19. bölüm · YALNIZ KALAN ZAMANLAR

19.BÖLÜM

M. Faye

İnsan bazen saatlerce konuşabilir, kelimeleri ardı ardına sıralayabilir, kendini anlatmaya çalıştığını sanır. Oysa gerçekten söylemek istedikleri hep içinde kalır, çünkü insanın en derininde sakladığı şeyler, dile geldiği anda ya eksik kalır ya da bambaşka bir şeye dönüşür.

ELA DİNÇER

Beha arayan kişinin Haktan olduğunu söyledikten sonra hiçbir tereddüt göstermeden parmağını telefonumun üzerinde kaydırdı. Elimden tutup masamıza doğru götürürken hoparlöri açtığını ve telefonu kulağına yasladığını gördüm. Bir yandan da gözlerini benden ayırmıyordu. Müziğin gürültüsü yüzünden aynı zamandada bağırarak "Efendim Haktan?" dedi Beha.

The Wall'un gürültüsü içinde Haktan'ın hoparlörden gelen sesi artık sadece boğuk uğultudan ibaretti. Kelimelerini seçemiyordum ama Beha'nın yüzündeki ani gerilme, durumun ciddiyetini anlatmaya yetmişti. Beha'nın gözleri benden ayrıldı, telefonun ucundaki sesi daha fazla dinlemedi bile.

Yanımızda yani masada oturup gecenin tadını çıkaran Tufan ve Yağmur'a kısa, bakış attı. Müziği bastırmak istercesine, yeniden bağırarak "Özür dilerim, gitmemiz lazım" dedi. Sesinde öyle ton vardı ki, ne Tufan ne de Yağmur tek bir soru bile soramadı ancak gülümsediler.

Daha ben ne olduğunu tam kavrayamadan, Beha'nın parmakları elime kenetlendi. Kalabalığın arasından, yanıp sönen ışıkların içinden beni fırtına gibi çekip çıkışa doğru yürütmeye başladı. Adımları o kadar hızlı ve emindi ki, sarhoşluğumun verdiği hafif sendeleme bile onun temposunda yok olup gidiyordu.

Dışarı çıktığımızda yüzüme vuran hafif serin hava sarhoşluğumu bir an dağıtır gibi oldu, başımsa hafifçe dönüyordu. Beha elimi öyle tutuyordu ki, elimde terlemeye başlamıştı.

Oysa daha sonra telefonu tekrar kulağına doğru götürdü, hoparlör açık değildi ama Haktan'ın yüksek sesi dışarı taşıyordu.

Beha dedi Haktan, sesi rüzgarın uğultusuna karışıyordu ama ne dediğini artık seçebiliyordum. "Mira'yı biliyorsun o kadar mesafeli ki, sanki onunla aramızda hiç bitmeyecek kış var. Ona ne söylesem, ne yapsam güneşi açtıramıyorum. Tamam haklı bende soğuk biriyim biraz ama şimdi pişmanlığımı dilime getirmek için aradım. Açmadı defalarca aradım."

Beha derin nefes verdi omzu hafifçe gevşedi. "Haktan dinle beni anlaşılan deli gibi içmişsin sarhoşsun" sesinde abilik şefkati vardı sanki "Mira sınırlarını koruyan biri. Bunu herkesden en iyi sen bilirsin. Ama bu zihinle çözemezsin. Kendine zarar veriyorsun."

Ben dikkatle dinlerken Haktan acı gülüş attı, "Zararı vereceğim kadar verdim zaten herkese."

Beha başını iki yana salladı, bakışları kısa bir an bana değdi. Haktan'ın çöküşü, Beha'yı öfkelendirmekten ziyade harekete geçirmişti.
"Olduğun yerde kal, sakın bir yere kıpırdama," dedi Beha, sesi artık tamamen komut gibiydi. "Yanına geliyorum. Otur ve sadece bekle. Sakın Mira'yı ya da başkasını arayıp işleri daha da içinden çıkılmaz bir hale getirme. Geliyorum."

