3. bölüm · Yarınlara Müdahale
Geçit
Masanın tam ortasına, o cam yüzeyin üzerine düşen sararmış zarf, adeta üçümüzün arasına bırakılmış pimisiz bir el bombası gibi duruyordu. Çıkardığı o tok ses, kafenin uğultulu gürültüsünü benim zihnimde tamamen bıçak gibi kesti. Limonatasını pipetiyle karıştıran Eylül’ün parmakları aniden dondu. Arda ise mavi gözlerini telefonundan kaldırıp, önce masadaki o pürüzlü, lekeli kağıt parçasına, ardından doğrudan benim gözlerimin içine dikti.
”Bu ne, Lavinya?” diye sordu Arda. Sesi, her zamanki o korumacı, duygulardan arındırılmış tondaydı. Şüpheciydi ama henüz olayın ciddiyetini kavrayamadığı için sesinde hafif bir bıkkınlık da vardı. “Yine yeni bir edebi oyun mu oynuyorsun bizimle? Bak, eğer sabah sabah bizi korkutma sebebin gizemli bir şiir falan okumaksa…”
“Değil,” diyerek lafını ağzına tıkmadım, doğrudan masaya doğru eğildim. Ellerimi masanın kenarına dayadığımda parmaklarımın titrediğini fark ettim ve onları gizlemek için yumruklarımı sıktım. “Eğer tam şu anda bana, bunun bir şaka olduğunu söylemezseniz, gidip kendime en yakın deliler hastanesinden randevu alacağım.”
İkiside anlamaz gözlerle bana bakınca onların yapmadığını anlamıştım.
Eylül, ela gözlerini irice açarak zarfa doğru uzandı ama parmakları kağıda değmeden hemen önce duraksadı. Sanki o da benim gibi, zarftan yayılan o tekinsiz aurayı hissetmişti. “Lavinya... Bu koku ne?” diye fısıldadı Eylül. Sesinde o her zamanki ürkek, kırılgan ton vardı. “Masaya oturduğun andan beri burnuma geliyor. Çok yoğun bir yasemin kokusu var.”
“İşte her şey o kokuyla başladı,” dedim, sandalyeyi geriye doğru çekip hızla oturdum. Kıpkızıl saçlarım omuzlarımdan öne doğru döküldü, gözlerime giren saçları geriye ittim. “Gece bir rüya gördüm. Eski parktaki o bankta oturuyordum. Yanıma eflatun hırkalı, buram buram yasemin kokan yaşlı bir kadın oturdu. Bana adımla hitap etti. ‘Sen bensin, ben de senim’ falan dedi. İnanmayacaksınız biliyorum, ben de kendime inanmıyorum! Kadın havada tek bir bulut yokken yağmur yağacağını söyledi ve saniyeler içinde sağanak başladı. Sonra bana bu zarfı uzattı. Ben tam ona delirmiş muamelesi yapacakken kadın gözlerimin önünde bir ışık hüzmesine dönüştü, göğe yükseldi ve parktaki solmuş çiçekleri canlandırıp toprağa karıştı.”
Arda, derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Yüzünde “İşte yine başladı bizim kızın hayal gücü” der gibi bir ifade belirdi. “Lavinya, rüyalar bilinçaltının birer yansımasıdır. Dün gece muhtemelen çok fazla fantastik kitap okudun ya da annenin parfümleri zihninde böyle bir oyun oynadı. Buraya kadar her şey normal bir kabus veya rüya senaryosu.”
Eylülde, Ardaya katılır gibi başını salladı. “Alt tarafı bir rüya lavinya, gayet normal”
”Normal olan kısmı burası zaten Eylül!” diyerek sesimi hafifçe yükselttim. Kafedeki yan masadan birkaç kişi bize doğru bakınca sesimi kıstım, masaya daha da yaklaştım. “Normal olmayan şey ne biliyor musunuz? Ben o rüyadan uyanırken yataktan düşer gibi sıçrayarak uyandım. Ve gözlerimi açtığımda, odam buram buram yasemin kokuyordu. Daha da kötüsü... rüyamda o kadının elime zorla tutuşturduğu o sararmış zarf, komidinin üzerinde, tam karşımda duruyordu.”
Masamıza ani bir sessizlik çöktü. Eylül yutkundu, bakışlarını benden kaçırıp zarfa çevirdi. Arda ise hala o sarsılmaz fizik kurallarına sığınmaya çalışıyordu.
