7. bölüm · Yarınlara Müdahale
Müdahale
Marangoz dükkanının içindeki hava, zamanın amansız akışıyla birlikte giderek daha da ağırlaşıyordu. Dışarıda haziran ayının kararmaya yüz tutan gökyüzü mahalleyi yavaş yavaş terk ederken, dükkanın tavanında asılı duran o tek çıplak ampulün sarı loş ışığı, altındaki dokuz insanı adeta birer gölgeye çevirmişti. Gece yarısına daha saatler vardı. Önümüzde duran o amansız, sessiz bekleyiş, her birimizin zihninde kendi kıyametini koparmaya yetecek kadar uzundu. Her nefes alıp verişimizde ciğerlerimize dolan o sinsi yasemin ve taze kesilmiş ahşap kokusu, korkuyla birleşerek boğazımızda düğümleniyordu.
Arda, dükkanın köşesindeki eski bir sandalyeye tünemiş, elindeki küçük not defterine anlaşılmaz matematiksel formüller ve ihtimal hesapları karalayıp duruyordu. Kalemi kağıda her bastırışında çıkan o hışırtı sesi, dükkandaki tek ritimdi. Eylül ise hırkasının kollarını ellerinin üzerine kadar çekmiş, gözlerini duvardaki eski saate dikmişti. Saatin her tıkırtısı, kalbimize saplanan birer iğne gibiydi. Biz gelecekten gelen üç kişi, bir dükkanın içinde adeta zamansız bir boşlukta süzülüyorduk.
Kerem, dükkanın içinde daha fazla volta atmaya dayanamayarak köşede duran büyük, vernikli ahşap dolaba doğru ilerledi. Burası Selin’in babasının, yani dedemin dükkanıydı ve her köşesinde dedemin yıllardır biriktirdiği anılar, titizlikle saklanmış aletler duruyordu. Kerem dolabın kapağını yavaşça açtığında, rafların arasında duran siyah kılıflı bir gitar kutusu dikkatini çekti. Fermuarını yavaşça indirdi. İçinden çıkan, gövdesi parıl parıl parlayan, tellerinin kalitesi uzaktan bile belli olan çok şık bir akustik gitardı. Selin’in babası bu gitara gözü gibi bakıyor olmalıydı; üzerinde tek bir toz tanesi bile yoktu.
Kerem gitarı sapından tutup kaldırırken Selin’e baktı. “Babanın eski göz ağrısı, değil mi?” diye sordu kısık bir sesle.
Selin buruk bir tebessümle başını salladı. “Evet... Akşamları dükkanı kapatmadan önce bazen oturur, burada tek başına çalardı. Kimsenin dokunmasına izin vermezdi ama şu an sanırım pek umursamaz.”
Kerem dükkanın ortasındaki boş tabureye oturdu ve gitarı dizinin üzerine yerleştirdi. Gitarın, tellerini ayarladıktan sonra, parmaklarını tellerin üzerinde gezdirdiğinde dükkanın o boğucu sessizliği aniden pürüzsüz, derin ve tınlayan bir sesle bölündü. Gitarın akordu neredeyse kusursuzdu. Kerem birkaç deneme akoru bastıktan sonra, içimizdeki o karanlık deponun hayalini, polisin sarı şeritlerini ve yaklaşan gece yarısının dehşetini bir anlığına da olsa bastırmak ister gibi tanıdık bir melodiye giriş yaptı.
Dükkanın duvarlarında yankılanmaya başlayan şarkı Haluk Levent'in “Elfida” şarkısıydı. Gitardan yükselen o güçlü tınılar, her birimizin ruhundaki o ince sızıyı tetiklemeye yetti. Kerem, parmaklarını tellere ritmik bir şekilde vururken derin bir nefes aldı ve gözlerini dükkanın tavanına dikerek şarkıyı kendi sesiyle söylemeye başladı,
“Yüzün geçmişten kalan, aşka tarif yazdıran
Bir alaturka hüzün, yüzün kıyıma vuran
Anne karnı huzuru, çocukluğumun sesi
Senden bana şimdi zamanı sızdıran…”
Kerem’in sesi, o mahalle serserisi imajının ardındaki o gizli, yaralı ve içten duyguyu ortaya çıkarırcasına dükkana yayıldı. Hepimiz yüzümüzde acılı bir tebessümle onu dinlemeye başladık. Şarkıya öyle bir odaklanmıştı ki, sanki birkaç saat sonra polisin ve sarı şeritlerin ortasına sızacak olan çocuk kendisi değildi.
