5. bölüm · Yarınlara Müdahale

Kırılma Noktası

Hayal Lina Kavuk

Zarf cebimde yeniden ısınmaya başlamıştı. Gerçeklik kırılmıştı ve biz, ailelerimizin hayatını değiştiren o büyük sırrın ilk saniyelerine tanıklık etmek üzereydik. Aramızdaki o bağ, bizi bu eski dükkanın ve deponun karanlığında bir arada tutan şeydi.

Kerem, daha fazla dayanamayıp tahta kapıya tekme atarak kapıyı kırdığında, sanki zaman bir anlığına durdu.

Üçümüz, yani gelecekten gelen yorgun üçlü ve geçmişin iki genç kızı, Kerem’in arkasından o aralık ahşap kapıya doğru yöneldik. İçeriden yayılan o yoğun, geniz yakan eski mazot kokusu ve tanıdık bir şey daha... Çok hafif, neredeyse hissedilmeyecek kadar az bir yasemin kokusu havada asılıydı.

İçeride, tozun ve eski mazot kokusunun tam ortasında Akif duruyordu. Arda’nın gelecekteki babası. Üzerindeki açık renk gömlek yırtılmış, kollarına ve yüzüne deponun isi bulaşmıştı. Nefes nefeseydi, delirişin eşiğindeki gözleri tamamen yuvalarından fırlayacak gibi bakıyordu. Bizim yaşlarımızda genç bir adam yerde, hareketsiz bir şekilde yatıyordu. Akif’in elinde sıkı sıkıya tuttuğu ağır, paslı metal parçasından yere doğru sızan o koyu, karanlık sızıntı, zamanın geri döndürülemez bir şekilde kırıldığını fısıldıyordu.

Gördüğümüz şeylerde hepimiz dehşet içinde kaskatı kesilmiştik. Bu kadarı çok fazlaydı. Kalbim yerinden çıkacak gibi delicesine atarken, hiç burada olmamayı diledim.

“Ben... Ben ne yaptım?” diye fısıldadı Akif. Sesi deponun devasa tavanında yankılanırken, dizleri daha fazla gövdesini taşıyamadı ve büyük bir gürültüyle yere, o karanlık sızıntının tam yanına çöktü. Elindeki metal parçası parmaklarının arasından kayıp betona düştü. “Ben sadece konuşmak istemiştim... Üzerime geldi. Yemin ederim sadece vurup kaçacaktım... Ben ne yaptım?!”

“Allah kahretsin! Ne yaptım ben!” Hıçkıra hıçkıra yeri yumruklayarak ağlamaya başladı, sanırım nöbet geçiriyordu. Yaptıklarını henüz yeni idrak edebilmişti.

O an, deponun diğer köşesindeki gölgelerin arasından iki kişinin daha öne doğru çıktığını, dehşet içinde donakaldığını fark ettik. Genç Efe ve Eylül'ün gelecekteki annesi, Eda. Onlar da Akif’i aramak için buraya gelmiş ve bu feci anın tam ortasına düşmüşlerdi. Eda, yerdeki o hareketsiz bedeni gördüğü an dizlerinin bağı çözülerek yere yığılıp, elleriyle kulaklarını kapattı. hıçkırıkları deponun duvarlarında yankılandı.

Bizi dehşete düşmüş ve donup kaldığımız yerden harekete geçiren şey ise, Eylülün yeri göğü inletecek çığlığı oldu.

“Akif…” diye fısıldadı Leyla. Gözyaşları sicim gibi yanaklarından süzülürken öne fırlamak istedi ama Kerem onu omuzlarından yakalayıp geriye doğru çekti. Leyla’nın o an çıkardığı boğuk, sessiz çığlık, Arda’nın içindeki o sarsılmaz, cesur çocuğu tamamen yıktı.

Yerdeki hareketsiz bedeni ve elindeki metal parçasıyla çökmüş olan genç babasını gördüğünde, Arda’nın nefesi boğazında tıkandı. Beyni bu görüntüyü reddetmek, bunu mantıklı bir illüzyon veya bir algı yanılması olarak açıklamak için delice bir savaşa girdi. Ancak kulaklarında çınlayan o tok darbe sesi ve yerdeki sızıntının gerçekliği, formüllerle örtbas edilemeyecek kadar çıplaktı. Hayatı boyunca zihninde bir disiplin ve mantık abidesi olarak büyüttüğü babası, şu an karşısında bir hayatı karartan o çaresiz adamın ta kendisiydi.

Arda’nın dizleri bağı çözülür gibi titredi. İçindeki o ukala, her şeyi bilen dahi çocuk bir anda buharlaşıp uçtu; yerine, inandığı tüm doğrular elinden alınmış, savunmasız bir oğul kaldı. Gözlerinden süzülen o tek damla yaş, tozlu botlarının üzerine düşerken, elini kalbine götürürken beni de kahretti. Göğsündeki o sıkışma sadece korkudan değil, geleceğinin ve geçmişinin aynı anda parça parça yıkılmasından kaynaklanıyordu. Titreyen adımlarla öne doğru bir hamle yapmak istedi ama zihni tamamen felç olmuştu. O an anlamıştı ki, dünyadaki hiçbir denklem, şu an gözlerinin önünde duran bu feci gerçeği açıklamaya yetmeyecekti.

Kerem, Leyla ve Selin’i de yanına alarak Akife doğru adımladı. Biz de arkalarından ayrılmadık. Artık kimsenin bizim kim olduğumuzu, üzerimizdeki garip kıyafetleri sorgulayacak hali kalmamıştı; zaman durmuş, bizi bu kanlı meydanın ortasında eşitlemişti.
Akif kafasını hızla bize doğru çevirdi.

Gözlerindeki o vahşi korku, Efe ve Eda’yı görünce daha da büyüdü. “Siz…” dedi, ellerini havaya kaldırarak, sanki kendi ellerinden kaçmak istiyormuş gibi. “Siz... görmediniz. Kimse bir şey duymadı. Eğer bir kişi bile konuşursa... hayatımız biter. Hepimizin hayatı biter!” Delirmiş gibi davranıyordu.

Anlaşılan Eda'yı henüz tam olarak tanımıyorlar.

“Akif, sakin ol,” dedi Efe. Sesindeki o derin, felsefi sakinlik bile şu an tir tir titriyordu. “Polise gitmeliyiz. Bu... bu nefis müdafaa sayılır. Adam tekinsizdi, biliyorsun.”

“Hayır!” diye kükredi Leyla, gözlerindeki yaşları elinin tersiyle silip bir anda o buz gibi, tavizsiz ve sert çehresine geri dönerek. “Polis falan olmaz! Akif’in sicili temiz değil, kimse inanmaz ona. Eğer Akif giderse ben de biterim. Hepimiz buradayız. Bu sırrı bu depodan dışarı çıkarmayacağız.”

“Ne diyorsun sen?!” diye haykırdı Eda, hıçkırıklarının arasından. “Orada bir insan öldü! Biz... biz buna ortak olamayız!”

Kerem, Eda’nın yanına gidip onu kolundan tutarak ayağa kaldırdı. Gözleri kapkara olmuştu, Eylül’ün gelecekteki babası o an hayatının en ağır kararını veriyordu. “Sen kimsin ve nereden çıktın bilmiyorum ama Leyla haklı. Eğer bu duyulursa hiçbirimiz üniversiteye gidemeyiz, bu mahallede bizi yaşatmazlar. Bu adamın zaten kimsesi yok. Kimse onu aramaz. Sende burada yaşananlara tanık oldun, bu işten sıyrılamazsın.”

