8. bölüm · Yarınlara Müdahale
Geleceği Kaybetmek
Tel örgünün altındaki o dar yarıktan kendimizi dışarı attığımızda, arkamızda bıraktığımız o kabus arazinin uğultusu hala kulaklarımızda çınlıyordu. Ayaklarımız hiç durmadan haraket ediyor, her adımda biraz daha ağırlaşıyorduk. Koşuyorduk, nereye gittiğimizi bilmeden, sadece o boğucu fener ışıklarından ve arkamızda yankılanan telsiz seslerinden uzaklaşmak için binaların gölgelerine sığınıyorduk. Akif ve Kerem önümüzden gidiyor, bizi ana caddelerden uzak tutmak için mahallenin en dolambaçlı, en karanlık ara sokaklarına sokuyorlardı.
“Düz gitmeyin, sola dönün! Kameralar var o caddede!” diye fısıldadı Arda, omzundaki Eylül’ün ağırlığıyla nefes nefese kalmışken, yüzünden terler akıyordu.
“Arda, yavaşla biraz! Eylül'ü düşüreceksin!” diye arkadan fısıldadı Leyla. Sesi korkudan titriyor, adımları birbirine dolaşıyordu. “Nereye gidiyoruz, her yer birbirine benziyor!”
“Konuşmayı kesin!” diye tersledi Kerem önden yürürken. Hırkasının fermuarını çenesine kadar çekmiş, sürekli arkasını kontrol ediyordu. “Sesiniz duvarlarda yankılanıyor. Akif, sağdaki dar geçit nereye çıkıyor?”
Akif, adımlarını bir an bile yavaşlatmadan kafasını çevirdi. “Eski un fabrikasının arkasına. Orada kamera yok, sokak lambaları da patlak. Oraya sapın.”
Şehir izleme kameralarına yakalanmamak, ardımızda bizi o araziye bağlayacak hiçbir dijital iz bırakmamak için adeta bir labirentin içinde dönüp duruyorduk. Tek katlı gecekondu evlerinin duvar diplerinden, köpek havlamalarının yükseldiği bahçe kenarlarından geçtik. Bir sokağa giriyor, ardından izimizi kaybettirmek için tam tersi yöndeki dar bir çıkmaza sapıp yandaki küçük geçide süzülüyorduk. Ciğerlerimiz aldığımız her düzensiz, soğuk nefesle yanıyordu.
“Selin, iyi misin?” diye sordu Eda, ağlamamak için dudaklarını ısıran Selin’in koluna girerek. Selin hiçbir şey söyleyemiyor, sadece başını sallayarak hızlanmaya çalışıyordu. Ağzını açsa, kendini tutamayacağını biliyordu. Gözlerindeki o donuk dehşet, hepimizin ruhuna sirayet etmişti.
“Ben... ben daha fazla gidemiyorum,” diye mırıldandım.
Bacaklarımdaki tüm dermanın çekildiğini hissettiğim o an, deponun yanından beri içimde biriken o devasa korku ve babamı arkada bırakmış olmanın verdiği o korkunç ağırlık dizlerimi tamamen kilitledi. Adımlarım birbirine dolandığında yanımdaki duvara tutundum. Başım öne doğru düştü. Nefes alamıyordum, göğsümün ortasında bir yangın vardı.
“Lavinya!” diye bağırdı Eylül, Arda'nın omzundan hafifçe başını kaldırarak.
Grup bir anda duraksadı. Akif hızla geriye dönüp yanımda bitti ve omuzlarımdan tutarak beni doğrultmaya çalıştı. “İyi misin? Devam etmemiz lazım Lavinya, burada duramayız. Çok yakındalar hala.” dedi, sesindeki o alışılmadık acelecilik korkumu daha da katladı.
“Gidemem... Onu orada bıraktık,” diye fısıldadım, gözyaşlarım çamurlu yüzümde sıcak yollar açarken. “Babamı... Efe'yi orada bıraktık. Biz nasıl kaçabiliyoruz?”
Kerem yanımıza gelip kolumu kavradı. “O bizi korumak için yaptı bunu kızım, anlamıyor musun? Eğer şimdi burada yakalanırsak onun yaptığı her şey boşa gidecek. Hadi, yüklen bana,” diyerek koluma girdi.
