9. bölüm · Yarınlara Müdahale
~Final~
“Bu iş böyle yürümeyecek,” dedi Efe. Sesi o kadar düz, o kadar pürüzsüz ve kararlıydı ki, dükkandaki o tebrik fısıltıları anında bıçak gibi kesildi.
Kerem kaşlarını çatarak öne çıktı. “Ne demek yürümeyecek oğlum? Ne diyorsun yine?”
Efe derin bir nefes alıp Selin’in elini bıraktı ve tezgaha doğru bir adım attı. “Kaçmayacağım,” dedi, kelimelerin üzerine basa basa. “Benim teslim olmam lazım. Gidip teslim olacağım. Ya sadece ben teslim olurum, yada hepimizi yakalarlar.”
Dükkanın içinde adeta ikinci bir bomba patladı. Bu seferki sessizlik değil, tam bir infial, tam bir kıyametti.
“Sen ne saçmalıyorsun lan?!” diye kükredi Kerem, Efe’nin üzerine doğru yürüyerek. Sesi dükkanın duvarlarında yankılanırken öfkeden damarları fırlamıştı. “Ne teslim olması oğlum? Kafayı mı yedin sen?! Polisin eline kendi ayağınla mı gideceksin?!”
“Kerem, sus, bağırma!” diye haykırdı Eda, ondan beklenmeyecek bir şekilde araya girmeye çalışarak.
“Nasıl bağırmayayım Eda?!” diye bağırmaya devam etti Kerem, ellerini havaya savurarak. “Adam teslim olacağım diyor lan! Selin hamile diyoruz, baba oluyorsun diyoruz, sen karakola mı gideceğim diyorsun Efe?!”
Selin, duyduğu kelimelerle adeta yıkıldı. Efe’nin koluna yapıştı, parmaklarını onun hırkasına geçirdi. “Hayır... Hayır Efe, yapamazsın!” diye feryat etti, sesindeki o saf acı içimi parça pinçik etti. “Beni bu halde bırakıp hapse mi gireceksin? Gitmene izin vermem, hayır!”
“Selin, beni dinle!” diye sesini yükseltti Efe, onun ellerini tutarak sakinleştirmeye çalışırken. Ama dükkandaki kargaşa artık kontrol edilemez bir boyuta ulaşmıştı.
“Efe, rasyonel düşünmüyorsun!” diye bağırdı Arda, arkadan öne doğru atılarak. Elleri titriyordu. “Teslim olman demek, o arazideki cinayet ve delil karartma şüphesinin doğrudan senin üzerine kalması demek! Hukuki olarak kendini doğrudan ateşe atıyorsun!”
“İstatistiğinizi de, hukukunuzu da başlatmayın şimdi!" diye bağırdı Kerem, dükkanın köşesindeki tabureyi tekmelerken. Tabure büyük bir gürültüyle devrildi. “Biz arkadaşımızı polise yedirmeyiz! Kaçacaksın dediysek kaçacaksın, biz seni saklarız!”
“Nerede saklayacaksın Kerem?!” diye çıkıştı Akif. İlk defa o donuk maskesini tamamen yırtmıştı, sesi öfke ve çaresizlikle titriyordu. “Mahalle abluka altında! Yarın sabah ilk iş burayı basacaklar! Efe kaçarsa hepimizi zincirleme suçtan alırlar, bunu anlamıyor musunuz?!”
“Alırlarsa alsınlar lan! Efe'yi bırakmıyorum ben!” diye haykırdı Kerem, gözlerinden öfke yaşları boşanarak.
Dükkanın içinde herkes birbirine bağırıyor, Eda ve Leyla Selin’i sakinleştirmek için çırpınırken, Selin hıçkırıklar içinde Efe’nin göğsüne vuruyordu. Arda ve Eylül dehşet içinde bana bakıyorlardı. Ben ise kulaklarımı tıkayıp bu kabusun bitmesini istemek noktasındaydım.
Zaman çizgisi, bizim o aptal kolye hatamız yüzünden tamamen darmadağın oluyordu. Babam, benim doğumumdan önce hapse girmek üzereydi. Gelecek, gözlerimizin önünde cayır cayır yanıyordu ve biz bu bağrışmaların ortasında tamamen çaresizdik.
Dükkanın içindeki bağrışmalar, tavanı delen birer çığlığa dönüşürken her bir kelime duvarlarda yankılanıp göğsüme çarpıyordu. Kerem’in devirdiği taburenin sesi hâlâ kulaklarımda çınlarken, içimdeki o kördüğüm en sonunda koptu. Kendimi daha fazla tutamadım. Adımlarım benden bağımsız olarak öne fırladı ve dükkanın ortasındaki o amansız kavganın, annemle babasının tam ortasına daldım.
