4. bölüm · Yarınlara Müdahale

Geçmişin İzleri

Hayal Lina Kavuk

Ahşap kapının eşiğinde, o tozlu ve garip kokan deponun çıkışına doğru bakarken üçümüz de birer heykel gibi donup kalmıştık. Kulaklarımızda hala asansördeki o basıncın yarattığı hafif uğultu vardı. Eylül, parmaklarıyla gri eşofmanının arkasını çekiştirirken, Arda sırt çantasını omzuna tam oturtmaya çalışıyordu ama gözlerini dışarıdaki o garip hareketlilikten bir saniye bile ayıramıyordu.

“Tamam,” dedi Eylül, yapmacık ve sinir bozucu bir neşeyle gülerek. “Çok güzel bir şaka. Gerçekten harika. Prodüksiyon kalitesine bayıldım. Lavinya, bütçeyi nereden buldun kızım? Netflix falan mı sponsor oldu bu işe? Hadi, kameralar nerede? Çıksın şu gizli ekip de biz de evimize dönelim. Anneme kütüphanedeyim dedim, kadın beni evde bekliyor.”

“Eylül, kamerayı falan bilmem ama,” dedim, cebimdeki o sararmış kağıdı parmaklarımın arasında sıkıştırarak. “Dışarıdaki şu havanın kokusu bile bir garip. Sanki... sanki daha az egzoz kokuyor etraf. Ayrıca o lüks yat limanı nereye kayboldu?”

Deponun devasa ahşap kapısından dışarıya ilk adımı attığımızda, yüzümüze çarpan hava haziran sıcağıydı ama sahilin o bildiğimiz modern, cıvıl cıvıl havasından tamamen uzaktı. Kıyıya yanaşmış olan arabalara baktığımda gözlerimi bir anlığına kısıp bakmak zorunda kaldım. Sanki etraf değişmiş gibiydi, atmosfer çok farklı gelmişti. Arda ise bu durumda, telefonunu çıkarmış, bir şeyler yapıyordu.

Eve gitsek iyi olacaktı, hava kararmaya ve soğumaya başlamıştı. “Artık eve gitmeliyiz, hava kararmaya başlamış.”

Eylül'de beni onaylar gibi kafasını salladı. “Bencede gidelim. Zaten en başından buraya gelmemeliydik.”

İkimizde dönüp, hiç sesi çıkmayan Arda'ya baktık, telefonundan gözlerini ayırmıyorken kaşlarını çatmıştı. Arda'yı Elimle dürttüm, “Arda, hadi gitmiyor muyuz?”

Bana doğru döndü. “Ne dürtüyorsun kızım ya, telefonlara bir şey olmuş, çekmiyorlar.”

Telefonlar çekmiyor mu?

Kaşlarımı çattım, “Mahalleye gidince bakarız.”

Sahil yolundan yukarıya, bizim her gün yürüdüğümüz o büyük caddeye çıkan yokuşu tırmanmaya başladık. Ancak yokuş o kadar tozlu ve çamurluydu ki, beyaz spor ayakkabılarım daha ilk dakikadan griye boyanmıştı. Bizim mahalleye sapan köşeye geldiğimizde, üçümüzün de adımları durdu.

“Bu nasıl olur?” diye mırıldandı Arda, etrafında kendi ekseninde dönerek. “Bu... bu bizim evlerin olduğu sokak. Ama bir terslik var.”

“Terslik mi?” dedim, ellerimi belime koyarak, sesimi her zamanki gibi dalgaya vurmaya çalışıyordum ama bu sefer sesim dikey bir çizgide titriyordu. “Mesela deponun içinden bir anda bir asansör belirmesi, rüyamdan buraya gelen mektup ve o cinli depo küçük bir terslik sayılabilir mi Arda Bey! Fizik kuralların bunu açıklıyor mu şu an?”

“Kes sesini Lavinya, dalga geçilecek bir an değil!” diye çıkıştı Arda, sokağın köşesindeki binaları incelerken.

Haklıydı. Sokak bizim sokağımızdı ama bir şeyler çok yanlıştı. Bizim apartmanın altındaki o büyük süpermarketin yerinde, eski, tabelası solmuş bir bakkal duruyordu. Dükkanın vitrininde asılı olan ilanlar, renkleri solmuş abur cubur paketleri sanki on yıl öncesine aitti.

