2. bölüm · Yarınlara Müdahale
Adres
12 𝘏𝘢𝘻𝘪𝘳𝘢𝘯 2026
Adımlarımın altına sanki koca bir boşluk açılmıştı. Odamın parkeleri, az önce rüyamda düştüğüm o sonsuz karanlıktan daha güvensiz geliyordu şu an. Kaskatı kesilmiş bir halde, komidinin üzerinde duran o sararmış zarfa bakıyordum. Yasemin kokusu... O kadar yoğundu ki, odanın her köşesine sinmiş, eşyalarımın tanıdık kokusunu bastırmıştı.
“Saçmalama Lavinya,” diye fısıldadım kendi kendime. Sesim, odanın sessizliğinde yabancı birinin sesiymiş gibi çınladı. “Böyle bir şeyin gerçek olma ihtimali yok kızım, sakin ol.” kendimi avutmaya çalışırken , kalp atışlarımın sesi kulaklarımı dolduruyordu.
Gözlerimi sıkıca kapatıp dörde kadar saydım. İçimden bir ses, gözlerimi açtığımda o zarfın orada olmayacağını, beynimin bana rüyanın etkisiyle bir oyun oynadığını söylüyordu. “Bir. İki. Üç. Dört.”
Gözlerimi açtım. Hadi ama! Hâlâ oradaydı. İrice açtığım gözlerimi bir an olsun zarftan ayırmıyorken kaşlarımı hafifçe çattım. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu, zarfa doğru ilerlemeye başladım.
“Tamam pekala, mutlaka mantıklı bir açıklaması vardır.”
𝘌𝘯 𝘢𝘻ı𝘯𝘥𝘢𝘯 ö𝘺𝘭𝘦 𝘶𝘮𝘶𝘺𝘰𝘳𝘶𝘮.
Güneş ışığı, sararmış kağıdın üzerindeki lekeleri daha da belirginleştiriyordu. Titreyen elimi yavaşça uzattım. Parmak uçlarım kağıdın pürüzlü dokusuna değdiği an, sanki elektrik çarpmış gibi elimi geri çektim. Kağıt sıcaktı. Ya da benim tenim buz kestiği için bana öyle geliyordu.
Bedenimde, korku, şaşkınlık, alay ve daha birçok duyguyu aynı anda yaşıyordum.
“Tamam kızım, abartma. Hem en fazla ne olabilir ki” diyerek kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum.
Bir kaç saniye duraksadım.
“Ya şimdi bi düşündümde, çok fazla şey olabilirmiş”
𝘒𝘦𝘯𝘥𝘪 𝘬𝘦𝘯𝘥𝘪𝘮𝘦 𝘬𝘰𝘯𝘶ş𝘮𝘢𝘺ı 𝘣ı𝘳𝘢𝘬𝘮𝘢𝘭ı𝘺𝘥ı𝘮.
İki ihtimal vardı.
Birincisi, bunun bir şaka olmasıydı. Arda yada eylül bana şaka yapıyor olmalıydı.
İkincisi ise, ben düpedüz kafayı sıyırmıştım!
𝘖𝘺𝘶𝘮𝘶, 𝘣𝘪𝘳𝘪𝘯𝘤𝘪 𝘴𝘦ç𝘦𝘯𝘦𝘬𝘵𝘦𝘯 𝘺𝘢𝘯𝘢 𝘬𝘶𝘭𝘭𝘢𝘯ı𝘺𝘰𝘳𝘶𝘮.
Eylül dün gece ben uyurken odama girmiş olabilir miydi? Ama anahtarı yoktu. Ya Arda? Hayır, Arda böyle mistik şakalar yapacak kadar yaratıcı değildi. O daha çok fizik kurallarıyla, somut gerçeklerle ilgilenirdi. Peki kimdi bu eflatun hırkalı kadın? Rüyama giren birinin bıraktığı mektubu, sabah odamda bulamam ne kadar normaldi?
Zarfı hızla kaptım ve yastığımın altına tıktım. Sanki onu görmezsem yok olacaktı. O sırada mutfaktan annemin sesi yükseldi,
“Lavinya! Hadi kızım, kahvaltı soğuyor. Yusuf sen gelmeden krepleri bitirecek. Saat kaç oldu!”