“Şımartılmamış aşkın sessizliğe yakın
Kimbilir kaç yüzyıldır, sarılmamış kolların…”
Tam bu sırada, oturduğu köşede ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemiş, gözleri dolu dolu olan Eda birden kafasını kaldırdı. İçindeki o büyük korkuyu ve suçluluk duygusunu haykırmak ister gibi, Kerem’in sesine pürüzsüz, büyüleyici ve bir o kadar da hüzünlü sesiyle eşlik ederek şarkıya girdi,
“Sisliydi kirpiklerin, ve gözlerin yağmurlu
Yorulmuşsun, hakkını almış yılların…”
Eda’nın aniden şarkıya dahil olmasıyla dükkandaki herkes irkildi, Kerem ise hafif bir şaşkınlıkla gözlerini Eda’nın gözlerine dikti. kimse bu büyünün bozulmasını istemiyor olacak ki çıtını çıkarmıyordu. İkisinin sesi, sarı ışığın altında adeta birbirine sarılan iki gölge gibi birleşti. Kerem gitara daha sert vurmaya başladı, şarkının ritmi yükseldikçe içimizdeki o amansız bekleyişin yerini geçici bir huzur aldı. Birbirlerinin gözlerinin içine bakarak şarkıyı söylemeye devam ettiler,
“Elfida, bir belalı başımsın
Elfida, beni farketme sakın
Omzumda iz bırakma, yüküm dünyaya yakın
Elfida, hep aklımda kalacaksın…”
Eylül başını yavaşça Arda’nın omzuna yasladı, gözlerini kapattı. Gözlerinden süzülen bir damla yaş, hırkasının kumaşında kayboldu. Eylül, yirmi yıl öncesinin bu marangoz dükkanında, gelecekteki annesinin ve babasının gitar çalıp şarkı söylediği o anı zihnine kazımak istedi. Belki de hepimizin bir arada, bu kadar masum ve tehlikeden uzak kalabileceği son dakikalardı bunlar. Kerem ve Eda, son satırlara gelmiş olacak ki sesleri kısılmaya başlamıştı.
“Elfida, sen eski bir şarkısın
Elfida, beni farketme sakın
Omzumda iz bırakma, yüküm dünyaya yakın
Elfida, hep aklımda kalacaksın”
Efe, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerini Kerem ve Eda’dan ayırmadan şarkıyı dinliyordu. Yüzündeki o sert, felsefi ifade yerini derin bir hüzne bırakmıştı. Akif bile oturduğu o karanlık tezgah gölgesinden çıkmış, gözlerini gitarın parıldayan gövdesine dikmişti. Şarkının sözleri dükkanın içindeki paslı çivilerin, kesim motorlarının ve yerdeki minderlerin üzerine adeta birer gözyaşı gibi dökülüyordu.
Şarkının son akorları vurulduğunda, Kerem parmaklarını tellerin üzerinde sabit tuttu ve gitardan çıkan o uzun, titrek bas ses dükkanın içinde yavaşça sönümlendi. Birkaç dakika boyunca kimse konuşmadı. Kimse alkışlamadı ya da tek bir kelime etmedi. Eda başını öne eğip gözlerini sildi; Kerem ise gitarın sapını sıkıca tutarak derin bir iç çekti.
Sessizliği bozan Kerem oldu. “Sesin güzelmiş”
Eda, başını kaldırıp Kereme bakarken hafifçe gülümsedi. “Teşekkür ederim”
Gitarın son tınısı da havada asılı kalıp kaybolduğunda, dükkanın köşesindeki gölgeler sanki biraz daha yaklaştı. Kerem elini gitarın gövdesinden çekmeden derin bir nefes verdi ve Selin'e baktı.
“Baban cidden iyi bakıyormuş buna,” dedi sesi az önceki şarkının buğusunu taşırken. “Teline vurunca insanın içi titriyor.”
Selin oturduğu minderden hafifçe doğrularak dizlerini kendine doğru çekti. “Dedim ya, o gitar onun sırdaşı gibiydi. Ne zaman canı bir şeye sıkılsa buraya kapanır, sabaha kadar çalardı. Şimdi o evde hiçbir şeyden habersiz uyurken, bizim burada…” Cümlesini tamamlayamadı, bakışlarını yere indirdi.
“Haberleri olmayacak,” dedi Efe kesin ve net bir sesle. “Gece gidip o işi temizleyeceğiz ve sabah her şey kaldığı yerden devam edecek. Kendinizi şimdiden suçlu ilan etmeyi bırakın.”
“İstatistiki olarak bu çok iyimser bir yaklaşım Efe,” diye araya girdi Arda. Elleriyle saçlarını karıştırıp, defterini kapattı. “Polisin olay yerinde bıraktığı güvenlik çemberini, devriye saatlerini ve arazinin topografyasını hesaba katmıyorsunuz. Oraya girmek, doğrusal bir mantıkla açıklanabilecek bir risk değil. Ayrıca orada bıraktığımız parmak izlerini, ne kadar silmiş olsakta, silmediğimiz yerlerde olabilir. Yakalanmamız an meselesi.”