“G-gömeceğiz,” dedi Akif, ortam buz kesmişti. sesi bir fısıltıdan farksızdı ama deponun içindeki herkesin kalbine bir çivi gibi çakıldı. “Deponun arkasındaki o eski moloz döküm alanı... Orası betonlanacak haftaya. Kimse bulamaz. Kimse bilmez. Başka çaremiz yok.”

Genç babam, kafasını yavaşça iki yana salladı, “yapamayız, bu çok canice bişey…” diye fısıldadı.

Leyla başını dikleştirdi, “yapacağız. Yapmazsak, Akifi hapse atarlar! Anlamıyormusunuz? Mecburuz!” Diyerek kimseye söz hakkı tanımadı.

On sekiz yaşındaki ben, gelecekteki annem Selin, babam Efe, Eylül’ün birden olayların içine düşen annesi Eda ve babası Kerem, Arda'nın herşeyi başlatan babası Akif ve annesi Leyla... Hepimiz, o deponun içinde, hayatlarımızı kuracak olan o devasa yalanın ilk harflerini yazıyorduk.

Arda, titreyen elleriyle babasının az önce düşürdüğü o metal parçasını yerden aldı ve deponun arkasındaki karanlık köşeye fırlatarak çaresizce bu fikri kabul ettiğini belli etti. Kendi babasını kurtarmak için geçmişi temizleyen bir oğulun o çaresiz yıkılışını izlemek içimi parçalamıştı.

Gecenin en karanlık, en tekinsiz saatlerine kadar o deponun arkasındaki moloz yığınlarının arasında kaldık. Dokunduğumuz yerleri sildik, izlerimizi temizledik, ama yerdeki kanlara dokunmadık, bu depoya kimse girmezdi. Zaman kavramı bizim için tamamen silinmişti. Artık ne 2006 yılındaydık ne de kendi zamanımızda; sadece dipsiz bir boşluğun içinde, hayatımızın en ağır sırrını gömmeye çalışan dokuz gölgeydik. Kimse tek bir kelime bile etmedi. Savaş alanını andıran o eski hangarda sadece küreklerin toprağa ve paslı demirlere çarparken çıkardığı o ritmik, metalik ve kemikleri sızlatan sesler yankılanıyordu. Kerem, Arda ve Efe kazıyor, Akif ise bir köşede, kafasını dizlerinin arasına almış, “Ben ne yaptım, ben katil değilim” diye sayıklayarak kendi zihninin içinde parça parça eksiliyordu. Bir insanın kendi vicdanı tarafından yavaş yavaş yutulmasını izlemek, ölümün kendisinden daha korkunçtu.

Eda, dükkanın köşesinde Selin’in kolları arasında bir yaprak gibi titriyor, Eylül ile tıpatıp aynı olan gözlerini bir an bile o karanlık çukurdan ayıramıyordu. Siyaha yakın, kahvenin en koyu tonlarında olan saçları ise ağlamaktan derbeder olmuş yüzünü gizliyordu. Eylül ise annesinin o genç, kırılgan halini izlerken içindeki fırtınayı bastırmaya çalışarak kendi hırkasını çıkardı ve Eda’nın titreyen omuzlarına bıraktı. Yirmi yıl sonrasından gelen bir kız, yirmi yıl öncesindeki annesinin acısını sarmaya çalışıyordu. Aralarındaki o organik bağ o kadar sessiz ve derindi ki, kimse bu durumun garipliğini fark edecek durumda değildi; çünkü herkes kendi cehenneminde yanıyordu.

O sırada gözlerim Efe’ye kaydı. Benim gelecekteki babama... Albümlerdeki o sararmış, kenarları kıvrılmış birkaç vesikalık fotoğraftan tanıdığım o yüze. Karşımda kanlı canlı duruyordu işte. Kömür karası, hafif dalgalı siyah saçları alnına ve terleyen şakaklarına yapışmıştı. Derin, anlamlı bakan o koyu kahverengi gözlerinde, hayatı boyunca taşıyacağı o melankolik sızının ilk tohumları tam şu saniyede ekiliyordu. Düzgün, kemikli yüz hatları gecenin loş ışığında keskin gölgeler oluşturuyordu. Üzerindeki o devrik yakalı, hafif bol gömleğin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı ve elleri küreğin sapını sıkmaktan bembeyaz kesilmişti. O kahverengi gözlerdeki saf dehşeti, ardından gelen o çaresiz kabullenişi gördüğümde içimden koskoca bir dünyanın yıkılıp gittiğini hissettim. Şiirlerin, o güzel cümlelerin yazılmadığı o karanlık boşluklar, işte tam bu saniyede, bu kanlı toprakla doluyordu. Babam, hayatının ilk ve en büyük sırrını omuzlarına alırken, bakışlarını bir anlığına bana doğru çevirdi. O an yabancı bir kıza değil de, kendi geleceğine bakar gibi iç çekişi içimi paramparça etti.

“Bitti,” dedi Kerem, alnındaki teri kolunun tersiyle silerek. Sesi deponun boşluğunda buz gibi yayıldı. Toprak yığını kapatılmış, üzerine eski keresteler, ağır paletler ve paslı saclar yığılmıştı. Artık orada bir hayatın bittiğine dair hiçbir iz kalmamıştı. “Bu burada kalacak. Bu depodan çıktığımız an, hiçbirimiz bugün gece yaşanan hiçbir şeyi hatırlamayacağız. Birbirinizin yüzüne bakarken bile bunu unutacaksınız. Duydunuz mu beni? Unutacaksınız!”

Genç Efe, küreği yere bırakırken ellerinin titremesini gizlemek için yumruklarını sıktı. O siyah saçlarının arasından süzülen ter damlaları, sanki ruhundan akıp giden masumiyetin resmiydi.

“Yürüyün,” dedi Leyla, Akif’i kolundan tutup adeta bir cesedi sürükler gibi ayağa kaldırırken. Sesinde artık insani hiçbir duygu kalmamış gibiydi; sadece hayatta kalma içgüdüsünün getirdiği o mekanik, sarsılmaz sertlik vardı. Arda’nın o tavizsiz yapısının nereden geldiğini şimdi çok daha iyi anlıyordum. “Selin, sizin evin altındaki boş dükkana gidiyoruz. Efe, Eda... siz de geliyorsunuz. Kimse bu gece evine gitmeyecek. Herkes birbirinin gözünün önünde olacak. Kimsenin tek başına kalıp delirmesine ya da polise gitmesine izin vermeyeceğim. Beraberiz.”

Eda’yı da zorla aramıza katarak, adeta yaşayan birer ölü ordusu gibi mahallenin loş, turuncu ışıklı sokaklarından Selin’in evinin altındaki o marangoz dükkanına doğru yürümeye başladık. Yol boyunca esen o soğuk haziran rüzgarı, üzerimize sinen o ölüm ve toprak kokusunu temizlemeye yetmiyordu. Gökyüzündeki yıldızlar bile bize sırtını dönmüş gibiydi.

Dükkanın o ağır, demir kepengi arkamızdan büyük bir gürültüyle kapandığında ve sürgü çekildiğinde, içerideki dokuz kişi için artık geri dönüşü olmayan, o klostrofobik, bitmek bilmeyen uzun gece resmen başlıyordu.

