1. bölüm / 9
Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'Yazdan Kalma Bir Günden -Önce
Bölümler 9Şu an: Yazdan Kalma Bir Günden -Önce
- 1 Yazdan Kalma Bir Günden -Önce1.556 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'3.039 kelime
- 3 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.135 kelime
- 4 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.958 kelime
- 5 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.279 kelime
- 6 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'2.338 kelime
- 7 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.362 kelime
- 8 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.253 kelime
- 9 Yazdan Kalma Bir Günden 'Önce'1.730 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yazdan Kalma Bir Günden
'Önce'
22 Temmuz
17.45
Günlerden salıydı.
Ufukta, mavi ile yeşilin birbirlerine karıştığı o eşsiz Urla manzarası uzanıyordu; hafif dalgalı denizin üzerinde.
Bahçede kendi kendime otururken derin bir nefes aldım, denizin tuzlu kokusu ve zeytin ağaçlarının yapraklarından yayılan o kendine özgü ferahlıkla birbirine karışmıştı.
Burada zaman başka türlü akıyordu, daha yavaş daha sessiz. Sanki dünya, bahçenin demir kapısının ardında kalıyor gibiydi.
Burası benim için yalnızca bir ev değildi. Bir sığınaktı, geçmişin hala duvarların arasında dolaştığı, bazı anıların hiç eskimediği ve bazı yaraların kimse görmeden kanamaya devam ettiği bir yerdi.
Aynı zamanda bir başlangıç noktasıydı. Belki de bu yüzden burayı seviyordum. İnsanlardan uzaklaştığımda değil, kendime yaklaşabildiğimde buranın gerçek anlamını anlıyordum.
Ellerimi dizlerimin üzerine bıraktım. Başımı geriye yaslayıp gökyüzüne baktım. Sessizliği seviyordum. Kimsenin benden bir şey beklemediği o zamanları artık sevmeye başlamıştım.
Tam o sırada bahçenin kapısında tanıdık bir siluet belirdi.
Makbule ablaydı gelen.
Elinde bir tabak yumurta taşıyordu, yüzünde o tanıdık, sevecen gülümsemesi vardı. Hafifçe doğrulup onu selamladım.
“Sena, nasılsın ablam?”
“İyiyim Makbule abla.”
Yanıma kadar gelip elindeki tabağı sandalyenin yanındaki küçük masaya bıraktı.
“Yeni topladım, tazeler daha.”
Tabağın içindeki yumurtalara baktım ve istemsizce gülümsedim. Makbule abla yıllardır böyleydi. Ben istemesem bile bir şekilde hayatıma dahil olur ne yaptığımı ne yediğimi, evin düzeninin nasıl olduğunu kontrol ederdi. Bazen bu ilgisi içimi rahatlatırdı bazen de beni fazlasıyla bunaltırdı. Zaten onun hayatında da benden ve Selim abiden başka kimse yoktu.
Urla’nın girişinde, bizim evin bulunduğu koyun hemen arkasındaki evde eşi Selim abiyle yaşıyordu. Çocukları olmamıştı.
Makbule abla da benim gibi tek çocuktu. Ne kardeşi vardı ne de artık yanında annesi, babası. Belki bu yüzden birbirimizi bu kadar iyi anlıyorduk. Ben onun için yalnızca komşusunun kızı değildim. Bazen çocuğuydum, bazen kız kardeşiydim. Bazen de hiçbir şey söylemeden yanında oturabildiği biriydim. Aramızda on yaş vardı ama Makbule abla otuz dört yaşında olduğunu söylediğinde bile insanın inanmakta zorlanacağı kadar genç görünürdü.
Ona baktım.
“Selim abi nerede?”
“Evde. Yine televizyonun karşısına kurulmuş beni bekliyor.” Gülerek başını iki yana salladı.
“Sana yumurtaları sabah ayırmış. Ama çok akıllı olduğu için benim kocam unutmuş. Şimdi anca getirebildim.”
“Abla niye zahmet ettin ben gelirdim almaya.”
Gelmezdim büyük ihtimalle, vardı böyle kötü huylarım.
