7. bölüm / 9
Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'
Bölümler 9Şu an: Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'
- 1 Yazdan Kalma Bir Günden -Önce1.556 kelime
- 2 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'3.039 kelime
- 3 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.135 kelime
- 4 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.958 kelime
- 5 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.279 kelime
- 6 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.338 kelime
- 7 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.362 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.253 kelime
- 9 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.730 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabah gözlerimi açtığımda odada yalnızdım. Dün gece Cihangir’in odasında beraber uyumuş olmamız hala zihnimde dönüyordu; sessizlik ve o garip güven veren yakınlık...
Ama şimdi sadece yatak ve sessizliğin soğukluğu vardı.
Yataktan kalkıp kendi odama geçtiğim de içerideki cam kırıkları temizlenmiş ve yeni cam takılmıştı. Sanki dün gece yaşadığımız silahlı saldırı hiç yaşanmamış gibiydi; oda, tıpkı eski haliyle karşımda duruyordu.
Komodinin üzerinde duran annemle babamın fotoğrafı, o hengameden sağ çıkmış olmamın zaferini kutlar gibi bana bakıyordu. Hızlıca resimlerine bir öpücük kondurdum, sonra yanındaki telefonumu elime aldım.
Cihangir’den gelen bir mesaj vardı:
“Hazırlandığında çocuklar seni alışveriş merkezine götürecekler.”
Normalde kendim de gidebilirdim, ama İstanbul’a dair hatırladığım şeyler çok azdı. İlk aklıma gelen, yaşadığımız ev; bir diğeri ise hayal meyal hatırlayabildiğim bir deniz feneriydi. Deniz fenerinin gerçekliğinden hiç emin değildim, çünkü ne zaman dedem ve babaanneme orayı anlatsam “hiç gitmedin ki oraya” derlerdi. O yüzden zihnimde deniz fenerinin akıbeti hep şüpheli kalmıştı; sanki anılarım ve gerçeklik arasında ince, kırılgan bir cam duvar vardı.
Hazırlanmak için etraftaki kıyafet çantalarına bakındım ama hiçbiri etrafta yoktu. Oda da bulunan dolabın kapağını açtığımda, her şey yerli yerindeydi. Sanırım bunu Cihangir, Bahar Hanım’dan istemişti. Akşam o çatışmada üstüme giyebilecek bir şey bulamadığım için kızmış olmalıydı.
Dolabın içine göz attığım da kenarları kahverengi bir kot şort ve üstüne örgü detaylı beyaz bir üst giymiştim. Altına da sandalet tercih ettim ve hazırdım. Çantamı koluma geçirdikten sonra merdivenlerden indim. Saat on bire geliyordu.
“Sena Hanım sizin için bahçeye kahvaltı hazırlamıştım. İsterseniz kahvenizi oraya getirebilirim” dedi Bahar Hanım.
Kendimi bir anda ultra zengin gibi hissettim; her şey, ben daha ağzımı açmadan önüme serilmişti. Umarım buna çok fazla alışmazdım.
Bahar Hanım’a “tamam” dedim ve bahçeye geçip kahvaltımı yapmaya başladım.
Telefonumu çantamdan çıkardığımda üniversiteden arkadaşlarım aramış hem mesaj atmıştı.
İzmir WhatsApp grubumuz adeta patlamıştı.
Kerem’in mesajları özellikle dikkat çekiciydi, “Sena, İstanbul’daymışsın! Sana inanamıyorum! Neden haber vermedin?”
Kerem, üniversitedeki arkadaş grubumuzun en deli dolusuydu. Ama en belirgin özellikleri korumacı ve bitmek bilmeyen bir enerjisi, her şeye hâkim olma isteğiydi...
Dolayısıyla en çok tartıştığım ama en çok da sevdiğim kişi oydu. Tabi Aslı’dan sonra.
Sude, Efe ve Aslı diğer yakın arkadaşlarımdı.
Hepimiz üniversiteden sonra bir yerlere dağılmıştık; aslında dağılan tek kişi bendim, çünkü hepsi İstanbul’da çalışıyordu.
Kerem ve Efe avukat olmuştu, Kerem babasının hukuk şirketinde Efe ile çalışıyordu. Sude moda alanında çalışmaya başlamıştı; modaya dair tüm bilgim Sude sayesindeydi. Aslı tıpkı benim gibi iç mimardı ve İstanbul’da bir şirkette çalışıyordu.
Mesajlara baktığımda grubumuzun mesajları adeta bir yandan şaşkınlık, bir yandan panik içeriyordu.
KEREM: Sen delirdin mi, Cihangir Soytürk’le mi BERABERSİİNN!