Telefonu kapatıp benim elime zorla koyarken dengemi korumak için koluna asıldım. Alkol zihnimi pamuk şekerden bulutun içine hapsetmişti.

"Gidiyoruz" dedi kendi telefonunu çıkarıp kurcalarken.

"Gidiyormuyuz? Nereye yıldızlara mı?" diye mırıldandım sesim beklediğimden neşeli çıkmıştı.

Gözlerini ekrandan ayırmadan hafifçe gülümsedi. "Yıldızlar için fazla sarhoşsun Ela. Seni evine götürüyorum."

"Haktan" dedim, ismini söylerken yüzümü ekşittim. "O şimdi yine üzülüp aynı sahilde içmiştir Mira'nın ne kadar ulaşılmaz olduğunu düşünüyordur, değil mi? Ama Mira'yı da anlamak lazım. Kardeşim kış bahçesi gibi ya. Güzel ama soğuk, yazık Haktan onun bahçesinde kibritle geziyor. Kibritin ısıtacağını düşünüyor ama yere düşerse yakar."

Telefonu arka cebine attığında sokak lambasının tam altındaydık ve ışık onun yüzüne o kadar kusursuz bir açıyla vuruyordu ki, konuşmayı bırakıp onu izledim. Gözlerimi onun yüzünde gezdirmeye başladım ve bir keşif yapmışçasına parmağımı havaya kaldırıp yüzüne koydum.
"Beha biliyor musun, senin burnun gerçekten çok güzel" dedim hayranlıkla.

Beha kaşlarını hafifçe çattı, gülmemek için kendini sıktığı her halinden belliydi. "Yine mi burnum Ela? Ne var burnumda?"

"Çok dürüst!" diye bağırdım istemeden. "Bak, kemer falan yok. Dümdüz, cetvelle çizilmiş gibi. Sanki birisi oturmuş, bu adam asla yalan söylememeli, o yüzden burnu da ok gibi düz olmalı demiş. O kadar asil duruyor ki, sanki seninle konuşurken insanın dürüst olmaktan başka çaresi kalmıyor."

Sanki çok gizli bir devlet sırrını paylaşıyormuş gibi ona doğru iyice sokuldum. "Böyle kemersiz, dümdüz, hiçbir sapması olmayan yol gibi burnun."
Beha'nın gözlerinde her zamanki sabırlı ama bu sefer eğlenen ifade vardı. "Demek senin için dürüstlüğümü burnuma borçluyum, öyle mi Ela?"

"Kesinlikle!" diye direttim, bir yandan da dengemi sağlamak için onun deri ceketinin yakalarına tutunarak.

Aynı anda önümüzde taksi durduğunda, Beha beni belimden kavrayıp taksiye doğru yürüttü. Kapıyı açarken hala onun pürüzsüz profilinde takılı kalmıştım. "Bak yine söylüyorum" dedim koltuğa yavaşça yığılırken, "hiç çıkıntı yok. Kaydırak gibi insan bütün dertlerini burnundan aşağı bırakmak istiyor. Şırrrr diye akıp gitsin her şey."

Beha kapıyı kapatmadan önce eğilip saçlarımı kulağımın arkasına itti. "Dertlerini sabaha sakla Ela. Şimdi sadece eve git ve uyu. Benim gidip Haktan'la konuşmam gerek" dedi.

Kapıyı kapattığında ön koltuğun açık camından şoföre doğru eğildi. "Usta, adresi biliyorsun" dedi Beha. Cebinden çıkardığı parayı ona uzatarak "Emniyetli şekilde kapısının önüne bırak."

Şoför başıyla onaylarken, ben hala başımı koltuğun arkasına yaslamış, Beha'nın asil profiline hayran hayran bakıyordum. Alkolün verdiği cesaretle "Beha, dur! Çok acil bir durum var" dedim.