İç mimarlıktan mezun olup buraya temelli yerleştiğimden beri, iki yılda para çekmek ve eve bir şeyler almak dışında kaç kere dışarı çıkmıştım ki?
“Sus kız, gelmezsin sen, ben bilmiyor muyum seni? Anca burada otur sen. Evde kalacaksın haberin yok!” dedi gülerek.
“İyi işte abla. Benden kurtulmamış olursunuz. Yaşar gideriz burada, fena mı olur?”
Ona Göz kırptığımda gülümsemesi tüm yüzüne yayılmıştı.
“Ay sus, vallahi içimi şişirdin Sena. Kız sen hayatla sorunlusun diye biz de mi hayattan kopalım? Hem niye senin de mutluluğunu görmeyelim? Az salın şu kasabanın meydanında. Bak, Kerim gelmiş annesini görmeye. Seni sorup durmuş Derya ablaya.”
“Abla, Allah aşkına ne Kerim’i? Daha altı bezliyken bile sevmezdim onu.”
Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyordu Makbule abla.
Kerim, Derya abla ve Sinan amcanın oğluydu. Ben küçükken annemle babam beni buraya getirdiğinde karşıma geçip durmadan, “Seninle evleneceğim,” diyen o sümüklü çocuktu. Çocukluğumdan beri sevmezdim onu. Şimdi büyümüş olması fikrimi değiştirecek değildi.
“Sana da bir şey denmiyor ki yavrum. Neyse, al şu yumurtaları, buzdolabına koyma sakın karanlık bir yere koy,” dedi ve ekledi, “neyse hadi görüşürüz.”
“Görüşürüz abla.”
Makbule abla arkasını dönüp giderken bir süre onu izledim. Sonra masanın üzerindeki yumurtalara baktım.
Şimdi yine tek başımaydım.
Bazen yalnızlığı severdim, sessizliği, kimsenin benden bir şey beklememesini, kendi düşüncelerimin içinde kaybolabilmeyi...
Bazen de ondan nefret ederdim.
Bahçedeki lavabonun üzerinde asılı duran aynaya gözüm takılmıştı. Yansımama birkaç saniye baktım.
“Yine yalnızsın işte...” diye mırıldandım.
“Mutlu değil misin?”
Aynadaki kız cevap vermedi.
Bende vermedim.
Evet, belki mutluydum.
Ya da belki kendimi kandırıyordum.
Çünkü iyi bir düzenbazdım...
Hatta zamanla bu konuda kendimi geliştirmiş, potansiyeli oldukça yüksek bir yalancıya dönüşüyordum. Öyle ki bazen söylediğim yalanlar ben bile inanıyordum.
Böyle biri olmamın en büyük nedeni, küçük yaşta aldığım hayatla başa çıkma eğitimleriydi. O zamanlar her çocuğun bu eğitimlerden geçtiğini sanırdım; çok geçmeden bunun öyle olmadığını anladım.
Babamın ısrarıyla başlayan eğitimler, çocukluğumun büyük bir yerini kaplamıştı. Ne zaman oyun oynamam gerekse başka bir şey öğreniyor, ne zaman çocuk gibi davranmam gerekse hayatta kalmayı öğreniyordum.
Sonra onlar öldü ve her şey yarım kaldı.
Yine de şanslıydım. Yanımda hep Safiye babaannem ve İsmail dedem vardı. Beni hayatta tutan şeylerin çoğunu onlar öğretti. Kaybettiklerimin ardından ayakta kalmayı, kimseye muhtaç olmadan yaşamayı ve en önemlisi... bazı acıların asla geçmeyeceğini kabullenmeyi.
Hayat tuhaftı.
Bana hayatta kalmayı öğretmişlerdi. Ama ne işe yaramıştı?
Sevdiklerimin hepsini birer birer toprağa verdikten sonra, hayatta kalmayı bilmenin ne anlamı vardı?
Üniversiteye yerleşmeme çok az bir zaman kala da kaybetmiştim babaannem ve dedemi. Onlardan sonra ev hiç aynı ev olmamıştı.
