4. bölüm / 9
Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'
Bölümler 9Şu an: Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'
- 1 Yazdan Kalma Bir Günden -Önce1.556 kelime
- 2 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'3.039 kelime
- 3 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.135 kelime
- 4 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.958 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.279 kelime
- 6 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.338 kelime
- 7 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.362 kelime
- 8 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.253 kelime
- 9 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.730 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Karşıma mavi tikli bir hesap çıkmıştı. Fotoğraflara göz gezdirdiğimde hiç de evli biri gibi görünmüyordu. Ama bu da kesin bir kanıt değildi. Belki de eşi ve çocuğunu özellikle saklıyordu.
Tıpkı gizli işler çeviren insanların yaptığı gibi...
Tam o sırada telefonumdan mesaj sesi geldi. Hemen ekrana baktım ama hiçbir şey yoktu.
“Yanlış mı duydum?” derken bu kez bir bildirim daha geldi. O an fark ettim ki mesajlar diğer telefonuma düşmüştü.
Gelen mesajların ikisi de Cihangir’den gelmişti.
“Hazır mısın, işim erken bitti? 10 dakikaya ordayım” yazmıştı.
Telefonun saatine baktığımda neredeyse beş buçuktu. Hızlıca yerimden kalktım, kapının yanında duran, benim için alınmış eşyalara göz gezdirdim.
Renkli gömlekler, siyah kot pantolonları yine aynı siyah tonlarda şortlar ve sayısını tam çıkaramadığım rengarenk elbiseler...
Bir köşede iç çamaşırları, ayakkabılar, çantalar ve makyaj malzemeleri özenle dizilmişti. Birkaç günlüğüne düşünülmüş bu hazırlık, şaşırtıcı derecede ince düşünülmüş bir hareketti.
Hazırlandığımda son bir kez aynaya bakma ihtiyacı hissettiğimde üzerimde siyah, hafif parlak kumaştan yapılmış askılı bir elbise vardı. Altına, yine siyah aksesuar detaylarıyla süslenmiş topuklu bir ayakkabı giymiştim. Son dokunuş olarak siyah bir çantayla görünüşümü tamamlamıştım.
Kendime bakarken fark ettim ki; belki de siyahı seçişim, bu evin havasına sinmiş o karamsarlığın birden içime işlemiş olmasındandı.
Odanın kapısını kapatıp merdivenlerden inerken karşımda onu gördüm.
Gözlerimiz buluştuğunda, Cihangir’in de tıpkı benim gibi yutkunduğunu fark ettim.
Eğer bu adam evliyse bana dünyanın en güzel kadınıymışım gibi bakmamalıydı. Aslında benim de bakmamam gerekirdi... fakat elimde değildi.
O gözler üzerimdeyken, tenimin ürpermesi, içimin karıncalanması o kadar hoşuma gitmişti ki.
İçimden, “Allah’ım ne olur evli olmasın,” diye dua ettim. Sonuna da kısık bir sesle “Âmin” dedim.
“Çok güzel olmuşsun Sena,” dedi Cihangir, sesi garip bir şekilde yumuşak çıkmıştı. Sonra, sanki kendi sözünü fark edip hatasını düzeltmek ister gibi hemen toparladı.
“Hazırsan çıkalım.”
O bana iltifat ettiğinin farkına vardığında yüzünde beliren kısa bir tedirginlik yaşamıştı sanki yanlış bir şey yapmış gibi...
Gözlerini benden kaçırıp kapıya yöneldiği sırada bense ardından bakakalmıştım.
Olduğum yerden hızlı adımlarla Cihangir’in ön koltuğunda oturduğu siyah bir arabaya bindim. İkimiz de kemerlerimizi sessizce taktık.
Nereye gittiğimizi bilmediğim için, gözlerimi Kuzguncuk’un eski sokaklarına, rengarenk evlerine ve taş kaldırımlarına kilitledim.
İstanbul’dan ayrılışımın üzerinden on üç yıl geçmişti. Annemle babamın ansızın ölümünden sonra bu şehir benim için artık bir mezarlık gibi olmuştu.
Ve şimdi, Cihangir Soytürk’ün eliyle geri dönmüştüm.
