5. bölüm / 9
Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'
Bölümler 9Şu an: Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'
- 1 Yazdan Kalma Bir Günden -Önce1.556 kelime
- 2 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'3.039 kelime
- 3 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.135 kelime
- 4 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.958 kelime
- 5 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.279 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.338 kelime
- 7 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.362 kelime
- 8 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.253 kelime
- 9 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.730 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Cihangir Soytürk, kızıl bir afetle gece eğlencesinde!”
Açıkçası fotoğrafta güzel çıkmıştım. Saçlarımın kızıllığı ve uzunluğu adeta “Ben buradayım” diyordu. İstemsizce tebessüm ettim.
Umarım Cihangir fark etmemiştir diye düşündüm.
Makbule ablanın ısrarla aramaya devam etmesinin nedeni sanırım bu fotoğraftı. Ben kendi dünyamda fotoğrafı incelerken, Cihangir de olanlara sinirlenmiş gibiydi.
“İnan bana, Sena normalde bu tarz şeyleri daha erkenden fark ederim. Ama aklımı başımdan öyle bir aldın ki, fotoğrafımızın çekildiğini bile fark edemedim. Çaprazımda birinin olduğunu göremedim” dedi Cihangir.
Bunu itiraf olarak kabul edebilir miyiz?
Cihangir’e gülümseyip biraz da muzip bir tavır takınarak “karşılıklı” demiştim.
Cihangir verdiğim cevap hoşuna gitmiş olmalı ki güldüğünde dudağının kenarındaki gamzesi daha çok belirginleşti. Yaşanan magazin hadisesi ve karşılıklı gelen itiraflardan sonra yolculuğumuz sakin geçti. Evin kapıları açılıp geniş bahçeye girdiğimizde, bizi Serkan ve yanında Cihangir’in kardeşi olduğunu öğrendiğim Aras bekliyordu. Arabadan indikten sonra, onların olduğu kısma doğru yürüdük.
“Ooo, abilerin bir tanesi kızıl afetle gelmişsin bakıyorum” dedi Aras, dudaklarında alaycı bir gülümseme ile.
Cümlesi havada asılı kalmıştı çünkü karnına aldığı darbeyle birlikte nefesi kesildi, acı dolu bir inilti çıktı ağzından.
Nutkum tutulmuştu resmen. Serkan da en az benim kadar şaşkındı, gözleri büyümüş ağzı açık izliyordu olan şeyi.
“Düzgün konuş lan, puşt!” diye kükredi Cihangir.
Öfkesi öylesine yoğundu ki sesindeki sertlik içimi ürpertmişti. Hepimizi arkasında bırakıp ağır adımlarla bahçedeki havuzun yanındaki oturma grubuna yöneldi Cihangir. Omuzları gergin, adımları sertti.
Oturduğunda bakışlarını üzerimize çevirmişti. Bakışları soğuk, ölçülü ve tehlikeliydi. Sanki benimle ilgili söylenen her kelimeyi tartıyor, karşısındakinin hangi hamleyi yapacağını düşünüyordu.
O an, istemsizce yeni tanıştığım Aras’la göz göze geldim.
“Özür dilerim, ben şaka olsun diye öyle söylemiştim, Sena” dedi Aras.
Sesinde hafif bir pişmanlık vardı ama dudaklarının kenarına yerleşen gamze onu yine de tehlikeli bir şekilde çekici kılıyordu.
Ayrıca Cihangir neden bu kadar kızıyor ki? diye düşümdüm kendi kendime. Sonuçta o da adımı bilmediği için bana ‘kızıl’ diye hitap etmemiş miydi?
Aras’ın söylediği de farklı değildi. Ama nedense aynı kelime, onun ağzından çıktığında ortalık buz kesmişti.
Cihangir’in çenesi kasılmıştı.
“Abla... Sena abla diyeceksin! O senin arkadaşın mı ki ismiyle hitap ediyorsun? Haddini aşma, Aras!” dedi, sesindeki öfke hepimizi irkiltmişti.