Bu ses, dünyanın en normal, en sıradan sesiydi. Az önceki o tekinsiz atmosferi bir bıçak gibi kesip atmıştı. Derin bir nefes aldım, üzerimdeki şaşkınlığı üzerimden atmaya çalışarak mutfağa yöneldim.
Mutfağa girdiğimde, her şey her zamanki gibiydi. Tavada cızırdayan yağ kokusu, yusuf'un, telefonundan oynadığı oyunun çıkardığı sinir bozucu sesler kulağımı dolduruyordu.
Annemin yanına doğru adımladım.
Günaydın anne,” dedim, sesimin titrememesine özen göstererek.
“Günaydın uykucu! Ne o, kabus mu gördün? Yüzün kireç gibi,” dedi annem bana dönmeden.
“Anne,” dedim, konuya nasıl gireceğimi bilemeyerek. “Dün gece odama birisi girdi mi? Ya da... sabah eve bir kargo, mektup falan geldi mi?”
Annem elindeki spatulayı bırakıp bana döndü. Kaşlarını hafifçe çatmıştı ama yüzünde o her zamanki şefkatli ifade vardı. “Ne mektubu kızım? Sabahın köründe kim gelecek? Kapı kilitli, her zamanki gibi. Neden sordun?”
İşler gitgide dahada garipleşiyor ve çıkmaza giriyor!
“Sabah uyandığımda komidinin üstünde bir mektup buldum, birisinin getirmediğine emin misin?”
Ona gördüğüm rüyadan bahsedemezdim. Söylesemde, saçmaladığımı söylerdi. Kim rüyamda gördüğüm şeyin, uyandığımda yanımda olduğuna inanır ki!
Hafifçe kaşlarını çatıp bir kaç saniye düşündü
“Hayır, sabah eve kimse gelip gitmedi, kitaplarından falan düşmüş olmasın?”
Anneme söyleyemezdim. Sonuçta kadına, bu mektubu bana rüyamdaki kadın verdi, diyemezdim. Hafifçe gülümseyerek kafamı salladım.
“ah, evet şimdi aklıma geldi kitabımın arasında bi tane zarf vardı, o düşmüştür.”
𝘋𝘦𝘭𝘪 𝘥𝘢𝘮𝘨𝘢𝘴ı 𝘺𝘦𝘮𝘦𝘺𝘦 𝘨𝘦𝘳𝘦𝘬 yo𝘬.
Arkamı dönüp masaya, Yusuf'un yanına oturdum. Annem krep tabağını masanın tam ortasına bıraktığında, kardeşim Yusuf kafasını telefonundan bir saniyeliğine bile kaldırmadan çatallardan birine uzandı.
Yusuf on beş yaşındaydı ama yaşından çok daha çocuksu davranmayı severdi. Hafif uzun ve dağınık, kömür karası saçları açık teniyle tezat oluşturuyor, her zaman hafifçe kısık baktığı ela gözleri ise sanki her an bir açığını yakalamaya çalışıyormuş gibi etrafı süzüyordu. Babamın eski fotoğraflarını andıran o keskin çene hattı, evde babamın yokluğunu hatırlatan en canlı şeydi.
Babam, annem Yusuf'a hamileyken, yani ben 3 yaşındayken vefat etmişti. Yani annem öyle söyler. Fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla Yusuf babama benziyordu, benim kıpkızıl saçlarımın aksine kömür karası saçları var.
Yusuf, ağzına büyük bir krep parçası atarken telefonundaki oyunun o tiz patlama sesi mutfakta yankılandı. “Abla,” dedi, ela gözlerini sonunda telefondan ayırıp doğrudan bana dikerek. “Mektup falan diyorsun ya, odandan geçerken çiçek kokusu geliyordu, Yasemin miydi o? Annemin parfümlerine hiç benzemiyordu.” Kaskatı kesildim. Demek sadece ben hissetmemiştim.
Önüme bir parça krep çekmiştim, annem gelip yanımıza oturdu.
“ bahçedeki ağaçlar çiçek açmış, oradan gelmiştir”
Camları hiç açmadım, dışarıdaki çiçeklerin kokusu eve nasıl girebilir ki?
Yüzümü yavaşça yanıma oturan anneme çevirdim.
