Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'

Vaveyla Yazarı: 145 145

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'

Sadece gülümsedi. O küçümseyen, buz gibi gülümseyişle...

Tam o anda Serkan başını çevirdi. “Ne oluyor lan orada?” dercesine baktı arka koltuğa. Araba ani bir frenle sarsıldı, fren sesiyle birlikte tüm bedenim savrulmuştu.

Silah elimden kaydığında Cihangir hızla beni yakaladı, onun kollarının arasında sıkışmıştım.

Daralan nefesimin arasında gücüm yetmeyecekti. Ama yine de denemeliydim, kim olduğunu bilmediğim bu adamın yanında, onu ne kadar çok çekici bulsam da ölmeye niyetli değildim.

Hele de bu gece o adamın söylediklerinden sonra...

Serkan tamamen bize döndüğünde, Cihangir sertçe bağırdı.

“Çık dışarı, Serkan!”

Serkan hiç tereddüt etmeden arabadan indi. Kapıyı kapattı ve sigarasını yakarken uzaklaştı, birilerini aramaya başlamıştı bile.

Arabada geriye sadece Cihangir ve benim nefeslerimiz kaldı.

O, sakinleşiyormuş gibi davranıyordu; kulağımın altından verdiği nefes boynuma değdiğinde, istemsiz bir ürperti geçti içimden.

Kızgın olmam gereken anlarda, onu hissetmek daha da karıştırıyordu beni.

Aramızdaki sessizliği Cihangir’in dudakları bozdu, çenesindeki kaslar belli belirsiz gerilmişti.

“Bir yabancının sözüyle bana silah çektin, Sena.” dedi sonunda. Sesi o kadar buz gibiydi ki...

“Ne duymam gerekiyordu peki?” diye bağırdım kendimi tutamayarak.

“O adam senin kim olduğunu biliyor muyum, dedi. Ben ne düşünmeliydim?”

Bir anda ani bir hareketle beni kendine doğru çevirdi. Cihangir’in kucağında oturuyordum. Dizlerim onun bacaklarına değiyordu, elleri hala belimdeydi. Beni kendine çevirdiğinde gözlerim onunla kilitlendi. Kaçacak bir yerim yoktu.

“Ne düşünecektin biliyor musun?” dedi, sesi artık daha sakindi.

“Bir daha bana silah doğrultmadan önce düşün, Sena,” bir an durdu sonra alçak ama daha sert bir sesle ekledi.

“Sen hala hayattaysan... bu, sadece benim istediğim için.”

Cihangir’in sözlerinden sonra kabaran öfkemi dizginlemek için derin bir nefes aldım. Ama yine de içimdeki bu öfkeyi tutabilecek durumda değildim.

“Senin istediğin için mi?” dedim alayla.

Gerçekten kim olduğunu sanıyordu?

“Ne zannediyorsun kendini, Cihangir? Benim hayatım üzerinde bu kadar hakkın olduğunu mu sanıyorsun? İki elimi tuttun diye bu kadar anlam yükleme kendine. Üzülürsün!” dedim sonunda.

Açıkçası üzülür müydü, umursamaz mıydı şu anda hiç sağlıklı düşünemiyordum.

Bir an hiçbir şey söylemedi. Sadece bana bakıyordu, uzun süre içimi okuyor gibiydi. Sonra Cihangir’in eli belimde hafifçe hareket ettiğinde beni belimden daha da kendine çekti. Aramızdaki mesafe tamamen kapanmıştı. Nefesi artık dudaklarımın üzerindeydi.

“Sen...” dedi derinden gelen bir sesle. Devam edememişti çenesindeki kaslar gerilirken ilk kez kontrolünü kaybettiğini hissettim.

Parmaklarının tutuşu belimde sıkılaştığında beni kendisine daha çok bastırdı.

Bir an durdu, gözleri dudaklarıma kaydı sonra tekrar gözlerime geldiğinde konuşmaya başladı.

“Bana silah çekecek kadar cesursun... ama gerçeği benden duymaya cesaretin yok!”

