaya başladı...

“Ayrıca, üzerin için buraya birkaç eşya getirdiler. Hazır olduğunda seni aşağıda kahvaltıya bekliyorum,” bir an durdu ve ekledi.

“Beni bekletme.”

Sözleri resmen odanın içinde asılı kaldı. Bir saniye boyunca sadece birbirimize baktık. Ne o gitmekte acele etti ne ben bakışlarımı kaçırabildim.

Yavaşça ayağa kalktı, ağır adımlarla kapıya yöneldi ve kapı koluna dokunduğu an, başını çevirip bir kez daha baktı; sanki o bakışla ‘hadi artık kalk’ diyordu.

Kapı kapandığında odanın sessizliği yeniden üzerime çöktü. Yatakta ellerimi yavaşça bacaklarımın üzerine bıraktım. Ne ara böyle samimiyet kurmuştu benimle, anlamamıştım. Yine de bu yakınlığın beni rahatsız etmesi gerekirken... tam tersi bir his dolandı içimde.

Sanki dün gece tenimde bıraktığı nefes hala oradaydı.

Gözlerim, onun ardında kapanan kapıya takılı kaldı bir süre. Sonra etrafıma bakındığım da odanın içinde kendine ait bir banyo vardı. Gerçi bu oda, hatta sadece bu banyo bile Urla’daki evimden büyük olabilir miydi?

Bizim de paramız vardı elbette ama bu bambaşka bir şeydi. Bu gösteriş değil; güçtü. Yerimden kalkıp banyoya geçtim. Aynada kendime baktığımda, dün gece ne kadar dağılıp gittiğimi fark ettim.

Saçlarım karışmıştı, gözlerimin şişliğini saymıyorum bile. Hızlıca elimi yüzümü yıkayıp, bulduğum bir tarakla saçlarımı düzeltmeye çalıştım.

Kendime son bir kez bakıp banyodan çıktım ve perdeyi araladığımda İstanbul Boğazı’nı görmeyi hiç beklemiyordum; atlasam denize girecekmişim gibi hissettim.

Aşağıda ise sayamadığım kadar çok adam vardı. Hepsi ellerinde silahlarla, kaleyi andıran bu yalıyı koruyorlardı.

Tam o sırada bahçe kapısı yavaşça açılmaya başladı.

Meraklı gözlerle gelene baktığımda siyah bir araba içeri girdi. Cam aralandığında içeriden bir el sallandı bana doğru.

Esmer bir adamdı el sallayan, yüzü belirgindi, bakışları net. Sanki beni tanıyormuş gibi baktı.

Ona hiç tepki vermeden pencerenin kenarından çekilip içeriye geçtim. Cihangir’in bahsettiği kıyafetler koltuğun üzerine özenle yerleştirilmişti. Hepsi de tam bedenime uygundu; hatta ayakkabı numarama kadar. Muhtemelen bunu gelirken ayağımda olan terlikten anlamışlardı.

Zaten dün gece apar topar çıkmıştım evden.

Asıl rezillikse terlik değildi. Dün gece üzerimde incecik askılı pijamam vardı. Keşke evdeyken üstüme başıma biraz daha özen gösterseydim diye geçirdim içimden. Çünkü o pijamalar, hele ki böyle bir gecenin ardından, hiç de hoş bir görüntü sayılmazdı.

Karşımda duran kıyafetlere baktığımda gözüme çarpan elbiseyi elime aldım.

Yeşil, zarif bir kumaştı; dokusu parmaklarımın arasında kayıyordu. Üstümü değiştirip aynaya baktığımda karşımda bambaşka biri vardı. Elbise, gözlerimin mavisini öyle bir parlatmıştı ki sanki yeşile çalıyor gibiydi. Kendime son bir kez daha baktıktan sonra kapıyı açıp aşağı inmek üzere hareketlendim.

O kadar sessiz ilerliyordum ki sanki eve gizlice giren biri gibiydim. Derken karşıdan gelen kadınla göz göze geldim. Omuzlarım dikleşti, adımlarım ağırlaştı. Hafif bir tebessümle yüzüne baktım.