”Saçmalık,” dedi Arda, kaşlarını çatarak. “Bir rüya nesnesi fiziksel dünyaya transfer olamaz Lavinya. Bu termodinamiğe de, kuantum mekaniğine de, evrenin tüm temel yasalarına da aykırı. Muhtemelen sen uyurken kardeşin Yusuf ya da annen odana bıraktı. Sana şaka yapıyorlar. Ne dediğinin farkındamısın? Rüyanda gördüğün bir şey nasıl gerçeğe dönüşebilir?”
“Yusuf da kokuyu duydu!” dedim, sesimdeki çaresizlik ve öfke birbirine karışırken. “Sabah mutfakta bana odandan neden yasemin kokusu geliyor diye sordu. Anneme sordum, eve kimsenin gelmediğini, kapının kilitli olduğunu söyledi. Ayrıca... zarfın içindeki notu okudum.”
“Ne yazıyor?” diye sordu Eylül, ela gözlerinde ilk kez gerçek bir korku pırıltısı belirirken.
Zarfın kenarını zaten evde yırtmıştım. İçindeki sararmış not kağıdını çıkardım ve masanın üzerine serdim. Dalgalı, eski el yazısı gün ışığının altında parlıyordu. Arda öne doğru eğildi, notu kendi gözleriyle okudu,
“Gerçeklik, kırılgan bir camdır Lavinya. Sen o camı çoktan çatlattın. Şimdi nereye basarsan bas, canın yanacak.
Adres: Eski Liman bölgesi, 4 numaralı depo.”
Arda notu okuduktan sonra birkaç saniye
sessiz kaldı. Parmak uçlarıyla kağıdın dokusuna dokundu. Yüzündeki o alaycı ifadenin yerini, analitik bir şüphe almaya başlamıştı. “Bu yazı... el yazısı çok eski bir tarza ait. Ve kağıt gerçekten de günümüz üretimi değil. Ama bu hâlâ birinin sana kurduğu bir komplo veya şaka olduğu gerçeğini değiştirmez.”
“Arda, kim bana böyle bir şaka yapabilir?” dedim, gözlerimin içine baksın diye ona doğru dikilerek. “Kim benim rüyamı saniyesi saniyesine tahmin edip odama o kokuyu bırakabilir? Ben deli değilim. En azından dünün sonuna kadar değildim. Ama bu adres... Eski Liman bölgesi, 4 numaralı depo. Orayı biliyorsunuz değil mi? Yıllar önce kapatılan, tekinsiz hikayelerin döndüğü o yer.”
Oraya gitmemiz gerek.
Oraya gitmek için onları ikna etmeliyim, çünkü ikisininde gelmeyi reddedeceğini biliyorum.
“Oraya gitmeliyiz çocuklar”
Eylül bana koskocaman açılan gözlerle bakmaya başlamıştı.
Beni gerçekten korkutuyor.
“Saçmalama lavinya! Orası çok korkunç.”
Başımı salladım. “Tamam, bu gitmememiz için bir neden değil.”
“Yıllar önce orada bir suç işlendi, saçmalama!”
Rahat bir ifade takındım. “Olabilir” Orada suç işlenmiş olması oraya gitmemize engel değil
Eylül, dehşete düşmüş bir ifadeyle bakarken sanki mümkünmüş gibi gözleri dahada büymüştü. “Aman allahım, Bu kız delirmiş!”
Tam ağzımı açmış itiraz edecektim ki Arda beni sert bir ifadeyle susturdu.
“Tamam bu kadar yeter. Orası çok tehlikeli lavinya, oraya gitmeyi aklından bile geçirme, çünkü gidemezsin.”
Asıl o saçmalamasın, çünkü oraya gideceğim!
Kim gidiyormuş, kim gitmiyormuş görelim bakalım. Arkama yaslanıp gülümsedim.
“Bal gibide giderim.”
Arda dişlerini sıkmaya başlamıştı. “Lavinya, zorlama oraya gitmeyeceğiz.”
“Hadi ama! Sabah uyanıyorum, gece rüyamda gördüğüm zarf yatağımın yanında. zarfı açıyorum, içinden bir adres çıkıyor ve ben o adrese gitmeyecek miyim?”