Cihangir, direksiyonun başında sanki ne düşündüğümü merak ediyor gibiydi; ara sıra kaçamak bakışlarla bana bakıyordu. Ama ilk konuşan ben oldum.
“On üç yıl önce annem ve babamın ölümünden sonra İstanbul’dan ayrılmıştım. Onlarsız burada olmak... çok tuhaf.”
Şaşırmış ama anlamış gibi başını sallamıştı Cihangir.
“Sena” dedi sadece.
Sesindeki yorgunluk, kelimelerin kısa ama ağır tonunu daha da derinleştiriyordu. Akşam güneşi ön camdan içeri sızarken, gözlerimi yola sabitledim. Turuncu ışık yüzüne vuruyordu. Tam o sırada yıllardır zihnimin bir köşesinde saklı duran bir cümle yeniden yankılandı.
Babamın cümlesi.
Ve Cihangir, sanki zihnimin içinden geçenleri duymuş gibi tam olarak aynı şeyi söyledi.
“Ve sonra ölüm gelir dünya da ki bütün sıkıntıları unutursun...”
İçim ürpermişti.
Çocukluğumda ne zaman bir yerlerden düşüp canımı acıtsam eve ağlayarak gelirdim. Ne zaman istemediğim bir şey olsa suratımı asar, bir köşeye çekilirdim. Babam beni karşısına alır ve hep aynı cümleyi tekrarlardı.
“Bütün kötülükler, bütün üzüntüler biter. Bir bakmışsın, ölüm gelir, dünya da ki bütün sıkıntıları unutursun...” derdi.
O zamanlar anlamazdım. Hatta bazen sinirlenirdim. Canım yanmışken bana teselli vermek yerine ölümden bahsetmesi hiç hoşuma gitmezdi. Ama babamın yüzündeki o tuhaf sakinliği hatırlıyordum. Sanki bana bir gün mutlaka anlayacağım bir sırrı anlatıyormuş gibiydi...
“Baba, ben ölmek istemiyorum,” dediğimde gülümserdi.
“Ölümden korkma, Sena.”
“Niye?
“Çünkü hayatın kendisi yeterince korkunç.”
O zamanlar bunun yalnızca babamın karanlık mizahı olduğunu sanıyordum.
Şimdi ise...
Yanımda oturan adamın aynı cümleyi söylemesiyle, yıllardır unuttuğumu sandığım bütün o anılar birer birer yüzeye çıkıyordu.
Başımı yavaşça Cihangir’e çevirdim. Direksiyona kilitlenmiş gözleri, sanki hiçbir şey söylememiş gibi sakindi.
“Bu cümleyi nereden biliyorsun?” diye sordum.
Çünkü babamın bana ait kıldığı, yıllar boyunca her canım yandığında tekrarladığı bir cümleydi. Onu bilen, onu gerçekten tanıyan birinin tekrarlayabilecek kadar özeldi. Düşünlerim zihnimi esir almışken aniden Cihangir’in cevabı, sorumu cevapsız bırakıyordu.
“Evli değilim... Çocuğum da yok.” dedi.
Bir an kalakaldım.
Ne alaka?
Sonra bana kısa bir bakış attığında “Odama girmiş olabilir misin Sena?”
Bir an donup kalmıştım oturduğum koltukta. Beni yakalamıştı. Fotoğrafı gördüğümü anladı. Cihangir’in küçük ayrıntıları fark etme yeteneği inanılmazdı; insanın içine işleyen bir dikkati vardı. İstemsizce derin bir nefes verdim.
“Evet” dedim fısıltıya yakın bir sesle. “Kapı açık kalmıştı... Kendimi birden içeride buldum. Yoksa senin odanı neden merak edeyim ki? Ben meraklı değilim. Hatta... tam tersine, meraksızımdır.”
Sözlerim ağzımdan dökülürken kulaklarıma sahte geliyordu.
Cihangir’in bakışları beni bulduğunda derin bir nefes aldım, sonra birden sordum, “Cihangir... babamı ya da beni tanıyor musun? Çocukken mesela... hiç karşılaşmış olabilir miyiz seninle?”