Annem Selin, her zamanki gibi ışığı üzerine çekiyordu. Henüz otuz sekiz yaşındaydı, aramızdaki sadece yirmi yıllık bu kısa mesafe, bazen ayna karşısında yan yana durduğumuzda bizi anne-kızdan ziyade birbirine hiç benzemeyen iki kız kardeş gibi gösterirdi. Annem, erken yaşta anne olmanın getirdiği o garip, olgun ama bir o kadar da taze havayı hep üzerinde taşırdı.
Bakır rengi saçlarını ensesinde gelişigüzel bir topuz yapmıştı; yüzünde yorgunluktan ziyade, geçmişten bugüne taşıdığı sönmeyen bir merakın izleri vardı. İnce bileğindeki gümüş bilezikler, önündeki kreplerden yerken birbirine çarpıp mutfağın sessizliğinde ritmik bir tını bırakıyordu.
“yemeğini ye lavinya, geç kalacaksın” dedi, bakışlarını çevirmeden. Yirmi yaşında kucağına aldığı bu kız çocuğunun bugün kendisiyle aynı boya gelmiş olması, onda bazen gurur bazen de bir yabancılık hissi yaratıyordu.
Onun yanındayken kendimi rahat hissederdim çünkü empati duygusu yüksek bir kadındı. Annemin her zamanki neşeli ve hayata tutunan hali, benim içimdeki o karanlık sorgulamalarla zıtlaşıyordu. O, yirmilerinde hayatın tüm yükünü omuzlamış ama hala parlamayı başarmış bir kadındı, ben ise on sekizimde, rüyamda gördüğüm bir zarfı odamda bulduğuma inanacak kadar delirmiş bir kızdım.
Krebimi hızlıca yiyip masadan kalktım. Daha fazla oyalanırsam çok geç kalacaktım. Ellerimi yıkayıp odama geçtim. Odama adım atar atmaz o yoğun yasemin kokusu göğsüme bir kez daha bir ağırlık gibi çöktü. Gitgide daha fazla delirdiğimi düşünüyorum. Yusuf bile kokuyu duyduysa, bu işin içinde rüyaları aşan, mantığımı zorlayan bir şeyler vardı.
Kıyafet seçmek için dolabımı açtığımda, zarfın içine bakmadığımı farkettim. Şimdimi açmalıydım, yoksa Arda ve Eylül'ün yanına gidince mi?
𝘖 𝘬𝘢𝘥𝘢𝘳 𝘣𝘦𝘬𝘭𝘦𝘺𝘦𝘮𝘦𝘮.
Hızla yatağa doğru ilerleyip yastığımı kaldırdım. Zarf, bıraktığım gibi orada duruyordu. Sararmış, pürüzlü ve hala tekinsiz bir sıcaklığa sahip... Parmaklarımın ucuyla zarfı kavradım. Üzerinde hiçbir isim ya da adres yazmıyordu. Sadece eski, mühürsüz bir kağıt parçası.
“Tamam lavinya, alt tarafı bir zarf nasıl olsa.”
Derin bir nefes alıp zarfın kenarını yavaşça yırttım. İçinden, zarfın kendisi gibi sararmış, mürekkeple yazılmış tek bir not kağıdı çıktı. Kalbimin güm güm atışını neredeyse dışarıdan duyabiliyordum. Kağıdı açtım. El yazısı dalgalı, eski ama son derece netti. Üzerinde sadece şu satırlar yazılıydı:
“𝘎𝘦𝘳ç𝘦𝘬𝘭𝘪𝘬, 𝘬ı𝘳ı𝘭𝘨𝘢𝘯 𝘣𝘪𝘳 𝘤𝘢𝘮𝘥ı𝘳 𝘓𝘢𝘷𝘪𝘯𝘺𝘢. 𝘚𝘦𝘯 𝘰 𝘤𝘢𝘮ı ç𝘰𝘬𝘵𝘢𝘯 ç𝘢𝘵𝘭𝘢𝘵𝘵ı𝘯. Ş𝘪𝘮𝘥𝘪 𝘯𝘦𝘳𝘦𝘺𝘦 𝘣𝘢𝘴𝘢𝘳𝘴𝘢𝘯 𝘣𝘢𝘴, 𝘤𝘢𝘯ı𝘯 𝘺𝘢𝘯𝘢𝘤𝘢𝘬.”