Arda'nın bana ters bir bakış atmasıyla iyice yerime sindim, ikna olacak gibi değildi. Daha fazla ısrar etmeyip onlardan habersizde gidebilirim. Hafifçe sırıttım “tamam peki, sen haklısın. Gitmeyelim”
Arda, yüzüme uzunca bakmaya başladı. bezgince nefesini verip hafifçe başını sallayarak bilmiş ve bıkmış bir ifadeyle bana bakıyordu. “Bizi gitmeyeceğine ikna edip gece gizlice gideceksin değilmi?”
Beni bu kadar iyi tanımasına hafifçe sırıtıp başımı salladım.
Arda başını yukarı doğru kaldırıp, ellerini açıp, “Allah'ım sen bana sabır ver” Deyince sırıtmam dahada büyüdü. Burnun kemerini sıkıyordu.
“Tamam, gidelim bakalım.” dedi Arda, aniden iki elinide masanın üzerine sertçe bırakarak. Masanın üzerine sertçe ellerini koyması zeminde keskin bir ses çıkardı. “Çünkü eğer gitmezsek, Lavinya kafamızın etini yiyecek ve oraya gidecek, gitmese bile deli olduğunu düşünecek. Ben bu işin arkasındaki mantığı çözmek istiyorum. Biri bizimle oyun oynuyor ve o depoda kim varsa, gidip onunla yüzleşeceğiz. Ancak şimdi hemen gitmek mantıksız. Saat henüz erken, öğle sıcağı basmadan önce gidip evlerimize üstümüzü değiştirelim, yanımıza fener, sırt çantası gibi gerekli şeyleri alalım. Öğleden sonra tam 5 te, bizim mahallenin sonundaki parkta buluşuyoruz.”
Arda’nın bu ani ve pervasız kararı, masanın üzerindeki o gergin havayı adeta buz kesti. Eylül, elindeki limonata bardağını masaya o kadar sert bıraktı ki, pipet kenara fırladı.
“Şaka yapıyorsun herhalde Arda?” dedi Eylül. Ela gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı, sesi tam bir panik tonundaydı. “Gideceğizde ne demek? Siz ikiniz çıldırdınız mı? Kız sabah odasında büyüyle ışınlanmış gibi bir zarf bulduğunu söylüyor, sen ‘Hadi gidip bir bakalım’ diyorsun! Ben lise bitince üniversiteye gitmek istiyorum, tekinsiz bir depoda magazin haberlerine malzeme olmak istemiyorum!”
Arda, her zamanki o ukala ve sarsılmaz tavrıyla omuz silkti. “Eylül, sakin ol. Sadece o depoya gidip bunu bırakanın bizden ne istediğini öğreneceğiz, çok uzun sürmez. Ortada büyü falan yok. Büyük ihtimalle Lavinya’nın bize oynadığı bir eşek şakası bu. Ya da bir başkasının. Eğer gitmezsek, bu kız kendi kendine kurduğu bu kurgunun içinde kaybolacak. Mantıklı bir açıklaması olduğunu gözlerimizle görmemiz lazım.”
“Bana bak dahi çocuk,” diyerek araya girdim, gözlerimi devirerek. “Kendi kurgum falan değil! Ben de o depoya bayılarak gitmiyorum ama şortumun cebindeki bu kağıt resmen tenimi yakıyor gibi hissettiriyor. Ayrıca şaka yapacak olsam, seni Abdülhak Hamit Tarhan ve 294 kıtalık şiir dramasıyla vurmazdım, daha yaratıcı olurdum.”
“İşte tam da bu yüzden senin yaptığına inanıyorum,” dedi Arda, alaycı bir gülüşle. “Edebiyat soslu gizemler tam senin tarzın.”
“Ben gelmiyorum, o cinli yere girmeyeceğim!” diye diretti Eylül, kollarını göğsünde kavuşturup arkasına yaslanarak. “Siz gidin, kafayı yiyin, polise falan yakalanın. Ben burada oturup ikinci limonatamı söyleyeceğim.”
Hadi ama! Cinleri niye karıştırıyordu ki?
Yaklaşık on beş dakika boyunca Eylül’ü ikna etmek için dil döktük. Arda işin bilimsel ve mantıksal boyutundan girip “Merak etme, en fazla bir evsizle karşılaşırız” diyerek sakinleştirmeye çalıştı, bense “Eylül, eğer ben gerçekten delirdiysem beni ruh akıl hastanesine yatırırlarken yanımda olman lazım, arkadaşlık bunu gerektirir” diyerek duygusal şantaj yapmaya çalıştım. En sonunda Eylül, “Tamam! Tamam, lanet olsun, geliyorum. Ama başımıza bir iş gelirse ve üstüm kirlenirse sorumlusu sensin Lavinya,” diyerek pes etti.