Şu an kalbim sanki kaburgalarımın arasına sığmıyordu.
Umarım çocukluğumdaki kişi sensindir Cihangir, diye geçirdim içimden. Cihangir gözlerini benden kaçırmadı.
Yalnızca kısa bir sessizlik oldu; “Tanısam” dedi sonunda, alçak bir sesle, “unutamazdım seni.”
Sesinde hem keskinlik hem de sanki kendine bile inanmayan bir yumuşaklık vardı.
“Emin misin, Cihangir?” dedim. “İstanbul’da... Tarabya’da, daha önce hiç benimle karşılaşmış olabilir misin?
Cihangir bir an durdu. Gözlerini yoldan ayırmadan devam etti.
“Tarabya...” diye tekrarladı düşünceli bir sesle. “Belki... belki de orada bir yerde yollarımız kesişmiştir. Ama seni isim olarak da tanımıyorum Sena.”
Kalbim gerçekten de bir anlığına yerinden çıkacak sanmıştım çünkü çocukluğumdaki kahramanımı o sanmıştım.
Hiç bozuntuya vermeden “Anladım,” dedim, sesim zor duyulan bir tondaydı.
Cihangir, gözlerini bana çevirdiğinde, “Bu arada” dedi, sesi bu kez daha netti.
“Fotoğrafta gördüğün kadın ablam Zeynep. Yanındaki de oğlu, Kerem.”
Bir an duraksadı, sesini biraz yumuşatarak devam etti: “Merakın bundan daha fazlasını da fark etmiş olmalı. Diğer fotoğraflarda gördüğün kişiler... annem Gülcan, babam Sezgin ve erkek kardeşim Aras Soytürk” dedi Cihangir.
Karşımda gördüğüm adama dair yavaş yavaş bir şeyler öğreniyordum.
Düşüncelere dalmış öylece bakarken, arabanın durduğunu fark etmem biraz zaman aldı.
Kuzguncuk’ta, deniz kenarında şık bir restorana gelmiştik. Boğaz ay ışığında parlıyordu.
Cihangir inmem için valeye fırsat vermeden kapıyı kendi açtı. Daha rahat inebilmem için elini uzattığında tereddütsüzce elini tuttum.
Elimi tutmasıyla içimde bir şeyler kıpırdandı. Evden çıkmadan önce bana mesafe koyan, neredeyse kızan adam şimdi neden böyle davranıyordu? Restorana girdiğimizde, yerimizi göstermek için hızla yanımıza gelen müdür, saygılı bir tebessümle eğildi.
“Hoş geldiniz, Cihangir Bey. Her zamanki yeriniz hazır, buyurun lütfen” dedi.
Ellerimiz hala birbirinden kopmamış şekilde ilerledik masaya.
Tam sandalyeye oturmam için elimi bıraktığında, sanki sıcaklığı elimden çekilip gitmiş gibi hissettim. Oysa yaptığı tek şey, sandalyemi çekip oturmamı kolaylaştırmaktı.
Gözlerimi ona dikip hafifçe gülümsedim.
“Sanırım buraya çok sık birileriyle geliyorsun.”
Sözüm dudağında küçük bir gülümsemeyle karşılık buldu.
“Evet, sık geldiğim bir yer.” dedi Cihangir, göz ucuyla bana arsız bir şekilde kırparak, “ama ilk defa yanımda bir kadınla geliyorum.”
Uzun zamandır sevilmek isteyen çocuk ile şu an olduğum kadın birbirleriyle çatışıyordu. Ama ikisi de karşımda duran bu manzarayı keyifle izlemeye seçmişti.
“Her zamanki gibi levrek ve beyaz şarap getiriyorum, Cihangir Bey. Başka bir isteğiniz var mı?” diye sordu restoran müdürü nazikçe.
Cihangir yüzünü bana çevirdiğinde, uyarı edasıyla başımı salladım.
“Cahit meselesi çözüldü mü, Cihangir?” soru ağzımdan öylesine çıkmıştı.
O, sakin ama sert bir tonda yanıtladı.