Arda, derin bir nefes alarak bana baktı, “Matematiksel olarak haklı. Zaman harcıyoruz. Eğer koordinatları doğru takip edebilirsek iki sokak arkada, bizim çocuk parkı var. Kameraların kör noktası. Oraya kadar dayanmak zorundayız.”
Selin'in durumu da benden pek farklı değildi. Gözünden bir damla yaş düştü. ”Yürü Selin, Efe geri gelecek,” diye yalvardı Eda, Selin’in elini sımsıkı tutarak.
Birbirimizden destek alarak, adeta sürünür gibi, izimizi tamamen kaybettirmek için son bir gayretle dolambaçlı yollardan geçtik. Ayaklarımız çamur içindeydi, ruhumuz ise o moloz döküm alanında kalmıştı. Dolanarak, her gölgeden ürkerek nihayet mahallenin arkasında kalan o ıssız, karanlık çocuk parkına ulaştık.
Parkın içine adım attığımız an, hepimiz kelimenin tam anlamıyla bitmiş bir durumdaydık. Arda, Eylül’ü yavaşça eski bir tahta bankın üzerine bıraktı ve kendisi de hemen bankın dibine, dizlerinin üzerine çöküp başını ellerinin arasına aldı. Herkes bir köşeye savrulmuştu, nefes alışverişlerimiz gecenin sessizliğinde, paslı salıncakların hafifçe sallanırken çıkardığı gıcırtılara karışıyordu.
İçimdeki o amansız baskı, korku ve geleceğin tamamen yok olma ihtimali nihayet bir barajın patlaması gibi dışarı vurdu. Kendimi daha fazla tutamadım. Parkın ortasındaki boş alanda durup deli gibi bağırmaya, ellerimi havaya savurarak etrafımdaki o sağır edici sessizliğe saldırmaya başladım.
“Nasıl bıraktık onu orada?! Nasıl?!” diye haykırdım, sesimin tüm gücüyle. Göğsüm körük gibi inip kalkıyordu, içimdeki o yıkılışı durduramıyordum. “Gözümüzün önünde gitti! Geleceğimiz, her şeyimiz o arazide kaldı! Hiçbir şey yapamadık, arkamıza bakmadan kaçtık!” Hıçkıra hıçkıra ağlarken yere, dizlerimin üzerine düştüm. “Ya geri gelmezse?”
Birisinin gelip karşımda diz çöktüğünü hissettim. Islak gözlerimle karşıma baktığımda Kerem'i gördüm. Tam ağzını açmış beni teselli edecekti ki, ben daha çok ağlamaya başlayınca beni kendine çekip sarıldı. Çenesini başıma yasladığında, bir abi gibiydi. “Geçecek be kızım, geçmek zorunda.” Diye fısıldadı. “Gel şu banka otur” Benden
ayrıldıktan sonra beni ayağa kaldırıp banka oturttu. Birazda olsun kendime gelmiştim.
Kerem beni oturttuktan sonra, parkta volta atmaya başlamıştı.
Selin, oturduğu salıncağın zincirlerine tutunmuş, başını öne eğmiş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Benim yüzümden…” diye mırıldandı Selin, hıçkırıklarının arasından sesi zar zor seçilerek. “Gitme dedim, elini tutmaya çalıştım, dinlemedi beni. Onu bırakmamalıydım, niye bıraktım? Kendini feda etti... Eğer ona bir şey olursa ben ne yaparım?”
Kerem, parkın demir parmaklıklarına yumruğunu sertçe indirerek arkasını döndü. “Oğlum, biz ne biçim arkadaşız lan? Adamı orada tek başına, fenerlerin ortasında bıraktık!” diye bağırdı, öfkesi çaresizliğinden yükseliyordu. “Gidip geri almalıydık onu!”
“Nasıl alacaktın Kerem?” diye araya girdi Leyla, bankın kenarına büzülmüş bir halde. “Polislerin ellerinde fenerler vardı, her yeri sarmışlardı. Hepimizi birden yakalarlardı.”
“Leyla haklı,” dedi Akif, parkın girişini gözetlemeye devam ederken. Sesi donuktu ama omuzlarının çöktüğünü görebiliyordum. “Efe planı yaptı ve uyguladı. Bizim görevimiz yakalanmamaktı.”
