26. bölüm · YALNIZ KALAN ZAMANLAR

26.BÖLÜM

M. Faye

Aşk başka! O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka..

Aşk bence bu istemektir!

ASU ÖZSOY

Doktorun odasından çıktığımda kapıyı yavaşça kapatıp sırtımı duvara yasladım. Göğsümün ortasında öyle büyük ağırlık vardı ki, beni son derece huzursuz hissettiriyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes çektikten sonra zavallı bir durumda olduğum tokat gibi yüzüme çarpmıştı.
Ne yapacaktım? Mira'nın yüzüne bakarken bu yalanı nasıl sürdürecektim? Her şey üst üste geliyordu ve ben her dakika daha da derine batıyor gibiydim. Selin Hanım'ın içeride bana söyledikleri, zehirden uzak durmam gerektiği uyarısını veriyordu. Kullandığım şey, hem benim için hem de bebeğim için kötü sonuçlara yol açacaktı. Ama vücudumun lanet maddeye ne kadar ihtiyaç duyduğunu hiçbir zaman anlamayacaklardı.

Kendimi hiçbir zaman bu kadar yalnız hissetmemiştim.

Dostum beni dış gebelik nedeniyle acı çeken, bebeğini kaybetmek üzere olan masum bir kadın sanıyordu. Böyle bir utançla nasıl yaşayacaktım? Yarın ameliyat masasına yattığımda her şeyin hemen biteceğini umut etmekten başka çarem kalmamıştı.

Düşüncelerim altında ezilmeye devam ederken, başımı sağa çevirdiğimde koridorun sonundaki asansörden çıkan Mira'yı gördüm. Adımlarını sabırsızca atıyor, gözleriyle koridoru tarıyordu. Beni duvarın kenarında dikilirken görünce adımları daha da hızlandı ve saniyeler içinde yanımda bitti. Yüzünde, gizlemeye çalıştığı endişe vardı çünkü, doktorun az önceki açıklamalarından sonra o da sakin kalmaya çalışıyordu. Gözleri doğrudan benim yüzüme odaklandı.

"Asu! Ne oldu, neden gelmedin aşağıya?" diye sordu, elleriyle saçlarımı geriye çekerek, gözleri yüzümün her santiminde geziniyordu. "Aşağıda işlemler bitti, bir an içeride kötü bir şey oldu sandım. Ödüm patladı kızım, niye tek başına bekliyorsun burada? Söylesene, ters bir şey mi var? Doktor yeni bir şey mi söyledi. Yoksa ameliyatla ilgili risk mi çıktı ortaya?"

Ödemeyi yaptığını anladığım an, içimdeki suçluluk duygusunun yanına, mahcubiyette eklendi. Göğsüm sıkıştı, başımı önüme eğip bakışlarımı botlarımın ucuna diktim. Onun parasına, onun desteğine, onun sevgisine o kadar muhtaç kalmıştım ki durum gururumu darmadağın ediyordu.

"Mira" dedim, sesim pürüzlü ve kısık çıkmıştı. Başımı kaldırıp yeniden yüzüne baktım. "Ben yanımda fazla para olmadığı için ödemeyi yapmana izin verdim aslında. Sabahtan beri benim yüzümden hastane köşelerinde sürünüyorsun, işinden gücünden de oldun zaten. Bir de üstüne benim muayene masraflarımı ödedin. Gerçekten çok mahcup oldum. Yarın yine buraya gelirken söz veriyorum sana bütün parayı ödeyeceğim. Lütfen aklın orada kalmasın."

Mira, söylediklerimle derin bir iç çekti ve omuzları yavaşça aşağı indi. Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirip elimi sımsıkı kavradı. Benim için, içimde kopan fırtınalar için o kadar üzülmüştü ki, yüzündeki hüzünü görebiliyordum. Bakışlarını bir an bile üzerimden ayırmadan beni asansöre doğru yavaş adımlarla yönlendirdi.

"Asu, sen deli misin?" dedi, sesindeki abla sıcaklığını hissettirerek. "Ne parası, ne ödemesi saçmalıyorsun sen artık. Burada canın yanıyor, canın tehlikede, sen gelmiş bana paranın lafını yapıyorsun. Yemin ederim kalbimi kırarsın. O para lafı bir daha bu ağzından çıkmayacak. Biz bugünleri de atlatacağız. Asu gerçekten senin için, içim parçalanıyor."

Asansörün önüne geldiğimizde durduk. Her iki elini de yanaklarıma koyup yüzümü kendine doğru çevirdi. Bakışlarımı ondan kaçırmak istedim ama izin vermedi.