“O it mesele olabilecek bir adam değil, Sena. Biz sadece önlemlerimizi tedbirli alıyoruz.” Yüzüne şaşırmış gözlerle baktığımda sanki ortada hiçbir tehlike yokmuş gibi davranıyordu.
Sonra sandalyesine biraz daha yaslandı.
“Hemen sıkılmış olamazsın değil mi, İstanbul’dan?” dedi Cihangir.
Sıkılmamıştım. Aslında İstanbul’dan şikayetçi değildim.
Sadece...
Sadece çiçeklerimi özlemiştim... ama bunu sesli dile getirmedim.
“Merak etme” dedi, sesi hafif ama keskin, “adamlarım mezarlarını sulamak için görevliyi ayarladılar.”
Anlamsızca gözlerimi kırpıştırdım.
“Ne?”
“Senin için önemli olduğunu anladığım, o yüzden merak etme,” dedi Cihangir.
Aklım oradayken, fark ettim ki iki günde bu adam resmen zihnimi okur hale gelmişti. Düşündüğüm her şeyi, söylemediğim her kelimeyi, hatta içimde oluşan her tereddütü bile fark ediyor gibiydi.
Burada yirmi gün kalsam...
Kim bilir neler olurdu.
Belki sonunda düşüncelerimi de yüksek sesle söylemeye başlayacaktım. Ya da daha kötüsü Cihangir onları benden önce düşünüp söyleyecekti.
Yemeklerimiz masaya geldiğinde, aramızda derin bir muhabbet başlamıştı.
Levrek, taze salata ve beyaz şarap.
Ben tabağıma bakarken Cihangir de kadehini eline aldı.
“Ee?” dedi. “Seneler sonra İstanbul hakkında ilk izlenimin ne?” “Silah sesleriyle başladığı için pek objektif olamayacağım.”
Güldü.
Gerçekten güldü.
O ana kadar yüzünde gördüğüm o kendinden emin gülümsemelerden farklıydı. Daha doğal, daha içtendi.
“Urla’da silah sesleriyle karşılaşmadığını söyleme.”
“Karşılaştım.”
“Gördün mü?”
“Senin yüzünden dün gece karşılaştım.”
Kadehini masaya bırakmıştı. Gözleri gözlerimi esir alırken dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Bu konuda haklısın.”
Konuşmaya devam ettikçe, fark etmeden birbirimize dair daha fazla şey anlatmaya başlamıştım. Annemin adının Nergis, babamın adının Tarık, olduğunu söyledim.
On bir yaşıma kadar onlarla büyüdüğü, ikisini de kaybettikten sonra İzmir’e taşınıp, dedem İsmail ve babaannem Safiye Sultan’ın yanına yerleştiğimi anlattım.
Babamın da inşaat sektöründe bir şirketi olduğunu, ölümünden sonra şirket küçülmeye giderek sadece belirli projelerde yer aldığını söylemiştim.
Aslında İstanbul’da işletme okumak istemiştim.
Şirketi yönetmek, bir nebze de olsa babam ve annemi gururlandırmak için...
Ama dedem öyle bir karşı çıkmıştı ki zamanında, sonunda İzmir’de iç mimarlığı tercih etmek zorunda kalmıştım.
Ona göre, ona göre zararsız meslek buydu.
Şimdiyse, onun bu kararını düşününce istemsizce gülümsedim.
Zararsız meslek.
Dün gece silahlı adamlardan kaçıp yaralı bir adamla İstanbul’a gelmiştim. Gerçekten de hayatın mizah anlayışı berbattı.
Saatler birbirlerini kovalarken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Bir ara farkında olmadan çantama gitti.
Bugün hiç sigara içmediğimi o an fark ettim. O kadar şey yaşamıştım ki sigara içmek aklıma bile gelmemişti. Paketi çıkarıp bir dal aldım. Çakmağı çaktığımda alev karanlıkta kısa bir an yüzümü aydınlattı. İlk nefesi içime çektim.
Sonra paketi Cihangir’e doğru uzattım.
“Bir tane al” dedim, hafifçe gülümseyerek.
O da paketten bir tane aldı. Bir yandan beyaz şarap, bir yandan denizin manzarası, bir yandan da keyifli bir sohbetimiz hepsi bir aradaydı.
