9. bölüm · YALNIZ KALAN ZAMANLAR
9.BÖLÜM
Bir de sözlerin var, Allah beni sınıyor onlarla bakalım taşıyor muyum? kalbimi hiç düşürmeden.
Soruma cevap vermemesiyle, oturduğum yerden doğrulup hemen komidinin açık kalan çekmeceni kapattım. Sırtım ona dönük olsada, çöktüğü yerden doğrulduğunu hissetmiştim. Yanından geçip çalışma masamın üzerinden toka almaya giderken ne ben konuşuyordum, ne de o bir şey soruyordu.
Derin bir iç çekiş sesinden sonra,
"Neden gitmesine izin verdin?" diye sordu. Sesi buz gibiydi. Başımı yeniden ona döndürmüş sanki, ben ona gel beni kurtar demişim gibi baktığını hissetmiştim.
Önüme dönüp saçımı rastgele at kuyruğu yaparken yeniden ona döndüm. Elleri cebinde, kahverengi gözlerini kısarak beni izlediğini gördüm. Sorusuna yanıt vermeden konuyu değiştirmek adına ben bir soru yönelttim.
"Beni kurtardın diye, sana teşekkür etmemi mi bekliyorsun?"
Ani bir sessizlikten sonra, başını yavaşça sağa sola salladı ve ellerini ceplerinden çıkarıp önünde birleştirdi.
Beni her gün birilerinin elinden kurtarıyormuş gibi rahatdı. Ve bence çok saçma bir durumdaydık. Eskiden
bana uyuşturucu satan arkadaşım, beni tecavüze uğramaktan kurtarmış, snki normal bir şeymiş gibi amca adına bile layık olmayan adamı dövmüştü. Asıl soru ise onun gerçekten burada ne işi vardı?
Gözlerimi ovuşturdum ve tekrar soru sormaya devam ettim. "Konuşsana artık?! Sen nereden çıktın?"
Haktan Baysal
(sabah 08:43)
Dün gece olan kavgadan sonra Haktan evine gidip iyi bir uyku çekmiş sabahın ilk saatlerinde
ise kalkıp, Asu'nun evinin yolunu
tutmuştu. Yavaş adımlarla onun
evine doğru yürürken parkdan
saçları birbirine dolanmış, üzerinde siyah uzun kollu bol bir tişört,
sırtında çantası, ayağında ise lacivert converse'leri olan zayıf bir kızın çıktığını görmüştü. Gördüğü şeylerin hepsi Asu'nun dış görüşüne uygundu ama, kızın sırtı ona dönük olduğu için yanılmış ola bileceğini düşünmüştü. Çok benzetmesi ile içindeki hisle onu takip etmeye başladı ve ondan bir hayli uzak durarak arkasından yürümeye başladı.
Yaklaşık on dakikalık bir yürüyüşde ise önündeki kızın gerçekten Asu olduğunu anlamıştı.
Tökezleyerek yürümek.
Böyle yürümek Asu'ya aitti. Nerde
görse tanırdı. Eve yaklaştığını görünce ise hızla ağaçlardan birinin arkasında durmuştu. Asu'nun evin etrafında dolanarak bir pencereye doğru gittiğini gördü uzaktan. Orada biraz durmuş daha sonra ise yeniden evin kapısına doğru yürüyordu.
Haktan onun eve gireceğini görerek daha iyi gözlemlemek adına yakın ağacın arkasına doğru koştu.
Asu sırt çantasından anahtarlık çıkarmış kapıyı ise yavaşça açıyordu. Gözlerini kısıp etrafa bakarak niye içeri bu kadar sessiz girdiğini düşündü. Kafasını yeniden oraya doğru çevirdiğinde Asu çoktan içeri girmişti. Kapıyı ise aralık duracak şekilde açık bırakmıştı.
Evden bir şey alıp çıkacağı düşünerek kımıldamadan beklemeye başlamıştı
ama, daha fazla duramayacağını anlayıp evin önüne yavaşça yürümeye başladı. Bir şey alıp çıkacaktı ve onu evin önünde karşılayıp, Mira'nın gönderdiği yalanını söyleyecekti. Yavaş adımlarla eve yakın bir yerde yürürken büyük bir çığlığın geldiğini duyuyordu. Yürümeye devam ederken kafasını etrafda gezdirip sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştı.
Daha fazla yaklaşırken ise sesin içeriden geldiğini duydu. Kapıya doğru koşmuş, aralık kapıdan telaşla
içeri girmişti. Çığlık sesinin hangi odadan geldiğini anladıktan sonra ise odanın önüne doğru gelmişti.