Beha, yine ne geleceğini merak eden meşhur sabrıyla sustu ama hadi anlat da bitirelim bu geceyi diyen ifadesi vardı yüzünde. "Söyle bakalım Ela, yine neyin peşindesin?"

"Beha" dedim, gözlerimi kocaman açıp fısıldayarak. "Hiç düşündün mü? Neden hiçbirimiz bugüne kadar elektrik direğinin dondurma yediğini görmedik? Yani bütün gün orada dikiliyorlar, sıcakta bekliyorlar, tepelerinden kablolar geçiyor ama bir tanesi bile çıkıp ya şu köşedeki marketten dondurma alayım demiyor. Beha, sence de elektrik direklerine karşı yapılan büyük ayrımcılık değil mi? Onları sadece kablo taşısınlar diye mi yarattılar?

Beha, bu absürt varoluşsal sancım karşısında duraksadı, sonra daha fazla dayanamayıp başını taksiye yaslayarak kahkahalarla gülmeye başladı. "Ela, gerçekten elektrik direklerinin beslenme haklarını savunmak fikrini nereden buldun."

"Gülme Beha, bu çok ciddi konu!" diye itiraz ettim, işaret parmağımı bilgin bir tavırla havada sallayarak. "Sen şimdi Haktan'ın yanına gidiyorsun ya. Eğer sahilde, yolda elektrik direği görürsen, sakın yanından öylece geçip gitme. Dur ve ona seni anlıyorum dostum de. Hatta cebinde falan sakız varsa üzerine yapıştır, bari bir tadı olsun hayatının. Haktan'a da söyle, sahildeki direklere çok fazla yaslanmasın, adamların zaten yükü ağır, bir de onun aşk acısını taşımasınlar!"

Beha, gülerken omuzları sarsıldı yavaşça başını çıkardı ve "Tamam Ela, söz veriyorum gördüğüm her direğe manevi destek vereceğim." diyerek şoförle vedalaştı.

Aynı anda taksi hareket etmeye başladığında dikiz aynasından bana bakan şoför amca başını iki yana sallayarak söze girdi. "Hanımefendi, kusura bakma ama adamda gerçekten peygamber sabrı varmış ha!"

Gözlerimi kocaman açmış "Peygamber sabrı mı?" diye sormuştum. "O adam yürüyen papatya çayı!"

Şoför amca dikiz aynasından bana şaşkınlık ve eğlenceyle bakarken, ben hızımı alamayıp onu övmeye devam ettim.

"Hayır, ciddiyim! Eğer şu an tepemize devasa bir göktaşı düşse, Beha asla panik yapmaz. Önce gider göktaşına iyi misin? Çok hızlı düştün, bir yerin incindi mi? diye sorar, sonra da döner dünyayı sakin sakin tahliye eder. O kadar sağlam bir adam!"

Şoför amca tutamadığı kahkahayı koyverdi. "Maşallah, kızım adamı övmedin, resmen arabanın içine anıtını diktin."

Gözlerimi yarı açık tutmaya çalışarak, dikiz aynasından bana bakan adama baktım.
"Beha'nın kalbi fazla büyük. Yani, ben bile kendime katlanamazken onun beni böyle cam eşya taşır gibi davranması mantıklı değil."

Şoför amca, "Öyledir kızım, değerini bil o zaman" diye mırıldandı, sesi daha babacan tona bürünmüştü.

BEHA SARAÇ

The Wall'un önünden ayrılan taksinin arka camından Ela'nı izliyordum. Ela'yı az önce taksiye bindirmiştim ama aklım hala son söylediklerinde, çocuksu ama kalbimi yerinden oynatan tatlılığındaydı. Ve aynı zamanda taksi sokağın köşesini dönüp gözden kaybolana kadar yerimden kıpırdamamıştım. Telefonumu çıkarıp Haktan'ı aradım. Çaldı, çaldı, tam kapanacakken açıldı ama karşı taraftan hiçbir ses gelmiyordu.