“Biyolojik ve psikolojik olarak şu an tamamen çökmüş durumdayız,” diye mırıldandı Arda, başını kaldırmadan. “Ama burada beklemekten başka hiçbir seçeneğimiz yok. Parktan çıkarsak hedef oluruz.”
Yaklaşık yarım saat boyunca gecenin bir yarısında o karanlık parkta, her birimiz kendi içimizdeki o devasa enkazla baş başa, nefesimizi tutarak bekledik. Ne yapacağımızı, bir sonraki adımımızın ne olacağını bilmeden, zamanın amansızca akışını izledik. Her an bir polis sireninin mahalleyi yırtmasını, buraya doğru gelmesini bekliyorduk. Zaman, o karanlık çocuk parkında adeta donmuş, paslı salıncakların zincirlerinden sızan soğuk bir sızıya dönüşmüştü.
Dakikalar, her birimizin göğsüne oturan kurşun gibi ağır halkalar halinde geçiyordu. Arda, bankın kenarına çökmüş, parmaklarıyla şakaklarını ovuyordu. Eylül, incinen bileğini sıkıca tutarak acısını içine gömmüş, gözlerini parkın kırık dökük giriş kapısına dikmişti. Kimse konuşmuyor, kimse nefes almaya bile cesaret edemiyordu. Her birimiz, az önce o çamurlu enkaz arazisinde bıraktığımız Efe’nin, benim genç babamın, bir ümit geri gelmesini bekliyorduk.
İçimdeki o boşluk hissi o kadar devasaydı ki, etrafımdaki dünyanın gerçekliğini sorgulamaya başlamıştım. O, kendini fener ışıklarının önüne attığında, benim de içimdeki bir şeyler o ışıkların çiğ beyazlığında yanıp kül olmuştu. Her şey bizim suçumuzdu. Allah kahretsin ki, biz üçümüz her şeyi mahfetmiştik. Eğer ona bir şey olursa, eğer yakalanırsa, bu zaman çizgisi nereye evrilecekti? Ben hiç doğmamış mı olacaktım? Yoksa babasız, eksik ve ruhu hep o Haziran gecesinde asılı kalmış bir Lavinya olarak mı büyüyecektim? Gözyaşlarım yanaklarımı ıslatırken, ellerimi dizlerime dayayıp başımı öne eğdim. Çaresizlik, insanı en çok da böyle durumlarda, hiçbir şey yapamadan beklemek zorunda kaldığında vuruyordu.
“Yarım saat oldu,” diye fısıldadı Leyla. Sesi, gecenin karanlığında ufacık bir cam kırığı gibi çıtırdayarak dağıldı. “Yarım saattir çıt yok. Ya karakola götürdülerse? Ya çoktan…”
“Ağzını hayra aç Leyla!” diye çıkıştı Kerem. Sesi öfkeyle doluydu ama bu öfke, içindeki amansız suçluluk duygusunu bastırmak için sığındığı son kaleydi. Ayağa kalktı, parkın demir parmaklıklarına doğru birkaç adım attı, sonra tekrar geri döndü. “Efe o, oğlum! O her yoldan çıkmayı becerir. Bizi de kaç kez çekip almadı mı o pisliklerin içinden? Yine gelecek.”
“Matematiksel ve lojistik olarak,” diye mırıldandı Arda, sesi hiç olmadığı kadar yorgun ve hüzünlü geliyordu. “Arazinin etrafındaki kolluk kuvveti sayısı ve Efe'nin koştuğu batı yönündeki açık alan hesaba katıldığında, yakalanmama olasılığı yüzde onun altındaydı. Bunu biliyorsunuz, değil mi?”
“Kes sesini Arda!” diye bağırdı Selin. Oturduğu salıncakta öne arkaya hafifçe sallanıyor, gözlerini bir an bile parkın dışındaki karanlık sokaktan ayırmıyordu. “Gelecek o. Gelmek zorunda. Beni burada tek başıma bırakamaz.”
Selin’in o gözü yaşlı ama dik durmaya çalışan halini gördükçe içim bir kez daha parçalandı. Karşımda oturan bu genç kız, gelecekte benim annem olacaktı. Ve şu an, hayatının aşkını, gelecekteki eşini kaybetme korkusuyla iliklerine kadar titriyordu. Biz gelecekten gelen üç kişi, onların bu saf, bu temiz sevgisinin ve bağlılığının ortasında, geçmişin en tehlikeli sınavını veriyorduk.