Üstüm kirlenirse sorumlusu sensin mi dedi o?
Allah başka dert vermesin!
Kafeden çıktığımız o ilk an, haziran güneşinin kavurucu sıcağı tenime çarptı ama içimdeki o buz gibi ürpertiyi zerre kadar ısıtmadı. Arda ve Eylül ile vedalaşıp ters yönlere doğru adım attığımızda, sanki aramızdaki o görünmez bağ kopmuş ve ben tek başıma, kendi zihnimin yarattığı bir labirentin ortasında kalmıştım. Normalde aynı mahallede oturuyorduk. Eylül bakkala gideceğini söylemiş, arda ise küçük bir işim var demişti, bu yüzden tek gidiyordum. Adımlarım her zamankinden daha yavaş, daha ağırdı.
Evlerimize giden o tanıdık kaldırımlar, her gün geçtiğim dükkanlar, vitrinler... Şimdi hepsi gözüme bir tiyatro dekoru gibi yabancı geliyordu. Yol boyunca yürürken şortumun arka cebindeki zarfın varlığı, oraya ütüyle basılmış sıcak bir damga gibi kendini hissettiriyordu. Her adımda kağıdın pürüzlü dokusu tenime batıyor, “Ben buradayım ve sen delirmedin” diye fısıldıyordu.
Yolun yarısına geldiğimde, mahallenin küçük meydanındaki çiçekçinin önünden geçtim. Tezgahtaki rengarenk güller, papatyalar, karanfiller o kadar canlı duruyordu ki... Duraksadım. Derin bir nefes alıp koklamaya çalıştım ama tuhaf bir şekilde, o rengarenk çiçeklerin kokusunu alamıyordum. Havada sadece ve sadece tek bir koku vardı, Geniz yakan, baskın ve sanki asırlardır saklandığı yerden yeni salınmış o tozlu yasemin kokusu. Burnumu ne kadar silersem sileyim, sanki o koku ciğerlerime bir kere mühürlenmişti.
Psikolojik de olabilir, olmayan bir şeyin kokusunu almamın başka bir açıklaması olamaz.
Kendi içimde verdiğim bu mantık savaşı beni tüketiyordu. Bir yandan Arda’nın o sıkıcı ama güvenli fizik kurallarına sığınmak istiyordum, bir yandan da o yaşlı kadının eflatun hırkasının altından sızan kehribar ışığı hatırladıkça çıldıracak gibi oluyordum. Eğer o kadın gerçekten bensem, gelecekteki ben neden bu kadar gizemli ve sinir bozucu oluyordum ki? İnsan geçmişteki haline daha açık sözlü bir not bırakırdı!
Bizim sokağa sapan yokuşu tırmanırken, apartmanların arasındaki boşluktan gökyüzüne baktım. Sabah rüyamda gürleyen o masmavi gökyüzü şimdi tamamen durgundu, tek bir bulut bile yoktu. Ama sanki her an bir fırtına kopacakmış gibi tuhaf, statik bir elektrik vardı havada. Ensemdeki küçük tüylerin diken diken olduğunu hissettim. Sanki biri tam arkamdan yürüyor, nefesi saçlarımın arasında geziniyordu. Hızla arkama döndüm.
Kimse yoktu. Sadece rüzgarın savurduğu boş bir cips paketi ve kaldırım kenarında uyuklayan tek kulaklı bir sokak kedisi. “Harika,” dedim kendi kendime alaycı bir gülüşle. "Resmen kendi gölgemden korkar hale geldim. Eğer o depoda hiçbir şey çıkmazsa, Arda’nın dilinden ömür boyu kurtulamam. Bana her gördüğü yerde kuantum şakaları yapar.”
Apartmanın ağır, demir dış kapısının önüne geldiğimde anahtarımı çıkarmak için çantamı kurcaladım. Anahtarı bulmuş ve tam kapıya takacaktım ki elimden düştü, Metalin betona çarparken çıkardığı o tiz ses, apartman boşluğunda yankılandı. Apartmanın girişindeki o karanlık, loş hava bile bana sanki deponun bir provasıymış gibi hissettirmişti.