Asu yatakda uzanmış haldeydi ama, garip bir şey vardı ki, üzerinde bir adam vardı. Hemen kendini toparlamış hızla odadan içeri dalmıştı. Adamın yakasından
tutarak yere fırlatdı ve ardı kesilmeyen yumruklar atmaya başladı.
Şimdi
"Sana diyorum" diye bir ses duydu
Haktan. Başını çevirmiş Asu'nun ona sorular sorduğunu anlamıştı. Hiç bir cevap almayan Asu bağırarak ve her kelimesini bastırarak "Sana burada ne işin var diye sordum" dedi.
Sonunda konuşmuştu Haktan.
"Sabah senin evinin önüne geliyordum. Parkdan çıktığını gördüm." Sözlerinde dürüsttü.
"Beni neden takip ettin?"
"Mira gönderdi." Bu sefer yalan söylemek zorunda kalmıştı çünkü,
gerçekten neden geldiğini söylese Asu'nun onu kapı dışarı ediceğinden adı kadar emindi.
İşaret parmağını ona doğru tutup sallayarak. "Söyle ona, benim takip edilmeye ihtiyacım yok."
Omzunu kaldırıp indirdi ve "Ne halde olduğunu öğrenmek için gönderdi." dedi.
Parmağını indirerek "Her neyse işte" demişti. Biraz düşünmüş "Bu gün olanlar hakkında soru sorma ve diğerlerine bahsetme. Ne halde
olduğumu sorarlarsa, iyiydi sabah
evden çıkmış hava almak için boğaza
gitmişti dersin."
Elini dudağını götürerek hayali bir fermuar çekermiş gibi yapan Haktan "Benden laf çıkmaz. Nasıl istersen
öyle olsun" demişti.
Elini kapıya doğru tutan ve "Git artık" diyen Asu ise sözlerinde kararlıydı.
Başını sallayarak evden çıkan
Haktan hiçbir yere gitmemiş biraz uzakta olan ağacın arkasına tünemişti. Ondan bu kadar kolay vazgeçeceğini düşünmüşse de, gerçekten yanılıyordu.
Beha Saraç
"Anne, baba!" diye haykırdım heyecanla. Kalbim hızla çarpıyor, ellerim titriyordu. Onlar ise birkaç adım ötede durmuş, bana bakıyorlardı. Yüzlerinde tanıdık,
sıcacık gülümseme vardı. Öyle gerçek, öyle canlıydılar ki. Bir an için zaman durmuş gibiydi.
Babamın gözleri parladı, sesi sevinçle titredi. "Oğlum!" dedi.
Kollarını açtı. Koşarak ona sarıldım. Göğsüne yüzümü yasladım. Gözlerimi kapattım. Sakalının tenime değdiğini, kolonya kokusunu içime çekmiş, sıcaklığını hissettmeye çalışıyordum.
"Sizi çok özledim," dedim, sesim titreyerek. Babamın kollarından yavaşça ayrıldım. Gözlerim
dolmuştu. Anneme doğru döndüm.
O da orada, olduğu yerde duruyordu. Gözlerinde yaşlar vardı
ama gülümsemeye devam ediyordu. "Anne... Sen bana sarılmayacak mısın?"
Bir adım attım. O da bana doğru yürüdü sarıldık. İçime kocaman bir huzur yayıldı. Onun kucağında çocukluğuma dönmüş gibiydim.
Başımı omzuna yasladım. Ağlamaya başladım. Sanki içimde birikmiş bütün ağırlık, o an boşalıverdi.
Annem saçımı okşarken, kulağıma fısıldadı. "Oğlum, biz öldük ama sen yaşıyorsun. Hayat hala devam
ediyor."
Gözyaşlarım yanaklarıma aktı. Babam yanımıza yaklaştı. Sesi, alışık olduğum o sakin, güven dolu tondaydı "Seni görmeye geldik Beha. Merak etme, biz iyi bir yerdeyiz. Seni seviyoruz."
Tam konuşmak, onlara her şeyi anlatmak istedim. Onlarsız geçen günleri, acıyı, yalnızlığı hissettim. Ama cümleleri toparlayamadan, ikisinin silüeti yavaş yavaş solmaya başladı. Ellerimle onlara uzandım, yakalamaya çalıştım ama ellerim havada asılı kalmıştı. Gözlerim önünde, bir sis gibi dağılmışlardı.
Yatakta doğruldum. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Ter içindeydim. Odaya sabah güneşi vuruyordu ve perde arasından içeri süzülen ışık, gözlerimi rahatsız ettiği için elimi önüme siper etmiştim. Ellerim yüzüme deyince yanaklarımın yaş olduğunu farkettim.