Tam ümidimizi kestiğimiz, içimizdeki o son ışığın da sönmeye yüz tuttuğu, çaresizliğin ve mağlubiyetin en dibine vurduğumuz o an, parkın girişindeki yoğun, sık çalılıkların arasından boğuk, hızlı ve kesik kesik gelen bir ayak sesi yükseldi.
Herkes saniyeler içinde buz kesti. Parktaki o hışırtılı rüzgar bile durdu sanki. Akif, refleks olarak elini hemen yanındaki kırık tahta parçasına uzattı ve parmaklarını tahtaya sımsıkı doladı. Kerem öne doğru büyük bir adım atarak hepimize siper oldu, göğsünü siper etti karanlığa. Arda, bankta yatan Eylül'ün önüne geçmek için hafifçe doğruldu, onu korumak ister gibi kanatlarını gerdi. Hepimiz nefesimizi tuttuk. Kalbimin güm güm atışı, göğüs kafesimi delip dışarı çıkacak gibiydi.
Gölgenin içinden, üstü başı tamamen yırtılmış, hırkasının bir kolu omuza kadar çamura belenmiş, yüzü gözü çizikler içinde kalmış ve nefes nefese kalmış biri belirdi. Koşmaktan ciğerleri sökülür gibi soluyordu.
Bu Efe’ydi.
“Efe!” diye bir çığlık koptu Selin’in boğazından. O an parktaki tüm o ağır, kasvetli hava bir anda dağıldı. Selin yerinden bir ok gibi fırlayarak, salıncağın paslı zincirlerini arkasında bırakıp doğrudan onun boynuna sarıldı. Hıçkırıkları bu kez korkuyla değil, tarifsiz bir rahatlamayla, hayata yeniden dönmenin verdiği o muazzam coşkuyla karışmıştı.
O an içimden yükselen o hafifleme ve deli gibi sevinme hissini kelimelerle tarif etmem imkansızdı. Kalbim göğüs kafesimi delercesine çarpmaya başladı, ruhuma çöken o kapkara bulutlar saniyeler içinde dağıldı. Gözlerimden akan yaşlar bu kez tamamen mutluluktandı; hıçkırarak güldüğümü, sevinçten nefesimin kesildiğini hissettim. Oraya koşup, onun dizlerine kapanıp “Baba, iyi ki döndün” diye haykırmak, ona sımsıkı sarılmak istedim. Geleceğim, umudum, varlığım tam karşımda, kanlı canlı duruyordu. Akif, elindeki tahta parçasını yavaşça yere bıraktı ve ilk defa onun yüzünde, bu kadar büyük, bu kadar içten, rahatlamış bir tebessüm gördüm. Kerem, Efe’nin omzuna sert bir yumruk indirip, “Lan koca kafa! Ödümüzü patlattın lan, bittik sandık!” diye bağırdı, gözleri parıldayarak. Hepimiz sırayla Efe'ye sarılmaya başladık.
“Sen... Nasıl kaçtın oradan? İstatistiki olarak bu imkansızdı,” diye sordu Arda, şaşkınlıkla. Ardından Efe'ye doğru adımladı. Yüzünde şaşkın bir gülümseme vardı, sesi titriyordu ama mantığı hala devredeydi.
Efe, derin bir nefes verip Selin'i hafifçe geri çekerek yanımızdaki boş tahta basamağa çöktü. Başını arkaya yaslayıp gökyüzüne baktı. “Batı yamacındaki o eski, kurumuş su kanalına doğru koştum,” dedi, sesi hala tam yerine oturmamıştı, boğuk ve yorgundu. “Fenerleri ve dikkatleri tamamen üzerime çektikten sonra, onların görmediği, ışığın vurmadığı o kör açıda çalılıkların arasından kanala atladım. Kanal boyunca eğilerek, çamura bata çıka koştum ve izimi tamamen kaybettirdim. Arkamdan gelemediler, yönlerini şaşırdılar. Karanlık döküm sahasında birbirlerine bağırmaya başladıklarında ben çoktan mahallenin sınırına girmiştim.”
Eylül, banktan doğrularak Efe’ye baktı, yüzünde minnettar bir ifade vardı. “Sen olmasan, bizi orada kesin alırlardı Efe. Hepimizi kurtardın.”