Kerem gitarı dikkatle kılıfına yerleştirirken hafifçe sırıttı, ama bu seferki gülüşü yüzüne tam oturmamıştı. “Lan dahi çocuk, her şeye bir formül bulmasana. Bazen sadece gidersin ve yaparsın. Bizim mahallede işler senin o defterindeki gibi yürümüyor.”
“İşte tam olarak bu yüzden başımız dertten kurtulmuyor Kerem,” dedi Arda ses tonunu bozmadan. “Mantığı devre dışı bıraktığınız an, olasılıklar denizinde boğulursunuz.”
Ben duvarın kenarında, üzerimdeki gri kapüşonluya biraz daha sarınarak konuşmaları dinliyordum. Eylül yanımda hafifçe kıpırdandı, eğilip kulağıma fısıldadı,
“Lavinya... Gece o araziye gittiğimizde ya kolyeyi bulamazsak? Ya her şey düşündüğümüzden daha kötüyse? Ya yakalanırsak?”
Eylül’ün elini hafifçe sıktım. “Bulacağız Eylül. Bulmak zorundayız. Geleceğimizi, buradaki insanları o çamurun altında bırakamayız,” dedim.
Ama yakalanmayacağız diyemedim.
Bakışlarım dükkanın diğer ucunda, sessizce oturan Akif’e kaydı. Akif, şarkı bittiğinden beri tek bir kelime bile etmemişti ama gözlerindeki o sabit, derin ifade dükkandaki herkesten daha fazla şey anlatıyordu.
“Saat yaklaşıyor,” dedi Leyla, duvardaki eski saate bakarak. Zaman, gitgide daralan bir çember gibi etrafımızı sarıyordu. Dükkanın içindeki fısıltılar yerini yeniden o gergin ve nefesten yoksun bekleyişe bırakmaya başladı.
Geri dönüşü olmayan o büyük tehlikeye adım adım yaklaşırken, Akif’in oturduğu karanlık köşede aniden bir hareketlenme oldu. Dükkanın ağır sessizliğine, onun oturduğu yerden kalkarken çıkardığı sesler karıştı. Günlerdir yüzünde asılı duran o donuk, ifadesiz maske ilk defa hafifçe aralanmış gibiydi. Kimseye tek bir kelime etmeden, dükkanın arka tarafında bulunan ve küçük bir mutfaktan ibaret olan bölmeye doğru adımladı.
Onun arkasından şaşkın şaşkın bakarken, dükkandaki diğerleri de bakışlarını o yöne çevirmişti. Birkaç dakika sonra Akif, mutfaktaki eski buzdolabının kapağını açtı. Parka çıkmadan önce marketten alıp dolaba attığımız hazır üçgen sandviç paketlerini ve soğuk içecekleri tek tek çıkardı. Saatlerdir hiçbirimiz ağzımıza tek bir lokma koymamıştık; korku, midemizdeki açlık hissini bile tamamen uyuşturmuştu.
Akif, elinde hazır sandviç paketleri ve kutu içeceklerle geri dönüp tepsiyi dükkanın ortasındaki alçak masanın üzerine yavaşça bıraktı. Gözlerini yerdeki minderlerde ve kanepede oturan grubun üzerinde tek tek gezdirdi. Sesi, uzun süredir konuşmamış birinin boğazından çıkan o hafif pürüzlü ama sarsılmaz tınıyla dükkanda yankılandı.
“Yiyin şunları,” dedi Akif, paketleri işaret ederek. “Birazdan o araziye girdiğimizde dizlerinizin bağı çözülmesin. Korku insanı acıktırmaz ama gücünü tüketir. Bize şu an akıl kadar güç de lazım.”
Kerem, kılıfına kaldırdığı gitarın yanından masaya doğru uzanıp paketlerden birini eline aldı. Plastik ambalajı yırtarken Akif'e baktı. “Valla Akif kaptan, tam zamanında yetiştin. Çok sağ ol, mide kalmadı valla stresten,” dedi.
Selin de oturduğu yerden doğrularak uzandı ve bir sandviç aldı. “Teşekkür ederiz Akif. Gerçekten iyi akıl ettin, kimsenin yerinden kalkacak hali yoktu,” dedi buruk bir tebessümle.
“teşekkürler” diye mırıldandı Leyla, içeceklerden birini açarken. “Kendimizi o kadar kaptırmışız ki aç olduğumuzu unutmuşuz.”
Eylül, Arda ve diğerleri de masaya doğru yaklaşarak kendilerine birer paket aldılar. Arda sandviçe bakıp, “Biyolojik olarak kan şekerimizin düşmesi karar mekanizmamızı olumsuz etkiler. Teşekkürler Akif, bu bizi zinde tutacaktır,” diyerek her zamanki gibi mantıklı bir açıklama getirdi. Gidipte babasına sarılmamak için kendini zor tuttuğu her halinden belli oluyordu.