"Ne olursa olsun, sonu nereye varırsa varsın ben senin yanındayım. Seni bir saniye bile yalnız bırakmayacağım. Yarın sabah ameliyathanenin kapısında da ben olacağım, sen oradan çıkıp eve döndüğümüzde başucunda bekleyen de ben olacağım. Bu süreci, iğrenç günleri birlikte atlatacağız, tamam mı? Şimdi şu mahcup tavırları bırak da dik dur biraz."

Gözlerimden akan yaşları tutamadığımı ve yanaklarıma aktığını hissetdiğimde elimin tersiyle hemen sildim. "Teşekkür ederim Mira iyi ki varsın" diyebildim sadece. Benim için hem parasını hem canını vermeye hazırdı. Artık konuşacak durumda değildim.

Asansör kapısı açıldı, bindik ve birinci kata indik. Koridorlardan geçip çıkışa yöneldik. Hastanenin döner kapısından çıktığımız an, yüzüme çarpan ayazla montumu sonuna kadar kapattım. Aralık ayının henüz başıydı. Tek bir kar tanesi bile yağmamıştı, ama esen rüzgar adeta insanın kemiklerini sızlatacak cinsten sertti. Dışarıdaki soğuk, hastanenin boğucu havasından sonra titrememe neden oldu.

Bir an başım döndü, dengemi kaybeder gibi oldum. Adımlarım tökezleyince Mira kolumu daha da sıkı kavradı, beni göğsüne doğru çekerek düşmemi engelledi.

"Yavaş, yavaş dikkat et" diye fısıldadı. Rüzgardan korumak ister gibi kollarını omzuma sardı. "Hava da buz kesmiş resmen. Kar yağsa bu kadar ayaz olmazdı."

Caddenin kenarına, taksi duraklarının olduğu tarafa doğru adımlarken Mira'nın cebindeki telefon adeta çılgına dönmüş gibi ardı ardına titremeye başladı. Gelen bildirimlerin ısrarcı sesleri adımlarını yavaşlattı, kolumu hafifçe serbest bırakıp elini montunun cebine daldırdı ve telefonu çıkardı.

Ekranın beyaz ışığı yüzünü aydınlatırken, göz ucuyla ben de ekrana baka kaldım. WhatsApp'tan üst üste, ardı arkası kesilmeyen mesajlar düşüyordu. Ekranın en üstünde, her zaman içinde olduğumuz, hayatımızın tüm neşesini ve hüznünü paylaştığımız tanıdık grup ismi göründü.

BEŞLİYİZ AMA NE BEŞLİ;)

Bu grubu Ela kurmuştu. Grubun profil resminde yaklaşık dört ay önce yaz akşamı çekildiğimiz fotoğraf vardı. Hepimiz kameraya bakıp gülüyorduk, selfieydi ve Mira tarafından çekilmişti. Haktan, Ela, Beha, Mira ve ben vardık. Ayrılmaz beşliydik.

Ela: "Selamünaleyküm ahali! Kızlar neredesiniz siz ya? Saat kaç oldu farkında mısınız? Mira, sabah evden işim var diyip çıktı, hala yerini tespit edemiyorum. Kuzum nerede kaldınız, meraktan helvanızı mı kavuralım burada?"

Beha: "Sakin ol, sakinleş. Sabahtan beri grupta terör estirdin. Harbi kızlar nerede kaldınız? Terk edilmiş akıl hastanesi işini unutmadınız değil mi? Plan iptal olursa, en pahalı yerde akşam yemeği yiyerek ödetirim valla."

Ela: "Beha bana bak, zaten sinirliyim! Sinirimi senden çıkarırım. Sabah erkenden bana hazırlanıyorum aşkım diye mesaj atıp playstation oynadığını Bukete yazıp öğrendim!"

Beha: "Ya hayatım ne alakası var? Buket tamamen iftira atıyor, ısınma turuydu o sadece. Hem bak Haktan şahit, onunlayım şu an. Sizi bekliyoruz."

Haktan: "Beha sabah benim yanıma gelirken köpek görmüş. Selam bile vermiş sonra köpek bunu bir kovalamış görmeniz lazım."

Ela: "Ne! Beha'yı köpek mi kovaladı? Ay inanmıyorum ya dmdmdm."

Beha: "Yahu benim ne suçum var? Ben sadece hayvana dostça yaklaştım, dokunmamla havlaması bir oldu. Neyse, kızlar harbi ses verin, soğuktan götümüz dondu."

Ela: "Miraaa! Asuuu! Telefonu fırlatıp kaçtınız mı naptınız? Özellikle sen Asu! Kesin yine yataktan kazınmak için ekskavatör bekliyorsun şu an. Telefonu üzerine mi düşürdün naptın, ses ver yahu!"

Beha: "Bence bunlar terk edilmiş hastane lafını duyup önden tırstılar. Şu an korkudan tırnaklarını kemirip acil manikür randevusu almaya çalışıyorlar. Ya da Mira yine yolda giderken birine laf yetiştirdi, kavga çıktı. Başka açıklaması olamaz."