Efe, Eylül’ün burkulan ayağına, sonra hepimizin çamurlu üstüne başına baktı. Yüzündeki o yorgun ama sarsılmaz ifade geri gelmişti. “Biz bir ekibiz,” dedi, gözlerini hepimizin üzerinde tek tek gezdirerek. Bakışları bir an bana kaydı, o an içimdeki Lavinya’nın tüm dünyası hayal edemeyeceğim kadar büyük bir coşkuyla aydınlandı. “Birbirimizi geride bırakmayız. Ama buralarda daha fazla duramayız. Gelirken arka sokaklardaki hareketliliği gördüm, telsizlerden anladığım kadarıyla bu civarları, özellikle bizim mahalleyi tarayacaklar. Benim yüzümü gördüler. Bir şeyler düşünmemiz lazım. Hemen dükkana dönmemiz lazım.”
Efe'nin yüzünü gördüler. Şimdi ne yapacağız?
Kerem, Efe’nin koluna girerek onu ayağa kaldırdı. “Yürüyün hadi. Bu geceyi sağ salim bitireceğiz.”
Parktan, o paslı demir kapının ardındaki karanlıktan çıkarken, içimdeki o yıkım yerini kocaman bir sevince bıraktı. Her şeye rağmen o buradaydı. Babam buradaydı. Ve o yanımızda olduğu sürece, zaman çizgisi ne kadar kırılırsa kırılsın, bizim o karanlıktan çıkış yolunu bulacağımıza olan inancım tamdı. Gölgelerin arasından süzülerek, marangoz dükkanının o tanıdık, yasemin kokulu sessizliğine doğru adımlarımızı hızlandırdık. Birkaç dakika sonra, marangoz dükkanına varmıştık.
Marangoz dükkanının demir kepengini bu kez arkamızdan tamamen kapatıp kilitlediğimizde, o tanıdık ve sinsi yasemin kokulu ahşap havası bizi yeniden sarmaladı. Ancak bu kez dükkan, sadece sığındığımız bir barınak değil, etrafımızda gitgide daralan bir kapana dönüşmüştü. Selin titreyen elleriyle şalteri kaldırdı; tavandaki o tek çıplak ampul cızırdayarak yandı ve loş, sarı ışık her birimizin çamurlu, yırtık pırtık üstüne başından süzülüp yerdeki gölgelerimize düştü.
Efe, dükkanın ortasındaki ahşap tezgaha sırtını yaslamış, kesik kesik nefes almaya devam ediyordu. Hırkasının kolundaki çamurlar yere damlarken, gözlerini tek bir noktaya dikmişti. Kimse ne yapacağını, ne konuşacağını bilmiyordu. Parktaki o muazzam kurtuluş sevinci, yerini dükkanın içine adım atar atmaz amansız bir gerçekliğe bırakmıştı, Efe’nin yüzünü görmüşlerdi.
“Şimdi ne yapacağız?” diye sordu Leyla, kapüşonunu geriye atarken. Sesi odadaki ağır sessizliği bir bıçak gibi yardı. “Efe... Yüzünü net gördüler mi? Yani, eminsin değil mi?”
Efe başını yavaşça kaldırdı, yüzündeki çalı çiziklerinden sızan kan kurumaya başlamıştı. “Gördüler,” dedi, sesi düz ama buz gibi soğuktu. “Feneri doğrudan yüzüme tuttular. ‘Dur, kaçma!’ diye bağırırken bizzat gözlerimin içine bakıyordu polis. Beni bu mahallede tanımayan yok. Yarın sabah, bilemedin öğlene kalmaz dükkana da gelirler, eve de.”
“Allah kahretsin!” diye kükredi Kerem, elini tezgaha vurarak. “Hepsi o uğursuz kolye yüzünden! Bulamadık da lanet şeyi! Şimdi Efe’yi bizim yüzümüzden alacaklar!”
“Sakin ol Kerem, bağırma,” diye uyardı Akif. Sesi hala donuktu ama gözlerinde fırtınalar koptuğu belliydi. “Bağırmak hiçbir şeyi çözmez. Kaçış yollarını düşünmemiz lazım. Şehirden çıkman gerekebilir Efe.”