Çıplak ampulün o sarı, cızırdayan loş ışığı altında dokuz genç, iki farklı zaman diliminden gelip aynı suçun etrafında kenetlenmiş bir halde birbirimize bakıyorduk. Gerçeklik tamamen kırılmıştı. Efe, dükkanın bir köşesine çöküp sırtını duvara yasladı; o kahverengi gözlerini tavandaki bir noktaya dikmiş, siyah saçlarını parmaklarının arasından geçiriyordu. Ve benim cebimdeki o sararmış zarf, sanki içerideki bu çürümüşlüğü, bu geri dönülemez kaderi kutlar gibi, odanın her köşesine o yoğun, genzimi yakan yasemin kokusunu yeniden salmaya başlamıştı. Gözlerimi kapattım. Şimdi nereye basarsak basalım canımız yanacaktı, çünkü bastığımız tüm topraklar çoktan cam kırıklarıyla dolmuştu.

Dükkanın kapısı arkamızdan kilitlendiğinde, içerideki hava bir anda kurşun gibi ağırlaştı. Çıplak ampul tepemizde hafifçe sallanıyordu. sarı loş ışığı duvardaki paslı testerelerin, raflara dizilmiş eski marangoz aletlerinin üzerine vuruyordu,bunlara rağmen burası bir ev gibiydi. yerdeki minderler, minik bir mutfak ve koltuklar vardı. Odanın köşelerinde biriken ahşap ve eski cila kokusu, az önce deponun arkasında bıraktığımız o soğuk toprak kokusuyla birleşerek genzimizi yakıyordu. Üzerimizdeki o ilk dehşet dalgası yavaş yavaş çekilirken, yerini kimsenin ne yapacağını, nereye bakacağını bilemediği o klostrofobik bir sessizliğe bıraktı. Dokuz kişiydik. Aynı odanın içinde, aynı büyük sırrın etrafında toplanmış, ama aslında bazılarımızın birbirini bile tanımadığı dokuz insan.

Genç Efe, sırtını tozlu marangoz tezgahına yaslamış bir halde derin bir nefes aldı. Elini o kömür karası, hafif dalgalı siyah saçlarının arasından geçirip yüzünü sıvazladı. Koyu kahverengi gözlerinde hala o deponun karanlığı ve şoku vardı. Sesini toparlamaya çalışarak bu ağır sessizliğe son veren ilk kişi o oldu:

“Bakın,” dedi, sesi pürüzlü ve yorgun çıkıyordu. “Aynı çukurun içindeyiz artık. Ama aramızda kim olduğunu bile bilmediğim insanlar var. İsimlerini bile tam öğrenemediğimiz üç kişi... Ve sen…” Bakışlarını köşede titreyen Eda’ya çevirdi. “Sen Eda’ydın, değil mi? Bizim okuldan? Konservatuvar bölümündeydin sanırım.”

Eda, omuzlarındaki Eylül’ün hırkasına daha sıkı sarılarak başını hafifçe salladı. Gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuş, yüzündeki o narin ifade tamamen donakalmıştı. “Evet... Eda Taşkın,” diye fısıldadı, sesi öyle çaresizdi ki odadaki herkesin içi burkuldu. “Selin’le geçen dönem ortak bir felsefe dersimiz vardı, oradan tanışıyoruz. Leyla’yı ve Efe'yi de kütüphaneden biliyorum. Ben sadece… Sahilde yürüyordum, depodan gelen seslere bakmak istemiştim.” ağzından birkaç hıçkırık firar etti. “Birden kendimi olayların içinde buldum, depoda ne işiniz vardı, o adam kimdi… Allah kahretsin ki hiçbir Şey bilmiyorum!” yeniden ağlamaya başlamıştı.

Selin, Eda’nın yanına oturup elini tuttu. “Sakin ol Eda, tamam. Geçti. Artık yapacak hiçbir şey yok. Bir şekilde çözeceğiz." Gözlerindeki o hayat dolu bakışların yerini derin bir endişe almıştı. “Evet, o dersten hatırlıyorum seni. Ama her şeyi sonra konuşacağız, önce birbirimizi tanıyalım." Gözlerini bize doğru çevirdi. “Ben, Selin Karaca.”

Gözlerindeki o keskin merak, annemin gelecekte beni her sorguladığında takındığı o ifadenin aynısıydı. “Sıra sizde. Kimsiniz siz? İsimleriniz, soyisimleriniz ne? Bu mahallede daha önce sizi hiç görmedik.”

Selin ‘soyisminiz ne’ dediği anda benim beynimde alarm zilleri çalmaya başladı. Eğer Arda çıkıp ‘Sencer’ dese, Akif ‘E ben de Sencer'im, hayırdır?’ diyecekti. Eylül çıkıp ‘Olgaç’ olsa, Kerem “Hoppala, nüfusumuza gizli ortak mı geldi?” diye sorgulayacaktı. Geleceği tamamen çorba etmek üzereydik.

Hemen yanıma dönüp Arda ve Eylül’e doğru senkronize bir şekilde kaş göz işareti yapmaya başladım. Gözlerimi sonuna kadar açıp sağa sola deviriyor, dudaklarımı büzüp “Sallayın! Gerçek soyisimleri sallayın!” temalı dilsiz uşak tiyatrosu sergiliyordum. Dışarıdan bakıldığında muhtemelen zaman yolculuğu esnasında yüz felci geçirmiş gibi duruyordum ama başka çarem yoktu. Arda attığım bu telsiz telgrafları saniyesinde çözüp hafifçe kafasını salladı. Eylül ise hâlâ Kerem’e baktığı için benim göz kaş işaretlerimi son anda fark edip “Tamam” anlamında gözlerini kırptı.

“Ben Lavinya,” dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. “Lavinya... Yılmaz.”

Efe, ismimi duyduğunda o koyu kahverengi gözlerini bana dikti. Siyah saçlarının altından bakan o gözlerde saniyelik bir ilgi belirdi. “Lavinya mı?” diye mırıldandı. “Özdemir Asaf'ın şiirindeki gibi. Güzel isim.” O an kalbimin ritmi hızlandı. Gelecekte bana bu ismi koyacak olan adam, şu an karşımda ismimin güzelliğinden bahsediyordu. “Ben de Efe. Efe Güneş. Genelde bu grubun alaycı ve felsefe yapan sakin tarafıyım ama bugünden sonra bende de felsefe falan kalmadı.”

Arda yanımdan öne doğru bir adım attı. Her zamanki o dik, rasyonel duruşunu korumaya çalışıyordu ama göz ucuyla annesi Leyla’ya bakarken yutkunduğunu gördüm. “Ben Arda,” dedi. “Arda... Demir.”

Genç Leyla, Arda’nın bu uyduruk soyismini duyduğunda hafifçe kaşlarını çattı. Kollarını göğsünde bağlayarak Arda’yı tepeden tırnağa süzdü. “Demir mi? Konuşma tarzın da bir tuhaf, sanki her kelimeni bir bilgisayar programından süzüp söylüyorsun. Ben Leyla Coşkun. Bu mahallenin düzeni, nizamı benden sorulur. Akif'in de en yakın arkadaşıyım, o yüzden şu an burada ne konuşuluyorsa bu odada kalacak, Demir çocuk.”

Arda bozuntuya vermeden, “Anlaşıldı Leyla Ha-, yani Leyla,” diyerek geri çekildi. Kendi annesine ‘Hanım’ demek üzereyken, arkadan ceketini sıkarak onu susturdum.

İki dakika çenelerini tutamıyorlar!

Son olarak Eylül oturduğu yerden başını kaldırdı. Gözleri hala Kerem’in üzerindeydi. Kendi babasının gençliği karşısında durmak onu o kadar sarsmıştı ki, ismini söylerken sesi neredeyse tamamen kısıldı. “Ben de Eylül... Eylül Sönmez.”