Ne büyük insanlardı onlar...
Ve ne büyük bir boşluk bırakmışlardı arkalarında.
On bir yaşımdan beri beni onlar büyütmüştü. Prensesler gibi yetiştirmişlerdi. Bir dediğimi iki etmez, özel okullardan yurt dışı tatillerine kadar her şeyi önüme sererlerdi. Ayrıcalıklı bir çocuktum.
Çünkü anne ve babam yoktu; beni çoktan geride bırakmışlardı.
Ama onların yanında olduğum sürece bunu hiç hissetmemiştim. Bir kere bile yalnız kalmamıştım.
Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyordum...
O zamanlar aslında ne büyük bir boşluğun içinde olduğumu.
Sevdiklerimin gidişi, içimde öyle derin, öyle şiddetli bir sancı bırakmıştı ki ne hayatta kalma eğitimleri ne de sahip olduğum bütün o ayrıcalıklar, o acıyı dindirmeye yetmişti.
Çünkü onlar yanımdayken ne zaman ağlasam peşimde pervane olan Nergis sultan vardı. Ne zaman düşsem, beni yeniden ayağa kaldıran kahramanım Tarık Bey vardı.
Babam...
Dalga seslerinin beni sürüklediği o eski anılardan sıyrıldığımda havanın yavaş yavaş kararmaya başladığını fark ettim.
Karnımın guruldaması, geçmişi düşünmekten daha acil bir meselem olduğunu hatırlattı.
Yemek yapmak bana göre değildi; bu yüzden her zamanki gibi mutfak tezgahının üzerinde duran ekmeği aldım. Buzdolabından çıkardığım birkaç şeyle alelacele bir sandviç hazırladım. Karnımı doyurduktan sonra yeniden bahçeye geçip sandalyeye yerleştiğimde bir sigara yaktım.
Hava sakindi; hafif bir meltem vardı.
Yani her şey, olması gerektiği gibiydi... her zamanki gibi.
Masada oturmuş, yarın neler yapacağımı düşünüyordum ki, kasabanın içinden yükselen silah sesleri bütün dengemi bozdu.
Bir.
İki.
Üç.
Ardından peş peşe patlayan kurşunlar. Ne yapacağımı bilememiştim. Oysa ben silah seslerine yabancı değildim; kulaklarım, ruhum gibi, onlara çoktan pas tutmuştu. Ama bu kez sesler fazlasıyla yakındı.
Gözlerim bahçe kapısına kaydı.
Ve onu gördüm.
Gelen adam, kapının demirlerine bir eliyle tutunmuştu. Parmaklarının arasından sızan kan bileğine kadar ilerliyor, oradan yere damlıyordu.
Bir damla.
Sonra bir tane daha.
“Allah’ım adam vurulmuştu ve benim ilk düşündüğüm şey bahçe kapısının kirlendiğiydi.”
Bir an kendimden tiksindim. Ne kadar duygusuz olabilirdim?
Sonra adam başını kaldırdı.
Gözlerimiz ilk defa birbiriyle kesişiyordu.
Ve o an...
Bahçe kapısının önündeki kan lekesini unuttum. Adamın diğer elindeki silahı gördüm. Bana doğrultmamıştı.
Henüz.
Parmağını dudaklarına götürdüğünde sessiz olmamı istiyordu. Bakışları sertti, öyle sertti ki tek kelime etmeden bile ne demek istediğini anlayabiliyordum.
Sesini çıkarma.
Dışarıdan yeni bir silah sesi geldiğinde adam bir anlığına başını yana çevirdi. Sonra tekrar bana baktı. Bu kez gözlerinde başka bir şey vardı.
“İçeri gir.”
Sesi düşündüğümden daha sakindi. Sanki bahçemde kan kaybeden, peşinden silahlı adamların geldiği kişi o değilmiş gibi.
Kaşlarımı çattım.
“Burası benim evim” diye fısıldadım.
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrılmıştı. Söylediğim şeyi ilginç bulmuş gibiydi.
“Biliyorum,” dedi.