Gerçeklerden kastı neydi bilmiyordum ama ben de onun sınırlarını zorlamak istemiştim. Ellerimi çıplak tenine koyduğumda nefesi bir an kesilip derinleşmişti. Bu tepkiyi hissetmek... bir adım daha atma isteğimi büyüttü. Biraz daha yaklaştım. Aramızdaki mesafe neredeyse yok denilebilecek kadar azdı. Bir sonraki hamlemi bekliyordu, görüyordum.

Ve tam o an... dudaklarımız birbirine değecekken durdum.

Cihangir’in çenesi gerilmişti, gözleri dudaklarıma kaydı, sonra gözlerime. Beklediği şey gerçekleşmemişti. Biraz geri çekilip gözlerinin içine baktım.

“Ben senden emir almıyorum, Cihangir.” dedim sesim düşündüğümden daha net çıktı.

“Kim olduğunu bilmiyorum. Neden bana gerçeği söylemediğini de bilmiyorum ama... Senden korkmuyorum. Anladın mı?”

O an yalan söyledim.

Korkuyordum, hem de hayatımda hiç kimseye hissetmediğim kadar. Ama bunu bilmesine izin veremezdim asla.

Bu yüzden kuyruğumu dik tutmalıydım.

Cihangir birden ellerini iki yana koyup başımı neredeyse camla kendi arasına sıkıştırdı. Sanki içimden geçeni anlamış gibi dudaklarıma doğru yavaşça eğildi, sesi alçaldı. “Keşke gerçekten korkmasaydın, Sena,” dedi.

“Çünkü korkmazsan... yaşamak daha zor olurdu.”

Yavaşça başımı diğer tarafa çevirdim, yüzüme düşen saç tellerini eliyle geri itmişti, sanki az önce ona silah doğrultmamışım gibi beni tehdit etmemiş gibi davranıyorduk.
“Senin istediğin kadar yaşamak istemiyorum Cihangir, ben istediğim için yaşıyorum ya da ben istediğim için şu an da bu pozisyondayız.” dedim.

Gerçekten de öyleydi istesem belki elinden kurtulabilirdim ama o kadar gerileme gerek yoktu.

Allah’ım inşallah dövüş yeteneklerimi unutmamışımdır.

Cihangir söylediklerimi anlamaya çalışıyor değil, tartıyor gibiydi. Sonra yavaşça geri yaslandı, dudaklarının kenarında o belli belirsiz gülümsemesi belirdi.

“Demek istediğin” dedi, “beni hala kontrol edebileceğini sanıyorsun, oda güzel.”

Bu sefer gözlerimi kısmadan baktım ona. “Ben kimseyi kontrol etmeye çalışmıyorum. Sadece aynı şekilde kimsenin de beni kontrol etmesine izin vermem.” dedim.

Bir süre arabada sessizlik oldu, motorun sesi, rüzgârın uğultusuyla karışıyordu. Serkan dışarıda hala beklerken o an ikimiz için dünya bu daracık arabanın içinden ibaretti.

Cihangir yeniden başını bana doğru çevirdi, bu sefer gözlerinin karası daha çok içime işliyordu.

“Sana bir şey söyleyeyim mi, Sena?” dedi alçak bir sesle. “İnsan en çok, kendini kontrol ettiğini sandığında kaybeder.”

Bir süre ne demek istediğini anlamadım, o gözleriyle beni delip geçiyordu. Sonra aniden öne eğildi, yüzü neredeyse benimkine değecek kadar yaklaştı. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi ama kıpırdamadım.

“Elindeki silahı bana doğrulttun,” dedi. “O an bile gözlerini kaçırmadın. Ama şimdi, sadece bakışlarımla geri çekiliyorsun.”

Fark ettim ki, korktuğum şey Cihangir değil, kendimdim. Bir şey söylemem gerekiyordu, ama dilim resmen damağıma yapışmıştı. Sanki sessizliğim onun hoşuna gidiyordu. Ardından dudaklarının arasından yüzüme doğru bir nefes verdi.