Serkan hafifçe gülmüştü ama Cihangir’in bakışları ona kayınca gülüşü boğazında düğümlendi.
“Sorun değil, Aras” dedim araya girerek. “İstersen Sena diyebilirsin. Sıfatlara çok takılan biri değilimdir.”
Ama sözlerim ortamdaki gerilimi dağıtmadı. Aras’ın deniz mavisi gözleri ne kadar içimi serinletiyorsa, Cihangir’in karanlık bakışları bir o kadar yakıp kavuruyordu.
“Herkes yerini haddini bilsin bu evde” dedi Cihangir sesi kesin bir hüküm gibiydi. “Sen benim misafirimsin. Herkes ona göre tavrını koyacak.”
Sonra birden Hakan’a döndü. “Bahar’a söyle, iki Türk kahvesi getirsin bahçeye.”
Hakan, başıyla ‘tamam’ dercesine hızlıca içeri girdi.
Ben olduğum yerde dururken, içimden “İçeri mi gitsem yoksa Cihangir’in yanına mı?” diye geçiriyordum.
Tam o anda Serkan koluma dokundu ve beni hafifçe koltuğa yönlendirdi. Cihangir keyifsizce yerinde kıpırdadı, gözleri masanın diğer ucundaki Aras’la buluştu. Başını eğip yanına gelmesini işaret etti.
Aras, Cihangir’in yanındaki koltuğa otururken, ben de hemen karşısına yerleştim; yanıma Serkan gelmişti.
Bahar Hanım kahveleri getirirken, masada sessizliği sadece fincanların hafif çıtırtısı bozuyordu. Cihangir’in kahvesini veren Bahar Hanım, diğer kahveyi kime vereceğini bilmediği için bekledi.
“Sena’ya ver kahveyi!” dedi Cihangir, bakışlarını bana sabitleyerek.
Serkan ve Aras, kendilerine kahve gelmediğini fark etseler de tek kelime etmediler. Zaten Bahar hanımda hiç beklemeden yanımızdan uzaklaşmıştı. Aras başını Cihangir’e doğru çevirdi.
“Abi, babam senden sonra Cahit’in babasıyla görüşmüş. Adam yalvarmış, yakarmış ona da ama babam Nuh dedi, Peygamber demedi” dedi.
Cihangir bir an durakladı, sonra gözlerini Serkan’a dikti. “Hiçbir taviz verilmeyecek. Babam o Macit’le, kaç yıllık arkadaş olursa olsun, malların sevkiyatını durdur Serkan” dedi.
Serkan ise halinden memnun olmuş bir tonla yanıtladı: “Bundan sonra makineleri Çeçenlerden alsın o zaman, salaklar.”
Çeçenler de mi inşaatçıydı acaba. Hiç öyle bir şirket duymamıştım.
Aras konuyu değiştirme gereği hissetmiş gibiydi.
“Eee Sena, İzmirliymişsin sanırım?” dedi. Bu, benimle ilgili soru sormaya başlamasından belliydi.
“İstanbul da doğdum. On bir yaşımdan sonra babaannem ve dedemin yanına İzmir’e yerleştim” dedim.
Serkan hemen yanımda sigarasını yakmış, beni dikkatle izliyordu.
“İzmir’de mi üniversiteyi okudun?” dedi Serkan.
“Evet, iç mimarlık okudum. Okul bitince de Urla’ya yerleştim” dedim, kahvemi yudumlarken.
Yaz akşamı olmasına rağmen hava serinlemişti. Masadaki sessizlik, konuşmaların arasındaki boşluklarla daha da yoğunlaşıyordu.
Cihangir’le göz göze geldiğimiz anlarda bakışları hem keskin hem de sıcak, havadaki gerilimi tatlı bir çekimle karıştırıyordu. Üşüdüğümü hissettim, ellerim istemsizce kollarıma gitti.
Cihangir bunu fark etmiş olmalıydı ki; hafifçe koltuğundan doğruldu ve üstündeki ceketi omuzlarıma bıraktı. Ceketi omuzlarıma bıraktığında, kokusu üstüme sinmişti; tatlı, pürüzsüz ve topraksı bir koku.
