6. bölüm · Yarınlara Müdahale
Geçmişi Değiştirmek
Akif'in de oynamak istemesiyle, hepimizin içinde bir mutluluk oluştu, bu iyi bir gelişmeydi.
“Buarada tabu ne lan?” dedi Kerem ensesini kaşıyarak. “Bizim mahallede kahvede batak oynanır kızım, bu neyin nesi?”
“Şimdi iyi dinleyin,” diyerek çantamın dibinden, dün gece bizim zamandan gelirken yanıma aldığım o kutuyu çıkardım. “Bu bir kelime anlatma oyunu. Ama olay şu, Kartın en üstünde ana bir kelime var. Onun altında da beş tane yasaklı kelime yazıyor. Amaç, o yasaklı kelimeleri ağzına bile almadan, takım arkadaşına en üstteki kelimeyi anlatmak. Eğer takımdan birisi yasaklı kelimeyi söylerse o kelime kullanılabilir. Eğer anlatan kişi yasaklı kelimelerden birini söylerse karşı takım elindeki şu düdüğü ‘dııııııt’ diye öttürüyor ve yanıyorsunuz! Süre de bir dakika. Üçlü takımlar kuracağız.”
Kerem başını salladı, “Takımları ben oluşturacağım” dedikten sonra pis pis sırıtıp, Efe ve Arda'ya bakınca gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Umarım aklımdan geçen şeyi kastetmemiştir.
Kerem pis pis sırıtmaya devam ederken grupları oluşturmaya başladı, “Leyle, Eda ve Akif 1.grup, Eylül, Ben ve Selin 2.grup…”
Sırıtışı dahada büyürken bana döndü, “Lavinya, Arda ve Efe ise 3.grup”
Bu çocuğu geberteceğim.
Kerem grupları açıkladığı an, Arda elindeki pet şişeden yudumladığı suyu tam karşısında oturan Eylül’e doğru püff diye püskürttü. Eylül çığlık atarak geri çekilirken, Arda öksürük krizleri arasında masaya tutundu.
“Allah belanı versin Arda! Niye bana püskürtüyorsun, Lavinya’ya püskürtsene!”
Eylüle ‘ciddi misin’ der gibi bir bakış attım.
“Öhö-öhö! Ne? Kim? Ben mi?” diye doğruldu, yüzü hırkasından daha gri bir hal almıştı. “Kerem, senin o mahalle serserisi beyninin nöron dizilimini seveyim ben. Bu yaptığın kombinasyon tamamen bir intihar girişimi! Bir tarafta her şeyi istatistikle açıklayan ben, diğer tarafta hayatı bir şiir dizesi gibi yaşayan ve Lavinya’nın haklı olduğunu savunan, melankolik bir adam, ortada ise... mantık sınırlarının tamamen dışında hareket eden delirmiş bir Lavinya! Bu gruptan birilerinin cenazesi çıkar!”
Efe, o kömür karası saçlarını geriye doğru atıp pis bir sırıtışla Arda’ya baktı. “Korktun mu dahi çocuk?” dedi koyu kahverengi gözlerini kısarak. “Kızın mantığı sana ters gelebilir ama bence bu grubun gizli bir aurası var. Lavinya kuralları hatırlattı işte; biz yasaklı kelimeleri söylersek yanmıyoruz, kelimeyi açıyoruz. Ben felsefeyle yolu açarım, sen bilimle elersin, Lavinya da bombayı patlatır.”
“Ben kaosu temsil ediyorum Efe'ciğim,” diyerek sırıttım ve kart destesini masaya vurdum. “Hadi, kronometreler açılsın, ilk anlatan benim!”
“1. Tur: Üçüncü Grup Başlıyor” diye bağırdı Leyla.
Desteden 1 tane kart çektim.
Ana Kelime: Telsiz
Yasaklı Kelimeler: Polis, Haberleşme, Ses, İletişim, Araba.
Eylül, Keremden aldığı telefondan kronometreyi başlattı, “Süre başladı!”
Bir karta, bir Arda’ya dik dik baktım. “Şimdi zeki çocuk, iyi dinle. Hani böyle güvenlik görevlilerinin ya da şantiyedeki adamların omzunda duran, bas-konuş mantığıyla çalışan, sürekli cızırdayan o cihaz?”
Arda gözlerini kısıp dahi beynini çalıştırdı. “Kelimeleri analiz ediyorum... Güvenlik dedin, bas-konuş dedin. Diyafon mu?”