“İşte şimdi... gerçeğe yaklaştın, kızıl.” dedi. Bu adamın söylediği ve kastettiği şeyleri anlamak için konuşmadan önce iyice düşünmek gerekiyordu. Resmen zihnimle oynuyordu.

“Ne gerçeği?” dedim sonunda.

“Beni tanımaya çalıştığın her an biraz daha uzaklaşıyorsun, Sena,” dedi. “Çünkü ben, kimsenin bilmek isteyeceği biri değilim. Sadece sen farkında değilsin.”

Böyle konuştuğunda nedensizce ondan nefret etmek istemiştim ama nefret etmek bile zor oluyordu onun karşısında. Yine de geri adım atmadım.

“Elinden geleni yap o zaman. Gerçeğini sakla Cihangir Soytürk. Ama bil ki ben onu da bulurum, hatırlarım.”

Cihangir duyduklarından sonra gülümsedi, bu kez gerçekten. “Bulduğunda hala benden hoşlanacağından emin misin?” diye sordu.

Nedensizce sorusu karşısında tehlikeyi ve cazibeyi aynı anda hissettim; söyleyecek bir söz bulmak için önce kalbimi susturmam gerekiyordu.

“Hoşlanıp hoşlanmayacağımla ilgili derdin ne, Cihangir?” diye sordum.

Cihangir omuzlarını hafifçe geri yasladı. “Sadece bilmek istedim. İnsanlar kendilerini bildiklerinde, çoğu zaman bulduklarından kurtulamazlar.”

Resmen içimde bir yerde, ona dair öğrendiklerimle öğreneceklerim birbirine karışıyordu. “Seninle aynı dünyada olmak zorunda değilim,” dedim. “Ama şu an buradayım. Ve burada olmam, senin istediğin için değil, benim seçimimdi.”

Cihangir’in yüzünde öyle bir tatmin olmuş ifade vardı ki anlatmak, mümkün değil gibiydi.

“Seçim,” diye tekrar etti Cihangir. “Güzel bir kelime. Acıtırsa, seçimdir güzelim.”

Sonra elini dizime doğru uzattı ama dokunmadı; parmakları yalnızca birkaç santim ötede asılı kaldı. Bu dokunuşun tehdidinden daha tehlikeliydi: bir davet gibiydi.

“Beni bulduğunda,” dedi gülümsemesiyle “ileride bana dair öğrendiğin ya da hatırladığın şeyler seni koruyacak mı, üzecek mi onu bilemem. Ama bildiğim tek bir şey var, ben seni bulduğum için pişman değilim, Sena.”

Aklımda o kadar çok soru bırakmıştı ki Cihangir, istemsizce ona cevap vermeden dudaklarımı ısırmaya başladım. Başımı cama çevirdiğimde o da cebinden telefonunu çıkartmıştı.
Serkan’ı aradı. “Eve dönüyoruz!” dedi.

Serkan şaşkınlıkla direksiyona oturdu. “Oğlum, bunca saat ne konuştunuz lan? Dışarıda ağaç oldum resmen,” dedi.

Cihangir gözlerini kapadı, belli ki sabır diliyordu bu gece için. Daha çok dilerdi.

“Kes sesini Serkan. Eve dönüyoruz” dedi bu kez daha sert bir tonla.

“Lan anlamıyor musun, oraya gidilmez. Ev tarandı, farkında mısın sen!” Şile’deki eve gidelim, adamları oraya gönderdim.”

Ama Cihangir onu duymamış gibiydi. Sert, buyurgan bir sesle tekrarladı.

“Dedim ya eve dönüyoruz lan!”

Serkan itiraz edecekmiş gibi başını kaldırdı ama sonra vazgeçti. O da arkadaşını tanıyordu. Yol boyunca hiç kimse konuşmamıştı. Motorun uğultusu dışında arabadan çıt çıkmıyordu.