Serkan, sanki anın büyüsünü bozmak istercesine bana yaklaştı ve keskin bir sesle “Silah kullanmayı nerede öğrendin Sena?” diye sordu.
İçimden, sen daha silah kullanmayı bilmeden ben çoktan biliyordum demek geçti. Ama Tarık Algın’ın dersleri yıllardır kulağımdaydı: ‘Kendini ifşa etme, bildiklerini sakla ve sıradan ol’ bu kural doğrultusunda yaşamıştım senelerce o yüzden de standart dışı, gösterişli bir cevap vermedim.
“Dedem öğretti” diye yanıtladım, hiç mimik göstermeden, en soğuk halimle. Serkan başını sallamakla yetindi. Sonra ekledim; “Ayrıca silahımı da getirebilir misiniz? Dedemin silahı, benim için önemli.”
Cihangir arkadaki korumalara bir işaret yolladı. Korumalardan esmer olanı hızlı adımlarla garaja yöneldi.
İçeride, gece İstanbul’a gelirken kullandığımız araba duruyordu; sol kapı açıldı, koruma sürücü koltuğunun yanından bir şey aldı. Yanımıza yaklaşırken elinde tuttuğu şeyin kendi tabancam olduğunu fark ettim.
Koruma, silahı Cihangir’e teslim etti. Ben, onun bana vereceğini sanmıştım; ama Cihangir tabancayı belinin arkasına taktı ve vücudunu daha çok bana dönük hale getirdi.
“Ev içinde silah gerekmez.” dedi Cihangir. “Gideceğin zaman sana silahını teslim ederim. Şimdilik bende kalsın Sena.”
Eşyamın başkasında kalma fikri hoşuma gitmedi. Çünkü hiçbir zaman kitaplarımı, kıyafetlerimi ne de en basitinden bir yemeği paylaşmayı sevmezdim. Ama Cihangir’e karşı sesimi çıkarmadım. Sessizliği tercih ettim; o an için direnmektense beklemek daha akıllıca görünüyordu.
Serkan olduğu yerden doğruldu ve karşısında oturan Aras’a: “Hadi kalkalım, yarın çok iş var” dedi.
İkisi birden ayağa kalktı ve bizde onları geçirip bahçeye yöneldik. Omuzlarımdaki ceketi daha çok hissettim. Toprak kokusu burnuma doluyordu ama garip olan, o kokunun bana yabancı gelmemesiydi. Aksine... bana ait gibiydi.
“Bu akşam için kusura bakma, Sena. Daha önce fark etseydim haberi engelleyebilirdim, aklım başımda değildi," dedi konuşurken gözlerime bakmıyordu.
“Çok büyütülecek bir şey değil bence, iki güne unutulur gider” dedim, onun aksine ben gözlerini dikkatle izliyordum; o ise göz temasından kaçınıyordu.
“Zamanlama hatası olarak bir iki güne unutulacak bir şey değil,” dediğinde sesi biraz daha sertleşti. “İlk defa bir kadınla yan yana magazinde fotoğraflarım çıkıyor.
Eminim senin de üstüne gelirler.
Tanımadığın numaraları açma, gelen mesajlara aldırış etme. Ayrıca yarın akşam bir davete katılmam gerekiyor. Sen de istersen benimle gelebilirsin” dedi Cihangir.
İçimde beliren heyecan yüzüme yansımıştı. İçimden onun yanında olmanın yarattığı kusursuz bir çekim gücü var gibiydi.
“Olur, fakat yarın alışverişe çıkmam gerekiyor sorun olur mu?” diye sordum.
“Bizim çocuklar seni gideceğin yere bırakırlar. Artık yatalım mı?” dedi Cihangir.
Sonra sanki düzeltme ihtiyacı duymuş gibi hafifçe ekledi: “Yani ayrı ayrı...”