“İstatistiki ve hukuki olarak,” diye araya girdi Arda, gözlerini ovuşturarak. “Eğer eşkal netse ve sabaha arama kararı çıkarılırsa, şehirlerarası yollarda yakalanma ihtimali yüzde seksenin üzerinde. Üstelik kimlik kontrolü yapılmadan hiçbir yere gidemez.”
Eylül yanımda hafifçe titredi, koluma sımsıkı tutundu. Ben ise olduğum yerde kalakalmıştım. Zihnim delice dönüyordu. Tarih... Tarih bizim yüzümüzden tamamen sapmıştı. Gelecekte babamın polisle böyle bir davası, böyle bir kaçış hikayesi yoktu! Biz gelecekten gelip geçmişi kurtarmaya çalışırken, aslında geçmişin tüm dengesini bozmuştuk. Kendi varlığımı, annemin ve babamın geleceğini kendi ellerimle yok ediyormuşum gibi hissettim. Göğsüm sıkıştı, nefesim daraldı.
Kerem'in “Hepsi o uğursuz kolye yüzünden” deyişi beynimin içinde yankılanıyordu. Kolye oraya düşmemişti ki. Muhtemelen ya dükkanda bir yere sıkışmıştı ya da bambaşka bir sokakta düşmüştü. Biz gelecekten gelen üç kişi, kolyenin orada olduğunu sanıp geçmişteki bu insanları peşimizden sürüklemiştik. Biz olmasaydık, bu gece o araziye asla girilmeyecekti. Efe’nin yüzünü polisler asla görmeyecekti. Zamanı kurtaralım derken, onu kendi ellerimizle paramparça etmiştik.
“Kolye…”dedim aniden. Sesim dükkanın loşluğunda titredi ama herkesin dikkatini çekecek kadar net çıktı. “Kolye belki de hiç oraya düşmemişti…”
Bu cümleyi kurarken gözlerimi doğrudan Arda ve Eylül’e diktim. Söylediğim şeyin altındaki asıl mesajı sadece onların alabileceğini biliyordum. Arda’nın elindeki defteri tutan parmakları aniden kaskatı kesildi. Gözlerindeki o rasyonel parlaklık yerini dehşet dolu bir farkındalığa bıraktı. Eylül ise hızla bana döndü; nefesi boğazında düğümlenmiş gibi bakakaldı. Ne yaptığımızın, nasıl ölümcül bir hata yaptığımızın farkına tam o saniyede vardılar. Kafalarına dank eden bu gerçekle ikisi de adeta dilsiz birer heykele döndü. Bizim müdahalemiz, tarihi tamamen bozmuştu.
Diğerleri ise ne demek istediğimi tam olarak kavrayamadı. Kerem kaşlarını çatarak bana baktı. “Ne demek düşmemişti kızım? Çocuk oyuncağı mı bu? Düştü işte, dün gece o kargaşada kayboldu. Şimdi bunu tartışmanın sırası mı?”
Selin de araya girmek ister gibi elini kaldırdı ama konuşamadı. Herkes kendi derdine ve Efe'nin polisten nasıl kaçacağına odaklandığı için, bizim aramızdaki o sessiz ve korkunç bakışmayı, Eylül ve Ardanın, geleceği nasıl mahvettiğini anladığı o anı fark edemediler bile.
Gözlerim, nasıl olduğuna bakmak için Selin'e kaydı. Dükkanın ortasında, sarı ampulün tam altında duruyordu. Çamurlu elleri, hırkasının altından karnına doğru gitti. Dudakları titriyor, gözlerindeki o hüzünlü ve amansız dehşet büyüyordu. Herkes Efe'nin nasıl kaçacağını, polislerden nasıl sıyrılacağını tartışırken, Selin aniden öyle bir ses tonuyla konuştu ki, dükkandaki tüm sesler, fısıltılar, hatta dışarıdaki rüzgarın uğultusu bile bıçakla kesilmiş gibi durdu.
“Efe hiçbir yere gidemez,” dedi Selin.
Sesi yüksek değildi, aksine ufacık, kırılgan bir fısıltıydı ama dükkanın duvarlarında adeta bir çığ gibi yankılandı.
Kerem arkasını döndü, “Ne demek gidemez Selin? Adamı alacaklar diyoruz, sen ne-”
“Gidemez…” diye tekrarladı Selin, gözlerinden boşalan yaşlar yanaklarından akıp giderken. Bakışlarını doğrudan Efe’nin gözlerine dikti. “Gidemezsin Efe. Beni… bizi bırakıp hiçbir yere gidemezsin.”