Eylül yanımda paketi açarken hafifçe gülümsedi ve Akif’e doğru, “Çok teşekkürler,” dedi. Bende kalkıp bir tane sandviç ve içecek aldıktan sonra, Akife başımı eğerek teşşekür ettim. Biz gelecekten gelen üç kişi, bu eski marangoz dükkanında, bizi bekleyen o tehlikeli gece yarısı baskınından hemen önce, bu insanların birbirine nasıl sıkı sıkıya tutunduğunu bir kez daha en derinden hissediyorduk. Herkes elindeki yiyecekle sessizliğe gömülürken, dükkandaki gergin bekleyiş yerini yaklaşan saatlerin amansız ağırlığına bırakmaya devam etti.
~~~
Zamanın amansız akışı, dükkanın tavanında asılı duran o tek çıplak ampulün altında eritilen saatlerin ardından nihayet gece yarısına çeyrek kalayı gösterdiğinde durma noktasına gelmişti. Yenen son lokmaların ardından dükkanın içine çöken o ağır, fısıltılı sessizlik, yaklaşan kaçınılmaz tehlikenin habercisiydi. Herkes sessizce ayaklandı; hepimiz, bulduğumu bir hırkayı veya kapüşonluyu üzerimize geçirdik. hırkalar fermuarlandı, kapüşonlar başa çekildi ve ayakkabı bağcıkları son kez sıkıca bağlandı. Önlem olsun diye, yanımıza ışık dışında bişey almamıştık. Selin, babasının dükkanının şalterini indirdiğinde sarı loş ışık yerini zifiri bir karanlığa bıraktı. Demir kepenk, dışarıdaki sokakta en ufak bir yankı uyandırmasın diye santim santim, adeta nefes bile alınmadan yukarı kaldırıldı ve dokuz gölge, haziran gecesinin puslu, nemli karanlığına süzüldü.
Gölgeler halinde, binaların kuytularından ilerliyorduk. Her birimiz, ayakkabılarımızın Arnavut kaldırımlarına çarparken çıkardığı en ufak tıkırtıda irkilerek adımlarımızı daha da yavaşlatıyorduk.
“Oğlum, ben bu kolyeyi tam olarak nerede düşürdüğümü cidden hatırlamıyorum ki…” diye fısıldadı Kerem. Sesi rüzgarda kaybolmasın diye başını Efe’ye doğru eğmişti. “Dün gece o kargaşada ruhumu teslim ediyordum zaten. Cesedi gömerken mi düştü, etrafı temizlerken mi düştü, yoksa dönerken çalılıklara mı takıldı, hafızam tamamen silinmiş.”
Arda, kapüşonunun altından burun kemerini sıkıp sert bir nefes verdi. “Harika. Yani koskoca engebeli bir moloz döküm arazisinde, nereye düştüğü belli olmayan 20 santimetrelik bir nesneyi arayacağız. Üstelik etrafta mobil kolluk kuvvetleri varken. Bu yaptığımız şey mantık sınırlarını tamamen zorluyor.”
“Lan dahi çocuk, moral falan bırakmadın adamda ya!" diye homurdandı Kerem, hırkasının kollarını çekiştirerek. “Belki de parkta o saçma penguen taklidini yaparken düşürdüm, ne biliyorsun?”
Eylül arkadan hafifçe kıkırdadı, yüzündeki gerginlik bu ufak atışmayla bir anlık dağılır gibi olmuştu. “O zaman bu çamurun içinde boşuna sürünüyor olacağız Kerem. Ama başka şansımız yok, o izi yok etmeliyiz.”
Nihayet tepenin ardındaki moloz döküm alanının sınırına ulaştığımızda, çorak arazinin o keskin, tozlu rüzgarı doğrudan yüzümüze vurdu. Gündüz televizyon ekranında düz bir toprak parçası gibi görünen yer, gecenin bu saatinde devasa moloz tepeleriyle, paslı demir yığınlarıyla ve derin çukurlarla dolu tekinsiz bir labirenti andırıyordu. Kazı alanının etrafına çekilmiş olan sarı olay yeri inceleme şeritleri, rüzgarın şiddetiyle havada kamçı gibi şaklayarak sert sesler çıkarıyordu. Durum cidden tehlikeliydi; arazinin ana girişinde, farları ve tepe lambaları tamamen söndürülmüş iki polis otosu bekliyordu. Polislerin ellerindeki güçlü el fenerlerinin beyaz, keskin ışık hüzmeleri, periyodik olarak karanlığı yırtıyor, moloz yığınlarının ve iş makinelerinin üzerinde birer kılıç gibi gidip geliyordu.
“Herkes yere yatsın!” diye fısıldadı Efe, eliyle yere eğilme işareti yaparken.