Yol kenarına park edilmiş arabaların hepsi eski model, köşeli tasarımlara sahipti. Sokak lambalarının ışığı bile günümüzün o beyaz LED ışıkları değil, genzi yakan cinsten, loş ve turuncu bir gaz lambası rengindeydi.

Eylül, ağlamaklı bir sesle konuştu, “Biri bize ilaç falan mı verdi kafede? Toplu bir halüsinasyon mu bu? Bak, şu karşıdaki bina... bizim bina değil mi? Ama neden bu kadar eski ve kirli görünüyor?”

“Bilmiyorum,” dedi Arda, adımlarını sokağın ortasına doğru yönlendirirken. “Ama burada duramayız. Eve gidip anneme bakacağım. Eğer bu bir şakaysa, bunun hesabını sorarım.”

“Dur, bekle!” diye arkasından seslendim ama Arda çoktan kendi apartmanına doğru yürümeye başlamıştı. Eylül ile birbirimize baktık. İçimdeki o yasemin kokusu tamamen yok olmuştu, yerini yağmur sonrası toprak ve eski mazot kokusu almıştı. Cebime elimi attım, zarf hala oradaydı ama artık sıcak değildi, sıradan bir kağıt parçası gibi buz gibiydi.

Arda apartmanın kapısına ulaştığında şok içinde kalakaldı. Biz de peşinden gittik. Apartmanın dış kapısı şifreli veya kapıcı otomatlı değildi; eski, paslı bir anahtar kilidi vardı ve kapı aralıktı. Arda kapıyı itip içeri girdiğinde, merdiven boşluğundaki o tanıdık boya kokusunun bile farklı olduğunu fark ettik.

“Yukarı çıkıp bakacağım,” dedi Arda, merdivenleri ikişer ikişer tırmanırken.

“Arda, bekle, delilik bu!” diye sızlandı Eylül ama durmadı. Üçümüz birden Arda’nın dairesinin önüne geldik. Kapının üzerindeki isimlikte “Leyla COŞKUN” yazıyordu. Arda’nın annesinin adı. Ama yazı tipi ve pirinç levha o kadar parlaktı ki, sanki yeni takılmış gibiydi. Arda derin bir nefes alıp kapının ziline bastı.
İçeriden ayak sesleri geldi. Kapı yavaşça aralandı.

İçerden çıkan kadını gördüğümüzde,
üçümüzün de nefesi kesildi.
Karşımızda duran kadın, Arda’nın annesi Leyla teyzeye inanılmaz derecede benziyordu. Ama bir sorun vardı, Bu kadın en fazla yirmi yaşlarındaydı. Saçları modern kesim değil, eski tarz bir kabarıklığa sahipti. Üzerinde soluk renkli, kot bir ceket vardı. Gözlerini kısarak bize, özellikle de Arda’ya baktı.

“Kime bakmıştınız?” dedi genç kadın, ses tonu Leyla teyzenin sesinin çok daha ince ve genç haliydi.

Arda birkaç adım geri gitti, dili tutulmuş gibiydi. “Ben... Leyla hanımı aramıştım.”
Genç kadın hafifçe gülümsedi, bu gülümsemede garip bir şüphe vardı. “Leyla benim. Ama sizi çıkaramadım? Akif’in arkadaşları mısınız? Onu bugün hiç görmedim.”

Eylül arkamda küçük bir çığlık attı, Arda ise merdiven korkuluklarına tutunmasaydı düşecekti. Ben ise kadının yüz hatlarını inceliyordum. Leyla mı? Bu kız nasıl Leyla teyze olabilir? Şaka mı bu? Kamera nerede? diye düşündüm içimden. Kesinlikle birileri bizimle çok büyük bir oyun oynuyordu. Bir film seti, bir sosyal deney ya da tamamen aklımızı kaçırmıştık.

“Pardon, biz yanlış geldik galiba,” dedim hızla, Arda’nın kolundan tutup onu geriye doğru çekerken. “Kusura bakmayın, arkadaş buraları pek bilmiyor da. İyi akşamlar.”

Kapıyı hızla kapattık ve merdivenlerden adeta aşağıya yuvarlanarak indik. Sokağa çıktığımızda hava iyice soğumuştu. Üçümüz de mahallenin ortasındaki o küçük parka doğru koştuk. Nefes nefese kalmıştık.