Haktan: "Mira'nın kavga ettiği insanı sakinleştirmeye paramız yetmez oğlum, onun çenesi yüzünden karşı taraf her türlü dava açar. Neyse, şaka bir yana konum atın da gelip alalım sizi. Zaman daralıyor, akşama kalmayalım."

Beha: "Bu arada ben akıl hastanesinin yorumlarına baktım."

Ela: "TERK EDİLMİŞ AKIL HASTANESİNİN YORUMU MU OLUR?"

Beha: "Varmış işte."

Haktan: "Ne yazıyordu?"

Beha: "Odalar ferahtı, çığlık sesleri gelmiyordu bir yıldız kırdım."

Ela: "Yemin ederim şu an, uyduruyorsun."

Beha: "Uydurmuyorum adam yorumda resmen hiç rahatsız edilmedim, tavsiye ederim yazmış."

Haktan: "Düşünsenize dosyalardan birini açıyoruz içinden Beha'nın fotoğrafı çıkıyor."

Beha: "Senin fotoğrafınıda arananlar listesinde görürüz o zaman."

Haktan: "Hasta adı: Beha Saraç. Teşhis: Durduk yere saçmalamak."

Ela: "Akıl hastanesine gidiyoruz. Ciddiyetinizde maşallah üç durak önce indi galiba."

Haktan: "Ben hala terk edilmiş akıl hastanesine neden gidiyoruz onu anlamadım."

Beha: "Normal insan aktiviteleri sıkıcı çünkü."

Yazışmaları okudukça, yüzümde ister istemez histerik bir tebessüm belirdi. Onlar tamamen başka bir boyuttaydı. Terk edilmiş bir hastanede macera aramaktan gibi saçma istekleri vardı.

Mirada, bende bu planı günler öncesinden ne kadar çok istediğimizi, gizemini çözmek için nasıl sabırsızlandığımızı hatırlıyorduk ama şu an içinde bulunduğum durum o kadar absürttü ki, gülsem mi yoksa hıçkırarak ağlasam mı bilemedim.

Mira parmaklarını klavyede hızla oynatmadan önce başını telefondan kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. "Gitmeyelim" dedi. "Yarın ameliyatın var Asu. Senin bu halde, oraya gitmene izin vermem. Ben planı ertelemelerini söylerim şimdi."

O sırada ben de elimi cebime attım. Sabahtan beri dünyayla bağımı koparmak istediğim için sessize aldığım kendi telefonumu çıkardım. Ekranı aydınlattığımda, onlarca bildirimleri yüzüme çarptı. WhatsApp'a girip gruba tıkladım. Kendimi ne kadar zorlasam da, sığındığım sahte normal hayata, arkadaşlarıma ve onların neşeli saçmalıklarına tutunmaya ihtiyacım vardı.

Eğer gitmezsek daha çok üstümüze gelecekler, kurcalayacak ve her şeyden şüpheleneceklerdi. "Hayır gidelim" dedim, Mira'ya bakarak kendi telefonumu havaya kaldırdım. "Senin yerine ben yazıyorum şüphe çekmeyelim şimdi."

Klavyeyi açtım ve titreyen parmaklarımla bitmek bilmeyen mesajlarına dahil oldum.

"Mira yanımda. Taksi çevirmeye çalışıyoruz orada buluşalım bence."

*****************

MİRA DİNÇER

Yol boyu Asu'nun yüzüne bakmamaya çalışmıştım ama gözlerim her seferinde onun solgun tenine, titreyen parmaklarına kayıp durmuştu. Sabah doktorun odasında yüzümüze bir tokat gibi çarpan ameliyat gerçeğini düşündükçe içime ağırlık oturuyordu. Yarın sabah ameliyat masasına yatacaktı. Hayatının en büyük fırtınasının tam ortasındaydı ve biz şimdi hiçbir şey olmamış gibi eğlenmeye gidiyorduk.

Ben Mira'ydım. Her zaman dik duran, koruyan, herkesin arkasını toplayan Mira. Ama bugün hiçbirini yapamıyordum. Yanımda oturan herşeyimi paylaştığım kızın hayatı tehlikedeydi. Onun acısını, bedenindeki sancıyı ve zihnindeki korkuyu kendi içimde hissedebiliyordum. Ona bakarken boğazım düğüm düğüm oluyordu.

Asu, her şeye rağmen yıkılmamak için direnen savaşçı gibiydi ama aynı zamanda kırılmak üzere olan biblo kadar da hassastı. Doktorun odasındaki çaresiz bakan gözleri aklımdan çıkmıyordu.

Keşke diye geçirdim içimden. Keşke yarın o masaya onun yerine ben yatabilsem.