Eve vardığımızda karşımda gördüğüm manzara evin ön kısmının dağılmış olmasıydı. Her yer cam kırıklarıyla doluydu. Ön verandadaki kış bahçesinin ve benim kaldığım odanın camları parçalanmıştı.

Salonun ve Cihangir’in odasının camları sapasağlamdı. Serkan’a göre kurşun geçirmezmiş. Kırılan camların arasından geçerken aklımdan garip bir düşünce geçti: Cihangir bu kadar zenginken neden her yeri kurşun geçirmez yaptırmamıştı ki? Sonuçta o, parayla her şeyi kontrol edebilen bir adamdı.

Verandanın yanına geçip bir anda durdum. Kırılmış cam parçalarından birinde yansıyan halime baktığımda... ne kadar dağıldığımı fark ettim. Saçlarım karmakarışıktı, yüzüm solgundu. Ama en çok da gözlerim yabancıydı bana. Ne zamandır böyleydim? Ne zamandır birilerinin yalanlarının ortasında onlara inanır olmuştum?

Elimi uzatıp kırık cama dokundum; parmağımın ucunda soğuk bir sızı hissettim.

Sanki cam değil, geçmişim kesmişti tenimi.

Urla’da, sessiz sokaklarda yaşayan, Sena yok olmuş gibiydi. Onun yerine bir adamın bakışlarıyla sarsılan biri olmuştum iki günde.

Cihangir’in beyaz tişörtünün uçları geceliğime değecek kadar yakındı. Ayağımda topuklu terliklerin ucundaysa kırık camlar parlıyordu. Camdaki yansımama baktım ve onun silüetini gördüm arkamda. O an gözlerimi kaçırmam gerekiyordu ama yapamadım. Gözlerim, onun yansımasına kilitlenip kaldı.

Cihangir bana biraz daha yaklaştığında parmaklarıyla tişörtümün uçlarını aşağıya doğru çekiştirdi. Sanki bir şey söylemek istiyordu ama kelimeleri boğazına takılmıştı fakat birden Cihangir’in beklenmedik gür sesiyle herkes donup kaldı.

“Herkes bahçe kapısına dönsün! İki dakika boyunca kimse arkasına bakmayacak!” Bağrışının sertliği ile irkildim. Cihangir o esnada elimi tuttu; parmaklarının sıcaklığı buz gibi ellerime geçti.

“Yürü” dedi kısaca, beni evin girişine doğru sürüklerken.

“Cihangir, yavaş ol” diyebildim zorla. “Her yerde cam kırıkları var... Hem terlik giyiyorum, topuklu. Senin peşinden öyle hızlı koşamam.”

Cihangir göz ucuyla aşağı baktı, ardından başını iki yana salladı.

“Böyle işe...” diye mırıldanırken birden eğilip beni kucağına aldı.

Küçük bir çığlık döküldü dudaklarımdan. O an etraftaki korumaların kıpırdandığını hissettim.

Hakan hemen sert bir sesle uyarmıştı onları: “Olduğunuz yerde kalın! Sorun yok!”

Cihangir beni kucağında taşırken kalbim göğsümden deli gibi atıyordu. Ne utanmamı bastırabiliyordum ne de içimde kıvılcım gibi büyüyen o sıcaklığı. İçeri geçerken Serkan’ın alaycı gülüşünü duyduğumuzda ne ben ne Cihangir onu umursadık. Bahar Hanım karşımızda belirdiğinde, anneme yakalanmış gibi hissetmiştim.

“Keyfin yerinde galiba” dedi Cihangir, sesinin sıcaklığı boynuma dokununca gözlerimi kapatmıştım. Başımı hafifçe salladım, belki evet demekti o hareket, belki sadece bir kaçış.

Gözlerimi açıp etrafıma baktığımda istemsizce irkildim. Çünkü bu oda benim odam değildi. Cihangir beni kendi odasına getirmişti.

“Cihangir, ben odamda yatabilirim” diyerek kucağından inmeye çalıştım. Oysa o, hiçbir şey söylemeden beni kendi yatağının üzerine bir bebekmişim gibi dikkatlice bırakıp odadan çıkmıştı.