“Hayır! Yapamazsın!” diye bağırdım, sesimin çıktığı son gücüyle. Boğazımdan yırtılarak çıkan bu feryatla birlikte dükkandaki herkes aniden sustu, bakışlar bana kilitlendi.
Gözyaşlarım çamurlu yanaklarımdan süzülüp çeneme akarken Efe’nin hırkasına yapıştım, onu sımsıkı sarstım. “Teslim olamazsın Efe! Sen hiçbir şey yapmadın ki! Senin hiçbir suçun yoktu!”
Ruhumun derinliklerinde kopan o kıyamet, kelimelerime sığıp dışarı taşmıyordu sanki. Ona “Sen benim babamsın, geleceğimi kendi ellerimle mahvettim, gitme” diye haykıramamanın verdiği o muazzam çaresizlikle yıkılmıştım. Dizlerimin bağı çözüldü, olduğum yere, çamurlu zemin üzerine çöktüm. Ellerimle yüzümü kapatıp hıçkırıklara boğulurken, "Bizim yüzümüzden... Hepsi bizim yüzümüzden," diye mırıldandım, sesim hıçkırıklarımın arasında boğularak.
Efe, dükkanın ortasında yıkılmış halime, ardından elleriyle karnını tutarak hıçkıran Selin’in göz yaşlarına baktı. Yüzündeki o sarsılmaz maske bu kez tamamen erimişti. Eğildi, omuzlarımdan tutup beni yavaşça doğrulttu ama gözlerindeki o kapkara, gerçekçi çaresizlik hiç değişmedi.
“Anlamıyorsunuz,” dedi Efe, sesi bu kez bağırmadan ama dükkandaki herkesin içini titretecek bir tınıyla çıktı. “Benim yüzümü gördüler diyorum size! Polis tam gözlerimin içine baktı! Bu işin artık hayatta dönüşü, kaçarı falan yok. Kaçarsam, bu dükkanı da, buradaki herkesi de bitirirler. Ben teslim olmazsam yarın sabah buraya gelecekler ve sadece beni değil, hepimizi tutuklayacaklar!”
Selin, duyduğu bu kesin sözlerle birlikte adeta acının en dibine vurdu. Olduğu yerde sarsılarak, Leyla ve Eda’nın kolları arasında tamamen yıkıldı. “Efe, yalvarırım yapma…” diye hıçkırdı Selin, başını duvara yaslayarak. Gözlerindeki o amansız Dehşet, gelecekteki annemin ruhunu gözlerimin önünde paramparça ediyordu. “Bizi bırakıp o parmaklıkların arkasına gidemezsin. Ben bu çocukla, tek başıma ne yaparım?”
Kerem, öfkeden deliye dönmüş bir halde duvara bir tekme daha indirdi. “Böyle adaletin de, böyle gecenin de…” diyerek saçlarını çekiştirdi. Akif ise arkasını dönmüş, omuzları çökmüş bir halde sessizce dışarıyı izliyordu, o sarsılmaz duruşundan eser kalmamıştı.
Arda ve Eylül yanıma gelip beni yerden kaldırmaya çalışırken, ikisinin de gözlerindeki o büyük suçluluk duygusunu görebiliyordum. Biz geçmişi düzeltmeye gelmiştik ama yarattığımız o ufak dalga, şimdi tüm geçmişi ve doğacak olan beni yutmak üzere olan devasa bir tsunamiye dönüşmüştü. Marangoz dükkanının loş sarı ışığı altında, dokuz insan tamamen yıkılmış bir halde, kaçınılmaz olan o sonu bekliyorduk.
Efe’nin dükkanın ortasında yankılanan o son sözleri, marangoz dükkanının tavanındaki loş ampulün altında duran herkesin üzerine ölü toprağı gibi serildi. Gitmekte kararlıydı ve o kaçınılmaz sabahı, polisin dükkanın kapısına dayanacağı o ilk ışıkları beklemeye niyeti yoktu. Zaman, bizim için zaten çoktan kırılmıştı ama Efe için şimdi, tam şu saniyede akmayı durdurmuştu.
“Ben gidiyorum,” dedi Efe. Sesi o kadar düz, o kadar pürüzsüz ve geri dönülmezdi ki, dükkandaki tüm bağrışmalar bir anda dondu. “Sabahı beklersem, burayı bastıklarında hiçbirinizin kaçacak yeri kalmaz. Şimdi, kendi ayağımla gideceğim.”
Selin, duyduğu bu kelimelerle birlikte Leyla ve Eda’nın kollarından sıyrılarak öne fırladı. Efe’nin hırkasının yakalarına yapıştı, parmakları kumaşı yırtacak gibi sıkılaştı. “Hayır! Şimdi olmaz, gidemezsin!” diye feryat etti. Gözlerinden akan yaşlar, yüzünde upuzun, parlak yollar açıyordu. “Efe, yalvarırım yapma... Daha yeni öğrendik. Bizi böyle bırakıp karanlığa yürüyemezsin!”