“Bu imkansız,” diye bağırdı Arda, elleriyle başını tutarak. “O kadın... o kadın annemin gençlik fotoğraflarının aynısıydı. Ama bu mantıklı değil! Annem şu an otuzlu yaşlarında evde uyuyor olmalı!”

“Belki de akrabasıdır?” dedi Eylül, bir umut kırıntısına tutunmaya çalışarak. “Yani, annenin bir yeğeni falan vardır, adı da Leyla’dır? Olamaz mı?”

“Annemin hiç yeğeni yok Eylül!” diye gürledi Arda.

“Pekala, sakin olun,” dedim, ortamı yumuşatmak için her zamanki alaycı maskemi takmaya zorlayarak. “Bence harika bir Hollywood setinin tam ortasındayız. Birazdan bir yönetmen çıkıp ‘Kestik!’ diyecek ve biz de kahkahalarla gülerek kafemize döneceğiz. Yani, başka ne olabilir ki? Zamanda yolculuk falan mı? Lütfen, o sadece ucuz bilim kurgu filmlerinde olur.”

“O zaman bu arabaları, bu sokakları, o kadını açıkla Lavinya!” dedi Arda, yeşil gözlerini bana dikerek. “Senin o aptal zarfın yüzünden neyin içine düştük biz?”

“Benim zarfım mı?” diye çıkıştım. “Ben size zorla gelin demedim! Kendiniz kaşındınız!”
Biz tartışırken, parkın diğer ucundaki loş ışıkta iki kişinin oturduğunu fark ettik. Bir kız ve bir erkek, hararetli bir şekilde kendi aralarında konuşuyorlardı. Birkaç dakika sonra leyla denilen kızda yanlarına geldi. Erkek olanın elinde eski model, antenli bir cep telefonu vardı. Kızlardan birinin omuzlarından aşağı dökülen saçları, benimki gibi olmasa da tanıdık bir bakır tonundaydı.

onlara bakarken, biraz ötemizde olan bir Bakkal dikkatimi çekti. Daha doğrusu bakkaldaki gazeteler. Birkaç adım atıp bakkaldaki gazetelerin yanına doğru yürüdüm ve gazetelerden bir tanesini elime aldım. Gazeteyi elime almamla olduğum yerde kaskatı kesilmem bir oldu. gördüğüm şeyle birlikte dehşete düştüm, bu nasıl olabilir?

Manşet: 2006 yılının yazına girmemizle birlikte geri sayım başladı! Okulların kapanmasına ve 3 aylık yaz tatiline girmemize son 1 hafta.

Böyle bir şeyin olması imkansız! Nasıl olabilir, nasıl olurda 2006 yılında olabiliriz? “Arda, Eylül hemen buraya gelmeniz lazım! Bir şey buldum.” Diye onlara seslendim.

Yanıma geldiklerinde ikiside gözlerine dikmiş gazeteye bakıyorlardı.

Eylül'ün gözleri korkuyla açıldı. “Hadi canım! Saçmalamayın!”

Arda ise öfkelenmeye başlamış gibi yutkundu. “Neler oluyor?”

Kafamı iki yana salladım. “Hiçbir fikrim yok.”

“Şunlara soralım,” dedi Arda, öfkeyle o tarafa doğru yürüyerek. “Hangi yıldayız, burası neresi, biri bize açıklama yapmak zorunda.”
“Arda, dur!” dedi Eylül ama nafileydi. Üçümüz birlikte parktaki o banka doğru ilerledik. Yaklaştıkça konuşma sesleri netleşmeye başladı.

“Akif’e ulaşamıyorum,” diyordu erkek olan genç, elindeki telefonu sallayarak. “Deponun oraya gidecekti, hala dönmedi. Selin, senin bir haberin var mı?”

“Hayır Kerem,” dedi bakır saçlı kız, kollarını kendine daha sıkı sararak. “En son Leyla ile konuşmuştu işte. Benim içimde kötü bir his var.”

Bankın önüne geldiğimizde, o üç genç başını kaldırıp bize baktı. Bakır saçlı kızın gözleri benim yeşil gözlerimle buluştuğunda, içimde garip, anlamlandıramadığım bir sıcaklık hissettim. Kızın yüz hatları, burnunun yapısı, hatta dudaklarını hafifçe büzüşü bana o kadar tanıdıktı ki... Ama o an bunun ne anlama geldiğini idrak edecek durumda değildim.