Tamam, bu iş çığrından çıkmak üzere, Hiç iyi şeyler olmuyor. Sertçe yutkundum kağıdın altındaki bu adreste neyin nesi?
“Eski Liman bölgesi, 4 numaralı depo.”
Bu depo hakkındaki söylentiler umarım gerçek değildir.
Altıma hızlıca siyah kot bir şort, üstüme ise önünde bir kadeh resmi, arkasında portakal resimleri olan beyaz bir tişört geçirdim. Aynanın karşısına geçip kendimi süzdüm.
Kızıl, belime kadar gelen saçlarım, yeşil ve badem şeklinde gözlerim ve beyaz bir tenim vardı. 167 boyunda sıradan bir kızdım.
Yüzüme hafif bir makyaj yapıp, zarfı arka cebime sıkıştırdım. Beyaz bir spor ayakkabı giyip, evden aceleyle çıktım.
Apartmanın ağır demir kapısını arkamdan kapatıp kendimi sokağa attığımda, haziran güneşinin sıcaklığı yüzüme vurdu ama içimdeki o üşümeyi gölgelemeye yetmedi. Şortumun arka cebine yerleştirdiğim zarf, sanki soluk alıp veren canlı bir varlıkmış gibi beni tedirgin ediyordu. Yürümeye başladım. Ayaklarım beni her zaman gittiğimiz sahil yoluna doğru götürürken, zihnim çoktan kendi labirentinde kaybolmuştu.
Sokaklar her zamanki gibi kalabalıktı. Yanımdan geçen insanlar, işe yetişmeye çalışan esnaf, çocuklarının elinden tutmuş anneler… Hepsi kendi hayatlarının sıradan ritmine kapılmış gidiyordu. Bu insanların kaçı gerçekten yaşadığı hayatın gerçekliğinden emindi? Belki de herkes, bir sabah uyandığında her şeyin bir yalandan ibaret olduğunu anlayacağı o ana kadar sadece figüranlık yapıyordu.
Yol boyunca burnuma gelen egzoz ve deniz kokusunun arasına, ne zaman yavaşlasam o tanıdık koku sızıyordu. Yasemin. Dönüp arkama bakıyordum, dükkanların vitrinlerini süzüyordum ama görünürde ne bir çiçekçi vardı ne de o eflatun hırkalı kadın. Sadece ben ve cebimdeki o tekinsiz kağıt parçası vardık. Yol uzadıkça, annemin mutfaktaki o uzaklara dalan bakışı geldi aklıma. Babamın ölümü, annemin hiç açılmayan gençlik albümleri... Hepsi sanki bu zarfın etrafında birleşip beni köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu.
Annem, hep babamın bir trafik kazasında öldüğünü söyler. Ne zaman babamla ilgili bir konu açsam konuyu kapatırdı. Fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla, Yusuf'un aksine ben babama hiç benzemiyordum. Babamla çekilmiş hiç fotoğrafım yoktu. Nasıl olurda o 3 yılda 1 tane bile fotoğraf çekmezlerdi?
Nihayet sahildeki her zamanki kafenin kapısından içeri girdiğimde, Eylül ve Arda’yı cam kenarındaki masada gördüm. Eylül, kumral saçlarını omzunun üzerinden geriye atmış, önündeki limonatayı pipetiyle karıştırıyordu. Ela gözlerinde o her zamanki sakin, masum parıltı vardı. Arda ise her zamanki gibi dik oturmuş, siyah saçlarını eliyle geriye doğru tararken telefonuna bakıyordu. Beyaz teni ve mavi gözleriyle o kadar odaklanmış görünüyordu ki, yanlarına yaklaştığımı ancak masaya gölgem düştüğünde fark ettiler.
şortumun arka cebindeki o sararmış zarfı çıkarıp masanın tam ortasına, ikisinin bakışlarının arasına sertçe bıraktım. Çıkan tok sesle birlikte masadaki bardaklar hafifçe titredi.
“Çocuklar,” dedim, sesimdeki titremeyi gizlemek için derin nefesler alırken. Sertçe yutkundum, “bir sorunumuz var.”
İşte şimdi başlıyoruz.