Efe, Selin’in titreyen ellerini yavaşça tuttu. Onları kendi göğsünden ayırırken gözlerindeki o amansız, sarsılmaz kararlılık ilk defa büyük bir acıyla gölgelendi. Yüzünde, kanullenilmiş bir çaresizliğin izleri vardı. Eğildi, Selin’in ağlamaktan kızarmış gözlerinden uzun uzun öptü. Her iki göz kapağına kondurduğu o veda busesi, dükkandaki herkesin kalbine birer çivi gibi çakıldı. “Kendine ve ona iyi bak,” diye fısıldadı. Sesi un ufak olmuştu.
Ben ise olduğum yerde, hayatım boyunca hiç hissetmediğim kadar büyük bir yıkımla sarsılıyordum. Göğsümden yükselen o amansız feryadı bastırmak imkansızdı, hıçkırıklarım dükkanın duvarlarında yankılanırken dizlerimin üzerine çöktüm. Kendimi tamamen kaybetmiş gibi ağlıyordum. Karşımda duran adam, gelecekteki babamdı. Hayatım boyunca yokluğunu hissettiğim, hatıralarına sığındığım o adam, şimdi buradakilerin, benim ve annemin geleceğini kurtarmak adına kendini ateşe atıyordu. Ve en acısı, o ateşi yakan kibrit benim, Arda'nın ve Eylül'ün elindeydi. Oraya hiç düşmeyen bir kolyenin peşinden bu insanları sürüklemeseydik, Efe şu an gitmek için kapıya yönelmeyecekti. Göğsümün ortasında, kaburgalarımı paramparça eden bir sızı yükseldi. Çamurlu ellerimle yüzümü kapatıp hıçkırarak yere kapandım. Ruhum milyarlarca parçaya ayrılmış gibi acı çekiyordum.
Efe son kez bakışlarını, Kerem, Akif ve Arda'ya değdirdi. Dudaklarının köşesi acıyla kıvrıldı. “Buradakiler size emanet.”
“Efe, hayır! Gitme!” diye bağırdı Kerem. Sesi öfkeyle değil, ilk defa saf bir çaresizlikle kısıldı. Kerem, dükkanın parmaklıklarına tutunmuş, başını demirlere vurarak ağlamaya başladı. O mahalle serserisi, arkasını kollayan o dağ gibi adamın gidişi karşısında ufacık bir çocuğa dönmüştü. Akif ise arkasını dönmüş, yüzünü karanlığa gizlemişti ama omuzlarının sarsılışından içindeki fırtına netçe okunuyordu. Arda ve Eylül ise dükkanın köşesinde, sırtlarını kereste yığınlarına dayamış halde tamamen çökmüş durumdaydılar. Başlarını öne eğmiş, gözlerinden akan yaşlarla bu sessiz yıkıma ortak oluyorlardı.
Efe arkasına son bir kez bile bakmadan demir kepenge doğru yürüdü. Kilidi yavaşça açtı, kepengi sadece bir insanın geçebileceği kadar yukarı kaldırdı. Haziran gecesinin puslu, soğuk rüzgarı dükkanın içine dolup o sinsi yasemin kokusunu dağıtırken, Efe’nin gölgesi sokağın karanlığına karıştı ve kepenk büyük bir gürültüyle kapandı.
O gürültü, dükkandaki herkesin içindeki son umut kırıntısını da ezdi. Selin, dizlerinin üzerine çökerek dükkanın ortasına yığıldı. Elleriyle karnını sımsıkı sarmış, hıçkırıkları boğazında düğümlenerek ağlıyordu. Eda ve Leyla hemen yanına çöküp ona sarıldılar, dükkanın içi dilsiz bir yas yerine döndü.
Arda, Eylül ve ben... Biz geleceği kurtarmak, kendi varlığımızı güvenceye almak için zamanı bükmüştük; ama geçmişin o kanlı çarkları arasında, babamın gidişine ve kendi ailelerimizin en büyük trajedisine sebep olmuştuk. Tavandaki o tek çıplak ampul cızırdayarak sallanmaya devam ederken, içimdeki Lavinya’nın tüm dünyası o karanlık sokakta, Efe’nin ayak sesleriyle birlikte kaybolup gitti.