Eğer mümkün olsaydı, onun çekeceği tüm acıları gözümü kırpmadan üstlenirdim. Onun tüm yükü tek başına sırtlamaya çalışması, diğerlerine açık vermemek için sergilediği insanüstü çaba takdir edilecek derece iyiydi. Benim canım, onun canından daha çok acıyordu şu an. Asu benim için sadece bir arkadaş değildi. Benim bu hayattaki güvenli alanımdı, ruhumun diğer yarısıydı. O kanarken benim sağlam kalmam imkansızdı. Şimdi sırf şüphe çekmesin, birkaç saatliğine de olsa zihnini gerçeklerle meşgul etmesin diye her şeyi sineye çekiyordum. Onu canım pahasına koruyacaktım, gerekirse tüm dünyaya karşı ona siper olacaktım.

Taksi nihayet frenleyip durduğunda, şehirden kilometrelerce uzakta olan terk edilmiş hastaneye yakın bir yerdeydik.

"Geldik abla" dedi taksici dikiz aynasından bize bakarak. Neden buraya geldiğimizi sorgulayıp mal olduğumuzu düşündüğüne adım kadar emindim.

Ücreti ödeyip kapıyı açtığım an, aralık ayının keskin soğuğu doğrudan yüzümüze çarptı. Taksinin kapısı arkamızda kapattığımda araba hızla geri dönüp uzaklaştı.

Henüz diğerlerinin yanına bile gitmemişken, Asu adımlarını yavaşlattı. Önüne gelen saçlarını kulağının arkasına attı ve ellerini yeniden cebine soktu.

"Mira, ne yapıp edip şu işi akşama kadar bitirip dönelim. Akşam Çınar'la görüşeceğim."

Sözlerini anlayışla karşılayarak başımı hafifçe salladım. "Merak etme, yetişirsin."

Asu'nun gözlerindeki telaşı çok iyi anlıyordum çünkü hemen ilerimizde Ela, Beha ve Haktan duruyordu. Asu ve Çınar'ın sevgili olduklarından bile haberleri yoktu. Anlamdıramadığım şekilde, ilişkileri başladığı ilk günden beri bunu herkesten gizli yaşamak istemişlerdi.

Asu'ya neden diye sorduğumdaysa, üniversitede bitmek bilmeyen makaralara malzeme olmak istemediğini söylemişti.

Bu sırrı grupta sadece ben biliyordum ve Asu'nun gizlilik isteğine sonuna kadar saygı duyuyordum. Şimdi hem yarınki ameliyatı, hem de akşama Çınar'la görüşüp olanları söylemesi gerektiği için yüzünden iyice gerildiğini görebiliyordum.

Ona gülümsedim ve sonunda Haktan, Beha ve Ela'ya doğru yürümeye başladık. Yanlarına ulaştığımızda Ela, her zamanki hiperaktif enerjisiyle adeta yerinde zıplıyordu.

Mavi pofuduk montunun üzerinde küçük yaka mikrofonu asılıydı. Tuttuğu dijital vlog kamerasını doğrudan bize doğru çevirdi. Gözleri heyecanla parlıyordu.

Bu kamerayı çok iyi tanıyorduk. Ela, büyük umutlarla tam üç ay önce bir YouTube kanalı açmıştı. Kanalın ismini de bizim gruba ithafen, onun kendine has absürt mizahıyla "Beşliyiz ama ne beşli" koymuştu. Tabii tahmin ettiğim üzere kanalın takipçileri de bir elin parmaklarını bile geçmiyordu.

Takip edenler yalnızca biz beşimiz ve üniversiteden kanalı açtığımızı duyup bize destek olmak isteyen vefakar yedi kişiden ibaretti. Toplamda on iki abonelik koca bir aileydik.

Ela'nın şimdiye kadar kanala büyük hevesle yüklediği video sayısı ise henüz sadece üçtü. İlk video, geçen yaz hep birlikte yeşillikler içinde, dertsiz tasasız bir şekilde piknik yaptığımız eğlenceli andı. İkincisi, kendi aramızda kelime oyunlarıyla yaptığımız ve Beha'nın her soruda çuvalladığı komik bilgi yarışmasıydı. Üçüncü ve son video ise tamamen Ela'nın gizli kamerası tarafından sabote edilen, Haktan ve Beha'nın televizyon karşısında kendilerinden geçerek, çığlık çığlığa PlayStation oynadıkları meşhur videoydu. Saçma şekilde bu video iki bin izlenmişti.

Şimdi ise Ela, dördüncü ve muhtemelen kendince korkunç içeriğini üretmek için terk edilmiş akıl hastanesinin önünde, kamerasının kırmızı kayıt ışığını gözümüze gözümüze sokuyordu.

