1. bölüm · Yarınlara Müdahale

Mektup~Giriş

Hayal Lina Kavuk

Gerçek, sadece herkesin aynı anda inandığı bir yalandan ibaretti ,çünkü Bir yalana herkes arka çıkarsa, o yalan gerçeğe dönüşürdü.

bir yalan ile büyüyünce , o yalan sizin gerçekliğiniz olurdu. gerçekliğinizi Hiç sorguladınız mı? Ben sorguladım. Peki neden bunca zaman insanlardan Duyduğum her şeyi doğru kabul etmiştim?

Ben Lavinya. Adını bir ölüm çiçeğinden alan, henüz on sekizine yeni basmış o kızım. Omuzlarımdan aşağı bir yangın gibi dökülen kıpkızıl saçlarım, görenlerin zihninde silinmez bir iz bırakırdı. Ancak dışarıdan görünen bu çarpıcı canlılığın aksine, içimde cevapsız soruların ağırlığını taşıyordum. Kendi ismim bile sonu belirsiz bir hüzün taşırken, etrafımdaki dünyanın ne kadarının gerçek, ne kadarının sadece birer anlatı olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Eski bir parkın önünden geçerken, boş olan banka dikkat kesildim. Yaklaşık 1 saattir boş boş yürüyordum, biraz oturup dinlenmekten zarar gelmezdi. Banka doğru yürümeye başladım. Ayağımla ezdiğim kuru yaprakları çıtırtıları etraftaki sessizliğe bölüyordu. Etrafta fazla insan yoktu, parkın çevresi fazla sakindi. Nihayet banka ulaştığımda rahatlayarak banka oturdum.

Tam gözlerimi kapatıp rüzgarın tenimdeki dokunuşunu hissetmeye başlamıştım ki, yanımda hafif bir ağırlık hissettim. Başımı çevirmeden önce, genzimi yakan yoğun bir yasemin kokusu doldu burnuma. O kadar baskın ve keskindi ki, sanki parkın tüm o rutubetli toprak kokusunu bir anda silip atmıştı.

Yavaşça başımı çevirdiğimde, sanki o kokuyla birlikte oraya ışınlanmış gibi yanımda oturan yaşlı bir kadınla göz göze geldim. Üzerindeki eflatun rengi hırkasına, aklar düşmüş saçlarına, hatta bakışlarına bile o yasemin kokusu sinmiş gibiydi. Elleri dizlerinin üzerinde sakince kavuşmuştu. Beni tanıyormuşcasına gülümsüyordu.

Onca boş bank varken gelip neden benim yanıma oturmuştu? Bende ona yavaşça gülümsedim ve önüme dönüp görmezden gelmeye başladım.

Bakışlarım bir anda bankın hemen yanındaki toprak alana kaydı. Orada, boyunları bükülmüş, renkleri solmuş birkaç yabani çiçek vardı. Susuzluktan kurumuş, hayata tutunmaya mecalleri kalmamış gibi görünüyorlardı. İsmimin bir çiçekten gelmesinden miydi bilmiyorum ama içimde onlara karşı tuhaf bir sızı hissettim. Çok soluk gözüküyorlar keşke biraz daha yaşam dolu olsalar, capcanlı…

Ben kendi düşüncelerime dalmışken, yaşlı kadının sesi kulaklarıma doldu.
“Eğer çiçekler için dua ediyorsan Lavinya, yağmur yağdığı zaman şaşırmamalısın.”

Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Bu kadın neyden bahsediyordu? “Birincisi, adımı nereden biliyorsunuz? İkincisi, dua falan etmiyordum, sadece bitkilerin halini düşündüm” dedim sesimi hafifçe yükselterek. “Ayrıca hava bugün güneşli , havada bir tane bile bulut yok, yağmur yağarsa şaşırırım tabii.”

Ben daha sözümü yeni bitirmişken gökyüzü gürledi ve saniyeler içinde sağanak başladı. Islandığımı hissettiğimde ağzım açık kalmıştı. Hadi ama! Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Kadına, nesin sen? Müneccim mi? Der gibi açtığım gözlerimle bakıyordum

Kadın ise istifini hiç bozmadan, hırkasının cebinden sararmış bir zarf çıkardı.

“Bana öyle bakma,” dedi kadın, sesinde hafif bir alay vardı. “Sen bensin, ben de senim. Ben sana seni öğretmeye geldim, benimle işin bitince bir daha beni göremeyeceksin”

Tamam! Gerçekliğimi sorguluyorum derken kesinlikle bu deli kadının söylediklerinden bahsetmemiştim.

”Harika,” diye mırıldandım, yağmurdan sırılsıklam olduğu için koyulaşmış kıpkızıl saçlarımı geriye iterek. “Bir bu eksikti. Bankta oturan bir bilge değil, bir akıl hastası buldum.” kısık sesle, halime yandıktan sonra kadına döndüm.