~~~
Efe’nin gidişiyle birlikte dükkanın içine çöken o ağır, kurşuni sessizlik, kepengin metalik yankısıyla sarsılmaya devam ediyordu. Selin yerde, bir yumak gibi kıvrılmış, hıçkırıkları boğazında düğümlenerek ağlıyordu. Herkes kendi acısının ve çaresizliğinin kuyusuna düşmüştü. Ben ise dizlerimin üzerinde, yerdeki çamurlu ahşap zeminle bütünleşmiş gibi kalakalmıştım. Göğsümün ortasındaki o amansız sızı dalga dalga yayılırken, etrafımdaki her şey bir anlığına bulanıklaştı.
Tam o sırada, odadaki yoğun toz, nem ve taze kesilmiş kereste kokusunun arasından sıyrılan, tamamen yabancı ama can yakacak kadar tanıdık bir esinti hissettim. Burnuma dolan o keskin, sinsi yasemin kokusu, dükkanın ağır havasını bir bıçak gibi yardı. Bu koku geçmişe ait değildi; bu koku, bizi buraya sürükleyen, gelecekteki o eski odadan kalma son bağdı.
Zihnim her şeyden önce o kokuya tutundu. Kalbim deli gibi vurmaya başlarken elim refleks olarak eşofmanımın cebine gitti. Parmaklarım kumaşın altındaki o tanıdık sertliğe dokunduğunda, içimi ürperten bir soğukluk dalgası parmak uçlarımdan koluma doğru tırmandı. Titreyen ellerimle cebimdeki o yasemin kokulu zarfı çıkardım. Gözyaşlarım gözlerimi öyle bir bulandırmıştı ki, zarfın üzerindeki yazıları görebilmek için onu tavan kaplamasındaki o tek çıplak, sallantılı ampulün ışığına doğru uzattım.
Dehşet verici, zamana meydan okuyan o değişim tam o saniyede gözlerimin önünde başladı. Bizi kendi zamanımızdan geçmişe getiren satırlar, sanki üzerlerine görünmez bir asit dökülmüş gibi yavaşça soluyordu. Mürekkep, kağıdın dokusunda eriyerek canlılığını kaybediyor, harfler tek tek siliniyordu. Zaman çizgisini tamamen bozmuştuk ve tarih, bizim yaptığımız o büyük hata yüzünden kendini yeniden, daha acımasız bir biçimde yazıyordu.
Silinen harflerin yerini, kağıdın altından sızan kan gibi koyu, simsiyah ve yeni bir mürekkep aldı. Hatlar hızla yeniden şekillendi, harfler havada titreyerek yan yana geldi ve zarfın üzerinde, doğrudan ruhumu hedef alan, dört satırlık bir yazı belirdi:
Geçmişin bağrına bir ilmek attın,
Kurtarırken dünü, yarını yaktın.
Kendi ellerinle çizdin kaderi,
Şimdi dön bak arkana, neyi bıraktın?
Yazıyı okuduğum an nefesim boğazımda
düğümlendi. “Arda…” diye fısıldayabildim sadece. Sesim o kadar cılızdı ki dükkandaki hıçkırıkların arasında kaybolup gitti. “Eylül... Şuna bakın…”
Arda ve Eylül, dükkanın köşesindeki kereste yığınından destek alarak hızla yanıma fırladılar. Arda gözlerini ovuşturup zarfa baktığında, yüzündeki o her şeyi rasyonalize etmeye çalışan ifade tamamen darmadağın oldu. “Bu... Bu kuantum düzeyinde bir geri besleme,” diye geveledi, elleri titrerken. “Gelecekten getirdiğimiz fiziksel kanıtlar, şu anki eylemlerimize göre gerçek zamanlı olarak manipüle ediliyor. Yani…”
“Yani her şeyi mahvettik,” diye tamamladı Eylül, gözleri fal taşı gibi açılmışken. İncinen bileğini unutmuş, zarfın kenarını sıkıca kavramıştı. “Zaman bizi cezalandırıyor.”
Tam o sırada, dükkanın diğer ucunda, tezgahın üzerine fırlatılmış duran Kerem’in eski, tuşlu telefonu aniden acı bir tonda çalmaya başladı. Ama bu normal bir zil sesi değildi, hoparlöründen sızan ses, aşırı yüksek voltaj verilmiş bir radyo frekansı gibi kulak tırmalayıcı, cızırdayan bir gürültüye dönüştü.
“Bu ne lan?” diye bağırdı Kerem, göz yaşlarını elinin tersiyle silip tezgaha doğru hamle yaparken. Telefona elini uzattığı an duraksadı.
Telefonun o renksiz, küçük ekranı delice göz kırpıyordu. Yeşil arka ışığı bir yanıp bir sönüyor, ekrandaki dijital saat sayıları akılalmaz bir hızla ileri ve geri sarıyordu. 10:58 olan saat bir anda 03:00 oluyor, ardından tamamen anlamsız sembollere, ters dönmüş rakamlara evriliyordu. Telefonun içinden gelen o mekanik tıkırtı, dükkanın içindeki gerilimi son raddesine çıkardı.