İkimizde durumun tuhaflığına karşı tepkisiz kaldığımızda, belki de oda benim gibi gerçekten daha yakın olmak istiyordu.
Sanki onu daha önceden tanıyor gibiydim, ama o böyle olmadığını söylüyordu. Belki gerçek buydu yanlış hatırlıyordum.
Yavaşça oturduğum yerden kalktım; Cihangir hemen yanıma geldi ve bir eliyle belimi tuttu. Sıcaklığı, ceketin üzerinden bile hissediliyordu. İçeriye girene kadar elini belimden çekmedi, her adımıyla bana daha yakınlaşıyordu sanki.
Odanın önüne geldiğimizde bana hafifçe eğilerek ‘iyi geceler’ diledi ve odasına geçti. Ben ise kapının kapanmasının ardından sonunda ‘iyi geceler ‘demeyi akıl edip odama doğru yürüdüm.
İçimden ‘Sena kendi kendine gelin güvey olma, adam sadece nazik biri’ dedim.
Ama bu sözler saçmaydı; çünkü gözümün önünde birini vurmuş, belki de öldürmüş bir adamın karşısındaydım. Ve kalbim buna rağmen gözlerinin karasına, kokusunun topraksı havasına kapılıyordu...
Üstümdeki kıyafetleri çıkardıktan sonra, kafamın karışıklığını gidermek için soğuk bir duş almak üzere banyoya gittim. Buz gibi suyun vücudumu sarmasıyla hem beynim hem de kalbim arasında kontrolü tekrar ele aldım.
Ama gözlerimin hala onun sıcak bakışlarını hatırladığını fark ettim; ellerinin belimdeki hafif baskısı hala tenimdeydi.
Duştan çıktığımda üzerimde sadece siyah, dantel detaylı geceliğim vardı. Yumuşak kumaş tenime dokundukça içimde garip bir rahatlık yayılıyordu. Aynada kendime kısa bir an baktığımda bu kadar ‘ben’ gibi hissetmeyeli uzun zaman olmuştu.
Işığı kapattığımda oda karanlığa gömülürken yatağa uzandım. Çarşafın serinliği tenime değdiğinde derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattığımda zihnim hala susmamıştı.
Cihangir’in sesi.
Bakışları...
Yakınlığı...
Hepsi birer birer aklımdan geçiyordu. “Saçmalama...” diye mırıldandım kendi kendime. Ama kalbim beni dinlemiyordu. Ne zaman uykuya yenildiğimi fark edemedim.
Rüyamın en tatlı yerinde, omzumda hissettiğim bir dokunuşla irkilmiştim.
Gözlerimi açtığımda, eşofmanlarıyla ayakta duran Cihangir’i gördüm. Bir an hala rüya gördüğümü sandım. Ama bana doğru eğilip konuştuğunda, bunun bir rüya olmadığını anladım.
“Sena, hemen kalk!” dedi, sesi alçalmış ama keskinliğini koruyordu.
Tam o anda bahçeden gelen silah sesleri, odanın içinde yankılandı. İlk patlamayla birlikte vücudum donmuştu adeta. Ne olduğunu anlamaya çalışırken ikinci, üçüncü silah sesinde, camlara çarpan kurşunlarla Cihangir bir saniye bile tereddüt etmeden beni bileğimden yakaladı.
Bir anda beni yatağın kenarına doğru çekti. Dengemi kaybettiğimde dizlerim zemine çarpmıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, kolu belime dolandı ve beni aşağıya doğru bastırdı.
Nefesim kesilmişti.
Ardından kendini üzerime kapattı. Vücudu tamamen bana yaslanmış durumdaydı. Sıcaklığı, ağırlığı... hepsi bir anda üzerime çöktü.
Bir anlığına kurşun seslerini bile duymadım. Sadece onu hissettim. Göğsü göğsüme değiyor, nefesi boynuma çarpıyordu. Parmakları belimdeyken sanki bıraksa ben dağılacakmışım gibi tutuyordu. Resmen onun altında ona sığınmıştım.