Kendimizi çamurlu, taşlı toprağın üzerine bıraktık. Tam o sırada sol tarafımızdaki yamaçtan aşağıya doğru kör edici bir ışık dalgası hızla geçti, hemen önümüzdeki paslı bir varilin yüzeyini parlatıp saniyeler sonra uzaklaştı. Nefesimi tamamen tutmuştum. Keskin taşlar dizlerime batıyordu ama yerimden kıpırdamaya dahi cesaret edemiyordum. Eylül yanımda adeta donakalmıştı, korkudan hızlanan kalbinin atışını neredeyse dışarıdan duyabiliyordum.
Efe kafasını hafifçe kaldırıp tarama açısını hesapladı. “Bakın, şu ileride duran devasa paletli ekskavatörün arkası büyük bir gölge, yani kör nokta oluşturuyor. Işık sağa döndüğü an, ikişerli gruplar halinde, hiç ses çıkarmadan oraya koşuyoruz. Kerem, Akif, siz önden. Dağılarak hareket etmek zorundayız, yoksa bu karanlıkta imkanı yok ilerleyemeyiz”
Saniyeler saniyeleri kovaladı. Işık hüzmesi arazinin en uç köşesindeki çöp yığınlarına doğru kaydığı an, Efe’nin “Şimdi!” fısıltısıyla birlikte fırladık. Gölgelerin arasından adeta birer hayalet gibi geçip kendimizi o devasa demir makinenin motor gövdesinin kuytusuna attık. Üstümüz başımız, ellerimiz şimdiden ıslak çamura bulanmıştı.
Ekskavatörün yanına vardığımızda, hepimizin nefes alışları birbirine karıştı. Akif gözlerini hepimizin üzerinde gezdirdi. “burası çok büyük bir alan. gruplara ayrılmalıyız, başka türlü o kolyeyi bulmamızın imkanı yok.”
Akif sırayla, bana, Arda'ya ve Eylüle baktı, “siz üçünüz, deponun etrafını arayın. Kerem, Selin, Leyla. Siz moloz yığınlarının oraya gidin. Son olarak, ben, Efe ve Eda. Biz, dün geçtiğimiz yollara ve en çok durduğumuz o kısımlara bakacağız.”
Akif'in, bizi 3 kişilik gruplara ayırmasıyla etrafı aramaya başladık.
Dakikalar akıp giderken, arazinin ortasındaki o dipsiz karanlıkta, zamanın nasıl geçtiğini hissetmiyordum. Sadece içimizdeki o amansız korku ve rüzgarın uğultusu vardı. Akif’in talimatıyla dokuz kişi, üçerli gruplara ayrılarak arazinin farklı köşelerine doğru sessizce dağılmıştık ve artık diğerlerini ortalıkta göremiyordum. Kerem, Selin ve Leyle, kazı alanının en tehlikeli, açıkta kalan kısmını kontrol ediyordu. Diğerleri ise geçtiğimiz yollara bakıyorlardı. Fener açamadığımız için sadece gözlerimizin karanlığa alışmasını beklemek ve ay ışığının moloz yığınları üzerine bıraktığı zayıf parıltılara güvenmek zorundaydık.
Dizlerimin üzerine çökerek ellerimi soğuk, ıslak toprağın üzerinde gezdirmeye başladım. Etrafı kazarak ses çıkarmamak, polisi üzerimize çekmemek için sadece yüzeydeki nesnelere dokunuyor, körleme bir şekilde ilerliyorduk. Avuçlarımın altında ezilen çakıl taşları, kırık cam parçaları ve keskin beton artıkları parmaklarımı sızlatıyordu ama bunu düşünecek durumda değildim. Her pürüzsüz taş parçasında, her soğuk demir parçasında kalbim hızla çarpıyor, kolyeyi bulduğumu sanıp umutlanıyordum; ancak her seferinde elimde kalan sadece değersiz bir çöp oluyordu.
Umarım diğerleri kolyeyi bulmuştur.
“Bu tarafta hiçbir şey yok,” diye fısıldadı Eylül yanımda. Sesi titriyordu, hırkasının kollarıyla yüzündeki çamuru silmeye çalışırken gözlerini sürekli yukarıdaki patikaya dikiyordu. “Sadece taş ve çamur var Lavinya. Ya tamamen toprağın altında kaldıysa?”
“Devam etmeliyiz,” dedim, sesimi olabildiğince düşük tutarak. Bakışlarımı biraz ileride, eski bir kamyon lastiğinin yanında eğilmiş olan Arda’ya çevirdim. Arda, ellerini adeta bir tarama cihazı gibi milim milim toprakta gezdiriyor, sakin kalmaya çalışsa da derin nefes alışverişleri gerginliğini ele veriyordu.