Derin bir nefes aldım, omuzlarımı dikleştirdim ve anahtarı kilide sokup çevirdim. Merdivenleri ikişer ikişer çıkarken, içimdeki o ağırlık gitgide daha da büyüyordu. Eve geri döndüğümde annem salonda oturmuş, elindeki eski bir danteli işliyordu. Beni görünce hafifçe gülümsedi.
“Erken döndün Lavinya,” dedi, bakışlarını elindeki işten kaldırmadan. “Arkadaşlarınla aran iyi mi?”
“İyi anne,” dedim, sesimin normal çıkması için çaba sarf ederek. “Biraz yürüyüş yaptık sadece. Ben odamda biraz dinleneceğim.”
Odamın kapısını kapatıp içeri girdiğimde, yasemin kokusunun hala gitmediğini, aksine mobilyaların ahşabına kadar sindiğini fark ettim. Yatağımın üzerine oturdum ve duvardaki aynada kendimi süzdüm. Kıpkızıl saçlarım, yeşil gözlerim... Her şey o kadar gerçekti ki. Peki ya cebimdeki o mektup? Dolabımı açtım, rahat hareket edebilmek için altıma gri, rahat ve bol bir eşofman, üstüme ise önünde küçük bir pembe kurdele olan beyaz tişört geçirdim. Aynanın karşısında saçlarımı gevşek bir ev topuzu yaptım.
Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Saat dörde yaklaşırken odamın kapısı aniden tıklandı ve içeri Yusuf girdi. Dağınık kömür karası saçlarını karıştırarak yatağımın kenarına ilişti.
“Abla,” dedi, ela gözlerini bana dikerek. “Sabahki o koku... Hala gitmemiş odandan. Gerçekten parfümdü değil mi? Anneme sordum, o öyle bir parfüm kullanmadığını söyledi.”
Yusuf'un bu sorusu içimdeki korkuyu yeniden tetikledi. “Evet Yusuf, bir arkadaşımdan aldığım bir esans sadece, abartma,” dedim, onu geçiştirmeye çalışarak. “Hadi bakayım, benim biraz işim var, dışarı çıkacağım.”
Yusuf şüpheci bir bakış attıktan sonra odadan çıktı. O çıkınca sırt çantamı hazırlamaya başladım. İçine küçük bir el feneri, bir şişe su ve ne olur ne olmaz diye eski bir çakı koydum. Zarfı ise eşofmanımın arka cebine sıkıştırdım. Saat beşe on kala evden çıktım. Anneme kütüphaneye gideceğimi söylemiştim.
Mahallenin sonundaki eski parkın önüne vardığımda Arda ve Eylül çoktan gelmişti. Arda’nın sırtında koyu renkli bir çanta vardı, yüzü her zamankinden daha ciddiydi. Eylül ise kollarına sarılmış, haziran sıcağına rağmen titriyor gibiydi.
“Herkes hazır mı?” diye sordu Arda, mavi gözleriyle ikimizi de süzerek.
“Değilim,” dedi Eylül, sesi titreyerek. “Hala geri dönebiliriz. Lütfen geri dönelim.”
“Dönmeyeceğiz Eylül,” dedim, onun elini tutarak. “Eğer şimdi gitmezsem, ben bu sorunun cevabını asla bulamayacağım. Benimle gelmek zorunda değilsin, istersen evde bekleyebilirsin.”
Eylül derin bir nefes aldı, kumral saçlarını geriye doğru savurdu. “Saçmalama. Seni bu deli çocukla yalnız bırakıp başını belaya sokmana izin veremem. Yürüyün hadi, başımıza ne gelecekse gelsin.”
Parktan çıkıp Eski Liman bölgesine doğru yürümeye başladığımızda, haziran sıcağı asfalttan yukarıya doğru dalgalanıyordu. Yol uzadıkça modern binalar, lüks kafeler ve cıvıl cıvıl insan sesleri geride kaldı. Etrafı gri, sıvaları dökülmüş eski fabrika duvarları, paslı tabelalar ve yabani otların bürüdüğü çatlak kaldırımlar sarmaya başladı.
Eylül, her üç adımda bir arkasına dönüp takip edilip edilmediğimizi kontrol ediyordu. Bir ara sokak köpeği aniden çöp kutusunun arkasından fırlayınca Eylül öyle bir çığlık attı ki, Arda refleks olarak havaya zıpladı.
“Eylül, alt tarafı bir golden retriever,” dedi Arda, kalbini tutarak. “Neredeyse senin yüzünden kalp krizi geçiriyordum, sonra kuantum mekaniğini kim açıklayacak bu dünyaya?”