“Kerem, açma şunu!” diye seslendi Akif, duvara yaslandığı yerden öne doğru bir adım atarak. “Normal bir şey değil bu. Polis sinyal takibi falan yapıyor olmasın?”
“Ne polisi oğlum, telefon kendi kendine kafayı yedi!” diye kükredi Kerem. Cihazı eline aldığı an, telefonun ekranından dükkanın tavanına doğru ince, mavi bir elektrik arkı fırladı. Kerem acıyla inleyerek telefonu tekrar ahşap tezgahın üzerine bıraktı. Telefon artık sadece çalmıyordu; dükkandaki tüm elektromanyetik alanı kendi içine çeker gibi etrafındaki havayı titretiyordu.
“Arda, ne oluyor!” diye bağırdım, zarfı göğsüme bastırarak.
“Paradoks patlaması”" diye haykırdı Arda, sesini dükkandaki o korkunç uğultuya duyurmaya çalışarak. “Efe’nin teslim olma kararı ve kolyenin aslında orada olmayışı... Gelecekteki varlığımız ile bu an arasında aşılması imkansız bir mantık hatası yarattı! Zaman bizi burada istemiyor, bizi kusuyor!”
“Ne diyorsunuz siz be?!” diye araya girdi Leyla, Selin’in omuzlarını tutarken ayağa kalkarak. Gözleri korkuyla büyümüştü. “Ne paradoksu? Ne geleceği? Kafayı mı yediniz siz bu kargaşada?!”
“Düzeltin şu şeyi!” diye bağırdı Eda, yerdeki arkadaşına daha sıkı sarılarak. “Dükkana bir şeyler oluyor!”
Dükkanın içindeki hava bir anda katılaştı, solumak neredeyse imkansız hale geldi. Geniz yakan, yoğun bir ozon ve yanık ahşap kokusu her yeri kapladı. Tavandaki o tek loş ampul, son bir kez çok güçlü, çiğ bir beyazlıkla parladı ve büyük bir gürültüyle patladı. Cam kırıkları havaya saçıldı ama yere düşmediler, zamanın o saniyede yavaşlamasıyla, her bir cam parçası loş havada asılı kalmış küçük elmaslar gibi havada dondu.
“Eylül! Elimi tut!” diye haykırdım.
Geçmişteki ailelerimiz, Selin, Kerem, Akif, Leyla ve Eda yavaşça bir sis bulutunun arkasında kalıyor gibi silüetlerini kaybetmeye başladılar. Kerem, tezgahın üzerindeki telefona bakarken havada asılı kalan bir fotoğraf karesi gibi kaskatı kesilmişti. Selin’in yerdeki o çaresiz, karnını sarmalayan duruşu, dükkanın ortasından yükselen o kör edici, bembeyaz flaş patlamasının içinde erimeye başladı.
Bu sıradan bir ışık değildi; zamanın bizi kendi elleriyle bu yüzyıldan söküp alışının, bizi ait olduğumuz o kırık dökük geleceğe fırlatışının acımasız ve kaçınılmaz parlamasıydı. Göz kapaklarım o şiddetli beyazlığın karşısında tamamen kapandı, yer çekimi ayaklarımın altından kaydı ve marangoz dükkanının yasemin kokulu sessizliği büyük bir gürültüyle üzerimize kapandı.
O kör edici, çiğ beyazlığın zihnimi dağlayan şiddeti yerini yavaş yavaş mutlak bir sessizliğe bıraktığında, ciğerlerime dolan ilk şey buz gibi, küf kokan ağır bir hava oldu. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaki demir kütleler gibiydi, onları aralamak için verdiğim her savaş, ruhumdaki o amansız sızıyı daha da katladı. Sırtımda hissettiğim sert ve soğuk beton zemin, marangoz dükkanının o talaş kokulu ahşap sıcaklığının çoktan yeryüzünden silindiğini fısıldıyordu.
Yavaşça doğruldum. Üstümdekiler hâlâ o Haziran gecesinin çamuruyla kaplıydı ama çamurlar tamamen kurumuş, taşlaşmış ve üzerime bir kefen gibi yapışmıştı. Başımı kaldırdığımda, zaman yolculuğuna çıktığımız o ilk depoda olduğumuzu anladım. Ancak burası bıraktığımız depo değildi. Duvarlardaki sıvalar tamamen dökülmüş, pencerelerin demir parmaklıkları pas içinde çürümeye yüz tutmuştu. Oda, zamanın acımasız çarkları altında fazladan yirmi yıl eskimiş gibi harabe halindeydi ve asansör yoktu. Gitmişti.