“Geometrik olarak arama açımızı genişletmemiz gerekiyor, diye mırıldandı Arda, ayağa kalkıp üstünü silkelerken. “Eğer dün geceki arbede bu koordinatta ise, zincirin savrulma ihtimali olan yarıçapı geçmek üzereyiz.”
Diğer grupları artık tamamen gözden kaybetmiştik. Sadece ara sıra uzaklardan gelen hafif ayak hışırtıları ve Kerem’in kendi kendine ettiği o boğuk, çaresiz söylenmeleri rüzgarın arasında yankılanıyordu. Keremlerin olduğu taraftan gelen o çaresiz çırpınış, kolyenin hala bulunamadığının en büyük kanıtıydı. Parmaklarımız soğuktan ve nemden tamamen hissizleşmeye başlamıştı. Her gri taş parçasını gümüşün parıltısı sanıp yanılmak, ruhumuzdaki o ağır baskıyı daha da artırıyordu.
Tam o esnada, arazinin yukarısındaki patikadan gelen telsiz cızırtıları sertleşti. Botların gevşek toprakta çıkardığı o tok, ezilme sesleri artık çok daha yakından, tam arkamızdan geliyordu. Fenerlerin o keskin, beyaz ışıkları bizim olduğumuz kısımlara ve moloz tepelerine doğru daha sık, daha kararlı dönmeye başlamıştı. Bizi fark etmelerine ramak kalmıştı. Zamanımız tamamen tükenmişti, ellerimiz bomboştu ve kolye hala kayıptı.
Etrafımızdan geçen telsiz cızırtıları, Haziran rüzgarının uğultusunu bıçak gibi keserken olduğumuz yere çakılıp kalmıştık. Arda, yerdek çamurlara aldırmadan yere yatmış, adeta nefes almayı bile durdurmuştu. Eylül ve ben ise hemen yanımızda duran, nemli bir beton blokunun gölgesine sığındık. Eylül eliyle ağzını kapatarak hıçkırığını bastırmaya çalışırken, bende nefes alışverişlerimi düzene sokmaya çalışıyordum. Yaklaşan ayak sesleriyle birlikte, fenerlerin o çiğ, beyaz ışığı tam üzerimizden yalayıp geçti, öyle ki arkamızda duran eski kamyon lastiğinin devasa gölgesi, önümüzdeki çamur deryasına bir canavar gibi yansıdı.
“Ayrılmayın,” diye fısıldadım, sesimin titremesine engel olamayarak. “Akiflerin olduğu tarafa doğru zemin seviyesinden ilerlememiz lazım. Işıklar çok sıklaşmaya başladı.”
Arda, dirseklerinin üzerinde hafifçe doğrularak arkasına baktı. üstü tamamen çamur lekeleriyle kaplanmıştı. Gecenin karanlığına rağmen gözlerindeki o saf korku net bir şekilde seçiliyordu. “Teorik olarak,” dedi fısıltıyla, “şu an bizi görmemiş olmaları tamamen istatistiksel bir mucize. Işık kaynağının geliş açısı ve bizim dikey düzlemdeki yüksekliğimiz…”
“Arda, sırası değil, yürü!” diyerek hırkasının arkasından çektim onu.
Sürünerek, dizlerimizi ve ellerimizi keskin moloz parçalarına vura vura ilerlemeye başladık. Avuçlarımın içine batan paslı çivilerin ya da cam kırıklarının acısını hissetmiyordum bile; zihnim tamamen bir sonraki fener ışığının bizi ne zaman açıkta yakalayacağına odaklanmıştı.
Korkuyorum. Hemde çok korkuyorum.
Birkaç metre ileride, deponun duvarının arkasına, adeta birer çuval gibi devrilmiş olan Kerem, Selin ve Leyla ile karşılaştık. Kerem’in yüzü gözü toprağa batmıştı, elleri çaresizlikten tir tir titriyordu. Bizim geldiğimizi görünce gözlerini irileştirerek başını iki yana salladı.
“Yok... Yok kızım, yok!” diye fısıldadı Kerem, ağlamaklı bir ses tonuyla. “Gitti geleceğimiz, bittik biz. Her karış toprağa yüzümü sürdüm resmen, yok uğursuz şey.”
Selin, Kerem’in kolunu sıkıca tutmuş, dudaklarını ısırıyordu. “Kerem sus, sesin çok çıkıyor,” diye uyardı Leyla arkadan. Leyla’nın kapüşonu geriye düşmüştü, saçları çamura belenmişti ama gözleri hala etrafı çılgın gibi tarıyordu.
“Eda lar nerede?” diye sordu Eylül, endişeli bir şekilde, gözleriyle karanlığı yararak diğer grubu aramaya çalışırken.