Cihangir’in odasında yatma fikri birden ürkütücü gelmeye başladı. Ne ara kendimi onun yatağında bulmuştum?

İki gündür tanıdığımı düşündüğüm bu adamla ölümle burun buruna gelmiş olmam dışında çok da kötü bir şey yaşamadım, çok şükür Allah’ım.

Tam o sırada Bahar Hanım kapıyı çalıp içeri girdi.

“Sena Hanım, Cihangir Bey sizin için odanızdan bir şeyler getirmemi istedi. Dilerseniz burada duş alabilirsiniz ve Cihangir Bey, yarım saat sonra odaya geleceğini söyledi” dedi.

Hızlı yerimden kalktım, Bahar Hanım’ın elindeki kıyafetleri alırken sesim neredeyse fısıltıya dönmüştü.

“Teşekkür ederim” dedim çekingen bir tavırla. Çünkü Cihangir’in kucağında beni gördüğünü biliyordum ve bu düşünceyle yanaklarım ateş gibi yanıyordu.

Bahar Hanım gülümseyerek çıktıktan sonra, üzerimdeki Cihangir’in tişörtünü çıkarıp cama yakın duran tekli koltuğun üzerine bıraktım.

Kıyafetlerimden kurtulup buz gibi suyun altına girdiğimde, bu gecenin ağırlığından ve üzerime sinen korkudan arınmak istediğimi fark ettim.

Nasıl bir oyunun içine düştüğümü bilmiyordum. Hatta bir oyun olup olmadığından da şüpheliydim.

Şimdilik ‘sadece Cihangir’e inanmak istedim...’

Belki de bu, kimsesizliğin bana oynadığı bir oyundu; kendini, ilk uzanan ele teslim etmek...

Oysa ben hiçbir zaman tam anlamıyla çocuk olamadım, hiç genç kız gibi kaygısız da yaşamadım. Hep bir şeyleri düzeltmeye, toparlamaya, birilerini memnun etmeye çalıştım. Her seferinde biraz daha yoruldum, biraz daha eksildim. Ve sonunda bir kez olsun savaşmak istemedim. Sadece inanmak istedim.

Belki yarım saatten fazladır soğuk suyun altındaydım. Tenim uyuştu, düşüncelerim bile dondu. Ellerim buruştuğunda sanki zamanı fark etmiş gibi çıkmak için doğruldum. Banyoda asılı duran, Cihangir’e ait olduğunu düşündüğüm bornozu aldım ve üzerime geçirdim. Ardından Bahar Hanım’ın getirdiği pijama takımını giyip banyodan çıktım.

Odaya geçtiğimde Cihangir, koltuğa yaslanmış, elindeki telefona dalmıştı. Yanından hızla geçip ilerideki yatağın ucuna oturdum.

Cihangir- Soğuk su

Kapının hafifçe açıldığını duydum. Ne odaya girdiğini belli edecek kadar cesur, ne de tamamen sessiz kalacak kadar temkinli bir sesti bu. Sena çok sessizdi...

Başımı kaldırmadım.

Elimdeki telefona bakar gibi yaptım ama ekran çoktan kararmıştı. Aslında göz ucuyla onu izliyordum.

Ayak sesleri yumuşaktı, ürkekti. Sanki bastığı her tahtadan özür diliyordu. Bahar Hanım’ın getirdiği pijamaları giymişti. Omuzlarına kadar inen ıslak saçları, pijamasının yakasını koyu bir iz gibi ıslatmıştı.

Üzerinden yeni geçmiş bir fırtınanın sessizliği vardı halinde. Yatağın ucuna oturduğunda ne bana baktı ne de bir şey söyledi.

Ama o suskunluk...

O suskunluk, odanın her yerine yayıldı, benimle onun arasına görünmez bir duvar gibi çekildi. Bir yanım kalkıp ‘geçti’ demek istiyordu diğer yanım susmanın daha güvenli olduğunu.