“Yuh Arda! Adam şantiyede binanın tepesinden kapıyı mı açacak aşağıya?” diye araya girdi Efe gülerek.
“Değil tabii!” dedim hırsla. “Bak, hani mavi amcaların omuzlarında olur. Cızır cızır eder, ‘Merkez kaza yerine ulaştık, tamam’ falan derler.”
Arda gözlerini açtı, “mavi amcalar derken? Şirinlerdeki gibi mi.”
Burnumun kemerini sıkıp, sabır çektikten sonra Arda'ya baktım, “Onu o anlamda söylemedim!”
Efe parmağını şıklattı. “Ha! Şu bizim mahalledeki bekçi amcanın sürekli elinde gezdirdiği, geceleri sesini sonuna kadar açıp bizi uyandırdığı alet!”
Arda masaya vurdu. “Tamam, teknik adı frekans alıcı-vericisi!”
“Arda düzgün bir insan gibi konuş lütfen!” diye isyan ettim. “Halk dilindeki adı ne bunun? Tek heceli, düz, cızırdayan şey!”
Efe güldü, “Telsiz işte oğlum, telsiz!”
“Budur!” diyerek kartı kenara attım. “1-0! Arda seninle kuantum fiziği konuşsak daha hızlı anlaşırdık yemin ederim.”
“2. Tur: Birinci Grup Devralıyor”
Sıra birinci gruptaydı. Eda sakin bir tavırla kartı eline aldı. Derin bir nefes alıp Leyla ve Akif’e baktı. Akif hala dalgındı ama dikkatini oyuna vermeye çalışıyordu.
“Şey…” dedi Eda, sesi hafifçe titreyerek. “Böyle bilmediğimiz bir ormanda ya da ıssız bir yerde kaldığımızda, nerede olduğumuzu anlamak için cebimizden çıkardığımız, ortasında kırmızı bir ok olan küçük yuvarlak cihaz?”
Leyla hemen öne atıldı. “Kaptan amcamın teknesinde vardı o! Sürekli o kırmızı iğneye bakıp duruyordu. Yukarıyı gösteriyor falan diyordu.”
Eda heyecanla başını salladı. “Evet! İşte o iğne nereyi gösteriyor?”
Akif başını kaldırdı, gözlerini kısarak Eda’ya baktı. Uzun bir sessizlikten sonra, “Yukarıyı gösteriyorsa kutup yıldızının olduğu tarafı, yani yukarısını mı?” dedi.
“Halk dilinde ne diyoruz o tarafa Akif?” dedi Leyla, onu cesaretlendirerek.
“Kuzey…” dedi Akif, sesi biraz daha canlanmıştı. "Yani o alet yönü mü gösteriyor? Adı neydi onun... Ha, pusula!”
Eda’nın gözleri parladı. “Evet Akif! Tam olarak o!”
“Harikasınız!” diye bağırdı Eda, Akif’in omzuna hafifçe vurarak. “1-1 oldu!” Akif'in bu katılımı içimde tarifi imkansız bir mutluluk oluşturdu; yavaş yavaş aramıza, dünyaya dönüyordu.
~~~
Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık. Parkın o eski, tahta masalı çardağında yaklaşık bir saattir dönen hararetli Tabu kapışması, üzerimizdeki o deponun zifiri karanlığını biraz olsun dağıtmıştı. Akif ve Eda da oyunun içine tamamen dahil olmuş, ortam iyice şenlenmişti. Arda her kelimede fen bilimleri tezi hazırladığı için grubumuzu delirtmiş, Kerem ise yaptığı saçma taklitlerle Selin'i ve Eylül'ü gülme krizine sokmuştu.
Güneş tepede iyice yükseldiğinde, “Son el!” diye bağırdı Leyla, bakır koyu kahve saçlarını arkaya atarak. “Durumlar kritik. Son kartı ikinci gruptan Kerem anlatıyor, Eylül ve Selin bulmaya çalışıyor!”
Şu Anki skor tablosu şu şekildeydi,
Bizim takım: 3
Eylül lerin takım: 2
Leyla ların takım: 2
Son turu Eylül lerin takımı oynayacaktı ve Kerem anlatacaktı, eğer bilirlerse beraberlik, bilemezler ise bizim takım kazanacaktı.