Kalbim bir an duracak sanmıştım.
Bir adım attı, sonra sendeledi. Elini kapıya dayayıp kendini toparladı.
“Allah’ım...” diye geçirdim içimden.
“Anne ve baba... Yanınıza gelmek için erken değil miydi sizce? İsmail dedem de beni yanlarına istemezlerdi herhalde...”
Dedem, bu yaşadığım karmaşayı görseydi “Arap saçına dönmüş her şey,” derdi. Haklıydı.
Adam kendinde son bir güç bulmuş olacak ki beni kolumdan tutup evin içini işaret etti.
“Ne yapıyorsun?” dedim fısıldayarak fakat cevap vermemişti. Beni evin içine doğru çekmeye başladığında “bırak kolumu!” diye bağırdım.
Bu kez daha sert çektim kolumu ama yine de bırakmamıştı.
Aksine adımlarını hızlandırdı. Kapıya ulaştığımızda nihayet durdu. Yüzünü bana çevirdiğinde, ilk kez ne kadar yakınımda olduğunu fark ettim.
Kan kokusu alıyordum.
Ve onun parfümünü. Garip bir şekilde ikisi de birbirine karışmıştı. Bakışları yüzümde birkaç saniye dolaştı.
“Ben Cihangir...” nefesi kesik kesikti.
“Cihangir Soytürk”
İsmi tanıdık gelmişti ama şu an nereden olduğunu çıkaramıyordum. Ben onun ismini nereden hatırladığımı düşünürken o mümkün mertebe etrafı kolaçan ediyordu.
Bir an gözlerimin içine baktı. Korktuğumu anlamış olmalıydı.
“Korkma,” dedi sesi bu kez daha alçaktı.
“Sana zarar vermeyeceğim.”
Kolundaki kurşunun acısı yüzüne yansımıştı. Çenesini sıkıyordu ama yine de kolumu bırakmamıştı.
“Sadece...” Bir an nefesini toparlamaya çalıştı. “Burada durmama izin ver.”
Ben daha “Se...” diyemeden bedeni bir anda öne doğru eğildi. Onu tutmak zorunda kaldığıma inanamıyordum.
Kollarımın arasına düşen bu adamla resmen olduğum yerde sendeledim. Hayatımda ilk kez tanımadığım, silahlı ve vurulmuş bir adamı kollarımın arasında tutuyprdum. Üstelik onu evime sokmaya çalışıyordum.
Daha kötüsü içimdeki o tanıdık ses bana kaçmam gerektiğini söylerken başka bir şey daha fısıldıyordu.
Onu bırakma.
Oysa o gece bilmediğim bir şey vardı. Bazen hayatınıza giren insanları seçemezdiniz. Bazıları kapınızı çalmadı, kanlar içinde bahçenize girerdi ve siz, onları içeri aldığınız anda kendi sonunuzu da içeri almış olurdunuz.
İlk birkaç saniye ne olduğunu anlayamadım. Ama beynim, duygularımdan çok daha hızlıydı. Reflekslerim devreye girdiğinde kollarımın arasındaki adamın elindeki silahı hızla kavradım, ardından pencereye yönelip dışarıyı kontrol ettim.
Kimse yoktu.
Kapıyı sessizce kapattım. Lavabonun yanındaki bezi ıslattım; bahçe kapısındaki kan izlerini silmek mümkün olduğunca hızlı silmem gerekiyordu. Bir damla bile kalmamalıydı. Kan lekelerini temizledikten sonra masaya döndüm. Sönmek üzere olan yarım sigaramı ve kül tablasını elime aldım.
Duman.
Koku.
İz.
Bunların hiçbirini geride bırakamazdım.
Yaseminlerden birkaç dal koparıp avcumun içinde ezdim. Yoğun kokusu havaya yayıldığında derin bir nefes aldım.
“Duman ve koku işi tamam” diye mırıldanıp koşar adımlarla eve geri döndüm.
Şimdi sırada ne vardı? Bir saniyeliğine durdum, sonra babamın sesi zihnimde yankılandı.
Bölüm etkileşimi