Efe kaşlarını hafifçe çatarak Selin’e doğru bir adım attı. “Selin, saçmalama. Polisin beni alması demek her şeyin bitmesi demek. Birkaç hafta saklanmam lazım-”
“Ben hamileyim.”
Zaman durdu.
Kelimenin tam anlamıyla dükkandaki herkes, tek bir saniyede kaskatı kesildi. Hava, solunamayacak kadar katılaştı. Akif’in elindeki bez parçası yere düştü. Akif, Kerem ve Leyla, ağzı açık bir şekilde Selin’e bakarken adeta bir heykele dönüştüler. Arda’nın elindeki kalem defterin üzerine düştü ama Arda ne deftere baktı ne kaleme; gözleri fal taşı gibi açılmış, Selin’e kilitlenmişti. Eda nefesini tuttu, eliyle ağzını kapattı. Eylül ise dehşete düşmüş bir ifadeyle bana bakıyordu. Dükkandaki dokuz insan, o loş sarı ışığın altında adeta zamansız bir donmuşluğun içine hapsedildi. Kimse milim kıpırdamadı, kimse nefes almadı. Dükkan kaskatı, sağır edici bir sessizliğe gömüldü.
O an... O iki kelimenin Selin’in dudaklarından döküldüğü o salise, benim için tüm evren infilak etmişti. Kulaklarımda uğuldayan o sağır edici ses, kalbimin atışını tamamen sildi. Başım döndü, dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu ama arkamdaki kereste yığınına tutunarak ayakta kalabildim.
Selin’in karnındaki o ufacık, henüz varlığından yeni haberimiz olduğu o can... Bendim. Ben, tam şu an, yirmi yıl öncesinin bu nemli marangoz dükkanında, gelecekteki annemin dudaklarından kendi varoluşumu dinliyordum. İçimdeki o sarsıntı, ruhumu milyarlarca parçaya ayırdı. Karşımdaki o genç, çamurlarla kaplı, polisten kaçan kız, beni taşıyordu. Ve babam... Kendini feda eden, saatler önce o ışıkların önüne gözünü kırpmadan atlayan o genç babam artık çok çaresizdi. Gitmek zorundaydı çünkü yakalanırsa gelecek kararacaktı ve kalmak zorundaydı, çünkü arkasında beni ve annemi bırakacaktı.
Gözyaşlarım gözlerimi öyle bir bulandırdı ki, dükkandaki sarı ışık devasa bir hareye dönüştü. Göğsümün tam ortasında, kaburgalarımı kıran bir acı hissettim. Ağlamamak, çığlık atmamak, gidip annemin dizlerine kapanmamak için dudaklarımı kanatana kadar ısırdım. Sevincin, dehşetin, suçluluğun ve varoluşun o amansız ağırlığı omuzlarıma çöktü. Biz ne yapmıştık? Biz geçmişe gelerek nelere sebep olmuştuk? Bugün kolyeyle ilgili fark ettiğim o büyük hata şimdi canımı bin kat daha fazla yakıyordu. Eğer Efe hapse girerse ya da kaçmak zorunda kalırsa, doğacak olan bana ne olacaktı? Ben zaten, sadece üç yılımı babamla geçirmiştim… Kendi hayatımı, kendi doğumumun huzurunu kendi ellerimle bozmuştum. En önemlisi ise, Yusuf'a ne olacaktı?
Efe, Selin’in karşısında adeta taş kesilmişti. Gözlerindeki o sarsılmaz, felsefi lider ifadesi ilk defa tamamen darmadağın oldu. Dudakları aralandı ama tek bir kelime bile çıkmadı boğazından. Bakışları yavaşça Selin’in yüzünden, onun titreyen elleriyle kapattığı karnına doğru indi. Dünyanın en güçlü adamı, o saniyede bir çocuk kadar çaresizce kalakalmıştı.
“Selin…” dedi Efe, sesi adeta un ufak olmuştu. “Sen... Ne diyorsun?”