Keremin anlatacak olmasından korkuyorduk çünkü son 1 saatte Kerem'in düşünme sisteminin normal insanlarla aynı çalışmadığını anlamıştık.
Leyla telefonu eline aldı, “süreniz, Baş-la-dı!”
Kerem kartı çekti ve kelimeyi okudu. Sonra yüzünde büyük bir özgüven belirdi.
O özgüveni görünce başta Selin ve Eylül olmak üzere, hepimizin yüzünde bir korku belirdi.
“Tamam.Bu çok kolay.” Dedi kerem
Arda derin bir nefes verdi. “İşte yine başladı.”
Kerem kartı masaya koydu. “Eylül, Selin. Hazır mısınız?”
“Hayır.” dedi Selin.
Eylül tüm cesaretini topladıktan sonra, “Başla.” Dedi.
Kerem boğazını temizledi. “Bu şey hayvandır.”
“Devam et.”
Kerem düşündü.Uzun uzun düşündü.Sonra,
“Bu hayvanın tipi biraz bozuk.”
Çardakta birkaç saniyelik sessizlik oluştu.
Selin kaşlarını çattı.
“Tipi bozuk ne demek?”
“Baya bozuk işte.”
“Hayvanın tipi nasıl bozuk olabilir?”
“Oluyor.”
“Nasıl?”
“Baktığında dersin ki... Allah Allah.”
Selin kafasını ellerinin arasına aldı. “Kerem lütfen.”
“Anlatıyorum işte.”
Eylül artık gülmeye başlamıştı.
“İpucu ver.”
“Yürüyüşü komik.”
“Ördek?”
“Hayır.”
“Devekuşu?”
“Hayır.”
“Flamingo?”
“Hayır.” Kerem heyecanlandı. “Yaklaştınız.”
“Nasıl yaklaştık?”
“Bacaklı bir şey söylediniz.”
“Bütün hayvanların bacağı var!” Selin’in bozguna uğramış bir şekilde bağırışıyla kahkaha atmaya başladım.
“E işte.”
Arda kafasını masaya koyarak gülmesine hakim olmaya çalıştı.
Kerem tekrar düşünmeye başladı.
Kelimeyi anlatmak yerine sanki hayatını sorguluyordu.
Sonra birden ayağa kalktı. “Tamam! Bulacaksınız şimdi.”
Çardağın ortasına çıktı.Kollarını iki yana açtı.
Sonra garip garip sallanmaya başladı.
Bir sağa.
Bir sola.
Eylül gülmekten nefes alamıyordu.
“Ne yapıyorsun?!”
“Yürüyor.” Keremin söylediklerini bir türlü anlamlandıramıyorduk.
“Kim yürüyor?!” Eylül artık resmen bağırıyordu.
“Bu hayvan.”
Selin'in gözlerinden yaş gelmeye başladı.
“Kerem otur.”
"Hayır."
Bir tur daha attı.
Sonra göbeğini dışarı çıkarıp omuzlarını yukarı kaldırdı. “Bakın.”
“Ne bakacağız?”
“Hayvanı canlandırıyorum.”
Leyla kafasını iki yana salladı.
“Bu çocukta ciddi bir problem var.”
Kerem aniden durdu.
“Tamam başka ipucu.”
“söyle artık.” dedi Eylül.
“Bu hayvan kuştur.”
“Martı?”
“Hayır.”
“Güvercin?”
“Hayır.”
“Karga?”
“Hayır.”
“Uçuyor mu?”
Kerem durdu.
Yüzündeki ifade değişti.
"..."
"..."
"..."
“Galiba uçmuyor.”
“Galiba mı?!”
“Ben de yeni öğrendim.”
Çardaktaki herkes gülmekten nefes alamaz duruma gelmişti. Herkes bir köşede kahkahalarla kendinden geçiyordu. Selin sandalyeden düşecek gibi oldu. “Hayvanı anlatıyorsun, uçup uçmadığını bilmiyor musun?!” Eylül'de artık bozguna uğramış durumdaydı.
“E önemli detay değil.”
“Evet önemli detay!”
Kerem tekrar yürümeye başladı.
Bu sefer kollarını yapıştırdı.
Göbeğini çıkardı.
Kafasını öne uzattı.
Ve parkın ortasında garip bir şekilde paytak paytak yürümeye başladı.
Yan taraftaki bankta oturan yaşlı bir amca dönüp birkaç saniye onu izledi.