Sadece çok büyük bir yabancılık ve garip bir aşinalık hissi arasında sıkışıp kalmıştım.
“Bir sorun mu var arkadaşlar?” diye sordu Kerem adındaki genç, bize bakarak. Üzerindeki geniş kesim ceket ve saç tarzı tamamen eski usuldü.

Arda boğazını temizledi, sesini normal tutmaya çalışarak sordu, “Pardon, biz buraların yabancısıyız da... Bugün ayın kaçı? Yani, tam olarak hangi gündeyiz? Telefonlarımızın şebekesi çekmiyor da.”

Banktaki gençler birbirlerine bakıp hafifçe güldüler. Kerem telefonunu cebine koyarken, “Şebeke buralarda hep sıkıntılı zaten,” dedi. “12 Haziran bugün. Hayırdır, günleri mi şaşırdınız?”

“Yıl?” diye sordu Arda, sesi bu sefer tamamen kısılarak.

“Yıl mı?” Bakır saçlı kız araya girdi, hafifçe kıkırdayarak bana baktı. Saçlarımdaki kızıllık dikkatini çekmiş gibiydi. “Şaka mı yapıyorsunuz? 2006 yılındayız tabii ki. Çok içmiş gibi bir haliniz de yok ama…”

Eylül arkamda tamamen sessizliğe gömüldü. Arda ise donup kalmıştı. 2006. Annemin gençlik albümlerinde gördüğüm, bir arkadaş gruplarının olduğu, hayatımızın henüz başlamadığı o yıl.

Tamam, bu kesinlikle bir kamera şakası. Başka açıklaması olamaz. Eğer bu gerçekse... ben henüz doğmadım bile.

“Teşekkürler,” dedim, Arda ve Eylül’ün koluna yapışarak onları hızla banktan uzaklaştırırken. Arkamızdan o gençlerin “Garip tipler…” diye fısıldaştıklarını duyabiliyordum.

Parkın çıkışındaki karanlık bir köşeye çekildiğimizde, Eylül hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Biz geri dönemeyeceğiz... O asansör bizi buraya bıraktı ve gitti. Biz ne yapacağız?”

Arda derin derin nefes alıyordu, gözleri sokağın köşesindeki o eski arabalara kilitlenmişti. “İnanmak istemiyorum... Ama o kadın annemdi. Ve o banktaki çocuk... Eylül, o çocuk senin babanın gençliğine ne kadar benziyordu, fark etmedin mi?”

“Hayır, hayır, hayır!” diye kulaklarını kapattı Eylül. “Düşünmek istemiyorum.”

“Bakın,” dedim, durumun ciddiyeti her saniye üzerime bir kabus gibi çökerken hala dik durmaya çalışarak. “Eğer gerçekten 2006 yılındaysak ve o insanlar bizim ailelerimizse... Henüz hiçbir şeyden haberleri yok. Ve en önemlisi, bizim burada olduğumuzdan da haberleri olmamalı. Delirdiğimizi düşünmeyi tercih ederdim ama şu an hayatta kalmak için bir plana ihtiyacımız var. Ve o plan, o gençlerin peşinden gitmekle başlıyor.”

Çünkü o banktaki gençlerin az önce bahsettiği “Akif” ismi, Arda’nın babasının adıydı. Ve bir şeyler, çok büyük bir felaketin yaklaşmakta olduğunu fısıldıyordu.

İnsanın bastığı toprağın, soluduğu havanın ve bildiği tüm doğruların elinden kayıp gitmesi saniyeler alıyormuş. Bir odada uyanırsınız, her şey yerindedir; sonra bir asansöre biner ve kendinizi hiç ait olmadığınız bir takvimin ortasında bulursunuz. 2006. Bu sadece dört haneli bir sayı değil, bizim henüz var olmadığımız, ailelerimizin ise hayatlarının en büyük hatalarını yapmaya hazırlandığı bir zaman dilimiydi.

“Hala inanmıyorum,” diye fısıldadı Arda. Parkın loş bir köşesinde, gölgelerin arasına gizlenmiş halde beklerken sesi bir kısıp bir yükseliyordu. “Bu imkansız. Mantıklı düşünün. Büyük bir hipnoz dalgası, toplu bir sanrı ya da birileri bizi delirtmek için milyarlık bir dekor hazırladı. Geçmişe gitmek diye bir şey yok. Bu... bu doğa kanunlarına aykırı!”