Selin hıçkırarak Efe’ye doğru bir adım daha attı ve başını onun çamurlu göğsüne yasladı. “Gidemezsin,” diye ağladı, elleriyle Efe’nin hırkasını sımsıkı kavrayarak. “Bizi bırakıp gidemezsin Efe. Ben sensiz ne yaparım? Bu çocuk sensiz ne yapar?”
Kerem yavaşça başını iki yana salladı, gözleri dolmuştu. “Vay be…” diye mırıldandı, sesi dükkanın o kaskatı havasında eridi. “Baba oluyorsun lan koca kafa…”
Akif, arkasını dönüp duvara yaslandı ve derin bir iç çekti. Arda ve Eylül ise gözlerini benden ayıramıyorlardı. İkisinin de bakışlarında aynı dehşet, aynı suçluluk ve aynı büyülenmişlik vardı. Onlar da biliyordu; o karnındaki bebek bendim.
Ben, Lavinya. Geleceğini kurtarmak için zamanı büken ama geçmişin o amansız çarkları arasında, annesinin kendine hamile kalışına şahit olan kız. Dükkanın tavanındaki ampul cızırdayarak sallanmaya devam ederken, içimdeki o yangınla ve geleceğin o en ağır sırrıyla, babamın ve annemin birbirine sarılışını izledim. Artık sadece polisten değil, kendi ellerimizle yarattığımız bu yeni, tehlikeli kaderin kendisinden de kaçmak zorundaydık.
Efe, Selin’i göğsüne daha da sıkı bastırdı; sanki kolları arasında tuttuğu şey sadece sevdiği kadın değil, tüm dünyaymış gibi. Parmakları Selin’in saçlarının arasında titrerken, gözlerini kapatıp derin, sarsıcı bir nefes aldı. Onların bu sessiz, çamurlu ve çaresiz sarılışı, dükkandaki zamanın buzunu yavaş yavaş eritti.
İlk hareketlenen Eda oldu. Gözlerinden akan yaşları hırkasının koluyla silerek öne atıldı ve Selin’in kollarına sarıldı. “Selin... İnanamıyorum,” diye fısıldadı, sesi sevinç hıçkırıklarıyla boğularak. Hemen arkasından Leyla da gelip ikisine birden sarıldı. Marangoz dükkanının o amansız, karanlık havası bir anlığına da olsa yeni bir hayatın mucizesiyle dağılır gibi olmuştu.
Ben ise olduğum yerde, sanki bir rüyanın tam ortasından geçiyormuş gibi sarsak adımlarla onlara doğru ilerledim. Göğsümdeki o devasa ağırlık, yerini tarifsiz, akıl almaz bir duygu seline bırakmıştı. Karşımda duran kadın, beni dünyaya getirecek olan insandı. Adımlarım beni onun yanına kadar taşıdığında, Selin göz yaşları içindeki yüzünü bana doğru çevirdi.
“Tebrik ederim... Selin,” diyebildim. Sesim o kadar derinden, o kadar titreyerek çıktı ki, içimdeki o kopan fırtınanın tüm tınısı kelimelerime yansıdı.
Selin'e yaklaşayıp elini tuttuğumda, teninin sıcaklığı içimi kavurdu. O an ruhumdan geçen hissi kelimelerle anlatamazdım. ona sadece bir arkadaş olarak değil, varlığımı borçlu olduğum kadına duymam gereken tüm o gizli minnetle baktım. Selin, gözlerimin içine bakarak elimi sıktı. Benim gelecekten gelen Lavinya olduğumu bilmeden, sadece bu zor gecede acısını paylaşan bir dost gibi gülümsedi. Ama içimde büyüyen o suçluluk duygusu yakamı hiç bırakmadı.
Ben, Selin'in yanından gittikten sonra, Efe bir daha sarıldı, son kez sarılırcasına sarıldı. Veda eder gibi sarıldı, sonra Selin’den yavaşça ayrıldı. Yüzündeki o donakalmış, şaşkın ifade saniyeler içinde yerini simsiyah, ağır ve ürkütücü bir kararlılığa bıraktı. Az önce bir çocuk gibi çaresiz bakan o adam gitmiş, yerine omuzlarına bir ailenin yükü binmiş o sarsılmaz lider geri gelmişti. Gözlerini dükkanın zeminindeki çamurlu ayak izlerimizden ayırıp hepimizin üzerinde tek tek gezdirdi. Bakışları en son Kerem ve Akif’te durdu.
Neler oluyor?