“Sus Arda, her an bir yerden testereli bir katil çıkacakmış gibi hissediyorum!” diye çıkıştı Eylül, kumral saçlarını geriye iterek.
Eski Liman bölgesine yakınlaşmaya başladığımızda, şehrin o canlı, gürültülü ritmi yavaş yavaş yerini derin ve kasvetli bir sessizliğe bıraktı. Yol kenarındaki binaların pencereleri kırılmış, duvarları yabani otlar ve sarmaşıklar tarafından ele geçirilmişti. Ayak bastığımız toprak yol, eski sanayi atıkları ve paslı demir parçalarıyla doluydu. Denizden gelen dalga sesleri, bu ıssızlıkta adeta birer ağıt gibi yankılanıyordu.
“Şuraya bak,” diye mırıldandı Eylül, yolun kenarında duran eski, tekerlekleri olmayan bir kamyon enkazını göstererek. “Burası tam korku filmi seti gibi. Birazdan bir yerden zombiler çıkacak diye korkuyorum.”
Arda hafifçe gülümsedi, bu durum onun rasyonel zihnini eğlendiriyor gibiydi. “Zombiler biyolojik olarak imkansızdır Eylül. Ama buradaki pas miktarı tetanos olmamız için oldukça yeterli. O yüzden dikkatli basın.”
“Çok yardımcı oldun Arda, sağ ol,” dedim, gözlerimi devirerek.
Nihayet limanın en izbe, deniz dalgalarının paslı sac dövme seslerinin yankılandığı o kör noktaya ulaştık. Karşımızda, üzerinde boyası yarı yarıya sökülmüş devasa bir “4” yazan hangar duruyordu. Kapısı, bir insanın geçebileceği kadar aralıktı. İçeriden dışarıya doğru, haziran sıcağına tamamen aykırı, buz gibi bir hava dalgası sızıyordu. Ve o koku... Yoğun, boğucu yasemin kokusu.
“İşte,” dedim, sesimin titremesini gizlemeye çalışarak. “Koku buradan geliyor.”
Arda duraksadı. Mavi gözlerinde ilk kez o alaycı ifadenin yerini gerçek bir ciddiyet aldı. Telefonunun fenerini açtı ama ışık, deponun içindeki o yoğun, neredeyse katılaşmış karanlığın içinde birkaç metreden sonra kayboluyordu.
“Ben girmiyorum,” dedi Eylül, kapının eşiğinde zımbalanmış gibi durarak. “Bu koku normal değil. Burası tehlikeli.”
“Arkamda kalın,” dedi Arda. O ukala çocuk gitmiş, yerine garip bir koruma içgüdüsüyle hareket eden biri gelmişti. İçeriye ilk adımı o attı. Ayaklarının altındaki eski tahta ve metal parçalarının çıkardığı o gıcırtı, deponun devasa tavanında yankılandı.
Peşinden ben girdim, en arkada ise neredeyse tişörtümün arkasına yapışmış halde titreyen Eylül vardı. İçerisi tam bir mezarlık gibiydi. Eski ahşap nakliye kasaları, paslanmış devasa zincirler, tavandan sarkan ve rüzgarda tekinsizce sallanan kalın halatlar... Her yer toz pas içindeydi ama deponun tam ortasında, tüm bu eskimişliğe meydan okuyan bir şey duruyordu.
Orada, tüm bu pisliğin, tozun ve pasın ortasında, tek bir lekesi bile olmayan, tamamen aynalarla kaplı pürüzsüz, çelik bir asansör kabini duruyordu. Aynalar o kadar parlaktı ki, deponun karanlığını yansıtıyor, fenerimizin ışığı altında adeta parıldıyordu.
“Şaka mı bu?” diye fısıldadı Arda, asansöre doğru yaklaşırken. Telefonunun ışığını aynaya tuttu. Aynadaki yansımalarımız tuhaftı, sanki biz hareket ettikten yarım saniye sonra hareket ediyor gibiydiler. “Bu deponun altında bir bodrum katı yok, imar planlarını biliyorum. Bu asansörün burada olması mimari bir imkansızlık.”
“Arda, bak!” dedim, asansörün kapısına odaklanarak.