Kerem, elindeki o kapaklı telefonu evirip çevirirken kafasını kaldırdı. “Ben de Kerem Olgaç” dedi hafif bir gülümsemeyle, sesindeki serseri ama samimi ton tam da Eylül'ün anlattığı babası gibiydi. “Memnun oldum Eylül Sönmez. Eda'nın üzerindeki o hırkanın kumaşı çok garip ama rengi güzelmiş. Bizim buralarda böyle parlak renkler pek giyilmez, sahilde falan parlıyordun resmen.”

Eylül, babasının bu lafı üzerine gözlerini kaçırdı, dudaklarını ısırdı. “Gelecek- ıı Yani bizim memlekette moda böyle,” diyerek durumu son anda kurtardı.

Gerçektende çenelerini tutamıyorlar.

Sonunda odanın köşesinde, yerdeki minderlerden birine oturmuş, sanki tüm dünyanın yükünü tek başına taşıyormuş gibi oturan o çocuk kafasını kaldırdı. Akif. Arda’nın gelecekteki babası. “Beni zaten az çok duydunuz,” dedi, ruh gibi çıkan sesi çatallı ve derinden geliyordu. “Akif Sencer. Ben... ben gerçekten böyle biri değilim. Sadece işler çığırından çıktı. Yemin ederim bilerek yapmadım…” sonlara doğru ağlamaklı çıkan sesi, içimde bi yerleri kanattı.

Efe GÜNEŞ

Selin KARACA

Kerem OLGAÇ

Eda TAŞKIN

Akif SENCER

Leyla COŞKUN

Eylül OLGAÇ

Arda SENCER

Ve ben… Lavinya GÜNEŞ

Odanın ortasında, uydurduğumuz ve gerçek olan isimlerimiz havada asılı kaldı. Biz gelecekten gelen üç çocuk, geçmişteki anne ve babalarımızın karşısında, onların en büyük günahının gölgesinde sahte kimliklerimizle ayakta duruyorduk. Onlar bizi sadece yollarını kaybetmiş, garip kıyafetli üç yabancı olarak görüyordu; biz ise onlara bakarken kendi varoluşumuzun, aldığımız her nefesin ve şu an sırtlandığımız bu devasa yalanın köklerini görüyorduk. Tanışma faslı bitmişti ama aramızdaki o görünmez bağ, bu karanlık dükkanın duvarları arasında gitgide daha da sıkılaşıyordu.

Arda, Akif'i izlerken hepimizin aklındaki o soru, Arda'nın dudaklarından döküldü “Neden yaptın?”

Akif, bakışlarını Arda'ya çevirip sertçe yutkundu. Ellerini saçlarının arasından geçirirken, gözlerindeki o kapkara korku yavaş yavaş yerini her şeyi anlatma ihtiyacına bıraktı. Herkes pürüzsüz bir sessizliğe bürünmüş, marangoz tezgahının etrafında Akif’in ağzından çıkacak kelimelere kilitlenmişti.

“Her şey o çocuğun, Kerim'in, bizim mahalledeki gençlere sarmasıyla başladı,” diye söze girdi Akif. Sesi titriyor ama dükkanın taş duvarlarında yankılanıyordu. “Bir süredir bizimle uğraşıyordu. Sürekli peşimde dolanıyor, beni köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. Olay sadece para ya da husumet değildi. Mahallenin çocuklarını, özellikle de yardıma muhtaç olanları kendi karanlık işlerine alet etmek istiyordu. Ben buna karşı çıktığım için beni hedef aldı.”

Efe, koyu kahverengi gözlerini Akif’e dikmiş, kollarını göğsünde bağlamış bir halde dinliyordu. Siyah saçları alnına dökülmüştü ve yüzündeki o ciddi ifade daha da derinleşmişti.

Akif devam etti, “Dün gece beni o depoya çağırdı. Eğer dediklerini yapmazsam, mahalledeki diğer çocuklara, Selin’e, Leyla’ya zarar vermekle tehdit etti. Onları korumak zorundaydım. Oraya sadece konuşmak, bu işi kökten çözmek için gitmiştim. Ama üzerime yürüyünce kendimi kaybettim. Ben gerçekten böyle bir şey olsun istemedim, sadece onları bizden uzak tutmaya çalışıyordum.”

Dükkandaki herkes bu itirafla birlikte olayın göründüğünden çok daha büyük bir kördüğüm olduğunu anladı. Akif’in o andaki çaresiz yıkılışı ve mahallenin gençlerini koruma çabası, odadaki gerilimi ve duygusal ağırlığı bir kat daha artırdı.

Çıplak ampulün cızırdayan sarı ışığı altında saatler birbirini kovaladı ama zaman bizim için adeta donmuş gibiydi. Akif’in o titreyen sesle anlattığı gerçekler, odadaki her bir ahşap parçasının, her talaş tanesinin üzerine sinmişti. Kimsenin tek bir kelime edecek dermanı kalmamıştı.

“Burada kalacağız,” dedi Leyla, sesindeki o sarsılmaz mekanik tonla. “Sabaha kadar kimse bu dükkandan dışarı adımını atmayacak. Evlerindekiler zaten bizim beraber ders çalıştığımızı ya da Selin'lerde kaldığımızı düşünüyor. Bu geceyi burada atlatmak zorundayız.”

Selin, dükkandaki koltuklardan bir tanesine, Eda’yı yatırdı ve üzerine bir köşede duran ince pikeyi örttü. Eda’nın gözleri açık, tavandaki karanlığa dikili kalmıştı. Ara sıra göğsü öyle bir sarsılıyordu ki, hıçkırığını boğmak için battaniyenin ucunu dişlediğini görebiliyordum. Eylül ise kanepenin hemen yanındaki ahşap bir tabureye çökmüş, gözlerini annesinin o genç, paramparça olmuş yüzünden ayıramıyordu. Kendi geleceğinde sıcacık bir anne olarak bildiği kadının, hayatının en büyük travmasını yaşayışına saniye saniye tanıklık ediyordu.

Diğer koltuğa ise kimse yatmayınca selin yatmış, tavanı izliyordu.

Gece boyunca kimsenin gözüne tek bir damla uyku girmedi. dükkanın içi her geçen saat daha da soğuyor, ahşap tezgahların keskin gölgeleri duvarda büyüyordu. Dükkanın bir köşesinde, başımın altına bir minder almış, yerde cenin pozisyonunda yatıyordum. Yerden gelen soğuklar tenime vururken beni üşütüyordu ama pike istemeye nedensizce çekinmiştim. Sanırım bize biraz mesafeli oldukları içindi.

Genç Efe, sırtını marangoz tezgahına dayamış, bacaklarını kendine doğru çekerek yere oturmuştu. O kömür karası siyah saçları darmadağındı ve her nefes alışında, o koyu kahverengi gözlerinde biriken çaresizlik dükkanın loşluğunda parlıyordu. Ara sıra bakışları bana kayıyordu. O gözlerdeki derin, anlamlı melankoliyi gördükçe içimden bir şeyler kopuyordu. Gelecekte, arkasında sadece kocaman bir özlem bırakıp gidecek olan babam, şu an burnumun ucunda, hayatını karartacak olan o sırrın yüküyle eziliyordu.

Arda ise odanın en karanlık köşesinde, kaskatı kesilmiş bir heykel gibi duruyordu. Gözleri, babası Akif’in üzerindeydi. Akif, yere serilmiş birkaç minderin üzerinde iki büklüm olmuş, elleriyle yüzünü kapatmıştı. Arda, babasının büyük bir çıkmaza girdiğii o ilk geceyi izlerken, o sarsılmaz mantığının nasıl un ufak olduğunu sessizce kabullenmişti.