“Arda, sakin ol,” dedim ama kendi ellerimin titremesini eşofmanımın ceplerine saklamaya çalışıyordum. “Ben de bir yerlerden sinema ışıkçılarının çıkmasını bekliyorum ama o bankta oturan kız... Onun gülüşü, saçlarını savuruşu... Annemin otuz sekiz yaşındaki haliyle aynı. O benim annem, Selin.”

Eylül ise bir taşın üzerine çökmüş, kafasını dizlerinin arasına almıştı. Ağlaması durmuştu ama yerini derin bir şok dalgasına bırakmıştı. “Eğer o çocuk babamsa…” diye mırıldandı boğuk bir sesle. “Annem nerede?”

karşımdaki manzarayı, yani gelecekteki hayatlarımızın mimarlarını dikkatle incelemeye başladım. Çünkü karşımızda duran üçlü, sadece geçmişin gençleri değil, bizim varoluşumuzun anahtarlarıydı.

Selin, Benim gelecekteki otuz sekiz yaşındaki annem. Şu an on sekizinin sonunda, hayat dolu, saçları tıpkı benimki gibi bakır kızılı. Üzerindeki o eski model kot ceket ve altındaki İspanyol paça pantolonla tam bir 2000'ler genciydi. Ama yüzündeki o umursamaz, neşeli ifadenin arkasında, sanki her an kırılacak bir sır saklıyor gibiydi.

Kerem, Eylül’ün gelecekteki babası. Uzun boylu, Eylül'ün saçlarına benzeyen dağınık kumral saçları gözlerinin önüne düşen, dönemin modasına uygun geniş kesim gömlek giymiş bir genç. Gerçektende çok yakışıklı görünüyordu. Elindeki o eski, antenli kapaklı telefonla sürekli birilerine ulaşmaya çalışıyordu. Gözlerinde, Eylül’ün o masum ve endişeli bakışlarının aynısı vardı.

Leyla, Arda’nın gelecekteki annesi. Az önce kapısını çaldığımız, bizi tanımayan o genç kız. Parktaki bankta Selin ve Kerem'in biraz uzağında, huzursuzca parmaklarıyla oynuyordu. Kahve rengi saçları, kahverengi hafif çekik gözleri ve keskin çene hattıyla tam bir disiplin abidesi gibi duruyordu; Arda’nın o rasyonel, sert yapısı tamamen bu kızdan miras kalmıştı.

Ve en önemlisi, şu an ortalıkta olmayan ama az önce adını duyduğumuz bir dördüncü kişi vardı, Akif. Yani Arda’nın gelecekteki babası. Kerem’in telefonda “Deponun oraya gidecekti, hala dönmedi.” dediği o gizemli adam.

“Onlarla konuşmalıyız,” dedim aniden, gölgelerin arasından öne doğru bir adım atarak.

“Saçmalama Lavinya!” diye fahiş bir fısıltıyla kolumdan yakaladı Arda. “Ne diyeceğiz? ‘Merhaba, biz yirmi yıl sonrasından geliyoruz, senin oğlunum, senin de kızınım’ mı diyeceğiz? Bizi direkt akıl hastanesine kapatırlar.”

“Başka çaremiz var mı?” dedim, yeşil gözlerimi Arda’nın mavi gözlerine dikerek. Tıpkı annesi Leyla gibi inatçı bakıyordu. “Burada, parkın köşesinde açlıktan ve soğuktan ölecek miyiz? Kim olduğumuzu söylemek zorunda değiliz. Sadece... mahalledeki yeni gençler gibi davranacağız. Kaybolmuş, yardıma ihtiyacı olan yabancılar gibi.”

Eylül yavaşça ayağa kalktı, üzerindeki tozları silkeledi. “Ben... babamın gençliğiyle tanışmak istiyorum. Gerçekten o mu, emin olmam lazım. Yoksa aklımı kaçıracağım.”

Arda derin bir nefes aldı, siyah saçlarını eliyle geriye doğru taradı. Bu onun teslim olma şekliydi. “Pekala. Ama konuşmayı Lavinya sen yapacaksın. Senin o alaycı, her duruma ayak uyduran çenen belki işe yarar. Ben ve Eylül arkanda duracağız. Ve sakın gelecekle ilgili tek bir kelime bile kaçırma.”