Biz daha hiçbir düğmeye basmadan, asansörün aynalı kapıları büyük bir metalik tıslamayla iki yana doğru açıldı. İçerisi, dışarıdaki o tozlu dünyadan tamamen bağımsız, fütüristik, parlak bir mavi ışıkla yıkanıyordu. Ve kabinin içinden üzerimize doğru esen rüzgar, tamamen o rüyamdaki saf yasemin kokusunu taşıyordu.
Eylül bir adım geri kaçtı. “Bu bir tuzak. Gidelim, yalvarırım gidelim.”
Eylül, o asansöre binecek mişim gibi baktığımı görünce gözlerini kocaman açtı. “O şeye binmeyi aklından bile geçirme!” Sesi bir çığlıktan farksızdı.
En fazla ne olabilir ki, diye diye geldiğimiz hale bak!
İçimdeki o Lavinya, o an pes etti. Korkuyordum, evet, kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi atıyordu ama içimdeki o merak ve bilinmezlik arzusu korkudan daha büyüktü. “Yolun sonu cehenneme çıksa bile,” dedim kendi kendime. Yaşlı kadının sözü zihnimi ele geçirmişti. “Ben biniyorum.”
“Lavinya, delirme!” diye bağırdı Arda
“Valla kusura bakmayın çok merak ettim, binmeden bırakmam!” ona cevap hakkı vermeden, o mavi ışıklı kabinin içine adımımı atmıştım bile. Aynalı duvarlar beni içine çektiğinde, arkama döndüm.
Arda, beni yalnız bırakamayacağını anladığı o an mavi gözlerindeki o çaresiz teslimiyetle içeri daldı. “Başımızın en büyük belasısın lavinya!”
Eylül ise dışarıda tek başına kalma korkusuyla, küçük bir çığlık atarak gözlerini kapatıp arkamızdan kabine fırladı.
Üçümüz içeri girdiğimiz an, asansörün kapıları arkamızdan büyük bir hızla kapandı. Kabinin içindeki o mavi ışık, bir anda gözlerimizi kör edecek, zihnimizi uyuşturacak kadar şiddetli bir beyazlığa dönüştü. Kulaklarımızda devasa bir basınç hissettik, sanki yerçekimi bizi tamamen serbest bırakmıştı. İç organlarımın yukarı çekildiğini, nefesimin boğazımda donduğunu hissettim. Aşağımı yoksa yukarımı gittiğimizi anlayamıyordum.
Beyaz ışık o kadar şiddetliydi ki, bir an için gözlerimin arkasında flaşlar patladı sandım. Kulaklarımdaki o devasa basınç artarken, yerçekimi bizi tamamen terk etti ve kendimizi kelimenin tam anlamıyla asansörün içinde çorba gibi birbirimize karışmış bir halde bulduk.
“Arda! Kolunu yüzümden çek, nefes alamıyorum!” diye bağırdı Eylül. Tabii boşlukta düştüğümüz için sesi sanki bir suyun altından geliyormuş gibi boğuk çıkıyordu.
“Eylül, o benim kolum değil, muhtemelen Lavinya'nın beline kadar gelen ve şu an bir ahtapot gibi etrafa saçılan kızıl saçları!” diye terslendi Arda. Her zamanki o dahi, cool çocuk imajı şu an havada ters bir şekilde takla atarken tamamen yerle bir olmuştu. “Ayrıca şu an serbest düşüşteyiz. Yani teknik olarak uçuyoruz!”
“Uçmuyoruz Arda, bence bildiğin ölüyoruz!” diye çığlık attım, havada dengemi bulmaya çalışarak. Bir ara şortumun arka cebindeki zarfın düşüp düşmediğini kontrol etmek istedim ama ellerim ve ayaklarım tamamen benden bağımsız hareket ediyordu. Tam o sırada Eylül'ün spor ayakkabısı hafifçe burnuma çarptı. “Eylül, ayağını çeker misin lütfen? Buradan sağ çıkacaksak bile bunu burnum kırılmadan yapmak istiyorum! Ayrıca ayağın nasıl benim burnuma çarpabilir?”
“Özür dilerim! Ama kontrol bende değil!” dedi Eylül. Gözlerini sımsıkı kapatmış, havada adeta görünmez bir bisikleti sürer gibi bacaklarını sallıyordu. “Eğer buradan sağ çıkarsak, yemin ederim bir daha senin hiçbir rüyanı dinlemeyeceğim Lavinya. Hatta seni engellememek için telefonumu fırlatıp atmam gerekecek!”