Sonra sessizce gazeteye geri döndü.
Muhtemelen açıklama istemiyordu.
Eylül artık nefes alamıyordu.
Selin masaya kapanmıştı.
Ben bile bu üçlüyü izlerken gülmekten gözlerimi siliyordum.
Bir anda Eylül kafasını kaldırdı. “Penguen!”
Kerem dondu.
Sonra yüzü aydınlandı.
“EVET!”
Sanki Nobel kazanmış gibi iki elini havaya kaldırdı. “Buldunuz!”
Selin kahkahayla masaya vurdu.
“Kerem, normal bir insan ‘Antarktika'da yaşar’ der.”
“Ben sanatla anlattım.”
“Sen üç dakika boyunca penguen taklidi yaptın.”
“E sonuç?”
“Sonuç ne?”
“Bildiniz.”
Eylül gözlerinden akan yaşları silmeye çalışıyordu. “Hayatımda gördüğüm en kötü anlatımdı.”
Sanırım artık, sürenin biteli çok olduğunu onlara söylemeliydim.
“Eee, Kerem şov bittiyse acı gerçeği açıklıyorum,” dedim, gülmekten ağrıyan karnımı tutarak. “Keremciğim, performansın cidden Oscar'lıktı ama hani o canlandırdığın penguen var ya... O biraz hızlı elendi gibi.”
Kerem tek kaşını kaldırıp bana baktı. “Ne demek elendi kızım? Bildiler işte, aslanlar gibi beraberliği kopardık!”
Kıkırdayarak kereme baktım. “Ya şey, ben size sürenin bittiğini söylemeyi unutmuşum, beraberliği değil, ancak dört dakikalık bir tiyatro oyununu kopardınız,” diyerek önümdeki telefonu masanın ortasına doğru ittim. “Süre biteli tam üç dakika olmuş Kerem. Leyla 'Baş-la-dı' dediğinde biz çoktan penguenin neslinin tükenişini izlemeye başlamıştık. Yani üzgünüm ama süre çoktaaaan patladı.”
“Nasıl yani?” dedi Kerem, ellerini yanlarına yapıştırıp hâlâ bozmadığı o penguen duruşuyla kalakalırken. “O kadar paytak paytak yürüdüm lan ben, bacaklarım uyuştu! Sayılmıyor mu şimdi bu?”
“Maalesef dahi aktör,” dedim göz kırparak. “Bu da demek oluyor ki…” Masadaki kart destesini neşeyle havaya fırlattım. “3. Grup, yani Kaos, Bilim ve Felsefe ittifakı olarak bu turnuvanın şampiyonu biziz!”
Arda derin bir nefes alıp nihayet zafer kazanmış bir komutan edasıyla arkasına yaslandı. “Matematiğin ve doğru zaman yönetiminin zaferi. Kerem, senin o belgesel tadındaki dramatik anlatımın kronometrenin amansız gerçekliğine yenik düştü dostum.”
Eda ayağı kalktı, “Dükkana dönelim artık” Demesiyle bizde ayaklandık.
Efe de hafifçe gülerken, çardaktaki neşeli uğultu yavaş yavaş haziran güneşinin sıcaklığıyla birleşip dağılmaya başladı. Oyun bitmişti, o kısa süreli illüzyon yerini yeniden gerçekliğin o kaçınılmaz sessizliğine bırakıyordu. Masanın üzerindeki kartları ve boş şişeleri toparlarken, Akif’in yüzündeki o hafif tebessümün hâlâ durduğunu fark ettim. Bu oyun sadece bize değil, en çok da ona iyi gelmişti. Toplandıktan sonra marketten aldığımız 2 poşet yiyecek içecekleride, zorla Arda'nın eline tutuşturmuştum.
Tenha sokaklardan adeta bir gölge ordusu gibi süzülerek marangoz dükkanına doğru yürümeye başladık. Yan Yana, topluca, sanki bir arkadaş grubu gibi gidiyorduk. Aslında arkadaş grubu sayılırdık ve bu çok güzel hissettirmişti.
Dükkana vardığımızda, selin’in kapıyı açmasını bekleyip, ardından içeri girdik. ağır demir kepenk yukarı kalkıp arkamızdan büyük bir gürültüyle kapandığında, çıplak ampulün sarı loş ışığı bizi yine o kurşun gibi ağır havasıyla karşıladı. Ama içerideki hava ne kadar kasvetli olursa olsun, artık hiçbirimiz o parka çıkmadan önceki kadar çaresiz değildik. Sabahın acımasız ışığında birbirimize tutunmuş, dükkanın duvarları arasında bizi bekleyen o bilinmez kadere doğru ilk adımı ortak bir neşeyle atmıştık.