Üçümüz birden, sanki dünyanın en ince buz tabakasının üzerinde yürüyormuşuz gibi büyük bir dikkatle banka doğru ilerledik. Ayaklarımızın altından çıtırdayan kuru yaprakların sesi, parkın sessizliğinde yankılandı. Banktaki üç genç, yaklaşan ayak seslerimizi duyunca hararetli tartışmalarını bir anda kesip başlarını bize çevirdiler.

Genç Selin, gözlerini doğrudan benim üzerime dikti. Kızıl saçlarıma, yeşil gözlerime bakarken yüzünde saniyelik bir anlayamadığım duygu belirdi. Sanki aynaya bakıyormuş gibi hissettiğini gözlerinden okuyabiliyordum.

“Yine mi siz?” dedi Kerem, hafifçe kaşlarını çatarak ama sesinde bir düşmanlıktan ziyade merak vardı. “Günleri, yılları şaşıran yabancılar. Bir şey mi arıyorsunuz?”

“Aslında evet,” dedim, yüzüme en masum, en çaresiz gülümsememi yerleştirerek.

Annene 'anne' deme, sakın saçmalama Lavinya!

“Biz... az önce buralarda çok garip bir olay yaşadık. Cüzdanlarımızı ve telefonlarımızı çaldırdık. Buraların yabancısıyız. Kalacak bir yer, ya da en azından bir telefon kulübesi arıyoruz. Bize yardım edebilir misiniz?”

Genç Leyla ayağa kalktı, kollarını göğsünde bağlayarak bizi süzdü. “Bu saatte mi? Hem de üçünüz birden? Kıyafetleriniz de bir garip. Nereden geldiniz siz?”

Arda arkamda kaskatı kesilmişti. Kendi annesinin gençlik hali karşısında sorguya çekilmek, onun o sarsılmaz mantığını tamamen felç etmişti.

“Biz sahildeki o eski depolardan taraftan geldik,” diye araya girdi Eylül. Sesi titriyordu ama bu titreme, cüzdanı çalınmış korkmuş bir kız rolüne o kadar iyi uymuştu ki, banktakilerin şüphesi bir nebze olsun dağıldı.

“Sahil depoları mı?” dedi Kerem aniden ayağa fırlayarak. Elindeki antenli telefonu daha sıkı kavradı. “Siz... orada Akif adında birini gördünüz mü? Bizim bir arkadaşımız. Bir saattir ondan haber alamıyoruz ve deponun tarafa gitmişti.”

Üçümüz de birbirimize baktık. Geleceğin ve geçmişin o en karanlık noktası, tam o saniyede, parktaki loş ışığın altında birleşmişti.

Eylül’ün ‘sahil depoları’ lafını ortaya atmasıyla birlikte, parktaki havanın bir anda nasıl buz kestiğini hissetmek zor değildi. Genç Kerem’in gözleri adeta yuvalarından fırlamış, elindeki o devasa antenli telefonu neredeyse kıracakmış gibi sıkmaya başlamıştı. Tam o sırada Arda arkamdan fısıldadı, ama fısıltısı daha çok can çekişen bir farenin son çığlığına benziyordu:

“Lavinya, bir şey yap. Eylül bizi az önce yüzyılın en büyük adli vakasının tam göbeğine fırlattı. Kuantum fiziği buraya kadar diyor, gerisini senin çenen halledecek.”

İç sesime kalsa ben de bir köşede ‘krep çeviren annemin on sekiz yaşındaki haline’ bakıp felsefe yapacaktım ama durum acildi. Hemen yüzüme, lisede disiplin kuruluna sevk edildiğimde takındığım o ‘ben hiçbir şey görmedim, tamamen masumum’ ifadesini yerleştirdim.

“Akif mi?” dedim, sesimi olabildiğince doğal tutmaya çalışarak. “Yok, biz öyle isimli birini görmedik. Zaten sahilde yürürken arkamızdan biri ‘Hey!’ diye bağırınca arkamıza bakmadan kaçtık. Cüzdanlar o sırada gitti herhalde. Biz sadece... Ne bileyim, buralarda sığınacak bir yer arıyoruz.”

Genç Leyla, yani Arda’nın gelecekteki o disiplin abidesi annesi, kollarını göğsünde daha da sıkı kavrayarak bize doğru bir adım attı. Arda’nın tam o saniyede nefesini tuttuğuna yemin edebilirim. Kendi anneniz size yirmi yıl öncesinden ters ters bakıyorsa, evrenin tüm fizik kuralları o an anlamını yitirirdi tabii.