Ela kamerayı aniden yanındaki Beha'nın eline tutuşturdu. Beha elindeki feneri kolunun altına koyup, sol eliyle kamerayı sıkıca kavradı ve Ela'ya doğru çevirdi. Ela, kameranın tam karşısına geçip tam bir YouTuber edasıyla saçlarını geriye doğru savurdu. Yüzüne enerjik gülümsemesini yerleştirerek doğrudan lense baktı.

"Evet arkadaşlar, Beşliyiz ama ne beşli kanalına hepiniz hoş geldiniz!" diye adeta bağırdı, sesi ıssız hastane bahçesinde yankılandı. "Biliyorum, niye akşam gelmediniz, sabah sabah terk edilmiş akıl hastanesinde ne işiniz var? diyeceksiniz. Ama unuttuğunuz bir şey var, kış ayındayız! Aralık ayında hava öyle hızlı kararıyor ki, biz daha ne olduğunu anlamadan gece çöküyor. Ama bu durum bizim enerjimizi düşürür mü? Asla! Biz yolunu bulup her şekilde geliriz!"

Ela tam YouTuber girişi yapmak için şekilden şekle girip yırtınırken, ben kollarımı göğsümde bağlamış, zorbalayıcı bakışlarla onu süzüyordum. İçimden canım kardeşim senin gerçekten hiç mi derdin tasan yok, şu düştüğümüz hallere bak diye geçiriyordum.

O sırada Haktan, elindeki feneri montunun ceplerine soktu. Arkasını dönmüş, sessizce etrafı izlerken bir anda bakışları bana kaydı. Az önce Elayı zorbalayan gözlerle süzen halimi görmüş olacak ki, muzip bir tebessümle bana baktı.

O kadar güzel, o kadar içten gülümsüyordu ki, içimdeki tüm gerginlik saniyeler içinde yok oldu. Ben de ona aynı sıcaklıkla gülümsedim.

Daha yeni sevgiliydik. Ela ve Beha'nın göz önündeki, kökleşmiş ilişkisinin aksine, biz Haktan'la bu hissi henüz yeni tadıyorduk. Aramızdaki tatlı heyecan, buz gibi havada kalbimi deli gibi çarptırmaya yetiyordu.

Adımlarım benden bağımsız bir şekilde ona doğru yöneldi. Yanına gidip hiç düşünmeden kolunun altına girdim ve sığındım ona. Haktan ceplerindeki ellerini çıkarmadan, varlığımı hissettiği an başını hafifçe eğdi ve beni başımın üzerinden, şefkatle öptü. Dudaklarının sıcaklığı saçlarımın arasında gezinirken, ben de başımı onun güven veren, geniş omzuna yasladım. Onun kokusu, karanlığın ortasındaki tek sığınağımdı.

Başımı omzuna yaslamışken gözlerim biraz uzağımızda duran Asu'ya kaydı. Bizim tatlı anımızdan da, Ela'nın kameranın karşısında konuşmasından da tamamen soyutlanmıştı. Telefonunu çıkarmış, hızla ve telaşla birileriyle mesajlaşıyordu. Ekranın beyaz ışığı yüzündeki gergin, huzursuz ifadeyi iyice belirginleştiriyordu. Dudaklarını sımsıkı bastırmış, parmaklarını klavyede aceleyle oynatırken, onun gizli halini izledim.

Telefonun ucundaki kişinin Çınar olduğunu biliyordum, daha doğrusu kesinlikle olduğunu düşünüyordum. Akşam onunla görüşecekti ve yarın sabah gireceği zorlu ameliyatın öncesinde, aralarında sakladıkları koca ilişkiyi nihayet bir sonuca bağlamak, belki de her şeyi ona itiraf etmek için kelimelerini toparlamaya çalışıyordu.

Ela, kamerasının karşısında YouTuber girişini tamamladıktan sonra sabırsız bir hamleyle Beha'ya doğru uzandı ve kamerayı onun elinden çekip geri aldı. Kameran kendine doğru çevirdi. Şimdi kadraja hem kendisi ve biz giriyor, hem de hemen arkasındaki hastane dahil oluyordu. Kamerayı kolunu iyice ileri uzatarak geniş açıya aldı ve gülümsedi.

Ama o sırada gözü biraz arkamızda kalan Asu'ya kaydı. Elindeki kamerayı indirip Asu'ya doğru seslendi.

"Ooo Asu Hanım! Hayırdır ya, taksiden indiğinden beri yüzün mahkeme duvarı gibi. Ruhunu yolda mı düşürdün naptın? Bak, eğer içerideki hayaletlerden korkuyorsan çekinme söyle."