Herkes dükkanın loş ışığı altında bulduğu ilk boş yere, koltukların üzerine ya da minderlere çöktü.
Ben de duvarın dibine, yerdeki minderlerden birinin üstüne, dizlerimi kendime doğru çekerek oturdum. Kafam o kadar doluydu ki, kronolojik olarak nerede ve hangi zamanda olduğumuzu bile kaçırıyordum. Arda'nın bana dün verdiği kapüşonluyu üzerime tekrar giymiştim, bu dükkan gerçekten soğuk oluyordu. Tam o sırada yanıma iki gölge yaklaştı. Kafamı kaldırdığımda Arda ve Eylül’ün bana doğru geldiğini gördüm. İkisi de sessizce yanıma, yere bağdaş kurarak oturdu.
Gelecekten bu zamana beraber düşmüş üç kişi olarak, dükkanın diğer köşesindeki gruptan bir nebze de olsa soyutlanmıştık. Onlar kendi aralarında konuşurken, Arda elini saçlarına geçirip dağıtırken derin bir nefes aldı.
“Lavinya,” dedi Arda, sesini sadece bizim duyabileceğimiz bir seviyede tutmaya çalışarak. “Durumu istatistiksel ve mantıksal olarak ne kadar analiz etmeye çalışsam da elimizdeki veriler sıfırlanıyor. Biz tam olarak neyin içine düştük? Kronolojik bir sapmanın tam ortasındayız ve her geçen dakika buradaki gerçekliğe daha fazla batıyoruz.”
Eylül, dükkanda bulduğu kalemi, elinde evirip çevirirken gözleri dolmuştu. “Başlarda babamın gençliğini görmek güzel hissettirmişti,” diye fısıldadı. “Ama ondan sonra yaşananlar... Parkta oyun oynarken bir an her şeyi unuttum ama buraya girdiğim an o deponun soğukluğu yine üstüme çöktü. Lavinya, biz ne yapacağız? Nasıl geri döneceğiz? Evimizi, kendi zamanımızı özledim. Nolur bana, bir çözüm yolu bulduğunuzu söyleyin.”
Onların bu çaresiz hali içimi acıtmıştı. Eylül’ün titreyen elinin üzerine elimi koydum. “Bilmiyorum Eylül,” dedim dürüstçe. “Geri dönüş yolunu şu an hiçbirimiz bilmiyoruz. O asansör artık işlevsiz, nasıl çalıştıracağımız hakkında en ufak bir fikrim yok. Ama bir şekilde bir çıkış yolu bulmak zorundayız. Ve bu olayı çözmeliyiz. Buradaki insanları, gelecekteki ailelerimizi bu kaosun içinde bırakamayız.”
Arda, sırtını arkasındaki ahşap duvara yasladı. “Teorik olarak,” diye mırıldandı, gözlerini tavandaki çıplak ampule dikerek. “Zamanın dokusunu bozacak bir hamle yapmamamız gerekiyordu ama çoktan bu geçmişin en büyük sırrına ortak olduk. Eğer buradan kendi zamanımıza güvenli bir koridor açamazsak, kuantum seviyesinde burada sıkışıp kalma ihtimalimiz çok yüksek.”
Eylül, gözlerini yere çevirip düşünceli ve çekingen bir ses tonuyla, “onlara gerçeği söylemeli miyiz?” diye sorunca, birkaç saniye sessizlik oluştu.
Bu sessizliği bozan Arda oldu, “söyleyemeyiz. Düşünsenize, 3 tane, bizim yaşımızda gençler gelip de , ‘biz aslında, sizin yirmi yıl sonraki çocuklarınızız, yanlışlıkla zaman yolculuğu yapıp geçmişe geldik’ dese, biz onlara deli derdik.”
Acı içinde gülümsedim. “Evet, eğer söylersek, bizim deli olduğumuzu yada onlarla dalga geçtiğimizi düşünürler.”