"Sahildesin" dedim. Sesimdeki sakinlik, aslında içimdeki huzursuzluğu örtbas etmek içindi.

"Sahildeyim" dedi Haktan. Sesi o kadar derinden ve yorgun geliyordu ki, kelimeler ağzından zar zor çıkıyordu. "Gelme Beha. İyiyim ben. Sadece biraz nefes almam lazım" diye isyan etti.

"Geleceğimi biliyorsun", dedim kestirip atarak. Telefonu kapatıp arka cebime koydum ve buraya yakın olan sahile hızlı adımlarla yürümeye başladım.

Sahile vardığımda Haktan'ı yolun kuytu köşesinde boyası dökülmüş ahşap bankta buldum. Sırtını arkaya yaslamamış, aksine dirseklerini dizlerine dayamış, başını sol elinin arasına almıştı. Ayaklarının dibinde, gelişigüzel devrilmiş iki boş absinthe şişesi duruyordu. Üçüncüsünü ise sağ eliyle boğazından sıkıca kavramış, sanki hayattaki son dayanağı oymuş gibi bırakmıyordu.

Yanına yaklaştığımı bile fark etmedi. Ayaklarımın altındaki çakıl taşlarının gıcırtısını nasıl duymuyordu ki?

Sessizce yanına oturdum. Aramıza bir karış mesafe bıraktım. Uzun süre ikimiz de sadece kapkaranlık suya, kıyıya vuran köpüklere baktık.

Aniden sağ elindeki içki şişesini yere bırakıp, cebindeki sigara paketini çıkardı. İçinden bir tanesini çekti ve diğer cebindeki çakmağın yardımıyla ucunu alevlendirdi.
Dumanı hırsla içine çekti, sanki bu zehirle içindeki başka zehri öldürebilecekmiş gibi. "Sağ ol" dedi kısık bir sesle. "Gelme demiştim."

"Dediğini yapsaydım, şu an bu bankta sadece şişelerle konuşuyor olurdun Haktan" dedim, kollarımı göğsümde bağlayıp denize bakarak. "Anlat bakalım."

Haktan sigarasından uzun nefes daha çekip dumanı rüzgara bıraktı. "Kendi içimdeki çığlıkları bastıramıyorum. Bakıyorsun, koskoca hayat, binlerce an. Ama başka an geliyor, hepsi şu boş şişeler gibi anlamsızlaşıyor. Mira mesela, Mira'nın şimdi yanımda yokluğu değil mesele. Onun yanındayken bile hissettiğim korkunç boşluk. Ben nerede yanlış yaptım?"

"Biliyor musun Haktan" dedim sesim rüzgarın hırçınlığını kesmek ister gibi yüksekdi. "İnsanlar hep zaman her şeyin ilacıdır derler. Bu, yüzyılın en büyük yalanı. Zaman ilaç falan değil, zaman sadece alışma süreci. Yarayı iyileştirmez, sadece sen o sızıyla yürümeyi öğrenirsin. Asıl tehlikeyse sızıyı sevmeye başlamakta."

"Sevmek mi? Beha, bu acı çekilir gibi değil" diye devam etti üzgün sesi. "Mira yanımda ama ruhu başka yerde. Elini tutuyorum, buz gibi. Bakışları üzerimden sanki yabancıymışım gibi geçip gidiyor. Ayrılmadık ama biz artık biz de değiliz. Bu boşlukta olmak beni yoruyor."

Bakışlarımı Haktan'ın bitkin yüzüne çevirdim. "Hayat aslında büyük frekans ayarıdır."

"Bazen iki insan aynı şarkıları söyler lâkin bilirsin herkesin kendi tonu vardır ve istemedende olsa tutmaz. Sen şu an kendi tonunla Mira'yı, Mira'da kendi tonuyla seni kendine çekmeye çalışıyor."