İşte o an kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu ne dizimin acısı kalmıştı ne de cama isabet eden kurşunların korkusu.
Kurşunların sesleri birkaç saniye daha sürmüştü. Sesler kesildiğinde ortaya çıkan sessizlik, az önceki gürültüden daha ağırdı. Nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Yüzü bana o kadar yakındı ki, gözlerimi açsam kirpiklerine değecekmişim gibi hissediyordum.
Cihangir yavaşça cebine uzandı. Telefonunu çıkarttı.
“Serkan,” dedi fısıltıyla.
“Hemen, evin arkasına geç geliyorum!” Cevabı beklemeden kapatmıştı bile.
Artık dayanamadım.
“Cihangir... neler oluyor? Bana bir şey söyle!” diye bağırdım.
Sesimin bu kadar yükselmesi beni bile şaşırttı.
Cihangir’se başını bana doğru eğdiğinde neredeyse dudaklarımız birbirine değecekti. Fakat hiçbir şey söylemeden üzerimden çekildi. Bende doğrulmaya çalıştığımda elindeki tabancayı gördüm.
“Sena” dedi sesi yine her şeye rağmen kontrollüydü. “Şu an da isyan etmek için iyi bir zaman değil.” Bir adım geri çekildi.
“Burada mı kalmak istersin... yoksa benimle mi gelmek?” sesinde acıtmayan ama emreden bir ton vardı.
Yutkundum.
Hiç düşünmeden ona doğru yürüdüm. Söylediklerinin ciddiyetini hissetmiştim. Elimi tutunca, isyan etmemin hiç sırası olmadığını anladım. Yanında durduğumda fark ettim ki üzerimde hala geceliğim vardı.
Cihangir’in bakışları bir an üzerimde durduğunda kaşları çatıldı. Dudağından tek bir kelime döküldü.
“Siktir...”
O sözcüğü duyduğumda yüzüme sıcak bir dalga vurdu.
Ama durmadım onu takip etmeye devam ettim. Merdivenlere yönelmesini beklerken, odamın yanındaki büyük tabloya uzandı. Tek hamlede kenara çekti. Arkasında karanlığa açılan dar bir geçit vardı.
Tam içeri girecektik ki, dışarıdan gelen seslerle irkildim.
“Cihangir!”
İkimiz de donduk.
“Yanındaki kız senin kim olduğunu biliyor mu lan?” diye bağırdı adam.
“Kendini ona ne diye tanıttın? Sena’yı bana teslim et! Bu oyuna artık bir son verelim!”
Resmen kanım çekilmişti, söyledikleri kafamın içinde öyle bir yankılanıyordu ki neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyordum.
Yavaşça Cihangir’e baktım. Oysa o tek kelime etmedi aksine daha tehlikeli bir hal aldı.
Gözleri daha karanlıktı.
“Buradan çıkıyoruz,” dedi sert bir sesle.
Bu bir açıklama değildi, onun verdiği bir karardı. Sıkıca elimi tuttu, sertti ve daha dikkatli.
“Bu ne oyunu Cihangir?” dedim, geri çekilmeye çalışarak.
Bakışları daha da sertleşmişti.
“Şimdi değil, Sena!” dedi ve beni kendisine doğru çekti. Ona karşı direniyordum oysa o bir anda durup başını hafifçe yana doğru eğdi. Sabır dilercesine!
Gözleri artık tamamen üzerimdeydi.
“Burada kalırsan ölürsün,” dedi sakin bir tonda. Gerçekten öyle bir sakinlikti ki bu tartışmayı bile anlamsız kılıyordu. Bir saniye bile beklemeden beni bir hamlede omzuna aldı.
“Bırak beni!” diye bağırdım.
“Bana açıklama yap!”
Sırtına vurduğumda bile hızını kesmemişti.
“Sus Sena, sus artık!” diye bağırdı.
Adımlarını hızlandırdığında tünelin içindeki hava giderek değişiyordu. Nem, toprak, karanlık her şey boğucuydu.