Mavi neon ışıklar ile o kör edici beyazlık, asansörün aynalı duvarlarında delice bir hızla dönüyordu. Kendi yansımalarımızı havada garip şekillerde süzülürken görüyorduk. Arda, sırt çantasının askılarına sıkıca tutunmuş, bir yandan durumun mantıklı analizini yapmaya çalışıyordu, “Bu... bu imkansız. Hızımız normal değil. Eğer bu bir dikey boşluksa, çoktan deponun zeminine çakılmalıydık. Bu sistem her neyse, bizi tamamen kontrolü altına aldı!”
“Arda, şu an teknik detayların sırası mı gerçekten?” diye bağırdım. İç organlarımın yukarı çekilme hissi o kadar yoğundu ki, midemin tam şu an ağzımdan çıkıp asansörün tavanına yapışacağından emindim. “Birazdan nerede duracağımızı ya da ölüp
ölmeyeceğimizi söylesen daha faydalı olur!”
“Bilmiyorum! Hayatımda ilk defa ne olduğunu anlayamıyorum!” diye bağırdı Arda, havada bana doğru sürüklenirken. Tam o sırada ikimiz kafalarımızı hafifçe birbirine tosladık. “Ah! Kafam!”
“Harika, birbirimizi sakatlamadan durabilirsek çok iyi olacak!” diyerek gözlerimi devirdim ama o sırada asansörün içindeki o uğultu tepe noktasına ulaştı.
Yasemin kokusu o kadar keskinleşti ki, artık sadece burnumuzda değil, tüm tenimizde hissettiğimiz bir rüzgara dönüştü. Beyaz ışık bir anda çıt çıkmayan, mutlak bir karanlığa gömüldü. Düşme hissi aniden bıçak gibi kesildi ve yerçekimi, sanki bizimle dalga geçiyormuş gibi yüz kat şiddetiyle geri döndü.
Üçümüz birden, birbirimizin üzerine bowling
tabutları gibi büyük bir gürültüyle devrildik.
“Ah, belim…” diye inledi Eylül, en altta kalmış bir vaziyette.
“Ben iyiyim, sanırım sadece omuzlarım yer değiştirdi,” diye mırıldandı Arda, üzerimden yana doğru yuvarlanırken.
Zorlukla doğruldum, darmadağınık olmuş kızıl saçlarımı yüzümden çekerek etrafa baktım. Asansörün kapıları artık ayna değildi; eski, ahşap ve ardına kadar açık iki kanat halini almıştı. İçerideki fütüristik mavi ışık kaybolmuş, yerini deponun o kasvetli havasına bırakmıştı. Ancak büyük bir terslik vardı.
“Çocuklar…” dedim, sesim neredeyse bir fısıltı gibi çıktı. Şortumun arka cebindeki zarfı çıkarıp elime aldım. “Depoya geri mi döndük? Ama burası neden böyle?”
Arda üstünü başını silkeleyerek ayağa kalktı, deponun dışına doğru baktı ve mavi gözleri şaşkınlıkla büyüdü. “Depodayız... ama burası bizim girdiğimiz depo değil. Bizi nereye geldik böyle?”
Kaşlarımı hafifçe çattım, “belkide biz yanlış hatırlıyoruzdur.”
Tamam, biraz saçma olabilir. Bende burda kendi çapımda, kendimi avutmaya çalışıyorum!
Eylül de yerdeki tozları üzerinden atarak yanımıza geldi ve dışarıya baktığı an ağzı açık kaldı.
Deponun tavanındaki o modern paneller gitmiş, yerine devasa eski ahşap kirişler gelmişti. Her yer sanki bir film setindeymişiz ya da çok büyük bir tarihi panayırın ortasındaymışız gibi görünüyordu. Dışarıdan gelen sesler artık sahil yolundaki araba kornaları veya tanıdık egzoz gürültüsü değildi. Dışarıdan, nalların taş sokaklarda çıkardığı ritmik sesler, garip şivelerle ve eski kelimelerle bağrışan seyyar satıcıların sesleri ve limandaki devasa yelkenli gemilerin halat gıcırtıları geliyordu.
Birileri bizimle çok büyük, çok kapsamlı bir oyun oynuyor olmalıydı.
Gerçekliğin ilk çatlakları oluşmuştu ve biz, nereye bastığını bilmeyen üç şaşkın genç olarak, canımızın yanacağı o yeni karmaşanın tam ortasındaydık. Neyin içinde olduğumuzu henüz hiçbirimiz çözememiştik.