Hemen solumda Arda, dizlerini göğsüne çekmiş titriyordu. Sağımda ise Eylül, incinen bileğini iki eliyle sımsıkı kavramış, dilsiz bir acıyla boşluğa bakıyordu. Eşyalarımız buradaydı. Kendi zamanımıza dönmüştük. Ama bu gelecek, bizim evimiz olan o tanıdık dünya değildi. Kendi ellerimizle yarattığımız o amansız paradoks, zaman çizgisini kökünden baltalamıştı.
“İyi misiniz?” Diye sordum.
Nefes nefese bir halde, ikiside başını salladı. Önüme dönüp kendime gelmeye çalıştım.
Elim, göğsümün tam üzerindeki o amansız baskıyla sarsılırken, eşofmanımın cebindeki o yasemin kokulu zarfı hatırladım. Parmaklarımı cebime soktuğumda, zarfın artık eskisi gibi yumuşak bir kağıt dokusuna sahip olmadığını fark ettim; adeta kurumuş bir yaprak gibi cansız ve kaskatıydı. Onu çekip çıkardım. Deponun kırık camından sızan soluk, gri gün ışığı zarfın üzerine düştüğünde, üzerindeki satırların bir kez daha, bu sefer son ve geri dönülmez bir biçimde değiştiğini gördüm.
Mürekkep, sanki zamanın kendi kanıyla yazılmış gibi koyu ve parlaktı. Harfler kağıdın dokusuna öyle bir kazınmıştı ki, bu kelimelerin ağırlığı dükkandaki o tek çıplak ampulün patlayışından bile daha yıkıcıydı. Gözyaşlarım yeni satırların üzerine damlarken, dudaklarımdan dökülen her kelime bu trajik finalin son satırları gibiydi:
“Kırıldı zamanın altın kafesi,
Kesildi doğmamış canın nefesi.
Zamanın kanlı çarkları,
Bir grup gencin müdahalesiyle,
Sonsuza kadar evrildi.
Üç kişinin müdahalesinin bedeli,
On kişinin kaderi.
Bu yıkıma sebep olanların,
Bedelini ödeme vakti geldi.”
“Arda…” diye fısıldadım, sesim deponun boş duvarlarında yankılanırken içimdeki tüm yaşam enerjisi çekildi. “Yazı... Yazı yine değişti.”
On kişimi?
Eylül başını hızla bana doğru çevirdi, gözlerindeki o saf dehşet odadaki havayı daha da dondurdu. “Ne yazıyor Lavinya, ne diyorsun sen? … bedel mi? …”
“Allah kahretsin,” diye araya girdi Arda, sarsak hareketlerle yüzünü ovuşturarak. Sesi tamamen fersiz, mantığın iflas ettiği o sınıra dayanmış bir tonlamadaydı. “Efe o gece dükkandan çıkıp teslim olduğunda, Selin’in ve senin, hatta belkide o dükkandaki herkesin kaderi tamamen değişti. Stres, yalnızlık, mahallenin baskısı... Ya da belki de Efe’nin hapse girmesinden sonra yaşanan o büyük yıkım. Kolyeyle yarattığımız o ufak sapma, Selin’in o bebeği, yani seni büyütmesine, hatta belki de…” dedikten sonra devamını getirmedi, sertçe yutkundu. “Biz... Biz sadece tarihi değiştirmedik. Biz hiç var olmaması gereken bir boşluk yarattık.”
“Gidip bakmadan bilemeyiz.” Diyerek ayağa kalktım. Benim kalkmamla, Eylül ve Arda'da kalktı.
Eylül çantalara baktı. “Çantaları burada bırakalım. Taşıyacak mecalimiz yok”
Haklıydı, hiçbir şeye mecalimiz kalmamıştı. Arda'da, bende başımızı salladık.
Zaten bu depoya kimse girmezdi.
Depodan kendimizi dışarı attığımızda sokaklar tanıdıktı ama her bir köşe başı, her bir elektrik direği sanki daha soluk, daha yabancıydı. Gökyüzü gri bir sisle kaplıydı ve binaların renkleri bile solmuş gibiydi.
Bizim geçmişte olduğumuz süre boyunca burada ne kadar zaman geçmişti? “Hâlâ, geçmişe gittiğimiz günde miyiz acaba, saat kaç?”
Arda bana döndü, “şurdaki bankta oturan adama soralım” Demesiyle adamın oturduğu banka doğru adımladık.
Adamın yanına vardığımızda söze Eylül girdi. “Şey, pardon saat kaç acaba?”
Adam başını kaldırıp bize baktı, hafifçe gülümseyip elini cebine attı. Telefonunu çıkarıp saate baktı, ardından tekrar bize döndü, “19.29 gençler”
“Tarih?” dediğimde, adam şaşkınlıkla baktı.
“12 Haziran 2026. Siz iyi misiniz çocuklar?” Derken bizi süzüyordu.