Cihangir sonunda beni indirdiğinde, elini bileğimden çekmedi. Kaçacağımı anlamıştı ve buna izin vermeyecekti.
Bir an üzerimdeki geceliğin ne kadar ince olduğunu fark ettiğim. Kendimi toparlamaya çalışırken o, gözlerini benden ayırmadan hareket etti. Üstündeki tişörtü çıkarıp hızla bana uzattı.
“Al.” dedi.
Tek kelime ederek ne gereksiz bir bakış ne bir açıklama yapma gereği duymadan sadece kontrol için tişörtünü vermişti. Bu onun gerçek gücüydü.
Beni sıkıca tutarak hızlı adımlarla ilerledi. Elimi bırakmamıştı. Parmakları bileğimdeydi, ama o kadar sert tutmuyordu. Fakat geri çekmemi engelleyecek kadar da kararlıydı parmakları.
Elimi çekmeye yeltendiğimde durdu. Bir anda yüzüme doğru eğildi, nefesi tenime değecek kadar yakındı.
“Şimdi değil, olaylar sakinleşene kadar konuşmak yok,” dedi Cihangir o küstah sesiyle.
Karşımızda Serkan’ın arabası duruyordu. Kapıyı açıp beni içeri oturttuğunda, kendisi de yanıma oturmuştu.
“Cihangir, bu Cahit manyağı ne bok yiyor oğlum?” diye bağırdı Serkan.
“Kimin evine sıktığını bilmiyor mu?”
Kısa bir an durdu. Gözlerini Cihangir’in üzerinde gezdirdi.
“Üstün niye çıplak lan senin?” diye homurdandı.
Cihangir gözlerini kısa bir anlığına kapattı. Sonra Serkan’a baktı. Boş, soğuk bir bakıştı.
“Malları kesince Çeçenlere gideceğini biliyordun, Serkan.” dedi sakin bir tonda Cihangir.
Serkan’ın yüzü ciddileşti, anlamayan gözlerle Cihangir’e baktı.
“Lan yoksa evi tarayacaklarını biliyor muydun?”
İnanmayan gözlerle Cihangir’e döndüğümde yüzlerimiz birbirine fazlasıyla yakındı. O an çıplak bacaklarımda bir ürperti hissettim.
Cihangir’in bakışları kısa bir anlığına bacaklarıma kaymıştı ama hemen ardından kendini toparlamak istercesine koltukta doğruldu.
“Tahmin ettim” dedi Cihangir soğukkanlılıkla. “Biz malları kestikten sonra Cahit, Çeçen Çaborz’dan yardım istedi. Çeçen benim olduğum yerde kalleşlik yapmaz mı sanıyordun Serkan? Sadece bu kadar çabuk davranacağını beklememiştim.”
Cihangir’in cümlesi bittiğinde aklımdaki karmaşa daha da büyüdü. Duyduklarımı anlamaya çalışıyordum. Ama parçalar bir türlü yerine oturmuyordu.
“Peki ya bunun benimle ne ilgisi var?” dedim, sesim kontrolsüzce yükselmişti. Bakışlarım Cihangir’e kilitlendiğinde konuşmaya devam ettim.
“Ne gibi bir oyun içindeyiz biz? Gelen adam beni nereden tanıyordu?”
Cihangir cevap vermemişti aksine dikkatini dikiz aynasından bize bakan Serkan’a vermişti. Sessizlik benim için dayanılmaz hale geldiğinde sanki bütün arabada bir şey birikiyordu, o an fark ettim ki hissettiğim şey korkudan çok kandırılma hissiydi.
Olduğum yerden doğruldum; hareketim panikten değil, hesaplıydı. Elimi Cihangir’in beline götürdüm ve silahı çektim.
Cihangir şaşkınlıkla bana baktı; ne yaptığımı anlamaya çalışıyor gibiydi.
Ama ben çoktan tetiği kaldırmış, silahı ona doğrultmuştum.
Sadece gülümsedi. O küçümseyen, buz gibi gülümseyişle...
Bölüm etkileşimi