Asu, Ela'nın aniden gelen sorusuyla irkilerek telefonu hızla kapatıp arka cebine soktu. "Yok bir şey Ela, iyiyim. Sadece hava gerçekten çok soğuk ya, ondandır" diye geçiştirmeye çalıştı.

"Yeme bizi Asu" diye üsteledi Ela. "Birde fısır fısır mesajlaşıyorsun gizli gizli. Ne bu keyifsizlik? Kimle yazışıyorsun sen öyle hararetli hararetli?"

Ela'nın patavatsız ve ısrarcı merakını görüp Haktan'nın omzundan başımı hızla kaldırdım. "Kızın özel hayatı olamaz mı? Her şeyede bir merak! Bak işine canım kardeşim!"

Haktan durduk yere savunmama kıs kıs gülerken, Ela dudaklarını büzüp, "Aşk olsun Mira ya, biz burada grubun neşesiyiz, arkadaşımızın modunu yükseltmeye çalışıyoruz."

Neyse ki Asu'nun üzerinden dikkatleri tamamen çekmiştim. Asu bana minnettar ve rahatlamış bir bakış attı.

Ela elindeki kamerayı nihayet burnumuzdan çekip hastanenin kapısına doğru yürümeye başladı ama yürürken bir yandan da profesyonel belgeselci gibi ses tonunu kalınlaştırıp binanın hikayesini anlatmaya başladı.

"Evet arkadaşlar, şimdi beşliyiz ama ne beşli ailesi olarak tarihin en karanlık yerine adımlıyoruz" dedi kameraya fısıldayarak. "Buranın hikayesi çok fena. 1950'lerde burada kalan deliler, başhekimi delirtip adamı kendi odalarına kilitlemişler. Adamcağız günlerce ben doktorum, açın kapıyı diye bağırmış ama herkes deli sanıp takmamış. En son adam sinirden kendi önlüğünü yemiş! Duvarlardaki tırnak izleri hala duruyormuş.

Haktan fenerini çıkarıp arkadan Ela'nın üzerine tuttu. "Ela, uydurma uydurma! Ne önlük yemesi kızım, burası alt tarafı 15 yıl önce kapanmış normal bir devlet hastanesi yalan atma izleyiciye."

"Ya Haktan bozma ya!" diye cırladı Ela. "YouTube algoritması seviyor böyle hikayeleri, gizem katıyorum şurada! Neyse editlerken keserim senin konuştuğun yeri."

Nihayet, kapıyı itip içeri adımımızı attığımızda binanın kasveti yüzümüze çarptı. Koridorlarda ve yerlerde eski evraklar, devrilmiş dolaplar, duvarlarda rutubet lekeleri vardı. Haktan elindeki feneri, koridorun sonuna tuttuğunda derinliklerinden acayip bir ses geliyordu.

Beha aniden durup "O neydi lan?! Vallahi biri var içeride, yemin ederim biri var!" diye fısıldadı.

Haktan feneri sesin geldiği tarafa salladı. "Sakin olun oğlum, rüzgardır o. Binanın yarısı açık zaten, rüzgar kapıları vuruyordur" dedi. Tabii bunu söylerken Beha Haktan'ın soluna gelip sarılırken ve Haktan'ın "Beha bırak kanka, akrabalık bağı kurduk resmen sal beni" diye homurdanması ortamın ciddiyetini tamamen bitirmişti.

Biraz ilerledikten sonra yolumuzun üzerindeki odaların kapılarını tek tek açıp içeri bakmaya karar verdik. İlk kapıyı Haktan ayağıyla yavaşça itti. İçerisi eski bir muayene odasıydı.

"Lan! Dur dur dur! Feneri şuraya tut!" diye bağırdı Beha, parmağıyla köşeyi göstererek. "Oğlum o ne kemik var orada! Yemin ederim insan kemiği! Ayak bileği o!"

Hepimiz bir anda buz keserken, gerginlikten nefesimizi tuttuk. Ela kamerayı köşeye doğru yaklaştırdı. Ben bile Asu'nun kolunu sıkıp "Harbiden kemik mi lan o?" diye yaklaştım.

Beha'nın insan kemiği diye altımıza sıçırtan şeyin, eski plastik sandalyenin kırılmış, sararmış ve dökülmüş bacağı olduğunu gördük.

Haktan derin bir nefes alıp Beha'nın kafasına fenerin arkasıyla vurdu. "Sandalye bacağı lan bu! Salak, insan bileği böyle mi olur? Ömrümü yedin lan!"

Beha kafasını tutup arkaya kaçarken, "Ne bileyim abi, bu soğukta anatomim şaştı!" diye homurdandı. Gerginlikten hepimizin sinirleri bozulmuştu, birbirimize bakıp gülmeye başladık.

Ama gülüşmelerimiz, tam odadan çıkacakken koridorun solundaki karanlıktan gelen sesle durdu.