“Çocuklar, siz çok garipsiniz,” dedi Leyla, gözlerini özellikle Arda’nın üzerindeki modern tişörtte gezdirerek. “Üzerinizdeki kumaşlar bile bir tuhaf. Ve o saç... Kızım senin saçının boyası hangi marka? Bizim kuaför Hüseyin’de hiç böyle bir kızıl görmedim.”

Annemin gençliği olan Selin ise hafifçe kıkırdadı. O an içimden gidip ona sarılmak, “Anne, gelecekte krep tarifini biraz değiştirmelisin, Yusuf hepsini tek başına yiyor” demek geldi ama kendimi tuttum. Selin, Leyla’nın koluna dokundu. “Ya Leyla, takıldığın şeye bak. Çocuklar soyulmuş işte, şoktalar.” Başını Eylül'e çevirdi “Baksana şu arkadaki kumral kızın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi.”

Eylül hakikaten de kendi babasının gençlik haline bakmaktan düzgün nefes alamıyordu. Genç Kerem ise hala deponun derdindeydi. “Eğer depodan geldiyseniz ve orada kimseyi görmediyseniz, ben gidip bakacağım,” dedi, üstüni düzelterek. “Akif tek başına o tekinsiz adamlarla ne yapıyor hala anlamadım.”

“Dur, gitme!” diye bağırdı Eylül aniden. Sesi öyle bir çıktı ki, parktaki bir çift karga irkilerek havalandı. Kerem dahil herkes şaşkınlıkla Eylül’e döndü. Eylül durumu toparlamak için hemen elini alnına koydu, adeta pembe dizilerdeki bayılma sahnelerinden birini taklit ediyordu. “Yani... gitme bence. Orası çok karanlık. Hem... biz orada bir şeyler duyduk gibi oldu. Tehlikeli olabilir.”

Arda dayanamayıp öne çıktı. Kendi anne ve babasının geçmişteki bu dertli haline daha fazla tepkisiz kalamamıştı. “Eğer arkadaşınızı arıyorsanız, birlikte gidelim. Hem bizim de polise gitmemiz ya da bir telefon bulmamız gerekiyor. Tek başınıza gitmeniz mantıklı değil. İstatistiksel olarak, tekinsiz bölgelere grup halinde girmek suç oranını %40 azaltır.”

Genç Kerem kaşlarını kaldırdı, Arda’ya uzaylı görmüş gibi baktı. “İstatistik mi? Birader sen ne biçim konuşuyorsun ya? Profesör gibi. Kaç yaşındasın sen?”

“On sekiz,” dedi Arda bozuntuya vermeden.

“Vay be,” diye mırıldandı Kerem. “Bizim buraların gençleri genelde ‘Mevzu var, yürüyün’ der, sen yüzde müzde hesaplıyorsun. İyi, gelin madem arkamızdan. Ama ayak bağı olmayın.”

Selin, sırtımızdaki çantalara baktı. “Çantaları verin, bizim dükkana koyalım.” Hızlıca çantaları dükkana koyup geldi.

Böylece, hiç hesapta olmayan bir şekilde, gelecekten gelen üç şaşkın ve geçmişin o meşhur arkadaş grubu yan yana yürümeye başladık. Sokaklar o loş, turuncu gaz lambası rengindeki ışıklarla aydınlanıyordu. Yol kenarında duran o eski, köşeli Tofaş arabaları gördükçe Arda’nın içinin gittiğini, arabaların motor tasarımlarını incelememek için kendini zor tuttuğunu görebiliyordum.

Ben ise yanımda yürüyen Selin’e, yani gelecekteki anneme bakıyordum. Aramızdaki o inanılmaz benzerlik gecenin karanlığında bile dikkat çekiyordu. Selin bana doğru eğildi, saçlarımızın uçları birbirine değdiğinde, kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissettim. Karşımda duran bu kız, yirmi yıl sonra mutfakta bana krep pişiren, her canım yandığında dünyayı karşıma alacakmış gibi saçlarımı okşayan o kadının ta kendisiydi. Ama şu an on sekizindeydi; omuzlarındaki yüklerden habersiz, gözleri hayat dolu ve neşeliydi. Konuşurken ellerini öyle bir sallıyordu ki... Tıpkı gelecekte bana bir şey anlatırken yaptığı gibi. Bir an için zamanı, asansörü, cebimdeki tekinsiz mektubu unutup “Anne!” diye boynuna atılmak, o kokusunu içine çekmek istedim. Ama kendimi durdurmak zorundaydım. Ben buraya ait olmayan bir hayalettim.