Eylül başını Arda’nın omzuna koydu, gözlerini kapattı. Üçümüz de bir süre sadece dükkanın içindeki o eski ahşap kokusunu ve dışarıdan gelen uzak araba seslerini dinledik. İçimizdeki korku ne kadar büyük olursa olsun, gelecekten gelen bu bağ bizi bu yabancı geçmişte birbirimize kenetliyordu. Nasıl döneceğimizi bilmesek de, en azından bu bilinmezliğin içinde yalnız olmadığımızı bilmek şu an için elimizdeki tek teselliydi.
Sessizlik, dükkanın tavanında cızırdayan çıplak ampulün sesiyle bölünürken, diğer köşedeki gruptan aniden gelen sert bir hareket hepimizin irkilmesine neden oldu.
Kerem, oturduğu minderin üzerinden adeta yaydan fırlayan bir ok gibi ayağa kalktı. Ellerini hızla kot pantolonunun ceplerine soktu, ardından montunun içini, tişörtünün altını deliler gibi aramaya başladı. Yüzündeki o az önceki muzip, pervasız ifadenin yerini saniyeler içinde kireç gibi bir beyazlık almıştı. Gözleri çaresizce dükkanın loş köşelerinde geziniyor, elleri sanki kaybettiği şeyin yokluğuna inanmak istemez gibi sürekli aynı yerleri yokluyordu.
“Yok…” diye mırıldandı Kerem, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “Yok lan, Allah kahretsin! Yok, Nerede bu?”
Efe kaşlarını çatıp oturduğu kanepede dikleşti. “Ne yok oğlum? Ne arıyorsun öyle, ne oldu?”
“Kolye…” dedi Kerem, elleri titreyerek boynuna gitti. “Annemin geçen sene doğum günümde taktığı gümüş zincir kolye... Ucu plaka gibi olan. Boynumda yok. Kopmuş.”
Dükkanın içindeki tüm uğultu bıçakla kesilmiş gibi son buldu. Duvarın dibinde Arda ve Eylül ile oturan ben, olduğum yerde donakaldım. İçime öyle bir ağırlık çöktü ki, sanki dükkanın tavanı üzerimize yıkılıyordu. Eylül’ün nefesini tuttuğunu, elindeki kalemi sert zeminin üzerine düşürdüğünü duydum. Kalem yüzeye çarpıp tok bir ses çıkardı ve yuvarlanarak bir yere kadar gittikten sonra durdu. Ama kimse eğilip onu almadı.
“Nasıl yok?” diye araya girdi Selin, oturduğu yerden fırlayarak. “En son dün sabah boynundaydı Kerem, eminim. Hatta o saçma penguen taklidini yaparken…” Aklına gelenlerle sertçe yutkundu, gözleri irice açıldı. Kısık bir sesle, “... Yoktu” Deyince, herkes aklına gelen o düşünceyle kaskatı kesildi.
“Parkta değilse…” Kerem yutkundu, boğazındaki düğüm dışarıdan bile belli oluyordu. Gözleri dükkanın zeminindeki talaşların arasında çaresizce gezindi ama aradığı şeyin burada olmadığını o da çok iyi biliyordu. “Depoda…” dedi fısıldayarak, sesi titriyordu. “Dün gece... O kargaşada, o panikle düştüyse... Zinciri zaten gevşekti, Allah kahretsin ne bok yiyeceğiz şimdi!”
“Şaka yapıyorsun,” dedi Arda ayağa kalkarak. Sesi tamamen buz kesmişti, her zamanki o rasyonel, koruyucu zırhı çatlamıştı. “Kerem, eğer o kolye dün geceki o moloz döküm alanında, o deponun yakınlarında kaldıysa... Bu, olay mahallinde doğrudan senin varlığına dair bir kanıt bırakman demek. Bunun hukuki ve mantıksal karşılığı tam bir felakettir. Polislerin seni bulması an meselesi olur.”
“Biliyorum herhalde dahi çocuk!” diye kükredi Kerem, saçlarını iki eliyle geriye doğru çekerek dükkanın içinde dönmeye başladı. “Biliyorum! Ama yok işte, kopmuş gitmiş! Ne yapayım, oturup ağlayayım mı şimdi?”
Tam o sırada, Selin’in açık bıraktığı köşedeki eski televizyondan tanıdık bir jenerik sesi yükseldi. Normal yayın aniden kesilmiş, ekrana aceleyle hazırlanmış kırmızı bir “Son Dakika” şeridi düşmüştü. Hepimiz, adeta büyülenmiş gibi televizyonun o soluk, karıncalı ekranına kilitlendik. İçimizdeki korku, ekrandaki karıncalanmayla birlikte büyüyordu.