Ben ise cebimdeki o sararmış zarfı
sıkıyordum.

İşte Lavinya, hani her şeyi tiye alırdın ya? Al sana hayatın en çıplak, en ağır gerçeği.

dükkanın içini kaplayan o hafif yasemin kokusu, gecenin soğuğuyla birleşip nefesimizi kesiyordu. Kimse konuşmuyor, herkes sadece birbirinin nefes alışını dinleyerek sabahın gelmesini bekliyordu.

Uyumaya çalışıyordum ama zeminden yükselen o sinsi beton soğuğu, haziran ayının o yalancı sıcaklığına hiç benzemiyordu. Cenin pozisyonunda büzüştüğüm o minderden dışarı taşan çıplak ayak bileklerime rüzgar vurdukça hafifçe titriyordum.

Aferin Lavinya, zaman yolculuğu yapıp yirmi yıl öncesine ışınlanırsın ama yanına kalın bir şey almayı akıl edemezsin. Gelecekte vizyoneriz diye geziyorsun bir de.

Tam o sırada, odanın en karanlık köşesinde bir heykel gibi dikilen Arda’nın yerinden kımıldadığını duydum. Sabah buraya bıraktığımız çantasının içinden bir şey aldı. Adımları betonun üzerinde neredeyse hiç ses çıkarmadan ilerledi. Yanıma kadar gelip diz çöktüğünde gözlerimi ona çevirdim. O sarsılmaz mantık abidesi, dahi çocuk gitmiş; yerine omuzlarında babasının suçunu taşıyan yorgun bir çocuk kalmıştı. İçinden, bizim zamanımıza ait o gri, yumuşak kapüşonlu hırkasını bana doğru uzattı.

“Al şunu,” diye fısıldadı, hırkayı üzerime doğru bırakırken. Sesi pürüzlüydü ama o her zamanki ukala tonundan eser yoktu. “Haziran gecesi deyip aldanıyorsun, sonra sabahı yatakta salya sümük karşılarsın. Farkındamısın bilmiyorum ama, bu dükkandaki en zayıf bağışıklık sistemi sende.”

Hırkaya sarılırken hafifçe gülümsedim. “Sağ ol zeki çocuk,” diye mırıldandım. “Gelecekte bu iyiliğini unutmayacağım.”

Arda derin bir nefes alıp tekrar köşesine çekilirken, marangoz tezgahının önünde oturan Kerem de yerinde kıpırdandı. Beline bağladığı o dönemin modası olan ince bir hırkayı çözdü. Şüpheci ama korumacı bir tavırla Eylül’ün oturduğu tabureye doğru adımladı. Eylül, gözlerini kanepede yatan annesi Eda’dan ayırmıyordu.

Kerem, elindeki ince hırkayı Eylül’ün omuzlarına bırakırken hafifçe öksürdü. “Al bakalım Eylül Sönmez,” dedi, sesindeki o serseri ama samimi tınıyla. “Buraların haziranı gündüz yakar, gece çarpar. Bizim mahallenin havasına güven olmaz. Belli ki sizin memleketin havası daha yumuşakmış.”

Eylül, omuzlarına binen o hırkanın sıcaklığıyla irkildi. Başını kaldırıp babasının yirmi yaşındaki o temiz, delikanlı yüzüne baktığında gözlerindeki yaşları gizlemek için hızla başını öne eğdi. “Teşekkür ederim,” dedi sesi titreyerek.

Kerem, Eylül’ün bu duygusal tepkisine anlam veremeyerek ensesini kaşıdı. “Aman, altı üstü bir hırka verdik, amma sulu göz çıktın sen de,” diye mırıldandı hafifçe gülümseyerek. “Hadi, dinlenmene bak.”

Dükkanın diğer köşesinden bizi izleyen Efe’nin koyu kahverengi gözleri üzerimdeydi. Siyah saçlarının arasından sızan o sarı ışık, yüzündeki o derin melankoliyi daha da belirginleştiriyordu. Benim Arda’nın hırkasına sarılışımı, Eylül’ün Kerem’in hırkasına sığınışını izlerken kafasını hafifçe yana eğdi. O gözlerdeki bilge ve korumacı ifade, gelecekte bana anlatacağı ama hiç yaşayamayacağımız o huzurlu günlerin özlemini taşıyor gibiydi.