SUDE: Kuşum, inanamıyorum İstanbul’a gelmişsin! Ey aşk, nelere kadirsin :)
EFE: Bize neden haber vermedin geldiğini Sena?
ASLI: Kuzu aşk olsun, İstanbul’da olduğunu ve sevgilin olduğunu haberlerden öğreniyoruz :(
SUDE: Arkadaşlar eminim bir açıklaması vardır, olan bitenin. Üstüne gitmeyin kızın. Sena bizi açıklığa kavuştur BİR AN ÖNCE.
KEREM: Kızın ne açıklaması olabilir, Cihangirle ne işi olur Sena’nın!
Ben de sonunda yazdım:
“Hepinizi çok özledim, beni merak etmeyin. Yarın akşam görüşelim, konum sizde:)”
Masadaki kahveme uzandım, ama bir yudum aldığımda tüm mesaj trafiği yüzünden kahvem buz gibi olmuştu.
Telefonum çalıyordu; arayan Kerem’di.
“Keremciğim, nasılsın?” dedim. Bana çok kızdığını biliyordum.
“Sence nasıl olabilirim Sena?” dedi Kerem, sesi öfkeliydi. “Akşamdan beri seni kaç kere aradım, farkında mısın? Hemen görüşmemiz lazım, neredeysen söyle, gelip seni alırım.”
Kerem her zaman değer verdiği insanların yanında olurdu. Hani, iki eli kanda da olsa yardım etmeye gelen insanlar vardır ya...
İşte Kerem benim için öyle biriydi.
Her ne kadar en çok onunla tartışsak da yeri bende hep ayrıydı.
Babaannem ve dedemin ölümünü Aslı ve Kerem sayesinde daha sağlıklı atlatmıştım.
“Kerem, ben şimdi alışveriş için dışarı çıkacağım. Üsküdar sahil de buluşalım, sana konum gönderirim. Öptüm seni çok, canım arkadaşım” dedim ve telefonu kapattım.
Eğer şimdi Kerem’in nutuklarını dinlemeye başlasaydık, kesin kavga ederdik. Bu taktiği geliştirdiğimden beri kavgalarımızda gözle görülür bir azalma olmuştu.
Hızlıca oturduğum yerden kalktım, çantamı elime aldım ve bahçeden doğruca eve gidip girişe doğru yürüdüm.
Bahar Hanım, nereden çıktığını anlamadığım bir anda (yine) benim için kapıyı açmıştı. Ona tebessüm edip Hakan’ın benim için getirdiği arabaya bindim, araba çalıştığında bahçe kapısı açılıp yola çıkmıştık bile.
“Hakan, Üsküdar sahilde bir kafeye gitmek istiyorum. Yani güzel bir yer olması yeterli benim için. Tam olarak İstanbul’u bilmiyorum” dedim.
Hakan şaşırmıştı, ama başını onaylarcasına salladı.
Araba giderken gözlerimi pencereden dışarıya kaydırdım; şehrin karmaşası, sahile doğru ilerlerken benim içimdeki heyecan ve merakla birleşiyordu.
Cihangir’i arayıp Kerem’le buluşacağımı acaba haber verse miydim, diye düşündüm...
En iyisi mesaj atmaktı.
“Cihangir merhaba, ben şimdi dışarı çıktım, bir arkadaşımla buluşacağım” yazdım. Kerem’den bahsetmemin bir anlamı yoktu.
Cihangir çevrim içi olup hemen cevap yazmıştı.
“Kendine dikkat et, bir şey olursa beni ara.”
“Merak etme, ararım” yazıp gönderdim.
Sonra Cihangir’in sayfasından çıkıp Kerem’e konumumla beraber mesaj attım:
“Birazdan Üsküdar da olurum, sen neredesin?”
Başımı telefondan kaldırıp arabanın camından dışarı baktığımda, İstanbul’a daha önce gelmeliydim, dedim kendi kendime.
Arkadaşlarım o kadar çok ısrar etmişti ki; ama ben hiçbir zaman bir başıma buraya gelebileceğimi düşünmemiştim.
Hakan arabayı durduğunda geldiğimizi anlayıp, elimdeki telefondan hızlıca Kerem’e konum attım. Daha sonra kapıyı açmak için elimi uzattığımda Hakan çoktan kapıyı açmıştı bile.
Sahile doğru yürürken, deniz kenarında küçük bir kafe gözüme çarptı. Oraya yöneldim. Masalardan birine oturduğumda, kısa süre içinde kahvem geldi.
Hayat ne garipti. İki gün önce Makbule abladan yumurtaları nereye koymam gerektiği hakkında ders alıyordum, şimdi ise Üsküdar sahilinde oturmuş, Kerem’i bekliyordum. Uzun zamandır dışarıdaki hayatı böyle, gözlemlediğimi hatırlamıyordum. Dünya gerçekten tuhaf bir yerdi.