Derin nefes aldım ve devam ettim "Unutma ki, sevgi birini değiştirmek ya da birine tutunmak değil, onun değişimine şahitlik etme cesaretidir. Sen Mira'nın bu halinden korkuyorsun çünkü halinin içinde sana yer olmadığını sanıyorsun."

Haktan derin duman çekip başını arkaya yasladı. "Yerim var mıdır peki?"

"Bilmem belki şu an yoktur" diye duraksadım "Ama mesele zaten bu. İnsanlar birini severken hep karşı tarafın hayatında başrol kapma derdinde olur. Oysa bazen sadece seyirci kalman gerekir. Onun kendi içindeki savaşı bitirmesini, toz dumanının dağılmasını beklemen lazım. Sen yangının ortasına dalıp neden yanıyoruz diye soruyorsun. Yangın bu Haktan, sorulmaz, sönmesi beklenir."

Haktan sigarasını yere attı, dumanı ciğerlerinden yavaşça boşalttı. "Yani sadece beklemeli miyim? Bankta oturduğum gibi."

"Pasif bir bekleyişten bahsetmiyorum" dedim ayağa kalkıp üzerimi silkeleyerek. "Sarsılmayan duruşunla bekleyeceksin. Sizin ilişkiniz sen bilirsin ama Mira Güneş istiyorda bazen sen mum vaat ediyorsun."

Haktan'ın verecek cevabı kalmamıştı. Başını yavaşça öne eğdi, bakışları yerdeki sönmüş sigara izmaritine çakılı kaldı. Bir süre öylece kaldık. Ben, kollarımı göğsümde bağlamış, denizin zifiri karanlığına bakıyordum. Haktan ise yanımda, hayatının en büyük yüzleşmesini kendi içinde yaşıyordu.

Durmayıp sözlerime devam ettim çünkü, içinde ne yaşadığını bilmiyordum ve heryerden tavsiye vermeye çalışıyordum.

"Sorma dedin ama ben soracağım Haktan" dedim sadece "Mesele sadece Mira değil, değil mi? Aranızdaki soğukluğun tek sebebi bu geceki kavgalarınız ya da onun öfkesi olamaz. Senin gözlerinde Mira'dan çok daha fazlası var. Hayatının en önemli konuları şu an birer birer önüne dökülmüşken, neden sadece Mira'yla olan savaşına sığınıyorsun?"

"Yaptım Beha gözümü bile kırpmadan, sadece kendi çıkarlarım ve korkaklığım yüzünden birinin hayatıyla oynadım. Gece olup başımı yastığa koyduğumda uyuyamıyorum" dedi kısık sesle.

Sustum ve sadece bekledim biliyordum ki, bu pişmanlık ne için diye sorsam sorularım cevapsız kalacaktı. Bunun yerine sohbeti değiştirmeye karar verdim.

"Gidelim mi?" dedim geri dönüp gözlerinin içine bakarak. "Soğuk bankta oturup hatanı milyonuncu kez zihninde döndürmen hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Artık eve dönme vakti. Seni bırakayım."

Tam Haktan'ı ayağa kaldırmak için hamle yapmıştım ki, buz gibi bir ses yankılandı sahilde.

"Hayırdır Haktan? Denizin dibini mi sayıyorsun bu saatte?"

Kafamı onlar tarafa çevirdiğimde üç silüet belirdi. En önde Çınar duruyordu, yanındaki Cenk ve Ayaz, gerisindelerdi. Çınar'ın yüzünde, insanın içini huzursuz eden müstehzi gülümseme vardı. Bakışlarını yerdeki boş şişelerden geçirdi. Daha sonra bana bakıp bir saniye durakladı. Başıyla selam verdiğinde gözlerini Haktan'a dikti.

"Seni buralarda böyle darmadağın görmek istemem" dedi Çınar, yarı alayla. Sesi tehdit doluydu sanki. "Yarın işimiz var kendini böyle hızlı kaybetme. "