Herkes yıkılmış şekilde bir köşede duruken, göz kapaklarım üstündeki yorgunluğu daha fazla taşıyamayıp kapandı.

~~~

O soluk gri gün ışığı marangoz dükkanının puslu camlarından süzülüp içeriye girdiğinde, dükkandaki toz bulutları havada asılı kalmış birer hayalet gibi parıldamaya başladı.
Gözlerimi araladığımda kemiklerimin buz kestiğini, o beton soğuğunun gri hırkanın kumaşına rağmen tenime işlediğini hissettim. Başımı hafifçe kaldırdım. Birkaç kişi dışında Kimse uyumamıştı. Herkes, gecenin o zifiri karanlığından sabahın bu acımasız aydınlığına kadar geçen her saniyeyi, gözlerini kırpmadan, nefeslerini sayarak geçirmişti.

Arda, dükkanın en ücra köşesinde, bir marangoz tezgahının gölgesinde hala kaskatı dikiliyordu. Gri kapüşonlusunu bana verdiği için üzerinde sadece ince siyah tişörtü kalmıştı. Kolları titriyordu ama bakışları, yerdeki minderlerin üzerinde iki büklüm olmuş babası Akif’in üzerinden bir an bile ayrılmamıştı. Akif, sabaha kadar kendi zihninin parmaklıkları arkasında dövünmüş bir mahkum gibiydi. Göz altları kapkara morluklarla çökmüş, alnına yapışan telleri saçlarının o eski, parlak halinden eser bırakmamıştı.

Yavaşça doğruldum, hırkanın yakalarını burnuma kadar çekerek dükkanın ortasına doğru bir adım attım. Adımlarımın sert zemin üzerinde çıkartığı tıkırtılar, odadaki o klostrofobik ölüm sessizliğini bıçak gibi kesti. Herkes tek bir vücutmuş gibi irkilerek bana baktı.

Selin, kanepenin ucunda oturmuş, iki elini yüzüne kapatmıştı. Bakır kızılı saçları parmaklarının arasından dökülüyordu. Yanındaki koltukta yatan Eda ise adeta yaşayan bir ölü gibiydi. Göz kapakları ağlamaktan şişmiş, Eylül’ün hırkasına o kadar sıkı sarılmıştı ki parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti. Eylül, taburenin üzerinde hafifçe öne doğru eğildi, omuzlarındaki Kerem’in ince ekose gömleğini düzeltti. Kerem’e baktı. Kerem, dükkanın küçük mutfak tezgahına dayanmış, elindeki o antenli kapaklı telefonu sımsıkı kavramıştı. Bakışları boşluktaydı, yüzündeki o serseri ve umursamaz delikanlıdan eser kalmamıştı; sanki o da o depoda Akif’le birlikte bir parçasını gömmüştü.

“Günün en berbat saati,” diye mırıldandım, sesim dükkanın yüksek tavanında cılız bir yankı buldu. “Sabahın bu kör ışığı insana her şeyi daha net hatırlatıyor.”

Genç Efe, marangoz tezgahının kenarından yavaşça doğruldu. Sırtını duvardan ayırırken bol gömleğinin kırışıklıklarını bile umursamadı. O kömür karası, hafif dalgalı siyah saçları tamamen darmadağındı ve şakaklarından süzülen soğuk ter izleri gün ışığında parlıyordu. Koyu kahverengi gözlerini bana çevirdiğinde, o derin melankolinin içine yerleşmiş olan o saf, sarsılmaz kararlılığı gördüm. Bana doğru iki adım attı, dükkanın ortasındaki çıplak ampulün tam altında durdu.

“Okul…” dedi Kerem, pürüzlü ve çatallı bir sesle sessizliği bölerek. “Bugün okul vardı. Son sınavlar, teslimler... Gitmemiz gerekiyor. Gitmezsek... şüphe çekeriz.”

“Gitmiyoruz,” diye kesti Leyla. Sesi bir emir kipi gibi soğuk ve keskindi. Kollarını göğsünde bağlamış, gözlerini dükkanın demir kepengine dikmişti. “Bu yüzlerle, bu titreyen ellerle okula gidemeyiz. Kimse bizim yokluğumuzu bu karmaşada fark etmez. Dönemin son günleri zaten. Herkes kafasına göre takılıyor.”

Efe, Leyla’nın bu sözleri üzerine derin bir iç çekti. Arkasını dönüp dükkanın köşesinde tozlanmış, eski tüplü televizyonun yanına ilerledi. Büyük, plastik düğmeye sertçe bastı. Televizyon önce kulak tırmalayan bir karıncalanma sesi çıkardı, ekran gri dalgalarla sarsıldı. Efe, hemen uzanıp ses açma düğmesini en kısık seviyeye getirdi, sadece bizim duyabileceğimiz bir uğultu bıraktı.

Hepimiz, adeta bir hipnoz dalgasına kapılmış gibi, yavaş ve korkak adımlarla o küçük ekranın etrafına üşüştük. Arda arkamda durdu, nefes almayı bıraktığını hissedebiliyordum. Eylül, Kerem’in gömleğinin uçlarını parmaklarına dolayarak ekrana kilitlendi.

Ekranda, mahallemizin o tanıdık sahil şeridinin görüntüleri belirdi. Mavi ve kırmızı polis ışıkları, haziran güneşinin soluk aydınlığı altında çiğ bir şekilde parlıyordu. Yerel kanalın kadın spikeri, elindeki mikrofonu sıkarak konuşmaya başladı:

“ŞOK GELİŞME... Mahalle sakinlerinin yakından tanıdığı, 18-20 yaşları arasındaki Kerim A.’dan dünden beri haber alınamıyor. Ailesinin kayıp başvurusunun ardından emniyet güçleri geniş çaplı bir arama çalışması başlattı. Görgü tanıklarının ifadelerine göre, kayıp genç en son dün akşam saatlerinde eski liman bölgesindeki 4 numaralı deponun yakınlarında tek başına görülmüştü. Polis ekipleri şu dakikalarda o bölgede incelemelerini yoğunlaştırırken…”

“Kapat!” diye haykırdı Akif birden. Sesi dükkanın duvarlarına çarpıp parçalandı. Başını dizlerinin arasına vurmaya başladı, deliriyor gibiydi. “Kapat şunu Efe! Liman diyor... Depo diyor... Bulacaklar. Orayı kazacaklar. Her şey bitti, hepimiz mahvolduk!”

Efe televizyonu hızla kapattı. dükkan yeniden o ağır, gri sessizliğe gömüldü. Efe yüzünü bize döndüğünde, o siyah saçlarının altından bakan koyu kahverengi gözleri adeta alev alev yanıyordu. Akif’in yanına gitti, omzundan sertçe sarsarak onu durdurdu.

“Akif, bana bak! Kes sesini!” dedi Efe, sesi bir fısıltı kadar alçaktı ama odadaki her birimizi yerimize çiviledi. “Kimse bir şey bulmadı. Sadece kayıp diyorlar, anladın mı? Çember daralıyor olabilir ama henüz hiçbir şey bildikleri yok.” Efe ayağa kalktı, üzerindeki o bol gömleğin kollarını dirseklerine kadar hırsla katladı. Bakışlarını Selin’e, Leyla’ya, Eda’ya ve en son bana Ve Eylül'e çevirdi.

“Kızların bu işle hiçbir ilgisi yok,” dedi Efe, göğsü hızla inip kalkarken. “Eda sadece yoldan geçiyordu. Selin ve Leyla dükkandaydı. Siz üçünüz…” bize baktı, “Siz zaten yabancısınız. Eğer polis buraya gelir de o depoda bir şeyler bulursa... suçu birimiz üstlenmeliyiz. Akif’in neyi neden yaptığını, o şerefsizin bize nasıl musallat olduğunu bir tek biz biliyoruz, polislere anlatsakta bize inanmazlar, ki inansalar bile bu bir cinayet. Kızları bu pisliğin içine sokmanıza, onların hayatını karartmanıza izin vermeyeceğim. Duydunuz mu beni? Bu işi bizim halletmemiz lazım.”

O an, dükkanın içindeki o yoğun, geniz yakan yasemin kokusu en keskin halini aldı. Gelecekteki babam, omuzlarındaki o kömür karası saçları ve kahverengi gözlerindeki o fedakarlıkla, bizim var olacağımız o yarım yamalak geleceğin ilk ve en ağır faturasını kendi üzerlerine yıkıyordu. Sırf sevdikleri yaşasın diye, kendi gençliğini o sabahın soğuk ışığında ateşe atmaya hazırdı.