“Adın ne demiştin?” diye sordu yumuşak bir sesle.

“Lavinya,” dedim, içimdeki o edebi maskeye sığınarak. “Annem şiirleri çok severmiş de.”

Selin’in gözleri parladı. “Hadi canım! Ben de şiirleri çok severim. Bizim grupta bir Efe var, gerçi şu an yanımızda değil, o da kitap okumayı çok sever. Bana hep der ki; ‘Gerçek, herkesin aynı anda inandığı bir yalandır.’ Senin ismin de tam onun seveceği cinsten.”

Gözlerim dolacak gibi oldu, eşofmanımın cebindeki o sararmış zarfı daha sıkı kavradım. Efe... Benim babam olarak bildiğim, ben 3 yaşındayken ölen o adam. Annemin kalbindeki o dinmeyen sızının sahibi. Demek o da bu grubun içindeydi, demek o sözler aslında ondan mirastı.

“Peki…” dedim, sesimi sabitlemeye çalışarak. “O nerede şimdi?”

“O bugün gelmedi, evde ders çalışıyordur herhalde,” dedi Selin omuz silkerek. “Ama Akif’i bulalım, kesin onun yanına gideriz. Biz hep bir aradayızdır zaten. Selin, Leyla, Kerem, Akif ve Efe. Bizim mahalleye ‘Beşli Çete’ derler.”

Eda ablayla henüz tanışmamışlar demekki.

Biz arkada böyle konuşurken, ön tarafta işler biraz daha gergindi. Kerem hala o antenli telefonla birilerini aramaya çalışıyordu. “Çekmiyor anasını satayım, buralarda şebeke hep böyle,” diye söyleniyordu. Arda ise göz ucuyla telefona bakıp iç çekiyordu. Muhtemelen zihninden “Ben bu telefona bir yazılım atsam yirmi kat hızlı çeker ama şu an 2006'dayız ve lityum iyon piller bile yeni popüler oluyor” diye geçiriyordu.

“Telefonun markası ne?” diye sordu Arda dayanamayarak.

Kerem gururla telefonu gösterdi. “Nokia 6600 oğlum. Sırf yılan oyunu için aldım, kamerası da var, canavar gibi.”

Arda’nın yüzündeki o ‘ben bu dünyaya fazlayım’ ifadesini görmeliydiniz. Eylül ise Kerem’in arkasından yürürken adeta bir hayalete bakar gibiydi. Babasının genç, hırslı ve biraz da serseri bu halini sindirmeye çalışıyordu.

Daha ne olduğunu, bu zaman kırılmasının bizi nereye sürükleyeceğini tartamadan kendimizi yeniden o izbe sahil yolunda bulduk. Ama bu sefer yalnız değildik. Yanımızda, yirmi yıl sonra bizim varoluşumuzun mimarları olacak o üç genç vardı. Yol uzadıkça, denizden gelen o tuzlu rüzgar yüzümüze çarptıkça kimse konuşmadı. Eylül, Kerem’in arkasından yürürken adeta nefes almayı unutmuş gibiydi; Arda ise Leyla’nın hemen yanında, kendi geleceğinin annesinin yüzündeki o gitgide büyüyen huzursuzluğu izliyordu.

Nihayet o kapkara hangarın, üzerinde sökülmüş bir “4” yazan deponun önüne vardığımızda, içeriden gelen o boğuk arbede ve bir şeylerin devrilme sesiyle hepimiz olduğumuz yerde çakılıp kaldık. Eylül bana koala gibi yapışmış durumdaydı.

Kerem, Selin’i elinden tutup hızla arkasına çekerken, Leyla korkuyla bir çığlık atmamak için elini ağzına bastırdı. Arda ve ben öne fırlayıp paslı sac duvarın çatlağından içeriye baktığımız an, göğüs kafesimize saniyede bin ton ağırlık çöktü.

Yerde kanlar içinde bir adam… Ve Arda'nın gelecekteki babası…Akif.