Ekranda, dün gece bulunduğumuz o çorak arazi, moloz döküm alanı görünüyordu. Mavi ve kırmızı polis tepe lambalarının ışıkları, haziran güneşinin altında bile çiğ, tehditkar bir şekilde parlayıp sönüyordu. Sarı olay yeri inceleme şeritleri sert rüzgarda dalgalanıyor, arkada birkaç resmi araç tozlu yolda duruyordu.
Haber spikerinin ciddi ve mesafeli sesi dükkanın soğuk havasına sızdı:
“...Şehrin dış çeperindeki moloz döküm alanında, sabah saatlerinde zemin düzeltme ve beton dökümü çalışması yürüten bir iş makinesinin operatörü, kazı esnasında toprağa gömülü yabancı nesneler fark etti. Operatörün çalışmayı durdurup durumu yetkililere bildirmesi üzerine bölgeye çok sayıda asayiş ve olay yeri inceleme ekibi sevk edildi…”
Eylül, korkuyla koluma yapıştı. Parmakları kapüşonluyu yırtacak gibi sıkıyor, tırnakları tenime batıyordu. Gözlerindeki o saf korkuyu gördüğümde zaman kavramını tamamen yitirdim. Spiker konuşmaya devam ediyordu:
“...İlk belirlemelere göre, iş makinesinin kepçesine takılan çamurlu alanda, bir adet gümüş saat ve içerisinde bazı kişisel eşyaların bulunduğu bir cüzdan ortaya çıkarıldı. Polisin yaptığı hızlı incelemede, cüzdanın dün geceden beri kayıp olarak aranan Kerim Yılmaz'a ait olduğu kesinleşti. Savcılık talimatıyla bölgede geniş çaplı bir arama çalışması başlatıldı… yeni gelen bilgiye göre… bir erkek cesedi bulunduğu bildirildi”
Ekran, olay yerindeki bir yetkilinin kısa açıklamasına döndü. Arka planda, beyaz tulumlar giymiş uzmanların ellerindeki küçük araçlarla toprağı titizlikle incelediği görülüyordu.
“Bulmuşlar…” diye fısıldadı Leyla, Eda’nın omzuna tutunarak. Sesi dükkanın boşluğunda yankılandı. “Kerim’in cüzdanını bulmuşlar. Kerim'i de bulmuşlar. Her yeri kazıyorlar.”
“Ama kolyeden bahsetmedi,” dedi Efe, gözlerini ekrandan ayırmadan. Sesi her zamankinden daha derindi, içindeki fırtınayı bastırmaya çalışıyordu. “Haberde bahsedilen herşey Kerim ile ilgili. Kerem, senin düşürdüğün kolyeden bahsetmediler. Belki de seninkini henüz bulmadılar, nerede düşürdüğünü bilmiyoruz. Depoya o kadarda yakın olmayan bir yerde de düşürmüş olabilirsin.”
Deponun, hemen yanına da düşürmüş olabilir…
“Ya da buldular ve tahkikatın selameti için henüz basına açıklamadılar,” dedi Arda, boynunu çıtlatırken. Sesi tamamen mekanikleşmişti, korkusunu mantık kurallarıyla örtmeye çalışıyordu ama ellerinin titremesini gizleyemiyordu. “İş makinesi oraya girdiyse, her yeri altüst edecekler demektir. Eğer o kolye hala oradaysa, birkaç saat içinde hepimizin kimliği açığa çıkabilir.”
Ama bizimki çıkamazdı, çünkü nüfusa herhangi bir kaydımız bile yoktu. Eğer yakalanırsak, biz üçümüz bu işin içinden asla sıyrılamazdık.
Selin televizyonun sesini tamamen kıstı. Dükkan bir kez daha o sağır edici, kurşun gibi ağır sessizliğe gömüldü. Herkes biliyordu; olay artık o karanlık deponun sınırlarından çıkmış, resmi makamların eline geçmişti. Geri dönüşü olmayan bir yola girmiştik.
Eylül aniden ayağa kalktı. Gözlerindeki yaşları elinin tersiyle sildi ama bu sefer yüzünde korkudan ziyade garip, sarsılmaz bir kararlılık vardı. Bana döndü, gözlerimizin içine baktı. “Lavinya,” dedi, sesindeki titremeyi durdurmaya çalışarak. “O kolyeyi orada bırakamazsınız. Gidip almalıyız. Gece oraya gitmeliyiz.”