Saatlerdir hiçbir şey yemediğim için çok acıkmıştım, diğerleride yemediğine göre onlarda acıkmış olmalıydı.

Şuan acıktığımı söylesem bana dalarlarmı? Denemeden bilemeyiz.

“Ya şey, ben çok acıktım” Dedim çekingen bir sesle. Bazen çok utangaç, bazen ise gördüğüm en utanmaz insan olabiliyordum.

Arda kafasını yavaşça bana doğru çevirdi. O buz gibi, rasyonel gözlerinde saniyeler içinde ‘Sen ciddi misin?’ ifadesi belirdi. Üzerinde sadece siyah tişörtü kalmıştı, kolları hafifçe ürperiyordu ama benim bu zamansız çıkışım karşısında omuzlarını dikleştirip derin bir nefes aldı.

Küçük bir çocuk gibi kaşlarımı çatıp ona baktım. “Ya sen ne istiyorsun! Açlıktan öleyimmi dahi çocuk!”

Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sanırım birazcık sinirlenmişti. “Allah'ım sen bana sabır ver!”

Yüzümde küçük bir sırıtma belirdi. Ellerimi açıp başımı yukarı doğru kaldırdım,“Allah'ım sen Arda'ya sabrın yanında akıl, fikir de ver.”

Diğerleri bu halimize şaşkınlıkla bakarken, birazda olsa kıkırdıyorlardı.

Arda yanındaki minderi alıp hızla bana fırlatınca ellerimi kendime siper ettim.

“Yetişin dostlar! Bu zeki çocuk beni darp edecek!”

Odadakiler, şimdide bana deli görmüş gibi bakarlarken, Kerem ve Selin sesli bir şekilde gülmeye başladı. Onlar gülünce benimde yüzümde bir tebessüm oluştu. Amacım zaten ortamı yumuşatmaktı.

Yani deli değilim.

Tekrardan Arda'ya döndüm. “Ya ben gerçekten acıktım”

“Lavinya,” dedi, sesindeki o her şeyi bilen profesör tonu geri gelmişti. “Şu an odanın içinde bir cinayet örtbas edilmiş, polis telsizleri sahil şeridini inletiyor, zaman çizgisi un ufak olmuş ve biz yirmi yıl öncesinde bir marangoz dükkanına sıkışmış durumdayız. Ve senin glukoz seviyen mi düştü gerçekten? Mantıklı olarak şu an bu odadaki en son düşünülmesi gereken şey midenin guruldaması. İnsanlık tarihinin en kritik paradokslarından birinin ortasındayız, sen karbonhidrat derdindesin.”

“Ya Arda, başlarım şimdi senin formüllerine ve olasılık hesaplarına!" diyerek gözlerimi devirdim, gri kapüşonlusunun yakalarını biraz daha sıktım. “Açlıktan kan şekerim düşüp burada pat diye bayılsam, beni o depoya geri mi taşıyacaksınız? Hem fiziksel olarak hayatta kalmazsak bu olanları nasıl düzelteceğiz? Mantık bunun neresinde dahi çocuk? Ayrıca açlık da biyolojik bir gerçektir, bunu o çok sevdiğin denklemlere sığdıramazsın.”

Kerem elindeki kapaklı telefonu tezgahın üzerine bırakırken hâlâ gülüyordu, yüzündeki o gergin gölge bir anlığına dağılır gibi oldu. “Valla yalan yok, kız haklı,” dedi ensesini kaşıyarak. “Dün geceden beri boğazımızdan tek bir lokma geçmedi. Korkudan midem darmadağın ama açlık da bir yandan fena bastırıyor. Eğer biraz daha aç kalırsak burada birbirimizi yemeye başlayacağız.”

Eylül hemen araya girdi, gözlerini babasından ayırmadan gülümsedi. “Ben de acıktım aslında. Aç karnına sağlıklı düşünemeyiz. Bir şeyler yapmamız lazım.”

Efe, o koyu kahverengi gözlerini üzerimize dikmiş, bu tuhaf atışmayı sessizce izliyordu. Siyah saçlarını eliyle geriye doğru iterken yüzünde hafif, hüzünlü bir tebessüm belirdi. “Dükkanda sadece dünden kalan bayat bir somun ekmekle biraz zeytin var,” dedi pürüzlü sesiyle. “Bu kadar insana yetmez. Bakkala gitsek bu saatte toplu alışveriş dikkat çeker.”

“O iş bende,” dedim ve elimi hemen gelecekten benimle birlikte gelen çantama soktum. Parmaklarımın ucuna gelen sert kağıt parçasını çekip çıkardım. Gelecekteki çantamın dibinde unuttuğum, kırmızı renkli, üzerinde Atatürk’ün resmi olan gıcır gıcır bir 200 TL.

Parayı masanın üzerine fiyakalı bir şekilde bıraktığımda, dükkandaki herkes bir anlığına duraksadı. Yirmi yıl öncesindeydik. Yıl 2006'ydı ve tedavüle yeni giren bu kağıt para, şu anki zaman dilimi için adeta küçük bir servet demekti.

Kerem masaya doğru yaklaşıp parayı eline aldı, hayretle incelemeye başladı. “Oha,” dedi gözlerini büyüterek. “Bu ne kızım? Sahte mi bu? 200 lira ne demek lan? Bununla mahalledeki bakkalı komple satın alırız. Nereden buldun bunu? Siz cidden tekin tipler değilsiniz.”

Arda arkadan hafifçe öksürerek yanıma yaklaştı ve kolumu sıktı. “Lavinya, enflasyon farkını hesaba katmadın değil mi?” diye fısıldadı kulağıma doğru. “2006 yılındayız. O parayla şu an bir asgari ücretlinin haftalık mutfak masrafını karşılıyorsun. Dikkat çekeceğiz.”

“Sakin ol dahi çocuk,” diye fısıldadım geri. “Büyük markete gideriz, orada kimse kimsenin parasına bakmaz. Açlıktan ölmekten iyidir.”
Leyla paraya şüpheyle baktı, kollarını göğsünde daha da sıktı. “Bu parayı bakkala verirsek adam doğrudan polise gider kalpazan mısınız diye. Ama evet, caddenin başındaki büyük markete gidersek kimse sorgulamaz. Yeni çıktı zaten bu paralar.”

“Ben giderim,” dedi Efe, tezgahın üzerinden doğrularak. Siyah saçları alnına dökülmüştü. “Mahalle bakkalına gitmem, caddenin başındaki büyük markete geçerim. Ama tek başıma gitmeyeyim, dikkat çekerim. Biri gelsin yanımda.” derken kapıya doğru ilerledi.

Dükkanın o ağır, paslı demir kepengi Efe’nin güçlü hamlesiyle yukarı doğru çekildiğinde, içeriye haziran sabahının keskin, taze ve her şeye inat umut dolu kokusu doldu. Deponun o geniz yakan eski mazot ve toprak kokusundan sonra, bu temiz havayı solumak ciğerlerimizi sızlattı.

Tam, ben gelirim diyecekken, Leyla konuşmaya başladı “Herkes birbirinin gözünün önünde olacak dediysem, herkes birbirinin gözü önünde olacak, “dedi Leyla buz gibi bir sesle. “Kimseyi tek başına dükkanda ya da sokakta bırakamayız. Hep birlikte gidiyoruz.”

Böylece dokuz kişi, birer gölge gibi dükkanın loşluğundan sıyrılıp mahallenin o tenha, Arnavut kaldırımlı sokaklarına adım attık. En önde Leyla ve Akif yan yana, yürüyorlardı. Akif’in gözleri hala ayak uçlarındaydı. Bir ruh gibi, sadece yürüyordu. Onların hemen arkasından Selin, Eda’nın elini bırakmadan ilerliyordu; bakır kızılı saçları rüzgarda hafifçe savrulurken yüzündeki o gergin, düşünceli ifade gitgide derinleşiyordu.

Kerem, Eylül ve Arda ortadan yürürken, ben ve Efe en arkada kalmıştık. Efe’nin o kömür karası, hafif dalgalı siyah saçları alnına dökülüyordu. Koyu kahverengi gözlerini bir an bile etraftan ayırmıyor, mahalleye yabancı bir araba ya da bir polis aracı girip girmediğini kontrol ediyordu.