Hepimiz olduğumuz yerde çakılı kaldık. Ses resmen bebek ağlaması gibiydi. Ses öyle yankılandı ki, Ela'nın elindeki kameranın titrediğini görebiliyordum.

"Oğlum" diye fısıldadı Ela, sesi bu sefer harbi tırsmış çıkıyordu. "Bu bebek sesi gibi. Terk edilmiş tımarhanede bebek ne arar lan?!"

Beha arkaya doğru üç adım kaçıp "Ben gidiyorum, taksiyi geri çağırın, valla bak kalbime inecek!" diye bağırdı. Haktan bile ellerini ceplerinden çıkarıp feneri iki eliyle sıkıca kavradı.

"Sakin olun, kimse ağlamıyor kedi falandır" dedim Asu'yu arkama alarak. Ama içimden de Harbiden bebek gibi ağlıyor lan bu ne diye tırsıyordum.

Haktan "Sikerim böyle işi ama ha, ne bebeği!" diye söylenerek cesaretini topladı ve fenerin ışığıyla sesin geldiği köşeye doğru iki adım attı. Haktan köşeyi dönüp feneri tam yere tuttuğunda, büyük gizem çözüldü.

Yerde, köşeye sıkışmış, kırık pencerelerden giren rüzgardan dolayı dikey olarak sürekli havaya kalkıp inen eski, kalın plastik branda parçası vardı. Rüzgar brandanın altındaki dar delikten her geçtiğinde, plastik zemin sürtünerek tam bir bebek ağlaması tonunda ses çıkarıyordu.

Haktan brandaya ayağıyla bir tekme bastı, ses aniden kesildi. Arkasını dönüp bize baktı. "Alın size bebek, altınıza sıçmadığınız kaldı."

Beha göğsüne sert vuruşlar yaparak derin nefesler alırken, "Plastik de olsa bebek gibi ağladı, benim suçum yok! YouTube izleyicisi burayı kesin paranormal sanacak, Ela kesme burayı!" diye bağırdı.

Branda muhabbetinin şokunu atlatıp kahkahalarımız koridorda yavaş yavaş ilerlerken , Haktan elindeki feneri tekrar önümüze doğru tuttu. "Hadi yürüyün, daha fazla durmayalım burada" diyerek bizi peşine taktı.

Koridorun biraz daha derinliklerine doğru ilerledik. Yerlerdeki döküntülerin, kırık camların üzerinden atlaya atlaya yürürken sol tarafta kapısı yarıya kadar açık, üzerinde "Arşiv ve Kayıt" yazan geniş bir odaya denk geldik. Ela aniden heyecanla öne fırladı, kamerayı odanın içine doğru çevirdi.

"Evet arkadaşlar, macera tam gaz devam ediyor! Şu an muhtemelen bu akıl hastanesinin en gizemli yerine, eski hasta dosyalarının tutulduğu arşive geldik!" dedi kameraya bakarak. Sonra Haktan'a dönüp, "Haktan, tut şu feneri içeriye, kör topal ilerliyoruz burada" diye emretti.

Haktan, söylenerek feneri odanın içine tuttu. İçerisi tam bir kaos alanıydı. Boydan boya uzanan demir rafların yarısı devrilmiş, binlerce sararmış dosya, kağıt ve eski klasör yerlere saçılmıştı. Rutubetten kağıtlar birbirine yapışmış, üzerlerini kalın bir toz tabakası kaplamıştı.

Beha hemen yerdeki dosyalardan birini ayağıyla dürttü. "Oğlum harbiden dosya lan bunlar. Dur bakayım, delilerin isimleri yazıyor mu?" diyerek eğildi ve rastgele, darmadağın olmuş klasörlerin arasından arkası yırtılmış gri bir dosyayı çekip aldı. Üzerindeki tozu üfledi.

"Aç bakayım Beha, ne yazıyor? Okusana kameraya!" diye arkadan darladı Ela, kamerayı Beha'nın burnuna kadar sokarak.

Beha dosyayı araladı ve okumaya başlad. "Dur lan şurada bir isim yazıyor ama silinmiş. Doğum tarihi... 1962. Teşhis kısmına bakıyorum lan burada paranoid şizofreni yazıyor! Harbi deli dosyası buldum oğlum!" diye bağırdı gözlerini belerterek.

Haktan Beha'nın elindeki dosyaya üstten bir göz attı. "Ver bakayım şunu" diyerek dosyayı Beha'nın elinden çekip aldı. Sayfaları hızla çevirirken bir yandan da söyleniyordu. "Oğlum adamın şizofrenisiyle senin ne işin var? Hem baksanıza, adamın doktor raporunun yanına kırmızı kalemle büyük harflerle bir şeyler not alınmış."