Aramızda sessiz bir uyum oluşmuştu; kelimelere gerek yokmuş gibi bir his vardı.
“Hayatına birden çıkıp geldim, Cihangir... Biraz garip değil mi sence de? Düne kadar ikimizde birbirimizden habersizdik; bugünse seninle şarap içip Boğaz manzarasını izliyorum” dedim, kendimden emin bir şekilde.
Cihangir ise beni dinlemişti ama hiç garip değilmiş gibi cevap verdi:
“Hayatıma birden geldin, kabul ediyorum. Lakin sen çıkıp gelmedin ki... Ben seni buldum, Sena” dedi.
Tüm erkeksiliğiyle söylediği sözler, aramızdaki kıvılcımları daha da alevlendirmişti. Canlı olarak görünmese de ikimizin de birbirimizden etkilendiği aşikardı.
Gözlerimizin birbirine kilitlenmişken, bu denli romantik bir anı bozan bir ses duyuldu.
Makbule Abla’dan gelen arama.
Ah, bu kadının bazen nereden çıkacağı hiç belli olmuyordu. Aramayı yanıtlamayıp tekrar Cihangir’e baktığım. Bu sefer çalan telefon onundu. Bir an duraksadı, ardından aramayı reddedip telefonu masanın üzerine koydu ve bana bakmaya devam etti.
Ama bir süre sonra, bildirim sesleri ısrarla gelmeye başladığında telefonunu eline almıştı.
Okuduğu şeyler canını sıkmış gibiydi; kaşları hafifçe çatılmış, dudaklarının kenarında sert bir çizgi oluşmuştu.
Sinirli ifadeyle, “Hay böyle işe! Kalksak sorun olur mu?” diye sordu.
Cevap vermeden eşyalarımı çantama koyarken, sıkıntılı bir nefes verdi. Masadan kalktığımda yanıma gelerek kolunu uzattı. İlk başta tereddüt ettim, ama sonra koluna girmiştim.
Kulağıma yaklaşıp sıcak nefesiyle fısıldadı.
“Kapıda magazinciler varmış. Arabaya binene kadar yakınımda dur” dedi Cihangir.
Açıkçası, magazincilere alışabilirdim; eğer her zaman böyle yakın davranacaksak, sorun olmazdı. Tabi ki de bu düşüncemi o an hiç dile getirmedim.
Usul usul, Cihangir’in koluna biraz daha yaklaştım. Dışarıya çıktığımızda, magazin ordusuyla karşılaşmayı hiç beklemiyordum. Her yerden kameralar, flaşlar ve türlü türlü sorular...
Şaşkınlıktan adeta küçük dilimi yutmamak için kendimi zor tuttum.
-Cihangir Bey, yanınızdaki güzel kadın kim, sevgiliniz mi?
-Hanımefendi, isminizi öğrenebilir miyiz?
-Cihangir Bey, gece hayatını gizli yaşayan bir iş adamıydınız... Acaba bu tablodan sizi evlilik yolunda olduğunuz sonucuna varabilir miyiz?
Cihangir, flaşların ve soruların ortasında sakinliğini koruyordu. Gözlerini etrafındaki kalabalıktan ayırmadan, hafifçe başını eğdi ve derin bir nefes aldı. Ardından, alaycı bir gülümsemeyle cevap verdi.
“Evlilik yolunda olduğum sonucuna varmak için daha fazla bilgiye ihtiyacınız var gibi görünüyor” dedi, sesi hem karizmatik hem de hafif arsız bir tondaydı.
Kalabalığı ve flaşları arkamızda bırakıp, korumaların getirdiği arabaya bindiğimizde, Cihangir’in korumalarının fotoğraf makinelerini topladıklarını görmüştüm. Fakat bu, durumu değiştirmezdi.
Telefonuma düşen bildirimleri görünce gözlerim açıldı. Haberlerde Cihangir ve benim fotoğrafımız paylaşılmıştı. Başlık ise dikkat çekiciydi:
“Cihangir Soytürk, kızıl bir afetle gece eğlencesinde!”
Bölüm etkileşimi