Bizim geçmişte geçirdiğimiz 2 günde, burada sadece 2 saat mi geçmişti?
“evet, teşekkürler” adama başımı sallayıp Teşekkür ettikten sonra oradan uzaklaştık.
Eylül hâlâ şaşkınlığını üzerinden atamamıştı. “Nasıl 2 saat geçmiş olabilir?”
Arda tükenmiş bir şekilde başını sağ sola salladı. “Bilmiyorum”
“Bizim eve gidelim, anneme bakmam lazım” dememle evin yolunu tuttuğumuzda adımlarım beni taşımakta zorlanıyordu. Kötü bir şey görmekten o kadar korkuyordum ki, kendimi geri geri gitmemek için zor tutuyordum. Bizim mahalleye girdiğimizde, Arda ların kapısının kapısının önünde oturan, Akif amcayı gördük.
Akif amca, bizim geçmişe gitmeden önce bıraktığımız gibi değildi. Saçları ağarmış, gözlerindeki o eski, her şeyi çözen derinlik gitmiş, yerine bomboş, donuk bir teslimiyet gelmişti. Gözlerinde hâlâ, suçluluk duygusunun kırıntıları vardı. Biz, bizim eve doğru yönelirken başını kaldırıp bize baktı. Öyle garip, öyle derin ve anlamlandırılamaz bir şekilde bakıyordu ki, sanki bizi zamansızlığın ötesinden, yirmi yıl önceki o marangoz dükkanından hayal meyal hatırlıyor ama bir türlü adını koyamıyordu. Bakışlarındaki o tekinsiz boşluk içimi titretti.
Arda dayanamayarak bir adım öne çıktı. “Baba…? Neden öyle bakıyorsun?” diye sordu, sesi titreyerek.
Akif bakışlarını yavaşça bizden çekti, uzaklardaki bir noktaya dikti. Derin, yorgun bir iç çekti. “Hiç…” dedi, sesi adeta un ufak olmuş bir taş gibi hışırtılı çıkarak. “Hiç, öyle… Yirmi yıl önceki bir anı geldi de aklıma, sizi bu halde görünce. Çok eskilerden, bir anı…”
Başka hiçbir şey söylemedi. O soğuk basamakta, geçmişin hayaletleriyle baş başa kalmış gibi durmaya devam etti. O geceyi hatırlamıştı. Polislerden kaçtığımız geceyi. Annemin bana hamile kaldığı geceyi. Babamın teslim olduğu geceyi. Herşeyin değiştiği geceyi. Hepimiz sertçe yutkunduk, hayat ne kadar da garipti. Arda artık babasına eskisi gibi bakamıyordu…
Akif’in yanından geçip, bizim binaya doğru yürüdük. Merdivenleri darmadağın bir halde tırmandık. Anahtarı kapıya takarken ellerimin titremesinden dolayı metali kilide oturtamadım. Eylül arkamdan destek vererek kapıyı açtı. İçeri adım attığımız an, evin içindeki o sarsıcı, soluk hava yüzümüze bir tokat gibi çarptı.
Salonda annem Selin oturuyordu. Ama o marangoz dükkanında karnını tutarak ağlayan ya da gelecekte bizi neşeyle karşılayan o canlı, enerjik kadın değildi. Yüzü çökmüştü. Bizi gördüğünde sadece hafifçe başını salladı, dudaklarında yarım yamalak, dilsiz bir tebessüm belirdi ama gözleri tamamen boştu. Evdeki eşyalar bile neşesini kaybetmiş gibiydi. Duvara asılı duran takvimde ve eski mektuplarda babam Efe’nin adı geçiyordu, hayattaydı, yaşıyordu ama yirmi yıl önceki o geceden beri demir parmaklıkların arkasında, hapisteydi. Hayatı, gençliği o hücrede akıp gitmişti ve bu durum annemi yaşayan bir ölüye çevirmişti.
Ölmemişti, ama dört duvar arasında sürünmüştü…
Gözlerim deli gibi tek bir şeyi aradı, Koridorun sonundaki o odayı. Yusuf’un odasını... Onun varlığına dair en ufak bir izi, bir montu, bir oyuncağı…
Koşarak Yusuf'un odasının kapısını açtım. İçeride sadece eski koliler, üzerine örtü çekilmiş kullanılmayan eşyalar ve tozlu bir dikiş makinesi vardı. Burası hiçbir zaman bir çocuk odası olmamıştı. Burası hiçbir zaman Yusuf'un, benim canım kardeşimin odası olmamıştı.
Yusuf bu dünyada hiç var olmamıştı.