“Sena Hanım, günaydın. Ben Bahar, Cihangir Bey bahçede, kahvaltıya sizi bekliyor. Bir ihtiyacınız var mı?” dedi.

Adının Bahar olduğunu öğrendiğim kadın, yumuşacık sesi ve sevecen tavrıyla bana gülümsüyordu. İçimde kısa bir rahatlama hissetmiştim; yabancı ama güven veren bir yüzdü.

“Yok, teşekkür ederim Bahar Hanım. Hemen geliyorum” dedim.

Kadını arkamda bırakıp hızlı adımlarla merdivenlerden inmeye başladım. Gerçekten yolu bilmiyordum ama ayaklarım sanki kendi kendine biliyormuş gibi beni aşağıya götürüyordu.

Bahçeyi bulmak da zor olmadı; salona indiğimde zaten kocaman pencerelerden bana bakan yemyeşil bahçe tüm ihtişamıyla perdenin arkasından görünüyordu.

Kapıya yöneldiğim sırada dışarıdan gelen seslere kulak kesildim. İçimdeki merak hemen uyanmıştı.

“Oğlum, tam bir afet diyorum ya! Kızıl afet... Geceliğiyle pencereye çıkmış. Vallahi önce kendi gözlerime inanamadım gerçek mi değil mi diye? Dedim ki kendi kendime; Cihangir bu eve o kızı getirir? Hele de böyle bir geceden sonra?” dedi, adını bilmediğim bir adam.

“Yanında olduğunu da söylemedin lan! Ben de kendi kendime gelin güvey oldum,” diye ekledi.

Cihangir’in sesi bir anda bıçak gibi inmişti masaya. Öyle sertti ki bahçedeki hafif rüzgâr bile kesildi sanki.

“Geceliği üstündeyse ne bakıyorsun lan o zaman? Başka bir yere baksana! Sena, benim evimde, benim yanımda. Gözünün ucuyla bile bakayım deme Serkan. Dibin düşmesin, yoksa seni ben düşürürüm!”

Serkan’ın sesinden sonra ortam buz kesilmişti.

Şaşkınlıktan olduğum yerde kaldım.

Demek bu adamın adı Serkan’dı...

İçimden bir şey söylemek geçti ama daha nefes alamadan, arkamdan gelen Bahar Hanım’ın sesi ortamı susturdu:

“Sena Hanım, bir şey mi oldu?”

Kapı dinlerken yakalanmış olmanın utancı yüzüme vurmuştu. Ne diyeceğimi bilemiyordum, dilim dolaştı.

“Ben... bahçeyi arıyordum da” dedim saçma bir bahane uydurarak. Halbuki bahçe gözümün önündeydi.

Bahar Hanım, her şeyi anlamış olacak ki nazikçe gülümsedi ve eliyle kapıyı işaret etti. “Buyurun, bahçe burada” dedi. Gülümsemesinin ardında hafif bir alay vardı sanki. İçimden “rezil oldum” diye geçirdim.

Bahçeye adım attığımda Cihangir’le Serkan gözlerini benden ayırmamıştı. Sanki ikisi de bu halimi görmüştü. Başımı öne eğip kısa bir selam verdim ve masaya doğru ilerledim.

Serkan’ın bakışlarını üzerimde hissetmem uzun sürmemişti. Şaşkınlıkla başlayan bakışı giderek dikkatli, hatta ölçüp biçen bir hale bürünmüştü. Göz göze geldiğimizde, teninin esmerliğiyle tezat oluşturan buz mavisi gözleri, tıpkı benim gözlerim gibiydi.

Bir an birbirimize baktık. O sırada masanın diğer ucundan gelen sandalye sesiyle gözlerimi Serkan’dan ayırdım. Cihangir sandalyesini gıcırdatarak geriye yaslanmıştı.

Sessizdi ama bakışları sertti; ikimizin arasındaki o gerilimi çoktan sezmişti. Yüzündeki o küçük kasılma, dudaklarının kenarındaki sertlik... sustukça öfkesi daha da büyüyordu sanki.

Sonunda buz gibi bir sesle konuştu:

“Serkan, gözlerini topla. Yoksa bir daha bu masaya oturamazsın.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

17okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.