“Ne?” diye hayretle nida attı Arda. “Eylül, sen ne dediğinin farkında mısın? Olay yeri şu an polis kaynıyor! Oraya yaklaşmak bile doğrudan şüpheli konumuna düşmek demek. Bu delilik!”
“Arda anlamıyor musun!” diye üsteledi Eylül, bu sefer sesini yükselterek, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Eğer o kolye orada kalırsa ba-... yani Kerem yakalanacak! Bizim bildiğimiz o hayat, o mutlu evimiz, her şey bir anda yok olacak! Eğer biz buraya bir şekilde geldiysek, bu kırılmayı engellemek için gelmiş olmalıyız. O kolyeyi oradan almalıyız, başka yolu yok!”
Ben de yerimden doğruldum. Üzerimdeki gri kapüşonlunun kollarını sıktım. İçimde, gelecekten gelen o tuhaf, ağır sorumluluk duygusu giderek büyüyordu. Eylül haklıydı. Bizim kendi zamanımızda, gelecekte Kerem hiçbir zaman böyle bir suçla anılmamıştı. Eğer şimdi o kolye yüzünden her şey tepetaklak olursa, bizim doğduğumuz dünya bile tamamen ortadan kalkabilirdi. Zaman çizgisi gözlerimizin önünde kırılmak üzereydi.
Sen öyle san lavinya.
“Eylül doğru söylüyor,” dedim, dükkandaki herkesin bakışlarını üzerime çekerek. Sesimin buz gibi net çıkmasına dikkat ettim. “Polisler hava karardıktan sonra, gece geç saatlerde kazı çalışmasına kesinlikle ara verecektir. Moloz döküm alanı çok geniş ve ıssız bir arazi. Çevre kontrolleri azaldığında, gece yarısı oraya sızıp o kolyeyi arayabiliriz. Kerem’in orada bırakacağı en ufak bir somut iz hepimizin hayatını bitirir.”
Kerem şaşkınlıkla bize baktı. Gözlerinde derin bir minnet ama aynı zamanda büyük bir anlam verememe dalgası dolandı. “Siz... siz benim için oraya, o tehlikenin içine girmeyi mi göze alıyorsunuz?” dedi. Bizim gelecekten geldiğimizi, aslında onun gelecekteki ailesi olduğumuzu bilmediği için bu fedakarlık ona tamamen anlaşılmaz ama inanılmaz geliyordu.
“Sadece senin için değil,” dedi Arda derin bir iç çekerek, ellerini cebine koydu. Sonunda o da pes etmişti. “Herkes için. Birimizin düşmesi hepimizin düşmesi demektir. Gece yarısı, herkes el ayak çekildiğinde o araziye geri dönüyoruz. Ve o kolyeyi ne pahasına olursa olsun buluyoruz.”
O an, zamanın akışı bozuldu, tarihin kanlı çarkları farklı bir yöne dönmeye başladı. O gün bir grup genç, geçmişini değiştirirken, geleceğini kaybedecekti.
Akif oturduğu köşeden başını kaldırdı, gözlerindeki o donuk ışık ilk kez yerini yoğun bir endişeye bırakmıştı. Kimse farkında değildi ama bizim bu ısrarımız, o kolyeyi almak için gece yarısı oraya gitme kararımız, aslında zamanın bize hazırladığı en büyük tuzaktı.
“Tamam,” dedi Efe, dükkanın ortasına gelerek liderliği ele aldı. Sesi her zamanki gibi güven vericiydi. “Plan şu, saat şuan yediye geliyor, gece yarısına kadar, yani saat on ikiye kadar burada bekliyoruz. Kimse dışarı çıkmıyor, dikkat çekecek en ufak bir hareket yapmıyoruz. Hava tamamen karardığında, moloz alanının arkasındaki eski patika yoldan araziye sızacağız.”
Hepimiz başımızı salladık. Dükkanın köşesindeki minderlere geri çekilirken, zamanın üzerimizde bir akrep gibi ağır ağır yürüdüğünü hissedebiliyordum. Gece yarısı yaklaşıyordu ve biz, geleceği kurtarmak isterken aslında bizi bekleyen o bilinmez kaderin kapısını aralıyorduk.