“Ayrıca ben gözümle gördüklerime inanırım, benimle neden alay ettiğinizi öğrenebilirmiyim artık?”

”Gözlerinle görüyor olsaydın rüya görmezdin Lavinya,” dedi kadın, mektubu bana doğru uzatırken.

Biraz daha devam edersek, kamera şakası olduğunu düşünmeye başlayacağım!

”Yolun sonu herhalde aşka çıkıyor?” dedim, alaycı bir gülüşle. “Hani şu her şeyin çözümüymüş gibi pazarlanan büyük masal. Kusura bakma teyze ama o işler öyle olmuyor. Aşk gerçek olsaydı; eşi hayattayken ona 294 kıta şiir yazan Abdülhak Hamit Tarhan, eşinin cenazesinde başka birine aşık olmazdı. Edebiyatı severim ama sahte olanları değil. ”

Kadın bu çıkışıma şaşırmadı, aksine sanki komik bir şey söylemişim gibi hafifçe gülümsedi.

“Senin o çok güvendiğin edebiyat, insanın sadece en tepedeki duygularını yazar Lavinya,” dedi, mektubu hâlâ havada tutarak. “Ama hayat, o şiirlerin yazılmadığı boşluklarda akar. Abdülhak Hamit bir yalana tutunmuştu, sen ise hiçbir şeye tutunmamayı marifet sanıyorsun. İkiniz de aynı uçurumun farklı kenarlarındasınız.”

Bir dakika, bir dakika! Bu yaşlı kadın edebiyata ve şiirlere laf mı etmişti?

Daha fazla dayanamayıp derin bir nefes aldım, deli midir nedir?
“bu konuşma çok saçma yerlere gidiyor, lütfen daha fazla devam etmeden yanımdan gidermisiniz?” derken bezmiş bir şekilde kadına bakıyordum.

Zarfı zorla elime tutuşturdu. burnuma dolan yasemin kokusu dahada yoğunlaştı. Parmakları buz gibiydi, o an tuhaf bir ürperti geçti sırtımdan. Neden bu kadar garip hissediyordum? Herşey bir halüsinasyon gibi geliyordu.

“nefes aldığın sürece tüm imkansızlıklar imkan dahilinde” diye ekledi. “bu arada ileride cehenneme denk gelirsen, ilerlemeye devam et. Cehennemin ortasında yanmanın anlamı ne?”

“Teyze, bence siz bir doktora falan…” diyecek oldum ama o yoğun yasemin kokusu bir anda gözlerimi sızlattı.

Kadın bana son kez, sanki bir sırrı paylaşıyormuşuz gibi muzipçe gülümsedi. O an, bedeni sanki katı formundan vazgeçmeye başladı. Önce eflatun hırkasının kenarları silikleşti, ardından tüm vücudu yumuşak, kehribar rengi bir ışık hüzmesine dönüştü.

Sanırım deliriyorum.

o yoğun ışık hüzmesi banktan havalandı ve göğe doğru yükseldi, yükseldikçe şekil almaya başlamıştı. Nasıl desem… yüzü gözükmeyen bir melek misali.
Hadi ama! Bu gerçek olamazdı.
Gökyüzünde kavisler çizdikten sonra az önce boynu bükük duran o solmuş yabani çiçeklerin üzerine indi. Işık, toprağın derinliklerine doğru süzülürken çiçeklerin yaprakları aniden canlandı, renkleri parladı ve sanki her biri yeniden doğmuş gibi ışık saçmaya başladı.

Etrafımdaki herşey bulanıklaştı. Heryer dönüyordu. gözlerimi ovuştururken , bankın altındaki zemin aniden yok oldu. Sanki parkın altındaki toprak çekilmiş de ben sonsuz bir boşluğa düşüyormuş gibi hissettim. Göğüs kafesimdeki nefes boğazımda takılı kaldı; yüksekten hızla aşağıya, karanlığın içine düşüyordum. Kalbim neredeyse yerinden çıkacaktı.

Vücudumun yatağa sertçe çarpma hissiyle sıçrayarak gözlerimi açtım.

Hadi ama! Herşey bir rüya mıydı?

Nefes nefese kalmış bir şekilde üzerimdeki ince örtüyü itip yatakta doğruldum, birkaç dakika boyunca soluklanıp kendime geldiğimde bile, hâlâ rüyanın etkisindeydim. Çok gerçekçi bir rüyaydı.

Mutfaktan annemin ve kardeşimin sesleri geliyordu. telefonumu elime alıp saate baktım, 11'e geldiğini görünce aklıma , bugün Eylül ve Arda ile buluşacağım geldi, biraz daha oyalanırsam geç kalacaktım.

Hızlıca yataktan çıkıp adımımı atacaktım ki, bakışlarımın komidinin üzerine kaymasıyla gördüğüm şeyle kaskatı kesildim, adımlarım olduğu yere çakıldı. Sertçe yutkundum. orada, rüyamdaki o sararmış zarf, gerçekten de orada…

Odam yasemin kokuyor.