“Buradayız,” dedi boğuk bir ses. Duvarın hemen ilerisindeki devasa bir jeneratör gövdesinin arkasından Efe, Akif ve Eda belirdi. Akif’in yüzünde o her zamanki sarsılmaz, donuk ifade vardı ama o bile gözlerini sürekli yukarıdaki patikaya dikiyordu. Etrafa bakıp birkaç dakika bekledikten sonra, eğilerek buraya doğru koştular. Nefessiz kalmış olacaklarki, kendilerini un çuvalı gibi yere bıraktılar. Eda ise Selin’in yanına çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı bile.
“Kolyeyi bulamadık,” dedi Efe, durumun vahametini tek bir cümleyle özetleyerek. Sesi hiç olmadığı kadar ağır ve çaresiz çıkmıştı. “Ve daha da kötüsü, çember daralıyor. Buradan çıkış yollarımızı kapatıyorlar.”
Tam, ağzımı açıp ne yapacağımızı soracaktım ki, sağımızdaki patikada aniden iki güçlü el fenerinin ışığı doğrudan bizim bulunduğumuz, deponun paslı duvarının dibine kilitlendi. Rutin devriye gezen polisler tam üzerimize geliyordu. Beyaz, çiğ ışık gözlerimizi kör edercesine yüzümüze vurduğunda, zamanın durduğunu hissettim.
“Kim var orada? Kımıldamayın, polis!” diye bir ses yankılandı gecenin içinde. Sesi arazinin boşluğunda büyüdü, büyüdü ve zihnimdeki tüm kaçış planlarını darmadağın etti.
“Kaçın!” diye bağırdı Efe.
O andan itibaren her şey tam bir kaosa dönüştü. Beyaz ışıklar çamurlu arazide bizi yakalamak için hızla dönüyor, adeta üzerimize basıyordu. Kolyeyi bulamamanın verdiği o büyük yenilgi hissiyle herkes panikle farklı yönlere doğru koştu, grubumuz saniyeler içinde tamamen dağıldı. Engebeli arazide, moloz tepelerinin arasında dengemizi korumaya çalışarak körlemesine koşuyorduk.
Arkamızdan gelen bot sesleri gitgide yaklaşıyordu. Toprağın kayganlığı, ayaklarımızın altından kayıp giden taşlar her adımı bir işkenceye çeviriyordu. Gözümün önünde sadece karanlık ve peşimizden gelen o amansız ışıklar vardı.
“Ah!” diye bir çığlık koptu sağ taraftaki yamaçtan.
Dönüp baktığımda Eylül’ün ayağının gevşek bir taş yığınına takıldığını ve çamurun içine sertçe kapaklandığını gördüm. Acıyla kıvranıyor, ayağa kalkamıyordu. “Eylül!” diye bağırdı Arda ve hiç düşünmeden geriye dönüp onu omuzlarından yakalayarak kaldırmaya çalıştı. Ancak fenerlerin projektör gibi parlayan ışıkları doğrudan onların üzerine çevrilmişti. Polisler aradaki mesafeyi hızla kapatıyordu; yakalanmaları an meselesiydi.
İçimdeki korku, yerini tamamen delice bir cesarete bırakırken ayaklarım benden bağımsız olarak geriye doğru hamle yaptı. Eylül'ü orada, o çiğ fener ışıklarının altında öylece bırakamazdım. Çamurlu zemine basarak, botlarımın altından kayan taşlara aldırmadan Arda ve Eylül’ün olduğu yere doğru koşmaya başladım. Rüzgar yüzüme sertçe çarparken, kalbimin atışları kulaklarımı dolduruyordu.
“Lavinya, hayır! Gelme, kaç!” diye bağırdı Arda, bir yandan Eylül’ü kolundan tutup kaldırmaya çalışırken. Çaresizliği ses tonundan okunuyordu.
Sizi orada bırakmayacağım dahi çocuk.
Yanlarına ulaştığımda dizlerimin üzerine çöktüm ve Eylül’ün diğer koluna girdim. Eylül acı içinde dişlerini sıkıyor, toprağı tırnaklıyordu. “Koşamıyorum, ayağım
burkuldu, basamıyorum,” diye fısıltısıyla inledi. Yüzü acıdan bembeyaz olmuştu.
“Allah kahretsin! Basmak zorundasın Eylül, başka çaremiz yok, yürü!” diye üsteledim ama arazinin çamurunun kayganlığı, ağırlığını kaldırmamızı çok zorlaştırıyordu.
Tam o sırada, arkamızdan gelen ayak sesleriyle birlikte Selin de nefes nefese yanımızda bitti. “Bırakmam sizi!” diyerek Eylül’ün sırtından desteklemeye çalıştı. Ama durum tam anlamıyla felaketti. Polislerin fenerleri doğrudan üzerimize kilitlenmişti, aradaki mesafe saniyeler içinde kapanıyordu ve botların toprakta çıkardığı o sert sesler artık tam ensemizdeydi. Yakalanmamıza metreler kalmıştı.