Çünkü bu kadının gözlerinin içinde yaralı bir kuşun temkiniyle parlayan bir şey vardı.

Ve ben, o bakışların biraz olsun dinebilmesi için kıpırdamadan oturmayı seçtim. Yalnızca bir kez, göz göze geldik. O kadar kısa bir an ki, zaman bile duraksamış gibiydi. Sonra o başını eğdi, ben nefesimi tuttum.

Kelimelerden çok sessizlik konuşuyordu aramızda ve o sessizlik, ne tuhaftır, hiçbir kelimenin kuramadığı kadar derin bir bağ örüyordu aramızda. Sadece o, daha bunun farkında değildi...

Sena- Yatak Odası

O bakışları hissettim. Cihangir konuşmadı ama sanki bütün sessizliğiyle içime dokunuyordu. Kelimelere gerek kalmadan ikimizin de sustuğu bu gecede bir şeyler değişti.

Ona karşı şüphelerim gitmemişti, ama içimde bir yer çok küçük bir yer onun söylediği her şeye şimdiden hazır gibiydi.

Yatağın ucunda oturmuş, ayaklarımı yerdeki halının dokusunda gezdiriyordum. Kelimelerse dilimin ucunda gezinip duruyordu, sonun da dayanamadım.

“Şey...” dedim, sesim duyulur duyulmaz, kendime bile yabancı gibi çıkmıştı.

“Dolapta havlu bulamayınca senin bornozunu kullandım... umarım sorun değildir.”

Cihangir başını hafifçe kaldırdı. Kaşlarının arasındaki o belirgin çizgi biraz yumuşadı. “Değil” dedi kısa bir sessizlikten sonra.

Sesi sakindi ama içinde bir yorgunluk vardı.

Benimse aklım hala başka bir yerdeydi. Bu odada, bu sessizlikte, onunla aynı yatakta uyumak fazlaydı belki de. Ama içimde bir şey, durmadan o fazlalığın içinde kalmak istiyordu.

“Aslında...” dedim, gözlerimi kaçırarak, “ben kendi odamda yatabilirim Cihangir.”

Bir an başını bana çevirmişti Cihangir, bakışları kısa ama derindi.

“Yarın sabah kurşun geçirmez camlar takılacak, şimdilik burada güvendesin.” dedi sesi bir güvenlik raporu kadar netti.

İkimizde sessizce yatağa yattık.

“Hadi Sena ışığı kapat, uyuyalım artık uzun bir gündü” dedi Cihangir.

“Olur” dedim, kendi halime şaşırmış bir şekilde. Dediği her şeyi yapma eğilimindeydim ve bu, çok ama çok kötüydü.

Işıkları kapattığımda odanın bu kadar karanlık olabileceğini tahmin etmemiştim. Yavaşça yatağa doğru ilerlerken dizimi bir yere çarptım.

Ufak bir inleme çıktı ağzımdan; Cihangir olduğu yerde hızlıca elimi bularak beni kendisine doğru çekti.

Şimdi büyük yatakta, ben onun kolunun üstünde yatıyordum. İçimi bir ateş sarmıştı, dizimin acısını bile unutup ellerimle yüzüme hava gelmesi için çırparken, Cihangir yanımda gülüyordu.

“Bu kadar tatlı olmak zorunda mısın?” dedi.

“Bilerek yaptığım bir şey değil... sende fark etmişsindir ki yaşananlar bünyeme fazla geldi” dedim telaşla.

O ise bundan zevk alır gibi daha da gülmeye başladı. Arkamı dönüp ona mesafe koymak için kıpırdandığımda buna izin vermedi; bedenini bana döndürüp boşta kalan elini göbeğimin üzerine koydu.

Allah’ım midemde kelebekler uçuşuyordu resmen.

Yaşanan onca olaydan sonra, kendimi uykunun tatlı kollarına bırakabildim.

Ve o kolların sahibi, açıkça Cihangir’di.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.