Hepimiz kafamızı Haktan'ın elindeki dosyaya doğru uzattık. Haktan kırmızı yazıyı okumaya çalışıyordu ama hiçbir şey anlamıyordu. Kaşlarını iyice çatmış, burnunu adeta kağıda sokuyordu.

"Ne biçim yazı lan bu? Harbiden hiçbir şey anlaşılmıyor" diye homurdandı Haktan, dosyayı ışığa biraz daha yaklaştırarak. "Harflerin hiçbiri anlaşılmıyor. Kesin Ela'nın dediği deliren başhekim son nefesinde gizli bir şifre bıraktı buraya."

Beha arkadan kafasını uzatıp "Dur, çekil bakayım, tıp dünyasının dahisi geldi" diyerek Haktan'ı omzuyla itti. "Ben dizilerden biliyorum, kesin latince bir büyü falan. Hani buraya girenlerin ruhunu hapsetmek için."

Haktan dosyayı Beha'nın suratına doğru yapıştırıp, "Ne büyüsü, ne latincesi sığır herif!" diye kızdı ona. "Doktor yazısı işte bu! Okunmuyor sadece, adam resmen kağıdın üzerine mürekkep kusmuş."

O sırada Ela kamerayı iyice yaklaştırıp yazıya odaklanmaya çalıştı. "Aşk olsun arkadaşlar ya, koskoca beşliyiz ama ne beşli ekibinde bir tane vizyonlu insan yok mu? Durun, bunu ancak grubun beyni çözer" diyerek kamerayı bana doğru çevirdi. "Mira, el at şuna. İzleyici şu an ekran başında gizemden patlıyor!"

Ben kollarımı göğsümde bağlamış, salakların kağıt parçasıyla imtihanını izliyordum. Haktan'ın elinden dosyayı çekip aldım. "Ver bakayım şunu, iyice beyninizi erittiniz soğukta" dedim. Kırmızı mürekkeple, adeta tavuğun ayağına mürekkep sürüp kağıt üzerinde yürütmüşler gibi duran darmadağın yazıya baktım. Dikkatlice inceleyince harfler kafamda birleşmeye başladı.

"Eee? Ne yazıyor Mira? Öleceksiniz mi yazıyor?" diye sordu Asu şakalarına dahil olarak.

Yazıyı tamamen çözdüğümde gözlerimi devirdim ve dosyayı Haktan'ın göğsüne geri fırlattım. "Aynen Asu, öleceksiniz yazıyor. Ama soğuktan değil, bizim bu mallığımızdan! Oğlum burada alt tarafı aspirin dozu sabahları ikiye çıkarılsın, hasta çok öksürüyor yazıyor lan!"

Haktan "Ben böyle işin gizemini! Aspirin miymiş?" dedi odada bir anda bir sessizlik oldu.

Beha hayal kırıklığıyla iç çekti. "Lan adama şizofren dedim, saldırgan dedim, adam alt tarafı nezle olmuş öksürüyormuş ya!"

Ela kamerayı hemen Beha'ya çevirip, "Olsun editörünüz burayı montajla ölüm fermanı diye yutturur izleyiciye" diyerek kahkaha attı.

Tam fiyaskonun üzerine gülüşüp dosyayı yere fırlatmıştık ki, binanın derinliklerinden kalın ve son derece sinirli bir erkek sesi yankılandı.

"Kim var orada?!"

Ses boş binanın duvarlarında öyle bir yankılandı ki hepimiz olduğumuz yerde çakılı kaldık. Hastane terk edilmişti ama belli ki burayı başıboş bırakmamışlar, bekçi dikmişlerdi.

"Yakalandık!" diye fısıldadı Haktan, elindeki feneri aceleyle montunun içine gizlemeye çalışarak. Ama montunun altından hala fenerin ışığı gibi dışarıya sızıyordu.

"Gelirken gördüm, arkadan dışarıya açılan kapı var koşun!" diye bağırdım.

O andan itibaren tam komedi filmi başladı. Geldikten beri tırsarak ilerleyen ekip, bir anda koşmaya başladı. Haktan önde, ben hemen arkasında Asu'nun elini kavramış halde koridora fırladık. Ela'da bir yandan arkasına bakmadan deli gibi koşuyor, bir yandan da kamerayı nasıl tuttuğunu bile bilmeden, "Arkadaşlar bekçiye yakalanıyoruz, heyecanı görüyorsunuz!" diye nefes nefese kameraya fısıldamaya çalışıyordu.

Behaysa biraz arkada kaldığı için sesini kısık tutarak "Durun benide bekleyin!" dedi isyankar şekilde.

Ses iyice yaklaşıken "Durun orada, polis çağırıyorum!" diye gürledi.

Biz o yaklaşana kadar dışarı fırlamış çılgınlar gibi koşmaya devam etmiştik.