Gözlerimi denizden ayırıp bana doğru yaklaşan Kerem’e çevirdiğimde, yüzünde kızgın bir ifade vardı. Ama kızgın da olsa onu görmek... onu çok özlediğimi hatırlattı. Hemen ayağa kalkıp boynuna atladım; birinin seni gerçekten düşündüğünü hissetmek, sıcacık bir şeydi.
Kızgınlığı Allah’tan kısa sürdü de o da bana sıkıca sarıldı. Yüzümü elleri arasına alıp yanaklarımı hafifçe sıkıyordu.
Tam “Bunu yapma” diyecekken, Hakan Kerem’in ellerini sertçe itti.
Ayyy resmen rezil olmuştum.
“Hakan, çekil kenara! Bırak!” Kafenin içinde avazım çıktığı kadar bağırıyordum.
“Sena Hanım, özür dilerim bir anda size sarılınca, bilemedim” dedi Hakan, pişmanlıkla geri çekilerek.
Benim tanıdığım Kerem, bu işin ucunu asla bırakmazdı; üstelik Hakan’ı mahkemelerde süründürürdü.
“Dışarıda bekle!” dedim sertçe, Hakan başıyla “tamam” deyip hızla kafenin dışına çıktı. Rezillik diz boyuydu; insanların telefon ekranlarının hafif ışıkları, denizin parlaklığıyla daha çok yansıyordu gözüme, resmen her şey film sahnesi gibi abartılı ve gerçeküstüydü.
Kerem olduğu yerden etrafa bakıp bana bir şey demeden kafenin tam ortasına yürüdü. İnsanların meraklı bakışları önünde gür sesiyle konuşmaya başladı.
“Türk Ceza Kanunu’na göre, özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun cezası bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıdır. Gizliliğin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlal edilmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır. Aynı şekilde kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri hukuka aykırı olarak ifşa etme suçunun cezası iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasıdır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.”
“Burada bulunun hanımefendinin bizzat avukatıyım. Avukat Kerem Günay. Elinizdeki video görüntülerini silmenizi rica ediyorum.” dedi emredercesine.
Arkadaşım benim be!
Kerem’in insanlara söylediklerinden sonra içimde bir yerlere sıcak bir şey dolmuştu. Gurur mu, minnet mi bilemedim. Arkadaşım oradaydı; gerektiğinde ayağa fırlayıp benim için savaşacak biriydi.
Ama aynı bakışın öteki yüzü de vardı: Cihangir de bana öyle bakıyordu.
Kerem herkese çektiği nutuktan sonra masaya yanıma geldi; yüzü çok kızgındı.
“Burada ne dönüyor Sena?” dedi. “Beykoz’dan buraya geliyorum karşılaştığım manzaraya bak! Senin ne işin olur bunlarla ya? Akşamdan beri çıldırdım! Aslı’nın haberi yok burada olduğundan” dedi Kerem.
Söyledikleri bir yandan bana sığınacak bir el uzattığı hissini veriyordu ama diğer yandan vicdanımı kemiriyordu resmen.
“Kerem, lütfen bir sakin ol, hepsini anlatacağım.” diye fısıldadım.
Ama içimde bir cephe vardı; anlatamadığım gerçekler. Bu yüzden küçük, zararsız gibi görünen bir yalan söyledim; Cihangir’le Urla da şans eseri tanıştığımı ona yıldırım aşkıyla âşık olduğumu söyledim.
Ona gerçekleri anlatamazdım Cahit denen o adamın evimi taradığını, Cihangir’le nasıl tanıştığımı.
Bu mesele çözülmeden Cihangir’in yanından ayrılamayacağımı...
Gerçekleri anlatsaydım eminim Kerem bir dakika bile beklemez, beni oradan alıp götürürdü.
“Kızım ilk görüşte aşk mı kaldı? Sen delirdin mi? Hem de onun evinde kalıyorsun, bu olacak şey mi! Hemen şimdi kalkıp eşyalarını topluyoruz, bana geliyorsun,” dedi sertçe, sesinde hem koruma hem de öfke vardı.
“Tanımadığın bir adamın evinde yaşamak normal mi Sena? Hem Cihangir Soytürk kim, sen biliyor musun?” dedi Kerem.
Tam ağzımı açıp cevap verecektim ki, Cihangir soğukkanlı bir sesle müdahale etti.
“Kimmiş bakalım, Cihangir Soytürk? Senden dinleyelim Kerem Günay!” dedi Cihangir.
Bölüm etkileşimi