O an beynimin içinde bir şeyler koptu. Göğsüme saplanan o muazzam acıyla birlikte nefesim tamamen kesildi. “Yusuf…” diye bağırdım ama sesim gırtlağıma takıldı, boğuk bir hırıltıya dönüştü. “Yusuf nerede?! Annem burada, babam hapiste ama Yusuf nerede?!”
“Lavinya, sakin ol, yalvarırım sakin ol!” diye feryat etti Eylül, kollarımdan yakalamaya çalışarak.
Ama sakin olamazdım. İçimi yakan o kriz, bir barajın patlaması gibi dışarı vurdu. Delirmiş gibi odadaki kolileri yere fırlatıyor, eski kumaşları yırtıyor, duvarları yumrukluyordum. “Hayır! Hayır! O doğmuştu! Onun odası buradaydı! Biz ne yaptık?!” diye haykırırken boğazımdan yırtılan ses, deponun duvarlarındaki yankıdan bile daha korkunçtu. Gözlerim kararıyor, başım delice dönüyordu.
Dizlerimin bağı tamamen çözüldü, kendimi durduramayarak yere fırlattım. Tozlu zemin üzerinde kasılarak, ellerimle saçlarımı çekiştirerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Geçirdiğim o kriz, ruhumun katrilyonlarca parçaya ayrılışının fiziksel bir kanıtıydı. Kendi ellerimizle, o hiç düşmemiş uğursuz kolyenin peşinden giderek kardeşimi bu evrenden silmiştik. Babamı hapse mahkum etmiş, annemin içindeki hayatı söndürmüştük.
Arda ve Eylül yanıma çöküp beni teselli etmeye, sakinleştirmeye çalıştılar ama ikisinin de gözyaşları benim çamurlu üstüme damlarken yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Biz geleceği kurtarmak için zamanı bükmüştük, ama geçmişin o kanlı çarkları arasında, hem kardeşimi yok etmiştim hem de ailemin tüm huzurunu kendi ellerimle bozmuştum. Yerde, o tozlu odanın ortasında tamamen yıkılmış bir halde yatarken, elimden kayıp giden zarftaki o son satırlar, yarattığımız bu karanlık ve geri dönülmez geleceğin tek şahidi olarak orada öylece duruyordu.
Ben yerde, o tozlu kolilerin arasında tamamen yıkılmış bir halde, acımdan nefes bile alamazken, kapının eşiğinde beliren gölgeyle odadaki tüm hava bir kez daha buz kesti.
Annem, gözlerinde o soluk ve yorgun ifadenin ardına gizlenmiş büyük bir şaşkınlıkla bana bakıyordu. Dudakları titredi, ellerini iki yanına bırakıp içeri doğru ürkek bir adım attı. Benim feryatlarım, duvarları döven çaresiz çığlıklarım onun o donuk dünyasında derin bir çatlak açmıştı.
“Lavinya…” dedi annem, sesi yirmi yılın tüm yorgunluğunu taşır gibi bitkin ama bir o kadar da yabancı geliyordu. “Ne oluyorsun güzel kızım? Ne bu halin, neyi arıyorsun burada?” Bakışları yerdeki döküntülere, ardından gözyaşları içindeki yüzüme kaydı. Kafası tamamen karışmıştı, adeta hiç bilmediği bir dilde yazılmış bir kelimeyi çözmeye çalışır gibi kaşlarını çattı. “Yusuf kim...?” diye sordu, sesi odanın sessizliğinde yankılanırken. "Yusuf da kim kızım, ne Yusuf’u? Ne oluyor sana”
Hatırlamıyor. Hiç kimse hatırlamıyor!
Annemin bu sorusu, beynimin içinde yankılanan o son umut kırıntısını da ezip geçti. O adını bile bilmiyordu. Kendi canından, kendi kanından kopacak olan o çocuğu hiç tanımamıştı, çünkü bizim geçmişe bıraktığımız o karanlık iz, onun zihninden ve hayatından Yusuf’u tamamen söküp atmıştı. O sadece şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışan, hayata küsmüş bir anneydi, karşısında ise kendi yarattığı kıyametin altında ezilen bir evlat vardı.
Arda ve Eylül, annemin bu sorusu karşısında dilsiz birer heykele dönerken, ben gözlerimi tavandaki soluk ışığa diktim. Geçmişin çarkları dönmüş, kader bükülmüş ve geriye sadece kendi ellerimizle yazdığımız bu sessiz trajedi kalmıştı.
Her şeye rağmen, yitip gidenlerin gölgesinde bile, hayat kalanlarla kırık dökük de olsa bir yolunu bulup akmaya devam edecekti.
Ben gerçeğim, bu satırlar gerçek, bu yaşananlar gerçek. Peki ya sen, sen gerçek misin? Etrafındaki insanlar gerçek mi? Peki Ya dünya? Sen gözlerini kapattığın zaman, var olmaya devam ediyor mudur?