Ağlamışmıydım?
Rüyaydı lakin öyle gerçekti ki.
Başımı yastığa geri koydum. Tavanı izlerken gözlerim doldu. Onları yeniden görmek. Yıllar sonra ilk kez böyle net, böyle canlı bir rüya olduğunu anladım. Keşke gitmeselerdi, keşke biraz daha kalabilselerdi. Ama rüyama girmiş azda olsa içimdeki boşluğu doldurmuşlardı.
Gözlerimi yeniden kapattım.
1 Kasım 2020. O gün... her şeyin yıkıldığı gündü.
O gün çocukluğum, gençliğim, ailem deprem altında kaldı. O gün deprem sadece binaları değil, içimde de, bir yerleri yok etti. Annemle babamı o gün kaybettim. Ben 16 yaşındaydım. Buket ablam ise 20.
O gün, Buket yanımızda değildi. O yurtta kalıyordu, üniversitedeydi. Hayatta kaldı. Ben de hayatta kalmıştım ama sanki o kalbim de enkaz altında kalmıştı.
Mutfaktan gelen bir sesle irkildim.
"Behaaa! Kalk artık hadi, kahvaltı hazır!"
Buket.
Sesindeki neşeyi duydum. Hafif boğazımı temizledim, yüzümü yastığa bastırarak gözyaşlarımı sildim ve yataktan kalktım. Üzerime bir tişört geçirip ev terliklerimi ayağıma geçirdim.
Odadan çıkıp salonun içinden geçerken çocukluk fotoğraflarımıza gözüm takıldı. Babamın kahkahası kulağımda çınladı. Derin bir nefes aldım.
Mutfak kapısından içeri adımımı attığımda ablam masaya son tabağı koyuyordu. Üzerinde sabahlığı vardı. Saçlarını alelacele topuz yapmıştı. Yorgun ama güçlü görünüyordu. Tüm gün çalışırdı. Psikoloji mezunuydu ve şimdi de yüksek lisans hazırlığıyla uğraşıyordu. İstanbul Teknik Üniversitesi'ne başvurmuştu. Eylül'de dersleri başlıyordu.
Yıllardır hem annem, hem babam, hem de ablam olmuştu bana. O gün beni yurda vermedilerse onun sayesinde. Reşitti tüm sorumluluğu aldı. Şimdi geriye dönüp baktığımda ona borcumu asla ödeyemeyeceğimi hissettim. Yaklaştım, yanağına bir öpücük kondurdum.
"Günaydın, şef hanım."
"Günaydın minik kardeşim," dedi gülerek. "Hadi geç otur, kahvaltı soğumasın."
Masaya oturdum. Burnuma gelen kokuya inanamadım. Gözlerim büyüdü.
"Bu koku yoksa MENEMEN mi? Hayırdır, özel misafir mi geliyor?"
Tabaktan salatalık alıp ağzıma attım, gözlerim hâlâ tavada pişen menemene kilitliydi.
Buket yüzüme ciddi ciddi baktı. "Hayır ya. Dedim ki, bu yıl da kardeşim ölmeden önce bir menemen yesin."
Bir kahkaha attım. "Vay be o kadar mı kötüydüm ben?"
O da güldü. "Ne yapayım, içimdeki şef yılda bir kez uyanıyor. Bugün o günmüş demek ki."
Tavaya baktım sonra şüpheyle ablama. "Soğanlı mı, soğansız mı?"
"Tabii ki soğanlı, ben zevkli insanım."
Şaşkınlıktan gözlerimi kırptım. "Bu bir mucize olabilir. İlk lokmamı yerken dua mı etsem?"
"Behacım, rahat ol. Gordon Ramsay değilim belki ama zehirlemem de seni." Göz kırptı ve menemeni tabağı yerleştirdi.
Ekmeği aldım, menemene daldırdım ve ağzıma attım. O an gözlerim büyüdü. Beklediğimden çok daha iyiydi.
"Oha bu üzel olmuş?!"
Buket yerinde zıplayarak alkışladı. "Demek ki neymiş? Ayda yılda bir bile olsa mucizeler gerçekleşirmiş!"
Kahkahalar arasında telefonunu bana uzattı.
"Dur, bu menemenin şerefine selfie çekelim. Belki seneye hatırlarız. Altına da yaz. Tarihi an. 2025 menemen mucizesi."
Telefonu elime aldım başımı yaklaştırdım birlikte kocaman gülümsedik. O an döndü sanki. Birlikte gülerek, kahvaltı sofrasında eğlendik. Buket'e baktım. O günlerin karanlığından beni kurtaran umuduma.