Dışarıdan, 9 kişilik genç bir çete gibi duruyoruz.

Caddenin başındaki o büyük markete hep birlikte, adeta şüpheli bir kafile gibi girdik. İçerideki parlak floresan ışıkları gözlerimizi kamaştırdı. Reyonların arasında dolanırken Kerem, ona bıraktığım kırmızı renkli gıcır gıcır 200 TL'yi elinde evirip çeviriyordu.

Yıla göre o kadar büyük bir paraydı ki, Kerem kasaya yaklaşırken “Oğlum, adam bizi kalpazan diye içeri atmasa bari,” diye mırıldandı. Neyse ki kasadaki görevli parayı yeni çıkan banknotlardan biri sanıp sadece biraz şaşırarak üstünü saydı. Avucumuza kalan o eski paralar, birkaç somun ekmek, peynir, zeytin, domates, hazır sandviçler, meyve suları ve abur cuburlarla marketten çıktık.

Geri dönmek yerine, hemen marketin arkasında kalan, etrafı devasa çınar ağaçlarıyla çevrili o eski, tenha çocuk parkına geçmeye karar verdik. Parkın içindeki salıncakların zincirleri paslanmıştı, demir kaydırak haziran güneşinin altında parlıyordu. Etrafta ne bir çocuk vardı ne de bir anne. Tam bizim gibi saklanmak, görünmez olmak isteyen insanlar için biçilmiş kaftandı.

Hep birlikte parkın ortasındaki o eski, tahta masalı çardağa geçip oturduk. Masanın üzerine yiyecekleri dizdiğimizde, parktaki o ölüm sessizliği yerini yemek yeme seslerine bıraktı. Kimse konuşmuyordu ama herkes iştahla değil, sadece hayatta kalmak için çiğniyordu lokmaları. Yemek bittiğinde, o deponun gölgeleri zihnimize yeniden üşüşmeye başladı. Ortam adeta bir cenaze evine dönmüştü. Akif başını ellerinin arasına almış yere bakıyor, Eda ise Selin'in omzunda sessizce titriyordu. Bu gidişle herkes kahrolacaktı.

Tamam, ya bu sessizlikte kafayı yiyeceğiz, ya da iyice saçmalayacağız.

Oyumu ikinci seçenekten yana kullanıyorum, delirmişken tam delirelim.

“Evet beyler ve bayanlar!” diye bağırarak ayağa kalktım. “Bu depresyon hırkasını üzerimizden çıkarıyoruz. Çıldırmamak adına harika bir fikrim var. Tabu oynuyoruz!”

Yanımda neden tabu taşıdığımı lütfen sorgulamayın.

Çardağın altında tam bir buz kesme anı yaşandı. Kerem elindeki boş kutuyu düşürdü, Leyla kaşlarını öyle bir çattı ki alnındaki çizgiler derin birer çukura dönüştü. Arda ise “Lütfen benden uzak dur” der gibi geriye çekildi.

Eda, Eylül, Akif ise, bana deli görmüş gibi bakıyorlardı.

Efe şaşkın bakışlarını bana çevirdi. “Bir cinayete tanık olduk?” Sesi soru sorar gibi çıkmıştı.

“Evet, ama bu oyun oynamamıza engel değil.”

Efenin gözleri biraz daha açıldı. “Bir ceset gömdük?”

Yüz ifadesini görünce kıkırdadım. “E ölenle ölünmez”

Başını yana doğru eğdi, “Her an polisler gelip bizi tutuklayabilir?”

“Tamam o zaman, her an kalp krizi geçirip ölebiliriz, o yüzden nefes almayalım Lütfen.”

Benim umursamazlığıma karşılık gözlerindeki şaşkınlık her seferinde dahada büyüyordu.

“Delilleri yok edip, bir suç işledik?”

Sırıtışım dahada büyüdü. “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre, üstüne suç yüklenen herkes, suçluluğu kanıtlanana kadar masum sayılır.”

Efe birkaç saniye boyunca bana baktı.Sonra dudaklarını büzdü ve gözlerini kısıp ardından tekrardan büyütürken, cevaplarımdan memnun kalmış gibi kafasını aşağı yukarı salladı. Sanki zihninin içinde benimle ilgili çok ağır bir teşhis koyuyormuş gibiydi.
"Hımm." Diye ses çıkardı.
Bir kaç saniye daha geçti. Dudaklarını tekrar büzüp, yüzüne rahat bir ifade ve küçük bir sırıtış kondurdu,
"Mantıklı, hadi oyun oynayalım.”

Ha?

Çardağın altında toplu bir sessizlik oluştu.
Ben gözlerimi kırpıştırdım.

“Ne?”

Efe omuz silkti.

“Haklısın.”

“Ne konuda?”

“Her konuda.”

Kerem'in ağzı açık kaldı.

Leyla'nın kaşları havaya çıktı.

Diğerlerinin yüzündeki dehşet ifadeyi görünce, gür bir kahkaha atmaya başladım.

Arda bana baktı, sonra Efe'ye baktı.
Sonra yine bana baktı, ardından tekrar Efe'ye baktı.
“Bir dakika…” dedi. “Sen az önce mantıklı olduğuna mı karar verdin?”

Efe'nin yüzünde de bir sırıtış belirdi, “Evet.”

“Lavinya'nın?”

“Evet.”

“Kendi isteğinle?”

“Evet.”
“Ne yapalım? Kızın mantığı korkunç ama çalışıyor.”

Arda birkaç saniye boyunca sessiz kaldı.
“Sanırım dün gece hepimizin beyninde kalıcı hasar oluştu.”

Tam gülmemi durdurmuş, soluklanırken tekrardan kahkahayı patlattım.

Selin de daha fazla dayanamayıp gülmeye başladı. Bir anda ikimiz aynı anda gülmeye başlayınca diğerlerinin yüzündeki dehşet ifadesi daha da komikleşti.

Efe gözlerini diğerlerinde gezdirdi, “Neden öyle bakıyorsunuz?”

“Çünkü…” Dedi Eylül kocaman gözlerle.

“Çünkü sen…” Eda'nın da Eylül'den farkı yoktu.

“Çünkü sen az önce şu deliye hak verdin!” Arda'nın beni göstererek söyledikleriyle Eylül, Eda ve Leyla da kıkırdamaya başladı. Hatta Akif'in bile yüzünde tebessüm oluşmuştu.

Efe yine o pis sırıtışı ile başını salladı.

“Evet.”

"Bu normal değil!”

“Farkındayım.”

Kerem sandalyeden yarı düşmüş halde gülüyordu.

“Yemin ederim bu kız seni bozdu.” Arda bozguna uğramış gibi bakıyordu.

“Olabilir.”

“Olabilir mi?”

“Olabilir.”

Leyla iki elini yüzüne kapattı.

“Allah'ım hepimiz kafayı yedik.”

“Evet,” dedi Efe son derece sakin bir sesle.

“Ama madem kafayı yedik, bari eğlenelim.”

Sonra elini uzatıp tabuyu aldı.

“Ver bakalım şu oyunu.”

Çardağın altında birkaç saniyelik mutlak sessizlik oluştu.

Çünkü kimse Efe Güneş'in bunu diyeceğini beklemiyordu.

Akif'in bile kocaman gözlerle Efe'ye bakıyordu. “Sen ciddisin” Yeni farketmiş olacak ki dehşete düşmüş ifadesi çok komikti.

Efe daha çok sırıtmıştı.

Eda şaşkın şaşkın ona bakıyordu.

Eylül gözlerini kırpıştırdı.

Arda'nın yüz ifadesi ise görülmeye değerdi.
“Sen…”

Efe gülerek kartları karıştırmaya başladı.

“Ben.”

“Tabu mu oynayacaksın?”

“Evet.”

“Kendi isteğinle?”

“Arda.”

“Efendim?”

Burnundan gülüp, sabır ister gibi başını kaldırdı, “Sus da oyuna başlayalım.”

O an Kerem masaya yumruğunu vurdu.

“İŞTE BENİM ADAMIM!”

Arda birkaç saniye boyunca Efe'ye baktı.
Sonra bana döndü.

“Bu senin suçun, onlarında kendin gibi delirttin.”

“Teşekkür ederim.”

“İltifat değildi.”

“Öyle kabul edeceğim.”

Hepimizin sesini kesen şey, Akif'in, “Oynayalım bakalım şu oyunu” Demesi oldu.

Ve çardağın altında, son yirmi dört saattir ilk kez, gerçekten normal gençler gibi kahkahalar yükselmeye başladı. Birkaç dakikalığına da olsa ne depo vardı, ne polisler, ne de toprağın altına gömülen sırlar...
Sadece dokuz genç insan ve saçma bir tabu oyunu vardı. Ve belki de o gün, hepimizin en çok ihtiyacı olan şey tam olarak buydu.