Diğerleri koşmayı bırakmıştı. Deli gibi etraflarını tarıyor, ne yapacaklarını düşünüyorlardı. O sırada Efe buraya doğru koşmaya başladı. Yüzünde her şeyi göze almış bir liderin sarsılmaz kararlılığı vardı. Bize ve ve arkada kalan diğerlerine döndü.
“Arka taraftaki tel örgüden çıkın! Hepiniz! Arkaya bakmadan koşun!” diye bağırdı Efe, sesi adeta geceyi yardı.
“Efe, hayır! Birlikte geldik, seni burada bırakmam!” diye haykırdı Selin, gözyaşları çamurlu yüzüne karışırken Efe'nin hırkasına tutunmaya çalışarak. O an içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim.
Kafamı hemen iki yana salladım. Bizi kurtarmak için kendini hedef yapamazdı. “Hayır. Hayır, hayır, hayır!” Başımı deli gibi iki yana sallıyordum. “Olmaz!”
“Gidin dedim kızlar! Arda, Eylül'ü al ve hemen götür buradan!” diye kükredi Efe. Sesi o kadar güçlü, o kadar kesin ve geri dönülemez çıkmıştı ki, Arda bütün gücünü toplayarak Eylül’ü omzuna aldı ve tel örgülerin olduğu karanlık tarafa doğru hamle yaptı.
Selin’i ve beni tel örgülerin olduğu tarafa doğru iten Efe, fenerlerin projektör gibi parlayan ışıklarının tam ortasına, polisin görebileceği açık alana doğru gitti. Ters yöne, polisin geldiği tarafa doğru deliler gibi koşmaya başladı.
“Hey! Buradayım! Kolaysa yakalasanıza!” diye haykırdı. Sesi, zamanda açılan bir yarık gibi, her yerde yankılandı.
O an, Efe’nin o çiğ ışığın ortasına kendini fırlattığı o salise, içimde bir şeylerin geri dönülmez bir şekilde koptuğunu hissettim. Göğsüme batan o keskin sızı, nefesimi tamamen kesti. Karşımda duran, polisin projektörleri altında tek başına bir hedef gibi koşan çocuk, sadece geçmişteki bir genç ya da grubun lideri değildi. O, benim gelecekteki babamdı. Hayatım boyunca yokluğunu çektiğim, ne zaman üzülsem fotoğraflarına sığındığım o adam, genç haliyle, tam şu an gözlerimin önünde kendini bir ateşe atar gibi feda ediyordu.
Zaman çizgisi, gözlerimin önünde ağır bir balyoz darbesiyle kırılıyordu. Bir terslik vardı, böyle bir şeyin olmaması gerekiyordu! Benim babam hiç hapse girmemişti, böyle birşey hiç yaşanmamıştı. Aklıma dank eden şeylerle, milyonlarca parçaya ayrıldığımı hissettim.
Aslında Keremin kolyesi hiç buraya düşmemişti değil mi?...
Eğer, biz üçümüz olmasaydık, buraya, o kolyeyi aramaya hiç gelmeyeceklerdi. Biz ısrar etmiştik ve bizim yüzümüzden buradaydık. Normalde, biz gelecekten gelen üç genç olmasaydı, Kerem ve diğerleri korkudan evlerine kapanacak, burda olduğunu sandıkları o kolyeyi aramaya asla gelmeyeceklerdi. Bizim geleceği kurtarma arzumuz, tarih kendi çarkını döndürürken, akışını bozmamalıydı. Ama şimdi, bizim müdahalemizle, tarih kendi kanlı çarkını döndürmeye başlamıştı.
Allah kahretsin! biz ne yaptık böyle?
İçimden yükselen o çığlığı bastırmak için tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim. “Baba!” diye bağırmak, koşup onun elini tutmak, onu o ışıkların altından çekip çıkarmak istedim. Ayaklarım polisin olduğu tarafa doğru bir adım attı ama Akif’in güçlü eli omzuma kapandı. Ne ara yanıma gelmişti?
“Lavinya, dur! Efe'nin çabasını boşa çıkarma, yürü!” diye fısıldadı Akif. Sesi titriyordu ama tutuşu bir zincir gibi sağlamdı.
Gözyaşlarım yüzümdeki çamura karışıp akarken, arkama bakarak tel örgülere doğru geriledim. Efe'nin fener ışıkları altında küçülen gölgesi, peşinden koşan polislerin bağırışları zihnime kazındı.
Polisler, tel örgüye doğru kaçmakta olan bizi bırakıp, açıkta koşan Efe’nin peşine düştüler. “Dur, kaçma!” bağırışları ve fener ışıkları Efe’nin koştuğu yöne doğru kayarken, biz de tel örgülerin altındaki o dar yarıktan kendimizi dışarı atmıştık.
Şimdi düzeltebiliyorsan düzelt lavinya…
